Sayfayı Yazdır | Pencereyi Kapat

NUH TUFANI

Nereden Yazdırıldığı: Kur'an Yolunda
Kategori: Kur'an-ı Hakim -Genel-
Forum Adı: İslam GENEL
Forum Tanımlaması: İslam Din'i hakkında genel bilgi, soru, görüş ve makaleler...
URL: http://www.kuranyolunda.com/forum_posts.asp?TID=2650
Tarih: 19-Eylül-2014 Saat 16:47


Konu: NUH TUFANI
Mesajı Yazan: Helen
Konu: NUH TUFANI
Mesaj Tarihi: 11-Aralık-2007 Saat 20:38
  Selamlar Nuh Tufanıyla ilgili ilginç bir alıntı yazı. Bir çok yerine katılmıyorum çünki tufan bence tüm yeryüzünde gerçekleşti. Burada ise sadece mezopotamyadan bahsediyor.Değişik bir bakış açısı!!!
 
 
NUH TUFANI

Andolsun, Biz Nuh'u kendi kavmine gönderdik, o da içlerinde elli yılı eksik olmak üzere bin sene yaşadı. Sonunda onlar zulmetmekte devam ederlerken tufan kendilerini yakalayıverdi. (Ankebut Suresi, 14)

Hemen her kültürde yer aldığını gördüğümüz Nuh Tufanı, Kuran'da anlatılan kıssalar arasında, üzerinde en çok durulanlardan biridir. Hz. Nuh'un gönderildiği kavmin uyarılara ve öğütlere kulak asmaması, gösterdikleri tepkiler ve olayın meydana gelişi birçok ayette detaylarıyla anlatılır.

Hz. Nuh, Allah'ın ayetlerinden uzaklaşarak O'na ortaklar koşan kavmini, sadece Allah'a kulluk etmeleri ve sapkınlıklarından vazgeçmeleri konusunda uyarmak amacıyla gönderilmişti. Hz. Nuh, kavmine Allah'ın dinine uymaları konusunda defalarca öğüt verdiği ve onları Allah'ın azabına karşı birçok kez uyardığı halde, onlar Hz. Nuh'u yalanladılar ve şirk koşmaya devam ettiler. Müminun Suresi'nde, Nuh Kavmi'nde gelişen olaylar şöyle anlatılıyor:

Andolsun, Biz Nuh'u kendi kavmine (elçi olarak) gönderdik. Böylece kavmine dedi ki: 'Ey Kavmim, Allah'a kulluk edin. O'nun dışında sizin başka ilahınız yoktur, yine de sakınmayacak mısınız?'

Bunun üzerine, kavminden inkâra sapmış önde gelenler dediler ki: 'Bu, sizin benzeriniz olan bir beşerden başkası değildir. Size karşı üstünlük elde etmek istiyor. Eğer Allah (öne sürdüklerini) dilemiş olsaydı, muhakkak melekler indirirdi. Hem biz geçmiş atalarımızdan da bunu işitmiş değiliz.'

O, kendisinde delilik bulunan bir adamdan başkası değildir, onu belli bir süre gözetleyin.

Rabbim' dedi (Nuh). 'Beni yalanlamalarına karşılık, bana yardım et. (Mü'minun Suresi, 23-26)

Ayetlerde anlatıldığı gibi, kavminin önde gelenleri Hz. Nuh'u, onlara karşı üstünlük elde etmeye çalışmak, yani kişisel çıkarlar aramak gibi basit bir suçlamayla karalamaya çalıştılar ve ona "deli" damgası vurmak istediler. Ve onu gözetlemeye, baskı altında tutmaya karar verdiler.

Bunun üzerine Allah Hz. Nuh'a, inkar edip zulmedenlerin suda boğularak azaplandırılacağını ve iman edenlerin kurtarılacağını haber verdi.

Sözü edilen azap vakti geldiğinde, yerden sular ve coşkun kaynaklar fışkırdı ve bunlar şiddetli yağmurlarla birleşerek dev boyutlu bir taşkına neden oldu. Allah, Hz. Nuh'a "onun içine her ikişer çift ile, içlerinden aleyhlerine söz geçmiş onlanlar dışında olan aileni de alıp koy" (Mü'minun Suresi, 27) emrini verdi ve Hz. Nuh'un gemisine binmiş olanlar dışında —Hz. Nuh'un, yakındaki bir dağa sığınarak kurtulacağını sanan "oğlu" da dahil olmak üzere— tüm kavim suda boğuldu. Tufan sonucunda sular çekilip, ayetin ifadesiyle "iş bitiverince" de gemi, Kuran'da bildirildiğine göre, Cudi'ye—yani yüksekçe bir yere—oturdu.

Yapılan arkeolojik, jeolojik ve tarihi çalışmalar olayın Kuran'da anlatıldığı şekilde meydana geldiğini göstermektedir. Eski çağlarda yaşamış birçok uygarlığa ait tabletlerde ve elde edilen birçok tarihi belgede, tufan olayı, kişi ve yer isimleri farklılık gösterse de, çok büyük benzerliklerle anlatılmış ve "sapkın bir kavmin başına gelenler" bir ibret kaynağı olarak çağdaşlarına sunulmuştur.

Tufan olayı, Tevrat ve İncil'in dışında, Sümer, Asur-Babil kayıtlarında, Yunan efsanelerinde, Hindistan'da Satapatha, Brahmana ve Mahabharata destanlarında, İngiltere'nin Galler yöresinde anlatılan bazı efsanelerde, İskandinav Edna efsanelerinde, Litvanya efsanelerinde ve hatta Çin kaynaklı öykülerde birbirine çok benzer şekillerde anlatılır.

Birbirinden ve Tufan bölgesinden hem coğrafi hem kültürel olarak bu kadar uzak kültürlerde, Tufan'la ilgili bu denli detaylı ve birbiriyle uyumlu bilgi nasıl yerleşmiş olabilir?

Sorunun cevabı açıktır: Eski dönemlerde birbirleriyle ilişki kurmuş olmaları imkansız olan bu toplumların yazıtlarında aynı olaydan bahsedilmesi, aslında bu insanların bir ilahi kaynaktan bilgi aldıklarını gösteren açık bir kanıt durumundadır. Görünen odur ki, tarihin en büyük helak olaylarından biri olan Tufan, farklı uygarlıklara gönderilen birçok peygamberler tarafından ibret için anlatılmış ve bu şekilde Tufan'la ilgili bilgiler çeşitli kültürlere yerleşmiştir.

Bununla birlikte, Tufan olayı ve Nuh Kıssası bir çok kültür ve dini kaynaklarda anlatılmasına rağmen, kaynakların tahrif edilmesi veya yanlış aktarma ve kasıtlar sebebiyle birçok değişikliğe uğramış, aslından uzaklaştırılmıştır. Yapılan araştırmalardan, temelde aynı olayı anlatan ancak aralarında birtakım farklılıklar da bulunan Tufan anlatımları içinde, eldeki bilimsel bulgulara uygun yegane anlatımın Kuran'daki olduğunu görüyoruz.


KURAN'DA HZ. NUH VE TUFAN

Nuh Tufanı, Kuran'ın pek çok ayetinde anlatılır. Aşağıda, olayın gelişim sırasına göre ayetler derlenmiştir.


HZ. NUH'UN, KAVMİNİ DİNE DAVET EDİŞİ

Andolsun, Biz Nuh'u kendi kavmine gönderdik. Dedi ki: 'Ey kavmim, Allah'a kulluk edin, sizin O'ndan başka ilahınız yoktur. Doğrusu ben, sizin için büyük bir günün azabından korkmaktayım.' (A'raf Suresi, 59)

(Nuh:) 'Gerçek şu ki, ben size gönderilmiş güvenilir bir peygamberim. Artık Allah'tan korkup-sakının ve bana itaat edin. Buna karşılık ben sizden bir ücret istemiyorum; benim ücretim yalnızca alemlerin Rabbine aittir. Artık Allah'tan korkup sakının ve bana itaat edin.' (Şuara Suresi, 107-110)

Andolsun, biz Nuh'u kendi kavmine gönderdik. Böylece kavmine dedi ki: Ey Kavmim, Allah'a kulluk edin. Onun dışında sizin başka ilahınız yoktur, yine de korkup-sakınmayacak mısınız? (Müminun Suresi, 23)


HZ. NUH'UN, KAVMİNİ ALLAH'IN AZABINA KARŞI UYARMASI

Hiç şüphesiz Biz Nuh'u: Kavmini, onlara acı biz azap gelmeden evvel uyarıp korkut diye kendi kavmine gönderdik. (Nuh Suresi, 1)

(Nuh:) 'Artık siz, ileride bileceksiniz. Aşağılatıcı azap kime gelecek ve sürekli azap kimin üstüne çökecek.' (Hud Suresi, 39)

(Nuh:) 'Allah'tan başkasına kulluk etmeyin. Ben size (gelecek olan) acı bir günün azabından korkarım.' (Hud Suresi, 26)


KAVMİN HZ. NUH'U YALANLAMASI

Kavminin önde gelenleri? 'Gerçekte biz seni açıkça bir 'şaşırmışlık ve sapmışlık' içinde görmekteyiz' dediler. (A'raf Suresi, 60)

Dediler ki: 'Ey Nuh, bizimle çekişip-durdun, bu çekişmede ileri de gittin. Eğer doğru söylüyorsan bize vadettiğini getir (görelim.)' (Hud Suresi, 32)

Gemiyi yapmaktaydı. Kavminin ileri gelenleri kendisine her uğradığında onunla alay ediyordu. O: 'Eğer bizimle alay ederseniz, alay ettiğiniz gibi biz de sizlerle alay edeceğiz' dedi. (Hud Suresi, 38)

Bunun üzerine, kavminden küfre sapmış önde gelenler dediler ki: 'Bu, sizin benzeriniz olan bir beşerden başkası değildir. Size karşı üstünlük elde etmek istiyor. Eğer Allah (öne sürdüklerini) dilemiş olsaydı, muhakkak melekler indirirdi. Hem biz geçmiş atalarımızdan da bunu işitmiş değiliz. O, kendisinde delilik bulunan bir adamdan başkası değildir, onu belli bir süre gözetleyin.' (Müminun Suresi, 24-25)

Kendilerinden önce Nuh kavmi de yalanlamıştı; böylece kulumuzu yalanladılar ve 'delidir' dediler. O, baskı altına alınıp engellenmişti. (Kamer Suresi, 9)


HZ. NUH'A UYANLARIN KÜÇÜK GÖRÜLMELERİ

Kavminden, ileri gelen inkarcılar: 'Biz seni yalnızca bizim gibi bir beşerden başkası görmüyoruz; sana, sığ görüşlü olan en aşağılıklarımızdan başkasının uyduğunu görmüyoruz ve sizin bize bir üstünlüğünüzü de görmüyoruz. Aksine, biz sizi yalancılar sanıyoruz' dedi.' (Hud Suresi, 27)

Dediler ki: 'Sana, sıradan aşağılık insanlar uymuşken inanır mıyız?' Dedi ki: 'Onların yapmakta oldukları hakkında benim bilgim yoktur. Onların hesabı yalnızca Rabbime aittir, eğer şuurundaysanız (anlarsınız). Ve ben mümin olanları kovacak değilim. Ben, yalnızca apaçık bir uyarıcı-korkutucuyum.' (Şuara Suresi, 111-115)


ALLAH'IN HZ.NUH'A ÜZÜLMEMESİNİ HATIRLATMASI

Nuh'a vahyedildi: 'Gerçekten iman edenlerin dışında, kesin olarak kimse inanmayacak. Şu halde onların işlemekte olduklarından dolayı üzülme.' (Hud Suresi, 36)


HZ. NUH'UN DUALARI

(Nuh:) 'Bundan böyle, benimle onların arasını açık bir hükümle ayır ve beni ve benimle birlikte olan müminleri kurtar.' (Şuara Suresi, 118)

Sonunda Rabbine dua etti: 'Gerçekten ben yenik düşmüş durumdayım. Artık sen intikam al.' (Kamer Suresi, 10)

(Nuh) Dedi ki: 'Rabbim, gerçekten ben kavmimi gece ve gündüz davet edip durdum. Fakat benim davet etmem, bir kaçıştan başkasını arttırmadı.' (Nuh Suresi, 5-6)

(Nuh) 'Rabbim' dedi. 'Beni yalanlamalarına karşılık, bana yardım et.' (Müminun Suresi, 26)

Andolsun, Nuh Bize (dua edip) seslenmişti de ne güzel icabet etmiştik. (Saffat Suresi, 75)


GEMİNİN YAPILIŞI

Bizim gözetimimiz altında ve vahyimizle gemiyi imal et. Zulme sapanlar konusunda da Bana hitapta bulunma. Çünkü onlar suda-boğulacaklardır. (Hud Suresi, 37)


HZ. NUH'UN KAVMİNİN SUDA BOĞULARAK HELAK OLMASI

Onu yalanladılar. Biz de onu ve gemide onunla birlikte olanları kurtardık, ayetlerimizi yalan sayanları da suda-boğduk. Çünkü onlar kör bir kavimdi. (A'raf Suresi, 64)

Sonra bunun ardından geride kalanları da suda-boğduk. (Şuara Suresi, 120)

Andolsun, Biz Nuh'u kendi kavmine gönderdik, o da içlerinde elli yılı eksik olmak üzere bin sene yaşadı. Sonunda onlar zulmetmekte devam ederlerken tufan kendilerini yakalayıverdi.' (Ankebut Suresi, 14)

Böylece onu ve onunla birlikte olanları katımızdan bir rahmet ile kurtardık. Ayetlerimizi yalan sayarak inanmamış olanların da kökünü kuruttuk. (A'raf Suresi, 72)


HZ. NUH'UN 'OĞLUNUN'DA HELAK OLMASI

Kuran'da, Tufan'ın başlangıcında Hz. Nuh ile onun oğlu arasında geçen bir diyalog şöyle anlatılır:

(Gemi) Onlarla dağlar gibi dalga(lar) içinde yüzmekteyken Nuh, bir kenara çekilmiş olan oğluna seslendi: 'Ey oğlum, bizimle birlikte bin ve kafirlerle birlikte olma.' (Oğlu) Dedi ki: 'Ben bir dağa sığınacağım, o beni sudan korur.' Dedi ki: 'Bugün Allah'ın emrinden, esirgeyen olandan başka bir koruyucu yoktur.' Ve ikisinin arasına dalga girdi, böylece o da boğulanlardan oldu.'... (Hud Suresi, 42-43)


TUFAN'DAN MÜMİNLERİN KURTULMALARI

Bunun üzerine, onu ve onunla birlikte olanları yüklü gemi içinde kurtardık. (Şuara Suresi, 119)

Böylece Biz onu da gemi halkını da kurtardık ve bunu alemlere bir ayet kılmış olduk. (Ankebut Suresi, 15)


'TUFAN'IN FİZİKSEL ÖZELLİKLERİ

Biz, bardaktan boşanırcasına akan bir su ile göğün kapılarını açtık. Yeri de coşkun kaynaklar halinde fışkırttık. Derken su, takdir edilmiş bir işe karşı birleşti. Ve onu da tahtalar, çiviler üzerinde taşıdık. (Kamer Suresi, 11-13)

Sonunda emrimiz geldiğinde ve tandır feveran ettiği zaman, dedik ki: 'Her birinden ikişer çift (hayvan) ile aleyhlerinde söz geçmiş olanlar dışında, aileni ve iman edenleri ona yükle.' Zaten onunla birlikte çok azından başkası iman etmemişti. (Hud Suresi, 40)

(Gemi) Onlarla dağlar gibi dalga(lar) içinde yüzmekteyken Nuh, bir kenara çekilmiş olan oğluna seslendi: 'Ey oğlum, bizimle birlikte bin ve kafirlerle birlikte olma.' (Hud Suresi, 42)

Böylelikle Biz ona: 'Gözetimimiz altında ve vahyimizle gemi yap. Nitekim bizim emrimiz gelip de tandır kızışınca, onun içine her ikişer çift ile, içlerinden aleyhlerine söz geçmiş onlar dışında olan aileni de alıp koy; zulmedenler konusunda Bana muhatap olma, çünkü onlar boğulacaklardır' diye vahyettik. (Müminun Suresi, 27)


GEMİNİN YÜKSEKÇE BİR YERE OTURMASI

Denildi ki: 'Ey yer, suyunu yut ve ey gök, sen de tut.' Su çekildi, iş bitiriliverdi, (gemi de) Cudi üstünde durdu ve zalimler topluluğuna da: 'Uzak olsunlar' denildi. (Hud Suresi, 44)


TUFAN OLAYI'NIN İBRET VERİCİ OLMASI

Gerçek şu ki, su taştığı zaman, o gemide Biz sizi taşıdık; Öyle ki, onu sizlere bir ibret kılalım. Gerçeği belleyip kavrayabilen kullar da onu belleyip kavrasın. (Hakka Suresi, 11-12)


ALLAH'IN HZ. NUH'U ÖVMESİ

Alemler içinde selam olsun Nuh'a. Gerçekten Biz ihsanda bulunanları böyle ödüllendiririz. Şüphesiz o, Bizim mümin olan kullarımızdandı. (Saffat Suresi, 79-81)


TUFAN YEREL BİR AFET MİYDİ?

Nuh Tufanı'nın varlığını inkar edenler, bu iddialarına delil olarak dünya çapında bir tufanın varlığının imkansız olduğunu söylemektedirler. Ayrıca böylesine bir tufanın gerçekleşmemiş olduğu iddiasını, Kuran'a saldırmak amacıyla da öne sürmektedirler..

Oysa bu iddia, Allah'ın indirdiği ve tahrif edilmemiş tek kutsal kitap olan Kuran'ı Kerim için geçerli değildir. Çünkü Kuran'da, Tufan olayına, Tevrat ve çeşitli kültürlerde bahsedilen Tufan efsanelerinden çok daha farklı bir bakış açısı getirilir. Eski Ahit'in ilk beş kitabını oluşturan Muharref Tevrat, bu tufanın evrensel olduğunu ve tüm dünyayı kapsadığını söylemektedir. Oysa Kuran'da böyle bir bilgi verilmez, aksine, ilgili ayetlerden Tufan'ın yöresel olduğu ve tüm dünyanın değil, Hz. Nuh tarafından uyarılıp-korkutulan Nuh Kavmi'nin cezalandırıldığı anlaşılmaktadır.

Tevrat'ın ve Kuran'ın Tufan anlatımlarına bakıldığında bu farklılık kolaylıkla kendi gösterir. Tarih içinde çeşitli tahrifatlara ve eklemelere maruz kalmış olan Tevrat, Tufan'ın başlangıcını şöyle açıklamaktadır:

Ve Rab gördü ki, yeryüzünde adamın kötülüğü çoktu, ve her gün yüreğinin düşünceleri ve kuruntuları ancak kötü idi. Ve RAB yeryüzünde adamı yaptığına nadim oldu, ve yüreğinde acı duydu. Ve RAB dedi: Yarattığım adamı, ve hayvanları, sürünenleri ve göklerin kuşlarını toprağın yüzü üzerinden sileceğim; çünkü onları yaptığıma nadim oldum. Fakat Nuh, Rabbin gözünde inayet buldu. (Tekvin, 6:5-8)

Oysa Kuran'da tüm dünyanın değil, sadece Nuh kavminin helak edildiği bildirilmektedir. Tıpkı Ad kavmine gönderilen Hz. Hud (Hud Suresi, 50) veya Semud Kavmi'ne gönderilen Hz. Salih (Hud Suresi, 61) ve diğer peygamberler gibi Hz. Nuh da yalnızca kendi kavmine gönderilmiştir ve Tufan da Nuh'un kavmini ortadan kaldırmıştır:

Andolsun, Biz Nuh'u kavmine gönderdik. (Onlara) 'Ben sizin için ancak apaçık bir uyarıp- korkutucuyum. Allah'tan başkasına kulluk etmeyin. Ben size (gelecek olan) acıklı bir günün azabından korkmaktayım' dedi. (Hud Suresi, 25-26)

Helak olanlar Hz. Nuh'un tebliğini hiçe sayan ve isyanda direten kavimdir. Bu konudaki ayetler hiçbir tartışmaya meydan vermeyecek kadar açıktır:

Onu yalanladılar. Biz de onu ve gemide onunla birlikte olanları kurtardık, ayetlerimizi yalan sayanları da suda-boğduk. Çünkü onlar kör bir kavimdi. (A'raf Suresi, 64)

Böylece onu ve onunla birlikte olanları katımızdan bir rahmet ile kurtardık. Ayetlerimizi yalan sayarak inanmamış olanların da kökünü kuruttuk. (A'raf Suresi, 72)

Ayrıca Kuran'da Allah, herhangi bir kavme elçi gönderilmedikçe, o kavmin helak edilmeyeceğini söylemektedir. Helak için, kavmin kendisine uyarıcı korkutucu gelmiş olması ve bu uyarıcının yalanlanmış olması gerekmektedir. Kasas Suresi'nde şöyle denilir:

Senin Rabbin, 'ana yerleşim merkezlerine' onlara ayetlerimizi okuyan bir elçi göndermedikçe şehirleri yıkıma uğratıcı değildir. Ve Biz, halkı zulmeden şehirlerden başkasını da yıkıma uğratıcı değiliz. (Kasas Suresi, 59)

Kendisine uyarıcı gönderilmeyen bir kavmin helak edilmesi, Allah'ın sünneti değildir. Bir uyarıcı olan Hz. Nuh ise sadece kendi kavmine gönderilmiştir. Bu sebeple Allah, uyarıcı gönderilmemiş olan kavimleri değil, sadece Hz. Nuh'un kavmini helak etmiştir.

Kuran'daki bu ifadelerden Nuh Tufanı'nın tüm dünyayı kaplayan değil, yöresel bir felaket olduğu anlaşılmaktadır. Ayrıca Tufan'ın gerçekleştiği düşünülen arkeolojik bölgede yapılan —ve birazdan inceleyeceğimiz— kazılar da, Tufan'ın tüm dünyayı kaplayan evrensel bir olay değil, Mezopotamya'nın bir bölümünü etkisi altına almış olan çok geniş bir afet olduğunu göstermektedir.


GEMİYE BÜTÜN HAYVANLAR ALINDI MI?

Kitab-ı Mukaddes yorumcuları, Hz. Nuh'un yeryüzündeki tüm hayvan türlerini gemiye aldığına ve hayvan neslinin Hz. Nuh sayesinde yok olmaktan kurtulduğuna inanırlar. Bu inanışa göre yeryüzündeki tüm hayvanlar toplanmış ve gemiye yerleştirilmiştir.

Bu iddiayı savunanlar elbette birçok açıdan çok zor duruma düşmektedirler. Gemiye alınan hayvan türlerinin nasıl beslendikleri, gemide nasıl istiflendikleri, birbirlerinden nasıl tecrit edildikleri gibi soruların cevaplanması elbette mümkün değildir. Dahası, farklı kıtalara has hayvanların nasıl toplandığı da merak konusudur; kutuplardaki memeliler, Avustralya'daki kangurular veya Amerika'ya has bizonlar gibi. Ayrıca insan için son derece tehlikeli olan yılan, akrep gibi zehirli olanların ve vahşi hayvanların nasıl yakalandığı, Tufan'a kadar bunların kendi doğal ortamlarının dışında nasıl yaşatılabildiği gibi sorular da birbirini izlemektedir.

Ancak bunlar Tevrat'ın karşı karşıya kaldığı zorluklardır. Kuran'da ise, yeryüzündeki tüm hayvan türlerinin gemiye alındığına dair bir açıklama bulunmamaktadır. Daha önce belirttiğimiz gibi Tufan belirli bir bölgede gerçekleşmiştir. Bu nedenle gemiye alınan hayvanlar, Nuh kavminin bulunduğu bölgede yaşayanlar olmalıdır.

Ancak sadece o bölgede yaşayan tüm hayvan türlerinin bile biraraya getirilmesinin mümkün olmadığı açıktır. Hz. Nuh'un ve çok az sayıda oldukları belirtilen müminlerin (Hud Suresi, 40) çevrelerindeki yüzlerce hayvan türünden çiftler topladıklarını düşünmek de zordur. Yaşadıkları bölgedeki hayvanlardan sadece böcek türlerinin toplanması bile mümkün değildir; hem de erkek dişi ayrımı yaparak! Bu nedenle, toplanan hayvanların rahatlıkla yakalanıp himaye edilebilecek ve özellikle de insanlara yarar sağlayacak evcil hayvanlar olduğu düşünülebilir. Buna göre, Hz. Nuh muhtemelen, inek, koyun, at, tavuk, horoz, deve ve benzeri hayvanları gemiye almış olabilir. Çünkü Tufan nedeniyle canlılığını büyük ölçüde yitirmiş olan bölgede yeni kurulacak hayat için gerekli olan temel hayvanlardır bunlar.

Burada önemli olan nokta şudur: Allah'ın Hz. Nuh'a verdiği hayvanları toplama emrindeki hikmet, hayvanların neslini korumaktan çok, Tufan sonrasında kurulacak yeni yaşama gerekli olan hayvanların toplanması olmalıdır. Çünkü Tufan yerel olduğu için hayvanların soylarının tükenmesi söz konusu olamaz. Nasıl olsa Tufan'dan sonra zamanla diğer bölgelerden hayvanlar bu bölgeye göç edip bölgeyi eski canlılığına getireceklerdir. Önemli olan Tufan'dan hemen sonra bölgede kurulacak yaşamdır ve toplanan hayvanlar temelde bu amaçla toplanmış olmalıdırlar.


SULAR NE KADAR YÜKSELDİ?

Tufan hakkındaki bir başka tartışma ise, suların dağları kaplayacak kadar yükselip yükselmediği konusundadır. Bilindiği gibi Kuran'da, geminin Tufan sonrası "Cudi"ye oturduğu bildirilmektedir. "Cudi" kelimesi kimi zaman özel bir dağ ismi olarak alınır, oysa kelime Arapça'da "yüksekçe yer-tepe" anlamına gelmektedir. Dolayısıyla Kuran'da "Cudi"nin, özel bir dağ ismi olarak değil, sadece geminin yüksekçe bir mekana oturduğunu anlatmak için kullanılmış olabileceği gözardı edilmemelidir. Ayrıca cudi kelimesinin bu anlamından, suların belirli bir yüksekliğe eriştiği, ama yine de büyük dağların seviyesine kadar yükselmemiş olduğu da çıkarılabilir. Yani Tufan Tevrat'ta anlatıldığı gibi tüm yeryüzünü ve yeryüzündeki tüm dağları yutmamış, sadece belirli bir bölgeyi kaplamış olmalıdır.


NUH TUFANI'NIN YERİ

Nuh Tufanı'nın gerçekleştiği yer olarak Mezopotamya Ovası gösterilir. Bu bölgede tarihte bilinen en eski ve en gelişmiş uygarlıklar kurulmuştur. Ayrıca bu bölge, Dicle ve Fırat nehirlerinin ortasında yer alması sebebiyle, coğrafi olarak büyük bir su baskınına uygun bir zemin teşkil etmektedir. Tufan'ın etkisini artıran sebeplerden birisi, büyük bir ihtimalle, bu iki nehrin yataklarından taşıp bölgeyi etkisi altına almış olmasıdır.

Nuh Tufanı'nı tasvir eden bir illüstrasyon

Bu bölgenin Tufan'ın gerçekleştiği yer olarak kabul edilmesinin ikinci bir sebebi de tarihseldir. Bölgedeki birçok medeniyetin kayıtlarında, aynı dönemde yaşanmış bir Tufan'ı anlatan çok sayıda belge ortaya çıkarılmıştır. Nuh kavminin helak edilmesine tanık olan bu medeniyetler, bu felaketin oluş biçimini ve sonuçlarını tarihsel kayıtlara işleme ihtiyacı hissetmiş olmalıdırlar. Tufan'ı anlatan efsanelerin çoğunluğunun Mezopotamya kökenli olduğu da bilinmektedir. En önemlisi de arkeolojik bulgulardır. Bunlar, bu bölgede gerçekten de büyük bir su baskınının meydana geldiğini göstermektedir. Bu su baskını, ayrıntılı olarak inceleyeceğimiz gibi, bölgede bulunan uygarlığın bir süre için duraksamasına neden olmuştur. Yapılan kazılarda böylesine büyük bir felaketin açık izleri toprağın altından çıkartılmıştır.

Mezopotamya bölgesinde yapılan kazılardan anlaşıldığına göre, bu bölge tarih içinde birçok kez seller ve Dicle, Fırat nehirlerinin taşması sonucu meydana gelen felaketlerle yüz yüze gelmiştir. Örneğin, MÖ 2000 civarında Mezopotamya'nın tam güney kısmında bulunan büyük Ur kentinin hükümdarı olan İbbi-sin zamanındaki bir yıl, "gökle yer arasındaki sınırları yok eden bir Tufan sonrası" http://www.harunyahya.org/imani/kavimler/helak2.html#1" rel="no follow - şeklinde tanımlanmaktadır. MÖ 1700'lerde Babilli Hammurabi zamanında bir yıl da "Eşnunna kentinin bir selle yıkılması" olayıyla tanımlanmaktadır.

MÖ 10. yüzyılda hükümdar Nabu-mukin-apal zamanında Babil şehrinde bir su baskını gerçekleşmiştir. http://www.harunyahya.org/imani/kavimler/helak2.html#2" rel="no follow - Milattan sonra 7., 8., 10., 11. ve 12. yüzyıllarda da bölgede önemli su baskınları vuku bulmuştur. 20. yüzyılda 1925, 1930 ve 1954 yıllarında da bu meydana gelmiştir. Anlaşılan odur ki bölge, her zaman için bir sel felaketine açıktır ve Kuran'da belirtildiği gibi büyük çaplı bir selin tüm bir kavmi yok etmesi açıkça mümkündür.


TUFAN'IN ARKEOLOJİK DELİLLERİ

Kuran'da helak edildiği haber verilen kavimlerin birçoğunun izlerine günümüzde rastlanılması bir tesadüf değildir. Arkeolojik verilerden anlaşılmaktadır ki, bir kavmin ortadan kaybolması ne kadar ani olursa, buna ait bulgu elde edilmesi şansı da o kadar fazla olmaktadır.

Bir uygarlığın birdenbire ortadan kalkması durumunda —ki bu bir doğal felaket, ani bir göç veya bir savaş sonucu olabilir— bu uygarlığa ait izler çok daha iyi korunmaktadır. İnsanların içinde yaşadıkları evler ve günlük hayatta kullandıkları eşyalar, kısa bir zaman içinde toprağın altına gömülmektedir. Böylece bunlar, uzunca bir süre insan eli değmeden saklanmakta ve günışığına çıkartılmalarıyla geçmişteki yaşam hakkında önemli ipuçları sunmaktadırlar.

İşte Nuh Tufanıyla ilgili birçok delilin günümüzde ortaya çıkarılması bu sayede olmuştur. MÖ 3000 yılları civarında gerçekleştiği düşünülen Tufan, tüm bir uygarlığı bir anda yok etmiş ve bunun yerine tamamen yeni bir uygarlık kurulmasını sağlamıştır. Böylece Tufan'ın açık delilleri, bizlerin ibret alması için binlerce yıl boyunca korunmuştur.


Arkeolojik bulgulara göre Nuh Tufanı Mezopotamya ovasında meydana gelmişti. Ovanın o zamanki şekli bugünkünden farklıydı. Üstteki grafikte ovanın bugünkü sınırları kırmızı kesik çizgiyle belirtilmiştir. Kırmızı çizginin gerisinde kalan geniş bölgenin ise o zamanlar denize dahil olduğu bilinmektedir.

Mezopotamya Ovası'nı etkisi altına alan Tufan'ı araştırmak için yapılmış birçok kazı vardır. Bölgede yapılan kazılarda başlıca dört şehirde büyük bir tufan sonucu gerçekleşmiş olabilecek sel felaketinin izlerine rastlanmıştır. Bu şehirler Mezopotamya Ovası'nın önemli şehirleri Ur, Uruk, Kiş ve Şuruppak'tır.

Bu şehirlerde yapılan kazılar, bunların tümünün MÖ 3000'li yıllar civarında bir sele maruz kaldıklarını göstermektedir.

Önce Ur şehrinde yapılan kazıları ele alalım.

Günümüzde Tel-El Muhayer olarak isimlendirilen Ur şehrinde yapılan kazılarda ele geçirilen medeniyet kalıntılarının en eskisi MÖ 7000'li yıllara kadar uzanmaktadır. İnsanların ilk uygarlık kurdukları yerlerden birisi olan Ur şehri, tarih boyunca birçok medeniyetin birbiri ardına gelip geçtiği bir yerleşim bölgesi olmuştur.

Ur şehrinde yapılan kazılarda ortaya çıkartılan arkeolojik bulgular, buradaki medeniyetin çok büyük bir sel felaketi sonunda kesintiye uğradığını, daha sonra zaman içinde tekrar yeni uygarlıkların meydana çıkmaya başladığını göstermektedir. Bu bölgede ilk kazıyı yapan kişi, British Museum'dan R. H. Hall'dür. Hall'den sonra kazıyı yürütme görevini devralan Leonard Woolley, British Museum ve Pennsylvania Üniversitesi tarafından ortaklaşa yürütülen bir kazı çalışmasına da başkanlık etmiştir. Woolley'in yürüttüğü ve dünya çapında büyük sansasyon yaratan kazı çalışmaları 1922'den 1934 yılına kadar sürdürülmüştür.

Sir Woolley'in kazıları Bağdat ile Basra Körfezi arasındaki çölün ortalarında gerçekleşti. Ur şehrinin ilk kurucuları, Kuzey Mezopotamya'dan gelmiş olan ve kendilerine "Ubaidyen" ismini veren bir halktı. Bu halka dair bilgi elde etmek için detaylı kazılar başlatıldı. Reader's Digest dergisinde Woolley'in kazıları şöyle anlatılıyor:

Kazı yapılan bölgede, derine inildikçe çok önemli bir buluntu ortaya çıkarılmıştı, bu Ur şehrinin krallar mezarlığıydı. Araştırmacılar Sümer krallarının ve soyluların gömülmüş olduğu bu mezarlıkta birçok efsanevi sanat eserlerine rastladılar. Miğferler, kılıçlar, müzik aletleri, altından ve kıymetli taşlardan yapılmış sanat yapıtları. Bunlardan çok daha önemli olan başka şeyler de vardı; kil tabletlere hayret verici bir ustalık ve beceriyle, yüksek bir teknikle pres edilmiş tarihsel kayıtlar. Araştırmacılar, Ur'da kral listelerindeki aynı adları taşıyan yazılar bulmuş, hatta bunların arasında Ur'un ilk krallık ailesini kuran kişinin adına rastlamıştı. Woolley, mezarlığın ilk Ur Hanedanlığı'ndan önce başladığı neticesine vardı. Bu nedenle, son derece gelişmiş bir medeniyetin ilk hanedandan daha önceleri var olduğu sonucuna vardı.


Sir Leonard Woolley'in Mezopotamya ovasında 
yaptığı kazı, bu bölgede toprağın derinliklerinde 2.5 metre kalınlığında bir çamur-kil tabakanın varlığını ortaya koydu. Bu çamur-kil tabaka, büyük olasılıkla Tufan anında suların taşıdığı kil kütleleriydi ve dünyada sadece Mezopotamya ovasının altında vardı. Bu tespit, Tufan'ın yalnızca Mezopotamya ovasında gerçekleştiğinin önemli bir kanıtını oluşturdu.

Kanıtın iyice incelenmesinden sonra Woolley kazıyı daha derinlere, mezarların altına doğru ilerletmeye karar verdi. İşçiler çamur olmuş tuğlaların içinden bir metre kadar derine daldılar ve çanak çömlekleri çıkarmaya başladılar. "Ve sonra birdenbire herşey durdu." Woolley böyle yazıyordu. "Artık ne çanak, ne çömlek, ne kül vardı, yalnız suyun getirdiği temiz çamur."

Woolley kazıya devam etti, iki buçuk metre kadar temiz kil tabakasından geçilerek derine dalındı ve sonra birdenbire işçiler, tarihçilerin son Taş Devri kültürü olarak isimlendirdiği bu devrin insanları tarafından yapılmış zımpara taşından aletler ve çanak çömlek parçalarına rastladılar. Çamur iyice temizlenince altında kalmış bir medeniyet ortaya çıktı. Bu durum, bölgede büyük bir su baskınının meydana geldiğini gösteriyordu. Ayrıca mikroskobik analiz, temiz kilden kalın bir katmanın, eski Sümer uygarlığını yok edecek kadar büyük bir tufan tarafından buraya yığılmış olduğunu gösteriyordu. Gılgamış Destanı ile Nuh'un öyküsü, Mezopotamya Çölü'nde kazılan bir kuyuda ortak bir kaynakta birleşmiş oluyordu.

Ayrıca Max Mallowan kazıyı yürüten Leonard Woolley'in düşüncelerini şöyle aktarıyordu:

Woolley, tek bir zaman diliminde oluşmuş böylesine büyük bir mil kütlesinin sadece çok büyük bir sel felaketinin sonucu olabileceğini belirterek; Sümer Ur'u ile Al-Ubaid'in boyalı çanak çömlek kullanan halkı tarafından kurulan kenti ayıran sel tabakasını, efsanevi Tufan'ın kalıntıları olarak tanımladı.

Bu veriler, Tufan'ın etkilediği yerlerden birinin Ur şehri olduğunu gösteriyordu. Alman arkeolog Werner Keller de söz konusu kazının önemini şöyle ifade etmişti: "Mezopotamya'da yapılan arkeolojik kazılarda balçıklı bir tabakanın altından şehir kalıntılarının çıkması burada bir sel olduğunu ispatlamış oldu. http://www.harunyahya.org/imani/kavimler/helak2.html#6" rel="no follow -

Tufan'ın izlerini taşıyan bir başka Mezopotamya şehri ise günümüzde Tel El-Uhaymer olarak isimlendirilen, Sümerlilerin Kiş şehridir. Eski Sümer kayıtlarında, bu şehir "Büyük Tufan'dan sonra başa geçen ilk hanedanlığın başkenti" olarak nitelendirilmektedir.

Günümüzde Tel El-Fara olarak adlandırılan Güney Mezopotamya'daki Şuruppak kenti de Tufan'ın açık izlerini taşımaktadır. Bu kentteki arkeolojik çalışmalar 1920-1930 yılları arasında Pennsylvania Üniversitesi'nden Erich Schmidt tarafından yürütüldü. Kazılarda MÖ 3000-2000 yılları arasında var olan bir uygarlığın doğuşu ve gelişmesi değişik tabakalarda rahatlıkla izlenebiliyordu. Çivi yazılı kayıtlardan anlaşılan oydu ki, bu bölgede MÖ 3000'li yıllarda, kültürel olarak oldukça gelişmiş bir halk yaşıyordu.

Asıl önemli nokta ise, bu şehirde de MÖ 3000-2900 yılları civarında büyük bir sel felaketinin gerçekleştiğinin anlaşılmasıydı. Schmidt'in çalışmalarını anlatan Mallowan şöyle diyor:

"Schmidt 4-5 metre derinlikte kil ve kum karışımı sarı topraktan bir tabakaya erişti (bu tabaka selle beraber oluşmuştu). Bu tabaka, höyük kesitine göre ova seviyesine yakın bir düzeyde yer alıyordu ve höyüğün her yerinde izlenebiliyordu..." Cemdet Nasr dönemini Eski Krallık döneminden ayıran kil ve kum karışımı tabakayı Schmidt "tamamen nehir kökenli bir kum" olarak tanımlayarak Nuh Tufanı ile ilişkilendirdi.

Kısacası Şuruppak kentinde yapılan kazılarda da yaklaşık MÖ 3000-2900 yıllarına rastgelen bir selin kalıntıları ortaya çıkartılmıştı. Diğer şehirlerle beraber Şuruppak kenti de muhtemelen Tufan'dan etkilenmişti.

Tufan'dan etkilendiğine dair elde kanıtlar olan son yerleşim birimi, Şuruppak'ın güneyinde yer alan ve günümüzde Tel El-Varka olarak isimlendirilen Uruk kentidir. Bu kentte de diğerleri gibi bir sel tabakasına rastlanmıştır. Bu sel tabakası da, MÖ 3000-2900'li yıllarla tarihlendirilmektedir.

Bilindiği gibi Dicle ve Fırat nehirleri Mezopotamya'yı boydan boya kesmektedir. Anlaşılan odur ki, olay anında, bu iki nehir ve irili ufaklı bütün su kaynakları taşmış, bunlar yağmur sularıyla birleşerek büyük bir su baskını oluşturmuşlardır. Kuran'da olay şöyle anlatılır:

Biz de 'bardaktan boşanırcasına akan' bir su ile göğün kapılarını açtık. Yeri de coşkun kaynaklar halinde fışkırttık. Derken su, takdir edilmiş bir işe karşı birleşti. (Kamer Suresi, 11-12)

Gerçek şu ki, su taştığı zaman, o gemide biz sizi taşıdık. (Hakka Suresi, 11)

Aslında felaketin gerçekleşmesine neden olan öğeler tek tek ele alındığında hepsi gayet doğal olaylardır. Tüm bu olayların aynı anda olması ve Hz. Nuh'un da kavmini böyle bir felaket için uyarması, olayın mucizevi yönünü oluşturur.

Yapılan çalışmalar sonucu elde edilen ipuçları değerlendirildiğinde Tufan'ın oluştuğu alanın boyutlarının yaklaşık olarak doğudan batıya (genişlik) 160 km, kuzeyden güneye (boy) 600 km. olduğu ortaya çıkmaktadır. Bu tespit de, Tufan'ın tüm Mezopotamya ovasını kapladığını göstermektedir. Tufan'ın izlerini taşıyan Ur, Uruk, Şuruppak ve Kiş şehirleri dizilimini incelediğimiz zaman bunların bir hat üzerinde yer aldığını görürüz. Öyleyse Tufan, bu dört şehri ve çevresini etkilemiş olmalıdır. Ayrıca MÖ 3000'li yıllarda Mezopotamya ovasının coğrafi yapısının günümüzdekinden daha farklı olduğunu söylemek gerekir. O devirlerde Fırat nehrinin yatağı, bugünküne göre daha doğuda bulunmaktaydı; bu akış rotası da Ur, Uruk, Şuruppak ve Kiş'ten geçen bir hatta denk geliyordu. Kuran'da belirtilen "yeryüzü ve gökyüzü pınarları"nın açılmasıyla, anlaşıldığına göre, Fırat nehri taşmış ve yukarıda belirtilen bu dört şehri yerle bir ederek yayılmıştı.


TUFAN'DAN SÖZ EDEN DİN VE KÜLTÜRLER

Hak dini tebliğ eden peygamberlerin ağzından hemen her kavme duyurulmuş olan Tufan, zamanla çeşitli dejenerasyon ve eklemelerle karıştırılarak, sözü edilen toplumların efsaneleri haline dönüştürülmüştür.

Allah, Nuh Tufanı'nı, insanlara bir ibret ve ders konusu teşkil etmesi için farklı toplumlara gönderdiği peygamberler ve kitaplar yoluyla aktarmıştır. Ancak her defasında metinler orijinalinden uzaklaştırılmış ve Tufan anlatımlarına mistik, mitolojik öğeler katılmıştır. Arkeolojik bulgularla uyuşan ve onları tasdik eden tek kaynak ise Kuran'dır. Bunun tek nedeni Allah'ın Kuran'ı en ufak bir değişikliğe uğramadan korumuş olması ve aslının bozulmasına izin vermemesidir. Kuran, "hiç şüphesiz zikri (Kuranı) biz indirdik biz; onun koruyucuları da biziz" (Hicr Suresi, 9) hükmüne göre, Allah'ın özel koruması altındadır.

Kitabımızın Tufan'la ilgili son kısmında olayın—oldukça bozulmuş olmakla birlikte—çeşitli kültürlerde, ayrıca Tevrat ve İncil'de nasıl yer aldığını inceleyeceğiz.


TEVRAT'TA NUH TUFANI

Hz. Musa'ya indirilmiş hak kitap olan Tevrat, bilindiği gibi zamanla orijinalliğini yitirmiş, bazı kısımları Yahudi toplumunun önde gelenleri tarafından değiştirilmiştir. Hz. Musa döneminden sonra İsrailoğulları'na gönderilen peygamberlerin bildirdikleri de aynı sona uğramış ve tahrif edilmiştir. Dolayısıyla orijinalliğini kaybetmiş olan "Muharref Tevrat"ın bu özelliği, bizim ona bir kutsal kitaptan çok, bir tarih kitabı gibi bakmamızı gerektirir. Nitekim M. Tevrat'ın bu yapısı ve barındırdığı çelişkiler, -bazı bölümlerinde Kuran ile paralellikler içermekle birlikte-, Nuh kıssasında da kendini gösterir.

Tevrat'a göre, Allah, Hz. Nuh'a yeryüzünün zorbalıklarla dolu olması sebebiyle, inananların dışındaki tüm insanların yok edileceğini bildirir. Bunun için kendisine gemi yapmasını emreder ve gemiyi nasıl yapacağını etraflıca tarif eder. Ayrıca, gemiye ailesiyle beraber üç oğlunu ve onların üç karısını ve tüm canlılardan ikişer adet ve bir takım yiyecek erzak da almasını söyler.

Yedi gün sonra Tufan vakti geldiğinde, yerin bütün kaynakları yarılmış, göklerin pencereleri açılmış ve büyük bir sel ortaya çıkmıştır. Bu kırk gün, kırk gece devam etmiştir. Gemi, bütün yüksek yerleri ve dağları örten sular üzerinde yüzmüştür. Böylece Hz. Nuh ile beraber gemide olanlar kurtulmuşlar, geride kalanlar ise Tufan'ın sularına kapılıp gitmiş ve boğularak ölmüşlerdir. 40 gün 40 gece süren tufandan sonra yağmurlar kesilmiş ve bundan 150 gün sonra sular alçalmaya başlamıştır.

Bunun üzerine gemi yedinci ayda, ayın on yedinci gününde, Ararat (Ağrı) dağları üzerine oturur. Hz. Nuh, suların iyice çekilip çekilmediğini anlamak için birkaç defa güvercin yollar ve sonunda güvercin geri dönmeyince suların iyice çekildiği anlaşılır. Bunun üzerine Allah da Hz. Nuh'a yeryüzüne yayılmaları için gemiden çıkmalarını söyler.

Tevrat'ta yer alan Nuh Tufanı ile ilgili bazı bölümler şöyledir:

Ve Allah Nuh'a dedi: Önüme bütün beşerin sonu geldi; çünkü onların sebebiyle yeryüzü zorbalıkla doldu, ve işte, ben onları yeryüzü ile beraber yok edeceğim. Kendine gofer ağacından bir gemi yap; Ve ben, işte ben, göklerin altında kendisinde hayat nefesi olan bütün beşeri yok etmek için yeryüzü üzerine sular tufanı getiriyorum; yeryüzünde olanların hepsi ölecektir. Fakat seninle ahdimi sabit kılacağım; ve sen ve seninle beraber oğulların, ve senin karın ve oğullarının karıları gemiye gireceksiniz. Ve seninle beraber sağ kalmak için her yaşayan, bütün beden sahibi olanlardan, her nevinden ikişer olarak gemiye getireceksin; erkek ve dişi olacaklar. Ve Nuh Allah'ın kendisine emrettiği her şeye göre yaptı; öyle yaptı. (Tekvin, 6/13-22)

Ve gemi yedinci ayda, ayın on yedinci gününde, Ararat dağları üzerine oturdu. (Tekvin, 8/1-19)

Bütün yeryüzü üzerinde zürriyetlerinin sağ kalması için, kendine her temiz hayvandan, erkek ve onun dişisi olarak yedişer ve temiz olmayan hayvanlardan, erkek ve onun dişisi olarak ikişer... (Tekvin, 7/1-24)

Ve ahdimi sizinle sabit kılacağım, ve bütün beşer artık tufanın suları ile silmeyecektir, ve yeryüzünü helak etmek için artık tufan olmayacaktır. (Tekvin, 9/11)

Tevrat'a göre, tüm dünyayı kaplayan bir Tufan'la "yeryüzünde olanların hepsi ölecektir" hükmü gereği, tüm insanlar cezalandırılmış, Tufan sonrasında yaşayan yegane insanlar Hz. Nuh ile gemiye binenler olmuştur.


İNCİL'DE NUH TUFANI

Bugün elimizde var olan İncil de gerçek anlamda İlahi bir kitap değildir. Yeni Ahit, Hz. İsa'nın sözlerini ve eylemlerini içeren, onun göğe yükselişinden 30 ila 50 yıl sonra, onu hiç görmemiş ya da bir süre yanında bulunmuş kişiler tarafından yazılmış dört "İncil"le başlar; Matta, Markos, Luka ve Yuhanna. Bu dört İncil arasında çok belirgin çelişkiler vardır, özellikle Yuhanna İncili, birbirlerine büyük ölçüde paralel olan diğer üçünden (Snoptik İnciller) çok farklıdır. Yeni Ahit'in diğer kitapları ise Hz. İsa'dan sonra onun havarilerinin yaptıkları işleri anlatan ve havariler veya Tarsuslu Pavlus (sonradan Aziz Paul) tarafından yazılan mektuplardan oluşur.

Dolayısıyla bugünkü İncil de ilahi bir metin değil, bir tarih kitabı niteliğindedir.

İncil'de Nuh Tufanı kısaca şöyle geçmektedir: Nuh peygamber sapkın ve itaatsiz kavme gönderilmiş, ancak kavmi ona uymayıp sapkınlıklarına devam etmiştir. Bunun üzerine Allah tufan ile inkar edenleri yakalamış, Nuh peygamberi ve inananları gemiye bindirip kurtarmıştır. Konuyla ilgili bazı İncil bölümleri şöyledir:

Nuh'un günlerinde nasıl olduysa, İnsanoğlu'nun gelişinde de öyle olacak. Nuh'un gemiye bindiği güne dek, tufandan önceki günlerde insanlar yiyip içiyor, evlenip evlendiriliyorlardı. Tufan gelinceye, hepsini süpürüp götürünceye dek başlarına geleceklerden habersizdiler. İnsanoğlu'nun gelişi de öyle olacak. (Matta, 24/37-39)

Tanrı, eski dünyayı da esirgemedi. Ama Tanrısızların dünyası üzerine tufanı gönderdiği zaman, doğruluk yolunu bildiren Nuh'u ve yedi kişiyi daha korudu. (II. Petrus, 2/5)


TUFAN'LA İLGİLİ DİĞER KÜLTÜRLERDEKİ BİLGİLER

Sümerlerde: Enlil isimli bir tanrı, diğer tanrıların insanlığı yok etmeye karar verdiklerini, kendisinin de onları kurtarmaya niyetli olduğunu insanlara açıklar. Olayın kahramanı Sippar kentinin sofu kralı Ziusudra'dır. Tanrı Enlil, Ziusudr'aya Tufan'dan kurtulmak için ne yapması gerektiğini anlatır. Metnin kayığın yapılışını anlatan parçası yitiktir, ancak böyle bir parçanın varlığı, Tufan'ın gelip, Ziusudra'nın nasıl kurtulduğunu anlatan bölümlerinden anlaşılmaktadır. Tufan'ın Babilonya versiyonuna dayanılarak, olayın eksiksiz Sümer versiyonunda, Tufan'ın nedeni ve kayığın yapılışı hakkında çok daha doyurucu ayrıntının bulunduğu sonucuna varılabilir.

Sümer ve Babil kayıtlarına göre, Xisuthros ya da Khasisatra, ailesi, arkadaşları, kuşlar ve hayvanlarla birlikte 925 metre uzunluğunda bir gemiyle Tufan'dan kurtulmuşlardır. "Sular göğe doğru uzandı, okyanuslar kıyıları örttü ve nehirler yataklarından taştı." denir. Gemi daha sonra Gordiyen Dağı'na oturmuştur.

Asur-Babil kayıtlarına göre ise Ubaratutu ya da Khasisatra, ailesi, uşakları, sürüleri ve vahşi hayvanlarla birlikte 600 kübit uzunluğunda, 60 kübit yüksekliğinde ve genişliğinde bir tekneyle kurtulmuştur. Tufan 6 gün 6 gece sürmüştür. Gemi Nizar Dağı'na gelince uçurulan güvercin dönmüş ama karga dönmemiştir.

Bazı Sümer, Asur ve Babil kayıtlarına göre de, Utnapishtim, ailesiyle birlikte 6 gün 6 gece süren Tufan'ı atlatmışlardır: "Yedinci gün Utnapishtim dışarı baktı. Her şey çok sessizdi. İnsanoğlu tekrar çamura dönmüştü" diye anlatılır. Gemi Nizar Dağı'nda karaya oturunca Utnapishtim bir güvercin, bir karga ve bir de kırlangıç gönderir. Karga cesetleri yemek için kalır, fakat diğer iki kuş geri dönmez.

Hindistan'ın Satapatha, Brahmana ve Mahabharata destanlarında, adı geçen Manu, Rishiz ile birlikte Tufandan kurtulmuştur. Efsaneye göre Manu'nun yakalayıp yaşamını bağışladığı bir balık birdenbire büyüyüp, bir gemi inşa edip boynuzlarına bağlamasını söylemiştir. Balık gemiyi dev dalgaların üzerinden aşırıp, kuzeye, Himavat Dağı'na çıkarmıştır.

Britanya'nın Galler yöresi efsanelerine göre, Dwyfan ve Dwyfach büyük felaketten bir gemiyle kurtulmuşlardır. Dalgalar Gölü adı verilen Llynllion'un patlaması sonucu oluşan korkunç seller durulunca, Dwyfan ve Dwyfach yeniden Britanya halkını oluşturmaya başlarlar.

İskandinav Edna efsaneleri Bergalmer ile eşinin büyük bir tekneyle Tufan'dan kurtulduğunu anlatır.

Litvanya efsanelerinde ise birkaç çift insanın ve hayvanın yüksek bir dağın tepesinde bir kabuğun içinde barınarak kurtuldukları anlatılır.  http://www.harunyahya.org/imani/kavimler/helak2.html#12" rel="no follow - gün 12 gece süren rüzgarlar ve seller yüksek dağa erişip oradakileri de yutacağı zaman, Yaratıcı onlara dev bir ceviz kabuğu atar. Dağdakiler ceviz kabuğu ile yolculuk yaparak felaketten kurtulurlar.

Çin kaynaklı öyküler Yao adında birisinin 7 kişiyle birlikte, ya da Fa Li, eşi ve çocuklarıyla birlikte bir yelkenliyle sel ve depremlerden kurtulduğu anlatır. "Dünya paramparça oldu. Sular fışkırıp her tarafı kapladı." diye söylenir. Sonunda sular çekilir.

Tüm bu bilgiler bizlere somut bir gerçeği göstermektedir. Tarihte her topluluğa İlahi vahyin mesajı ulaşmıştır ve bu sayede de pek çok toplum Nuh Tufanı ile ilgili bilgileri öğrenmişlerdir. Ancak insanların İlahi vahyin özünden uzaklaşmalarıyla birlikte Tufan ile ilgili bilgiler de çeşitli değişikliklere uğramış, efsanelere ve mitolojiye dönüşmüştür.

Hz. Nuh'un ve onun inkarcı kavminin gerçek hikayesini öğrenebileceğimiz yegane kaynak ise, İlahi vahyin bozulmamış tek kaynağı olan Kuran'dır.

Kuran'ın bu özelliği, yalnızca Nuh Tufanı değil, başka tarihsel olaylar ve kavimler hakkında da doğru bilgileri edinmemizi sağlar. İlerleyen bölümlerde bu gerçek bilgileri araştırmaya devam edeceğiz.

 


-------------
BİR SAYHA İLE YURTLARINDA ÇÖKÜVERDİLER



Cevaplar:
Mesajı Yazan: Helen
Mesaj Tarihi: 15-Aralık-2007 Saat 23:19
Tufan Gerçeği ve Nuh'un Gemisi
Safvet SENİH


Kadîm kelâmda, Nuh'un (a) gemisi hakkında "Şânım hakkı için biz o gemiyi bir âyet (alâmet, ibret) olarak bıraktık"(Kamer/15) buyrulmaktadır. Katade'den "Hz. Nuh'un gemisinin enkazı Cûdî dağında kaldı, hatta bu ümmetin ilkleri onu gördü" diye rivayet edilmiştir.

Gemi hakkında "Elvahlı ve düsürlü" (Kamer/13) ifadesi vardır. Elvah, levhin çoğuludur. Levh, tahta gibi yassı şeye denir. Düşür, disar'in çoğuludur. Disar, çivi, geminin tahtalarını birbirine bağladıkları râbıta, kenet, perçin veya halat demektir.

Yerlerin ateş püskürtüp suların kabarması hususunda ise "Emrimiz yerini bulup tennur feveran etti" (Hud/40) ifadesindeki "tennur", ocak ve fırın manasınadır. Feveran ise, kuvvet ve şiddetle kaynamak, fışkırmaktır. (*) Bu kavmin "Vedd, Süvâ', Yeğus, Yeuk ve Nesr" isimli putları vardı (Hud/43). Vedd, bir erkek suretinde; Nesir bir kartal (veya akbaba) suretindeydi. Ayrıca, Vedd ve Yeğus isimleri hindlilerin Veda, Vuyasa isimlerini hatıra getiriyor.

Jeolojik malzemeler bütün dünyayı saran bir tufanı desteklemektedir. İlim adamlarının tahminine göre arz sathının katmanlarının % 75'ten fazlası taş yapılıdır. A.B.D'de Kaliforniya ve Colorado platosunda büyük tabakalar mevcut olup; en çok bilinen yığılma tabakaları, 18.000 m derinlikle Hindistan'dadır. Jeologlar Tufanı ispatlar keyfiyette ve hemen hemen dünyanın her yerinde, değişik iklim ve coğrafik bölgelerden taşınmış hayvan ve bitki fosilleri bulmuşlardır. Bütün bu fosiller, canlıların taşınarak büyük bir sel neticesinde buralarda fosilleştiğinin açık belgesidir.

Kuzey Rocky dağlarında denizde yaşıyan hayvanlardan Trilobit ve yapılan bozulmamış böceklerin fosilleri bulunmuştur.

Yapılarının bozulmayışı bu canlıların yavaş yavaş değil âniden öldüklerini göstermektedir. Hatta balık fosilleri, tabakalar arasında hiç bozulmadan kalmıştır. Kılçıkları dahi üzerindedir. Büyük bölgelerde milyarlarca balıktan müteşekkil balık sürüsü fosilleri de bulunmaktadır. Jeolog H. Miller Britanya adalarının büyük bir kesimini kaplayan çok eski devirlerinden kalma fosiller hakkında şunları söylemektedir: " —Tarihin herhangi bir döneminde korkunç bir âfet 150 km lik bir şeritte balıkların âni ölümüne yol açmıştır. Orkney adalarında ve Cormarty'de aynı manzara görülmektedir. Buradaki balık fosilleri büyük bir ölümün izlerini taşımaktadır. Vücutları kıvrılmış ve eğri şekildedir. Kuyrukları bazen kafalarına kadar kıvrılmıştır. Bu sahneye ancak kramptan ölen balıklarda rastlanır." Miller'in tasvir ettiği bölge 51.800 km2 sahayı kaplamaktadır. Ve bölge yok edici bir kuvvetin tahribatının izlerini taşımaktadır. Jeolog Harry S. Ladd da, Kaliforniya Santa Barbara'da 15 - 20 cm uzunluğunda balıkların kapladığı 10 km2 lik bir sahadan bahsetmektedir. Soru şudur. Balık fosilleri, bataklık olan bu kara parçasına nasıl gelebildiler?

Paleontologların bahsettikleri bir başka yer de A.B.D. eyaleti Wyoming'dedir. Bu bölge şimdi turistik bir yerdir. Çok çeşitli balık ve bitki fosilleri burada bulunmaktadır. Bölgede 2,5 m uzunluğunda balıklarla 1,20 m uzunluğunda palmiye yaprakları bulunmuştur. Ayrıca yengeç, kaplumbağa, timsah, sazan, kuşlar, memeli hayvanlar ve böceklere ait birçok fosil bulunmuştur. Çeşitli iklim ve bölgelere ait fosil karışımları en büyük fosil yataklarında dır. Baltık denizi Bernstern'de bulunan böcekler de prehistorik devirdekilerden daha yenidir ve dünyanın çeşitli bölgelerinden gelmişlerdir.

Jeolog Heribert - Nilson bazı yapraklarda klorofilin böceklerde de yumuşak doku kısımlarının ve pigmentlerin yani renk maddelerinin korunduğunu; bunun da, bu canlıların âni ölümlerinin işareti olduğunu bildirmektedir. Aslında bu kısımlar ölümden hemen sonra birkaç gün içinde yok olmaktadır. Bu da Tufanı destekleyen bir başka delildir. 1851'de Dorchester'de kayalar dinamitlenirken etrafa uçan taş parçaları arasında işlenmiş bir metal kap bulunmuştur. Üst kısmı gümüş kakma bir çiçek demeti bulunduruyordu. Alt kısmı da ustaca, çiçeklerle işlenmişti. Bu da o dönemde kavimlerin metal işçiliğindeki ustalıklarını göstermektedir. Eğer bir tufan aracılığıyla olmasa bu madenî kap oraya nasıl girebilirdi. Bir başka sır da Pennysilvalya'da Norristown'da taş kırma esnasında yirmi metre derinlikteki bir mermer blokta bulunmuştur. Mermer, fabrikada parçalara ayrıldığında üzerindeki eski yazılar ortaya çıkmıştır. İngiltere'de de 2,5 metre derinlikte bir kayanın içinde altın örgü bulunmuştur. 1889'da İdaho'da bir artezyen kuyusu açılırken 90 m derinlikte bir kadını tasvir eden heykel çıkarılmıştır.(Süvâ' putu olabilir) Bütün dünyanın alâkasını çeken bu heykel 90 m derinliğe nasıl inebilmiştir? Şimdi müzede gösterilmektedir.

Astronomik tufan delilleri de vardır. Adelaid Rasathanesi idarecilerinden George F. Dodwell 1960 larda Prof. Arthur J. Brandenburger'e gönderdiği mektubunda 26 yıldır güneş yörüngesi üzerinde çalıştığını ve geçmiş, devirlerde ekliptik ekseninin 23,5'ten bir ara 26,5'e çıktığını ve 1850 yıllarında da tekrar yine 23,5'e döndüğünü yazmaktadır. Ayrıca 1970'de yayınlanan bir ilim mecmuasında tarihin herhangi bir devrinde bir kutup değişmesi olduğu yazılmaktadır.

Tufan'ın en kuvvetli delillerinden biri de, dünyanın en yüksek dağı olan Everest'te bulunan fosillerdir. Burada çok çeşitli salyangoz kabuklan, balık yüzgeçleri bulunmuştur. Bundan başka diğer zirvelerde de böyle buluşlar olmuştur.

Jeologlar Ağrı Dağı'ndan deniz hayvanlarının kabuklarını getirmişlerdir. Ağrı bölgesindeki iki göl de, tufanın izlerini taşımaktadır. Van gölü deniz sathından 1714 m yükseklikte olup, %022,4 nisbetinde tuz ihtiva eder. Bu haliyle deniz hususiyeti göstermektedir. İran'daki Urmiye gölü ise 1489 m yüksekliktedir. 144 km uzunlukta ve 48 km genişliktedir ve hiçbir yerinde 6 m den daha derin değildir. Taş nisbeti de % 23 dür.

Bundan başka 18 nci asrın sonlarından itibaren, Ağrı Dağı'nda Nuh'un (a) gemisini gördüğünü iddia edenler arasında bir ermeni rahip ve torunu bulunmaktadır. Ayrıca birçok araştırıcı grubu Ağrı'ya çıkarak gemi hakkında mühim bilgiler elde etmişlerdir. Elde edilen resimlere göre gemi Ağrı'nın belirli bir bölgesinde bulunmakta, zirvedeki soğuk hava şartlarından dolayı çok az görülebilmektedir. Ancak askerî veya ticarî uçuş yapan uçaklardan geminin bir kısmı görülebilmekledir. F. Nevarre adlı fransız bir araştırıcı 4'ncü çıkışında çok sert ve kararmış bir tahta parçasını bulmuştur. Geminin ilk resimlerini de bu Fransız mühendis çekmiştir. Ayrıca 1972 yılında 450 mil yükseklikte yörüngeye oturtulan bir peykten Rus - Türk sınırında gemiyi andıran garip bir yapının resmini almışlardır. Bundan başka, gemiyi uçaktan, veya bizzat dağa tırmanarak gördüğünü söyleyenlerin sayısı 200'ü aşmaktadır.

Birçok araştırıcı, tuzlu göllerin tufandan sonra geriye kaldığını belirtmektedir. Meselâ, Van gölünde yaşayan bir cins balık (Ringa balığı) deniz balıkları grubuna girmektedir. Birkaç yıl önce Türk hükümeti tarafından Ağrı Dağı'nın jeolojik incelenmesiyle vazifelendirilen Clifford Burdick, dağın 2000 m yukarısında hindistan cevizi iriliğinde tuz tabakaları bulmuştur. Bu da tufan esnasında suların ne kadar yükseldiğini göstermektedir. Deniz o dönemde buharlaştıkça geriye bu tuz parçalan kalmıştı. Tufanın bir başka delili de Ağrı'nın 3500 - 4000 m yüksekliğindeki konglomerat maddesidir. Bu kalsiyum-karbonat gibi bağlayıcı bir tabaka taşıdır. Ve ayrıca bunun meydana gelebilmesi için lav akması ve çok kuvvetli su lâzımdır.

Ağrı Dağı'nı araştıranlar arasında 1966' dan beri çalışan Cummings vardır. Bu araştırıcı yalnız on defa Ağrı'ya gitmiş, Ağrı Dağı'na da 16 defa çıkarak toplam 70 gün dağda kalmıştır.

Ayrıca John Warwick Montgomery iki defa Cummings'le beraber olmak üzere beş defa Ağrı'ya tırmanmıştır. 1970'de ise zirveye çıkabilmiştir. Bundan başka Holy Ground Charging Center adlı dini müessese 1973'ten beri beş defa Türkiye'ye gelmiştir. Birçok zorluklardan dolayı kaç defa dağa tırmandıkları bilinmemektedir. Diğer bir Ağrı Dağı araştırıcıları ise "Scion tific Exploration and Archaeological Rc-search Foundation" kısaca SEARCH (ARAŞT1RMA) adlı bir grubtur. Ağrı Dağı civarında yaşayan Reşit adlı bir Türk köylüsü de, dağın içinde saplı bir gemi gördüğünü haber vermiş ve civardaki köylüler de çıkarak aynı gemiyi müşâhede etmişlerdir. Bu haber radyoda yayınlanmıştır. Amerikalı dağ mühendisi George Jefferson Green ise 1952 yılında Ağrı Dağı'nın kuzey kısmında geminin bir parçasını helikopterle bir keşif uçuşunda müşâhede etmiştir. Kendisi, gemiye 30 m mesafeden helikopterden resimlerini almış fakat daha sonra kendisi, bir cinâyete kurban gittiğinden bu kıymetli vesikalar da kaybolmuştur. SEARCH kuruluşuna bağlı olan Fransız mühendis Ferdinand Navarra Ağrı'ya üç defa tırmanmasına rağmen çıkmaya muvaffak olamamıştır. Fakat grubuyla beraber dördüncü çıkışında neticeye ulaşabilmişlerdir. Geceyi dağda geçirmek mecburiyetinde kalışlarından sonra hava şartlarının sabah yeniden düzelmesi üzerine Navarra kamp kurdukları yerin karlarını temizleyerek etrafa keşfe çıkmış ve elindeki dağ çekiciyle yarım saatte ancak 20 cm derinliğinde buzu kırabilmişti. Daha sonra buz tabakasının altında su bulmuş ve suyun içinde de yontulmuş bir tahta parçasının ucu gözükmüş. Bunun üzerine F. Navarra fevkalâde heyecanlanarak, kendisine böyle bir buluşu nasip etttiği için Allah'a şükretmiş. Parçanın hepsini çıkarmak istemişse de diğer kısımlarla bağlantılı olduğundan, ne kadar zorladıysa da çıkaramamış ve sadece dıştaki kısmıyla yetinmek zorunda kalmıştır.

Daha sonra dünya'nın bu en eski gemi enkazının parçasını, çekmesi için grup arkadaşı Rafael'e ip merdivenle bağlayıp uzatmıştır. Tarih o zaman 6 Temmuz 1955'ti, saat 7.00... Bu parçanın büyüklüğü 1,5 m kadardı. İnişte dengeyi bozmaması için daha da küçültülmüştür. Parçanın bulunduğu yer Ağrı Dağı'nın 3900 m yükseklikteki kuzeybatı bölgesindedir. Alimlerin sandığı gibi şimdiye kadar zelzelelerle parçalanıp yok olmamıştır.
Birkaç yıl evvel Türk Hava Kuvvetleri Ağrı Dağı yakınlarında gemiye benzer bir nesnenin resmini çekmiştir. Bu açıkça Nuh'un gemisini andırmaktadır.
Esas kısım 4200 m yükseklikte bulunmakta, Navarra'nın bulduğu gibi bazı parçalar ise etrafa saçılan kısımlarındandır. Daha sonra 1963 yılında SEARCH kuruluşuyla Navarra yeniden Ağrı'ya tırmanmış ve bu defa ilk parçayı bulduğu bölgedeki yakın bir gölcüğün etrafında en büyüğü 43 cm olan beş tahta parçası bulmuştur. Bu buluş Navarra'nın ilk yaptığı buluşu tasdiklemiş ve bütün dünyadaki âlimler arasında Nuh'un (a) gemisinin gerçekten burada karaya oturduğu kabul edilmiştir.

A.B.D. Douglas Astronautics Company adlı kuruluşda John Warwick Montgamery ile bağlantı kurularak, Nuh'un (a) gemisinin görülebildiği birkaç resimden bahsedilmişti. Ayrıca Earth Research Center'de çalışan bir memur peyklerle alınan resimlerde gemiye benzer bir cisim görüntüsüne rastlamıştı. Bu kare şeklindeki nesnenin en dikkat çeken özelliği, şimdiye kadar geminin kara yoluyla görülebildiği yerde bulunmasıydı. Araştırıcı Montgomery bir memurun tesâdüfen bulduğu bu kare yapılı cismin tabii bir şekilde meydana gelemiyeceğini belirtmektedir. Çünkü arazide böyle bir görüntünün olması çok zordur. Daha sonra Montgomery bu mevzu hakkında A.B.D. Federal meclis senatörü, hava ve feza araştırmaları fonu başkanı Frank E. Moss bunun artık Nuh (a) gemisinin varlığının peykler vasıtasiyle tasdiki diye yorumlamıştır. Geminin resminin alındığı ERTS (Eearth Researchs Technology Satellite) adı verilen peyk, araştırma çalışmaları yapmaktadır. ERTS 23 Haziran 1972 de 724. bin m yükseklikte yörüngeye oturtulmuştur. Cihazlar arasında bir multi spektral arayıcı (MSS) (çok geniş bir sahayı tarayan arayıcı) 100.000 m2'lik bir sahayı tarayabilmektedir. Peykin gönderdiği resimler, Godderd Space Flight Center'de değerlendirilir ve dalga uzunluktan fotoğraflar haline dönüşür. Daha sonra bu görüntüler optik veya digital manyetik bandlara geçirilir. A.B.D. meclis senatörlerinden Moss'un açıklaması bir NASA analizinden kaynaklanmıyordu sadece güvenilir bir profesör olan Montgomerg'den aldığı bir açıklamayı Ajans Press'e vermiş ve 1974 yılında bu açıklamayı yapmıştır. ERTS resimleri üzerinde yapılan sonraki çalışmalarda kameralar her ne kadar hassas olsa da, geminin resimde ancak bir nokta kadar görülebileceğini belirtmektedirler.

Yer hakkında tabii kaynakların araştırmasını yapan ERTS peyklerinin verdiği bilgiler, büyük bir gizlilik içinde ve efkâr-ı umumiyeye kapalı olarak değerlendirilmektedir. Belki bu asnn sonlarında mühim sırlar açıklanacaktır. Araştırıcı Montgomery daha sonra ERTS peykinin verdiği resimleri hususi kompüterlerde analize tâbi tuttu. Çünkü o gemiyi andıran bu nesnenin bir gölge düşmesi veya başka bir tabii hâdise neticesinde meydana geldiğini düşünüyordu. Emin olabilmek için ilk resmi ve aynı bölgeden alınan diğer rejimleri, Alaska Üniversitesi jeofizikal enstitüsünde 1974 de değerlendirmeye tâbi tutdu. John - H. Miller tarafından açıklanan neticelere göre fotoğrafı alman saha Ferdinand Navarra adlı Fransız mühendisin 1955 ve 1963 yılında ağaç parçalarını bulduğu sahaydı. Buz kaplı sahanın kuzeybatı istikametindeki bir bölge de büyük ehemmiyete hâizdir. Bu bölge açık mavi bir renktedir ve karlı sahada bulunmaktadır. Böylesine bir beyaz çevrede mavi - beyaz renk ya eriyen karlı bir saha veya çok yüksek olmayan kar tabakasından ileri gelmektedir. Bu farklı renk, belki de karda bulunan koyu renkli ağaç malzemeden meydana gelmiş olabilir. Leke, geminin verilen ölçülerinden fazla olduğundan bu da geminin bozulmuş olabilmesi ihtimalini doğrulamaktadır. F. Navarra'da geminin ancak omurgasının kalabilmiş olacağını belirtmektedir. Bu sahaya ait kompüter değerlendirmeleri yapıldığında aranılan bölge refleksiyen örneklemesine tutulmuş yani o sahadan çeşitli materyel toplanıp değerlendirilince geminin bulunması muhtemel bölgeye gelindiğinde, orası cihazda yeşil ışığın yandığı tek yer olmuştur.

Bundan başka 724.000 m yükseklikte dolaşan ERTS ve benzeri hassas suni peykler, sahip oldukları hassas kameralar ve her hava şartında çalışabilen casus peykler geminin belirlenen yerini çok hassas ve sağlam şekilde tesbit edebilecektir. Casus peykler hassas cihazlarla çalıştıkları için en ince ayrıntıyı çok net şekilde inceleyebilmektedir. Nuh'un (A.S.) gemisinin araştırıcılarından John Mouris, casus uçaklarla uçuş yaparken gemiyi görüp resimlerini çeken pilotlarla şahsen görüşmüştür. Ağrı dağının Türk - Rus sınırında olması ve stratejik bir yerde bulunması dolayısıyla, şimdilik en modern arkeolojik araştırmalar bile helikoptersiz ve uçaksız yürütülmektedir. Bundan başka araştırmalarda havanın tesirleri büyüktür. Ağrı Dağı'na, hava şartlarının zorluğu sebebiyle iyi bir tırmanış yapabilmek için çok az uygun günler bulunmaktadır.A.B.D. devletlerinin Rusya ile yaptığı SALT anlaşmasının, Rusya'da da silahlanmayı yavaşlatıp yavaşlatmadığı hususu çok hassas suni peyklerle kontrol edilmektedir. Bu casus peykler savunma bakanlığının idaresindedir ve en ileri ve hassas enfraruj kameralarla donatılmıştır. Her türlü hava şartında çalışmaları mümkündür. Bir salahiyetlinin verdiği bilgiye göre bu peykler hareketli, örtülü ve toprak altında gizli cisimleri de göstermektedir. Bu durumda sağlam ve güvenilir Pentagon salâhiyetlileri hassas peykler yardımıyla bir nokta olarak değil de bütün hususiyetleriyle resimlemenin mümkün olduğunu söylemektedirler. Geminin ön kısmı şimdiye kadar alınan neticelere göre bozulmadan kalmış ve yukarıdan bakıldığında sanki karın içinden çıkıyormuş gibi bir haldedir. P. Navarra'nın ağaç parçalarını bulduğu yerde ilk yapılan eski araştırmalarda James Bryee ve Hardvvicke Knight adlı iki kişi de ağaç parçaları bulmuşlardır. Keşiflerin yapıldığı her iki bölge de aynıdır. F. Navarra'nın bulduğu ağaç parçası daha sonra analize tâbi tutulmuş ve bu malzemenin Akdeniz menşeli ağaç gruplarından selvi gibi olduğu ortaya çıkarılmıştır. Ayrıca, bulunan ağaç parçasının işlenmiş ve yontulmuş durumda olması ve yılların tesiriyle renginin koyulaşmış ve değişmiş olması diğer önemli bir noktadır.

Eğer bütün bürokratik manialar aşılır ve Ağrı Dağı'nda gerçek bir araştırma bugünkü tekniğin imkânlarıyla yürütülürse, insanlığın en önemli devrelerinden birine ışık tutulacak, kararan bazı ufuklar da Ağrı Dağı'nın üst üste yığılan bembeyaz karları gibi aklanacaktır.

Die Arche Noahis'den



-------------
BİR SAYHA İLE YURTLARINDA ÇÖKÜVERDİLER


Mesajı Yazan: Helen
Mesaj Tarihi: 15-Aralık-2007 Saat 23:25
  Farklı Bir Yorum....
 
 
Moskova şikayet ediyor...

1968´de dağcı Alp Turhan Selçuk, 146 kişiyle daha çıkar ama eli boş döner ve ne hikmetse bir yıl sonra 1969´da yine Navarra gelir ve beş adet tahta bulur. Fransız´a göre, 900.000 m3 buzun altında Gemi vardır, 1958´de Ankara´da kaybolan Libi, 1969 yine ortaya çıkar, fosiller bulur ama bir işe yaramaz tekrar geleceğini söyleyen Libi 1971´de ölür. 1972´de Alman araştırmacı Friedrich Bender bu kez Cudi Dağı´nda 6000 yıllık katranlı tahtalar bulur. Cudi Şırnak´a sadece 17 km. uzaklıktadır, bölge Tufan ve Nuh´la ilgili inanç ve söylencelerle doludur. Dağdaki "Seksenler Köyü" inanca göre gemideki seksen kişinin kurduğu bir köydür, dağda ise kabartmalar ve Senherib kitabeleri vardır. Şu günlerde Cudi´ye yaklaşmak imkansız acaba kalıntılar o kadar çatışmadan sonra hala duruyorlar mı? 1973´de ise Prof J. Montgomery yine sonuçsuz bir çıkışı Ağrı´ya yapar.

1974´de Ağrı devlet tarafından yasak bölge ilan edilir, çıkışlar yasaklanır. Bir görüşe göre, Ağrı ve Nuh´un Gemisi olayının ardında Ermeni sömürüsü vardır. Bu arada Moskova´da Pravda Gazetesi, ABD´nin Ağrı´ya casusluk için çıktığını yazar. Çıkışların arkasında CIA vardır. Siyasi bir kriz ortaya çıkar. Devlet yasağı daha sıkılaştırır. Ve 1974 yılında Amerikalı Astronot James Irvin ortaya çıkar ama o yıl izin alamadan memleketine geri döner, 1977´de yine gelir ama yine izin alamaz ancak beş yıl sonra başarılı olacaktır. Türkiye 12 Eylül´ü yaşamıştır ve bu kez Irvin, izni bizzat Devlet Başkanı Kenan Evren´den alır.

Irvin´in uzayda ve Ay´da gördüğü ışık...

Irvin 1982´de Hayat Dergisi için yapılan söyleşide şöyle diyordu; " Ben, Ay´a indim ve üzeyinde yürüdüm ve Ay toprağından örnekler getirdim ama hiçbirisi Ağn´da bulacağım bir parça kadar önemli gelmiyor.
26 Temmuz 1971´de Apollo 15´le iki arkadaşımla beraber Ay´a doğru yola çıkmıştık. Hazırlık ve kalkış şokunu atlattıktan sonra yörüngeye oturduk, heyecandan bitkin düşmüştük, arkadaşlarım uyuya kaldılar. Kendimi yitirmiş gibiydim, sanki kendimin dışında gibiydim, "Yüce Ruh" a yakındım artık. Birden ileriye doğru fırladığımı sandım ama birşey olmamıştı, arkadaşlarım hala uyuyordu ve herşey yolundaydı. Birden kapsülün penceresinden çok parlak bir ışık gördüm. Böyle bir ışık hiç görmemiştim, pembe, mor, sarı, yeşil tüm renkler vardı içinde, ´İşte O´ diye düşündüm. Sonra ışık kayarak uzaklaştı, birden kendimin boşlukta olduğunu farkettim, bedenimin dışındaydım ve süzülerek araca ve karşımda gördüğüm kendi bedenime döndüm. Üç gün geçti ve Ay´a inişe geçtik. İlk inen bendim, çok heyecanlıydım, başım çatlarcasına ağrıyordu, Houston ile konuşmam gerekiyordu ama cihazımı çalıştıramadım. Çaresizlik ve acı içindeydim ama birden rahatladım. Başımın ağrısı durmuştu. Birden uzayda gördüğüm ışığı yine gördüm, daha parlak ve göz alıcıydı. Ve yine O´nu görüyordum. Bu Hz.İsa idi. Çok güzel ve güven vericiydi. Kafamda konuştuğunu hissediyordum;´ Neden mi seni seçtik? Tek sen değilsin, sen onlardan birisin. Dünyada senin birbirini tanımayan başkaları da var. Dünyanın gözü senin üzerinde, tanınmamış birini seçseydik inandırıc olamazdı.´ Birden kayboldu ve Houston´un sesini o anda duydum." Irvin böyle diyordu. İnancına göre Nuh´un gemisini bulmak onun için görevdi.

Röpörtajı yapan muhabirin sonraki sorusu önemliydi; "Ay´a giden astronotların ruhsal yapılarında bozuklukların ortaya çıktığı, sizin de böyle olduğunuz söyleniyor?" "Yalan, ülkenize üç kez geldim. Günlerce kaldım, konferanslar verdim, Devlet Başkanı´nınızla görüştüm, 29 Eylül´de ABD´de 150 milyon kişiye tv´de konuştum. Burası dünyanın en çok ilgi uyandıran yeri, neden yararlanmıyorsunuz? Yüzlerce kişi ve kuruluş milyonlarca dolar yatırmak için bekliyorlar. Bence Nuh´un Gemisi´nin bulunması çağın en önemli olayıdır. "

Irvin, 11 kişilik bir grupla gelmişti, karısı sekreterliğini yapıyordu. Tam 14 kez Ağrı´ya çıkan Yüksek Uçuş Vakfı kurucularından Earl Cummings´de ekipteydi. 3000 metre yüksekteki gölden sonra yola edildi. Ellerinde bir mektup vardı, bu mektup Vakfa gelen yüzlerce mektuptan biriydi, Aynen UFO´lar gibi birçok insan geminin yerini ve kendisini bildiriyorlardı. Mektuptaki tarife göre, kayaların birinde ayağında kılıç tutan bir kuş kabartması göreceklerdi ama bulamadılar. Devam ettiler ama 4000 metreye vardıklarında, gemi benzeri birşey bulamadılar. Morallari bozularak, kampa geri döndüler. Aralarında daha önce dağa çıkan Bob Staplich de vardı ve gemiyi gördüğüne inanıyordu ve tarif ettiği yer 1955´de suyun içinde gemiyi gördüğünü anlatan Navarra´nın tarif ettiği yerdi. Ama orası, dağın en biçimsiz ve tehlikeli tarafında bulunuyordu. Ekipte bulunan Türk dağcı Yücel Dönmez ise, bu tür iddiaların çok olduğunu ama kimsenin gemi görmediğini ve gördüm diyen herkesin yalancı olduğunu söylüyordu. Ve sonra Bob, daha önce gördüğünü söylediği yeri bulamadı, bundan sonrası artık şansa kalıyordu. Ertesi gün Irvin, tek başına yürüyüşe çıktığında düştü ve ancak otuz saat sonra bulundu. Hastaneye ulaştırıldıktan sonra Türkiye´den ayrıldı. Ama 1983´de gene geldi ve de 1984´de... Bu kez Irvin bulduk dedi, Ne bulmuştu? Elinde bazı taş ve toprak kütleleri vardı, yetkililer incelemek isterlerken topraklar ve taşlar kayboldular. Öykü böylece zamanla unutulup gitti.

1984’de yine Amerikalı Dr. Willis MacIntosh, John Morris ve grubu

yeni teşebbüsü başlattılar. Arkeoloji’nin önemli ismi Akurgal Hoca yaptığı açıklamada, incelemenin neden Türkiye tarafından yapılmadığını sordu. 1986’de bu kez medya tarafından Irwin’in casus olduğu iddiasını ortaya attı, Hürriyet Gazetesi 16 Ekim’de Başbakanlığın Irwin’e hangi gerekçeyle izin verdiğini sordu ama bir cevap çıkmadı. Ve oradan bugüne bir daha Nuh’un gemisi pek gündeme gelmedi, ta ki 2002 Eylül ayında bazı bilim adamları bu konuyu sonuçlandırmak için harekete geçeceklerini açıklayıncaya kadar. Şimdilik bekliyoruz.

Değişik mitler ve inançlarda yer alan Nuh benzerleri:

Yer: Hindistan İsim: Waiwasatha Dağ: Himalaya

Yer: Hindistan İsim: Manu Dağ: Himalaya

Yer: Çin İsim: Fah ah he ve üç oğlu Dağ: Belirsiz

Yer: Aztek İsim: Bilinmiyor Dağ: Cipalethi

Yer:Yunanİsim:DeucalionDağ: Parnassos dağı

Yer:İnka İsim:ViracocchiaDağ: Belirsiz

Yer:Filipinler İsim:Wigon Dağ: Belirsiz

Yer:Kutup İsim: 7 Samoyed Dağ: Belirsiz

Yer:Maya Popol Vuh İsim:Bilinmiyor Dağ: Belirsiz

Yer:İran/Avesta İsim:Cem Dağ: Gemi yerine VAR

Yer:Zerdüşt İsim:Ahura Mazda Dağ: Yine VAR

Yer:Transilvanya İsim:Bilinmiyor Dağ:Belirsiz

Yer:Yeni Gine İsim:Bilinmiyor Dağ:Belirsiz

Yer:Bengal Körfezi İsim:Bilinmiyor Dağ:Andaman Adaları

Yer:Sümer/Nippur tableti İsim:Ziusudra Dağ:Belirsiz

Yer:Kaldeli/Berossus İsim:Ksisutros Dağ:Belirsiz




Sonuç: Toplam 72 dilde 70.000 efsane var. Genelde Nuh kişiliği, Tufan sonunda kayboluyor.

Karşıt Görüşler:

Nuh´un Gemisi´nin gerçek olup olmadığı tartışması çok uzun yıllardan beri sürmekte, tabii karşı görüşler de var ama bu karşı görüşler, daha çok dinsel tutuculuğa karşı gibiler. Eğer, Tevrat´da verilen ölçüler doğruysa Nuh´un Gemisi çok büyüktür, günümüz ölçüleriyle hesaplarsak gemi 42.5 milyon cm3 hacminde olmalıdır, bu da bize 45 ile 66.000 ton arasında bir gemi demektir. Yani en üst olasılıkla Nuh´un Gemisi Titanik´le eş düzeydedir. Ama bir de Babil dönemi Tufan yazıtlarındaki ölçüleri göz önüne alırsak ortaya 228.000 tonluk bir gemi çıkar ki, bunun günümüzde dahi yapılması kolay değildir. Bir başka hesap daha var, eğer bilinen kara hayvanlarından birer çifti Titanik çapında bir gemiye koyar ve böceklerle, kuşları eklersek geminin ancak yarısını doldurabiliriz, öyleyse Nuh´un Gemisi´nin yarısı neden boştu sorusu akla gelir?

Tevrat’a göre uzunluğu:

Boy 136 m. eni 22,5 m. yükseklik 13.5 m. üç katlı

Sandık hikayesi:

Utnapiştim 156 m. Uzunluk-63 m. en.

Transatlantik Lusitania’nın ölçüleri: 228 m. Uzunluk-45 m. en.29 m. yükseklik.


-------------
BİR SAYHA İLE YURTLARINDA ÇÖKÜVERDİLER


Mesajı Yazan: Helen
Mesaj Tarihi: 15-Aralık-2007 Saat 23:45
Atlantis, Mu ve Kadim Uygarlıklara Ne oldu?..
Gönderen BilGe - November 30 2007 04:18:13

Aşağıda görüleceği üzere Aiberg'e soruluyor: Ad-Semut-Lut... gibi kavimlerin yaşadığı yerler tam olarak nerede diye. Aiberg cevap olarak: Nuh tufanı sebebiyle Dünya haritası tanınmayacak biçimde değişti Gondwana, Lamuria, Atlantis, Gobi vb. kıta plaketleri bugün okyanuslar altında... (bu yüzden bilinemez?) diyor.
Elbette bu yanıtlar sana değil, CAHİL olmayana olacak:

Ad-Semud kavimlerinin elçileri ADEM'in oğlu kapsamında olan HUD ve SALİH peygamberlerdir. Bunlar ve İDRİS TUFAN'DAN önce yer alırlar.

Venüs tüm dünyanın eksenini EĞİYOR, o güne kadar görünmeyen olaylar çıkıyor (Mevsimler oluşuyor, kıtalar ANİDEN fırıldak gibi savruluyorlar. Afrika'dan giden Hind yarımadası DEKKAN, Asya'ya saplanıyor, Antarktika Afrika ve birleşiği olduğu Güney Amerika ve Avustralya'dan ayrılıyor.

Devamı için alttaki linki tklayın...

Haber Metni
Yoksa Afrika hayvanlarının deve, hyperion=At, Eşek, Zebra'nın atası, Afrika ve Bengal kaplanı, Asya ve Afrika filleri vb. HİNDİSTAN'da işi ne? Yani filler Tanganyika'dan ta Güneydoğu Asya'ya mı yürüdüler? Ya da develer kalkıp tek hörgüçlü iken, Ortaasya'ya yürüdüler ve bu arada tek değil ÇİFT HÖRGÜÇLÜ MÜ oldular? Demek ki EVRİM ya da mutasyon YOLCULUK boyunca gerçekleşti. Afrika kaplanları taaa Bengal ve Sibirya'ya mı yürüdüler? KAR KAPLANINININ gideceği başka bir yer yok muydu? Şu fosillerinde kocaman bir çift azı dişleri bulunan TUFAN ÖNCESİ dişli kaplanlarına ne oldu acaba? Ağzında bir çift diş var ve uzunluğu bir karış...Bu kaplanlar şimdi NEREDE? Sakın nesilleri tükendi deme, çünkü cehaletine kahkahalar atarım. Nesli tükenseydi tüm saydığım hayvanlarınkinin NESLİ tükenirdi. Lucky Luke bugün ata binemezdi, Nasrettin Hoca da karakaçana binemezdi.

Nuh Tufanı sanki bütün dünyayı kaplamış gibi konuşuyor ki bu bence yanlış..
DİYORSUN! Biraz zahmet et ve DÜNYA (İnka, Aztek, Maya, Toltek, İnniu-Aleut, Eskimo ve Arkaiek sagalarını, oku bakalım. NUH tufanı olmayan bir tek yer var mı?

Öyle olsa bile şu anda sadece Atlantis sular altında olabilir.



SU ALTINDA KALAN TÜM KITALARIN BATIDAKİ YÖNÜNE eitha+LAND+s deniyor. (Ataların eski ülkesi) anlamında. Doğudaki okyanus altındaki su Pasifik plakalarına da LAMURİA! LA=Şimdi yok / Mur >>>MA su ve ia (Ülke) Azıcık Güneş dil teorisinden de bunu alabilirsin. O zaman pasifik yerli kabilelerinin kendilerine niçin Lamünit (Lamurya artıkları, artakalanları) veya GUACHİ kızılderililerinin kodekslerinde niçin kendilerine Lamuri dediklerini de anlardın. Diyelim ki onu anlamadın, bunun ta ötesine Asya'ya git. AMUR ırmağı, Amur Oblast , Amuri Halkı diye bir şeyler duyacaksın. Search ettiğinde (Ben 20 yıl önce senin gibi SEARCH falan edemiyordum. gidip yerinde ARAŞTIRIYORDUM) onların adının Amuri değil, Lamuri orijininden geldiğini anlardın. Ama bu Moğol kabilelerinin (Aslında tungus) kelime başına L ve R harfi getiremediklerini de eklemeliyim. Hatta Anadolu da bile Receb demez İRECEP derler, İRamazan derler, çünkü Moğollar ile aynı URAL-ALTAY diyalektini konuşmaktayız.

Çünkü Gobi bildiğiniz gibi Moğolistan'da bir çöl, yani sular altında değil.
DİYORSUN... Gobi çölünün KUMLARININ bir OKYANUS tabanı ile tıpatıp AYNI olduğunu araştırdın mı? ÇÖL KUMU DEĞİL, Okyanus tabanı kumu. Gobi >>> Çok büyük demek: Köp=Türkçe ÇOK demek ve de Bİ=BÜYÜK DEMEK (İngilizcesi Big). Kelimenin kökü Şato denen Türk kabilesinde KÖPBİG, Moğolca GOBİ... Ve bu okyanus olmayan DENİZLERİ de kapsar. Baykal gölü göl değildir. DENİZDİR (Deniz kalıntısı). Orada Dünya’nın HİÇBİR YERİNDE OLMAYAN 4000 HİÇ GÖRÜLMEMİŞ ÜNİK VE TEK canlı türü var. GOBİ'nin ÇEKİLEMEDİĞİ suyun kaldığı bir kaç yerden birisi, GOBİ OKYANUSUNA EN YAKIN YERDİR. (Diğerleri Hazer, Aral, Balkaş vb.). Karadeniz bile bu İÇDENİZİN bir kalıntısıdır (Su yoğunluğu ve tuz ölçekleri BİRLEŞİK KABLAR esasına uymaz. Karadeniz TUZSUZDUR, Marmara ORTA TUZLU, Ege oldukça tuzlu ve Akdeniz Tam tuzlu ve de Kızıldeniz ise TUZ DEPOSUDUR (%43 NaCl). Karadeniz'in en derin yeni 200 metredir (Dikkat 2000 metre demedim). Hazer de öyle... Bunlar BİR TUFAN ARDINDAN KALAN SIĞ İÇDENİZLERDİR. Şimdi bana Mezopotamya'da, yani cahilce savunduğun bölgede BİR TEK İÇDENİZ gösterebilir misin? Eğer Fırat ve Dicle TAŞIYORDU dersen, bataklığı TUFAN diye gösterirsen, senin de “Yecüc Mecüc Türkler ve Moğollardır, Sed de Çin Seddi’dir ve Büyük İskender de Zülkarneyn'dir” diyen CAHİLLERDEN FARKIN KALMAZ! Koca VENÜS Jüpiter'den kopuyor ve bize sürtünerek geçerken, sadece FIRAT VE DİCLE taşıyor, diğer yerlerde HİÇBİR ŞEY olmuyor! Ayet bile okumuyorsun: "Gökyüzü suyunu tut, yeryüzü suyunu (6 km) YUT" diyor ayet! 60 değil, 600 değil, 6000 METREDEN söz ediyorum.
Lamuria tabiri ile muhtemelen Laurasia demek istiyor.

Laurasia >>> Asya devamı ülke anlamına gelen SONRADAN LATİNCELEŞTİRİLMİŞ bir isimdir. LAMURİA diyorum, Laurasia demiyorum. Mutlaka Latince hatta en önce Sanskritçe bilmelisin. MU ve NOA(h) SU DEMEKTİR. Tıpkı MAİ (Arapça su gibi).

Dünyada 200-250 milyon yıl kadar önce tek kıta var (Pangaea).
YUNANCA PAN=BİRLEŞİK, ÜST SİSTEMDE TEKLEŞMİŞ demektir.GÊA (Geo'dan) DÜNYA DEMEKTİR. EA da ÜLKE DEMEKTİR. Bu bir postulattır. Kıtaların ilerlemesine bakarak, onların geçmişte BİR ARADA olduğunu düşünürsün. Bu doğal bir düşüncedir. AMA...

1. MEKAN OLARAK MÜMKÜN DEĞİL: Çünkü Rüzgar tüneli deneylerinde Pangea kuramı FİYASKO vermiştir. Nedeni de basit. Artık UYDU fotoğrafçılığıyla denizaltı okyanus plakaları ve sualtı sıradağlarının FOTOĞRAFLARI çekiliyor. Pangea KURAMI YATTI! YANİ öldü. Tıpkı Piltdown adamı düzmecesi gibi... O zamanlar UYDU yoktu. ŞİMDİ VAR! Şimdi AKIL VAR İZAN var.

2. ZAMAN OLARAK MÜMKÜN DEĞİL. Çünkü Süpernova patlamalarındaki soğuma süreçleri denen ŞAŞMAZ bir takvim, bizim şimdi BU ZAMANA GÖRE 16 milyar yıl önce evrenin patladığını SÖYLEMEZ. Güneş sisteminin ise 5 milyar yıl öncesine dayandığını söylemez. Kertenkelelerin bir kaç yıllık ama ataları olan Dinozorların 5000 yıllık ömrü olduğunu söyler. Balinaların 2000 yıl yaşadığını (sıkılınca intihar ettiklerini) bile söyler. Adem'in 950 yıl, Havva'nın 1100 yıl, Nuh'un ise 950 yıl yaşadığını söyler Kur'an...

Tufandan önceki insanlar şimdiki ömürlerinin yaklaşık 15 katı kadar uzun yaşarlardı. Tufan ile başlayarak ZAMAN TENSORUNDA bir değişme oldu. Ömürler 400 yıla (Sinantropus) sonra 150 yıla (Tanganyika adamı), daha sonra 100 yıla ve şimdi Dünya ortalaması olan erkekte 55 kadında 61 yıla kısaldığını SÖYLEMEKTEDİR. Velikowski'nin de ispatladığı VENÜS tufanı gelmiş ve kozmik yakın geçişinde "DÜNYAYI VE UZAY-ZAMANI ETRAFINDAN EKSİLTEREK, İÇE BASTIRARAK" değiştirmiştir (Bu bir ayettir: Görmüyorlar mı, Dünya’ya geldiğimizde onu ÇEVRESİNDEN EKSİLTİYORUZ). Çevre >>> Çember denen yerde mutlaka ÇAP ve Pİ sayısı vardır. Böylece varlıkların büyüklüğünün BİYOGEOMETRİK yasa olarak cüssesi büyüyünce, çaptan çevreye uzaklığın dördüncü kuvvetiyle orantılı olarak arttığını söylemektedir (Hiç duymadığın fakat ÇOK eski bir yasadır bu: Galileo Galilei'nin BİO-GEOMETRİC yasasıdır).

Tufandan sonraki takvime göre evren 16 milyar yıl önce yaratıldı. Tufandan önceki (Süpernova soğuma süreci takvimine göre) evrenin ömrü 500 milyon yıl, Güneş’in çıkışı bunun dörtte biri olan 125 milyon yıl ve Dünya’nın soğuması 100 milyon yıl. İlk canlının çıkışı 12 milyon yıl (Prion). İnsanın CENNET'TEN indirilişi onbin yıldan az... Buyur çık işin içinden!

Bu tek kıta 200 milyon yıl kadar önce ikiye bölünüyor. Kuzey kısma Laurasia güney kısma Gondwana süper kıtası deniyor. Bu süper kıtalar 100-150 milyon yıl kadar önce şimdiki kıtalara bölünme yoluna giriyor. Yani o süper kıtalar şimdi sular altında değil, yine kıta. Ve daha önemlisi Gondwana-Laurasia kıtaları zamanında insan henüz yaratılmış değil.
DİYORSUN... Bir topun/tabancanın mermisininin V sıfır hızında çıkışında EN YÜKSEK hızı vardır. Bu giderek düşer ve en sonunda ÖLÜ MENZİL denen noktada yerçekimine yenilip, DÜŞER.

Senin verdiğin TAKVİMLER, ÖLÜ HIZ /Menzil takvimi... Bir de ADEM ve HAVVA'nın ve canlıların BİN YIL yaşadığı üzerine yani İLK hız üzerine bir takvim kur bakalım:

Şöyle yazman gerekirdi: Yukarıdaki paragrafındaki 200 milyon rakamı yerine 20 bin rakamı yazacaksın. 10-15 bin yıl önce PANGEA BÖLÜNDÜ dediğin takvim NUH tufanına rastlıyor. Kıtaların TAMAMI 6 km kadar su altında kalıyor. (Mont Blanc, Ağrı dağı zirvesi bile 2000 metre su altında). Yüksek dağbaşları (Tanrı ve Himalaya vb. dağları) ADA oluyor. Etki-tepki prensibine göre BİR PLAKET sualtı kesimine BATARSA, ÖTEKİSİ tersine yukarı çıkmaktadır.

Lamuria'yı anlattım. Gelelim GONDWANA'ya: Çok büyük (Köpbig >>> Çokbüyük >>> Gobi) kelimesinden, buna eklenen AND (dağları meşhurdur) kelimesinden ve SANKRİTÇE DWAENA >>> BÜYÜK, DEVASA (Dev, Dewill, Diva kökünden) birleşiminden oluşmuştur. Latinceye tornistan edilmiştir. Latince'de ise bunun karşılığı yoktur. Bu kelime AND dağları ile bunun doğusundaki JAPON adalarına kadar olan PLAKAYI ve de bunun ortasından püskürük lav ve mercan adaları olarak ortaya çıkan okyanusya adacıklarını kapsar.

KİMSE HATASIZ DEĞİLDİR. DOĞRU AMA SENİN ÜSLUBUN İLE BENİM BİLGİ TANTIMDAKİ SIZINTILARI KIYASLARSAN, bu yazıda imla hataları dışında HİÇBİR HATA YAPMADIĞIMI GÖRECEKSİN. En azından bu yazıda HATASIZIM. Çünkü bu yazıda ben “b” diyene kadar KUR'AN'dım. O andan itibaren HATALI, tüm hataları kendinde arayan HANS oldum.



-------------
BİR SAYHA İLE YURTLARINDA ÇÖKÜVERDİLER


Mesajı Yazan: Helen
Mesaj Tarihi: 15-Aralık-2007 Saat 23:47
2012'nin gizemi By: TuRaNci Date: 13 October 2006, 22:51:01
2012'nin gizemi


12'nci gezegen Marduk'un 7 yıl sonra Dünya'ya doğal felaket getireceğini iddia eden Rus uzman Sitchin'den SABAH'a özel.

NUH TUFANI GİBİ OLUR
Marduk, 3 bin 600 yılda bir Dünya'ya teğet geçer. Maya takvimine göre yeni ziyaret 2012'de.
Gezegenin neden olduğu en büyük felaket 13 bin yıl önceki Nuh Tufanı'ydı. Benzeri olabilir.
Hititler ve Asurlar Marduk'u kil tabletlere resmetti. O tabletler İstanbul'daki müzelerde.



Marduk, ikinci Nuh Tufanı'nı yaşatacak

'12. Gezegen Marduk' kitabıyla tanınan Zecharia Sitchin, Marduk'un 2010'lu yıllarda dünyanın yakınından geçeceğini ve bu esnada yeni bir 'Nuh Tufanı'nın' daha yaşanacağını iddia ediyor.
Marduk gezegeninin yörüngesinin uzunluğu nedeniyle ancak 3 bin 600 yılda bir dünyayı ziyaret edebildiğine inanılıyor.
Sümerler tarafından 'Nibiru' olarak adlandırılan gezegenin, bugüne kadar sadece 1983 yılında IRAS kızılötesi teleskopu sayesinde görülebildiği iddia ediliyor.
Maya takvimine göre, 2012 yılında dünyaya yakınlaşacak olan Marduk'un, tıpkı 13 bin yıl önce olduğu gibi dünyaya felaket getireceği öne sürülüyor.
Dünyada Nuh Tufanı benzeri yeni bir felakete yol açacağını öne sürdüğü, '12. Gezegen Marduk'u 'meşhur eden' ünlü Rus araştırmacı-yazar Zecharia Sitchin, SABAH'a konuştu. Gezegenin 2010'lu yıllarda dünyaya yaklaştığında büyük bir felaket yaşanacağını söyleyen Sitchin, "Balık burcu çağı bittiğinde, Marduk kapımıza dayanmış olacak. Daha önce geldiğinde Nuh Tufanı yaşanmıştı" diye konuştu. Zecharia Sitchin sorularımıza çarpıcı yanıtlar verdi.
* Kitaplarınıza da konu ettiğiniz, bilinmeyen bir gezegenin 2012 yılında dünyamıza çarpacağı yönündeki tartışmalar hakkında ne söyleyebilirsiniz? 'X gezegeni' adını da verebileceğimiz bu gezegenin uzun ekliptik yörüngesi her 3 bin 600 yılda onu dünyamıza yakınlaştırıyor ve dünya üzerinde felaket etkisi yaratıyor. Gezegenin en büyük felaketi ise 13 bin yıl önce gerçekleşen büyük tufandır. Buna "Nuh Tufanı" denmesinin nedeni de İncil'de ve Sümer yazıtlarında bahsinin geçmesi. İnsanoğlu kurtuldu çünkü tufanın kahramanı bir gemi inşa etti ve Ağrı Dağı'nın zirvesine erişti. Bu bağlamda Marduk'un neden olduğu felaketin, Türkiye ile bağlantılı olduğunu söyleyebiliriz.
1983'TE TELESKOPLA GÖRÜLDÜ
* Hangi uygarlıklar bu gezegenden haberdardı? Bu konu hakkında ilk bilgi sahibi olan Sümerlerdi. Ayrıca Babiller, Hititler ve Asurlular gezegenden haberdarlardı. Sümerler gezegeni 'Nibiru' Babiller ise tanrıların ismi olan 'Marduk' olarak adlandırdılar. Mısır ve Filistin'de gezegen 'kanatlı yuvarlak' olarak tarif ediliyor. İstanbul ve Ankara'daki arkeoloji müzelerini gezenler, yüzlerce yıllık birçok yapıt üzerinde bu sembolü görebilirler.
* O zaman neden kitabınızda bu gezegen '12. gezegen' diye yer alıyor ve neden 'bilinmeyen' olarak nitelendiriyorsunuz? Sümerler bu gezegeni, güneş sistemimizde güneş, ay ve bilinen 9 gezegene ek olarak algıladılar ve güneş sisteminin 12. üyesi olarak kabul ettiler. Bununla beraber Akatlar şimdi Berlin müzesinde yer alan silindir bir mühür üzerinde güneşin merkezde olduğu ve bütün gezegenlerin gösterildiği bir güneş sistemi resmetti. Bu gezegen uzun ekliptik yörüngesi yüzünden teleskoplarla görülmüyor. Fakat 1983 yılında IRAS kızılötesi teleskopu onu görmeyi başardı.                      06.04.2005- SABAH

 

    ZECHARİA SİTCHİN  ve 2012

           

 Bir zamanlar dünyamızda yaşamış olan üstün bir ırkın varlığını açıklayan son derece şaşırtıcı kanıtlar, artık gün ışığına mı çıkıyor? Yıldızlardan gelen ziyaretçiler yüz binlerce yıl önce dünyamıza gelip değerli bir türü ortaya çıkartacak olan genetik tohumu mu ektiler?

  Otuz yıllık yoğun bir araştırmanın sonucu olan 12 Gezegen ve devamı olan Zecharia Sitchin’in tartışmalar yaratan Dünya Tarihçesi dizi halinde ülkemizde de  yayınlanıyor.

           

Bu kitaplarda insanoğlunun dünya dışındaki atalarının varlığı hakkında kanıtlar ileri sürülüyor.

Dünyanın Göksel Ataları mı vardı?   Varsa onları kanıtlayacak belgeler yeterli mi? Yoksa daha başka belgeler ve kanıtlarda mı ortaya çıkacak…

Irkların değişiminde bilmediğimiz kozmik müdahaleler mi var?

Maymunumsudan insana nasıl geçtik?

Sümer, Babil, Asur, Aztek, İnka, Maya ve ünlü piramitler hangi sırları taşıyor?

                     

  Bu soruların yanıtları hepimizin merak konusu. Bu tip konuları araştırmak isteyen geniş mantaliteye sahip, özgür insanlar için kaçırılmayacak bir fırsat Sitchin’in kitapları…Üstelik Türkçe'sini bulmak da mümkün…

   Zecharia Sitchin 12 Gezegen adlı eserinde dünya tarihçesiyle ilgili olarak şunları söylemiş;

  “ Geneline bakıldığında, M.Ö. 11.000’lerde başlayan çağı Orta Taş Devri değil de Evcilleştirme Devri diye adlandırmak daha uygun olacaktır. Sadece 3600 yıl içinde, ki sonsuz başlangıç açısından bakıldığında bir gecede sayılır, insan bir çiftçi oldu ve yabani bitkiler ve hayvanlar evcilleştirildi. Derken, yeni bir çağ başladı. Bilginlerimiz bunu Yeni Taş Devri (Neolitik) diye adlandırır ama bu terim, M.Ö. 7500’lerde çömlekçiliğin ortaya çıkışı olan ana değişiklik nedeniyle hiç de uygun değildir.

  Bilginlerimiz için hala anlaşılmaz olan, ama tarih  öncesi hikayemize devam ettikçe ortaya çıkacak sebepler yüzünden, insanın uygarlığa doğru yürüyüşü, M.Ö. 11.000’lerden birkaç bin yıl sonra, Yakın Doğu’nun yaylalarıyla sınırlanmıştır. Kilin birden çok amaç için kullanılabileceğinin keşfi; insanın dağlardaki evinden daha aşağıya, çamurla dolu vadilere inişiyle aynı zamana rastlar.

  M.Ö. yedinci bin yılda, Yakın Doğu’nun uygarlık yarım dairesi çok sayıda araç gereç, sislemeler ve heykelcikler üreten kil veya çömlek kültürleriyle kaynamaktadır. M.Ö. 5000’lerde Yakın Doğu süper kalitede ve şahane tasarımlarla kil ve çömlekçilik nesneleri üretiyordu.

  Ama ilerleme bir kez daha yavaşladı ve M.Ö 4500’de, arkeolojik kanıtlar göstermektedir ki, gerileme her yanda mevcuttu. James Melaart’a göre “Kültürde genel bir fakirleşme vardı”; bazı kazı alanları “yeni fakrı zaruret döneminin” izlerini taşırlar. İnsan ve kültürünün gerilemekte olduğu açıktır.

  Derken, birdenbire, beklenmedik, izah edilemeyen bir biçimde, Yakın Doğu hayal edilebilecek en büyük uygarlığın, bizimkinin köklerinin de sıkı sıkıya bağlı olduğu bir uygarlığın doğuşuna tanık oldu. Gizemli bir el, bir kez daha insanı gerileyişinden çekip çıkarmış ve onu çok daha yüksek bir kültür, bilgi ve uygarlık seviyesine yerleştirmişti.” 


-------------
BİR SAYHA İLE YURTLARINDA ÇÖKÜVERDİLER


Mesajı Yazan: Helen
Mesaj Tarihi: 16-Aralık-2007 Saat 16:36

Tarihi Gizemler

17/3/2007 - Tufan ve Nuh'un Gemisi

Kategori: http://tarihigizemler.blogcu.com/Tarihi+Gizemler/" rel="no follow - Tarihi Gizemler

Zaman: Efsane / İÖ 6. binyıl ortaları
Mekân: Güneybatı Türkiye / Karadeniz?


Ve allah Nuh'a dedi: Önüme bütün beşerin sonu geldi; çünkü onların sebebile yeryüzü zorbalıkla doldu ve işte ben onları yeryüzü ile beraber yok edeceğim. Kendine gofer ağacından bir gemi yap... Ve ben, işte ben kendisinde hayat nefesi olan bütün beşeri yok etmek için yeryüzü üzerine sular tufanı getiriyorum. TEKVİN 6: 13,17

Kitabı Mukaddes'te dünyanın tümünü boğan büyük Tufan hikâyesi Tekvin kitabının 6-9 bölümlerinde anlatılır. Tanrı, yarattıklarını insanlığın günahları nedeniyle yok etmeye karar verdiğinde namuslu bir insan olduğu için yalnızca Nuh'u kurtarmıştı. Tanrı ona, küçük küçük odaları olan bir eve benzeyen bir gemi yapması için ayrıntılı bir talimat verdi. Yağmurlar başlayınca Nuh ailesini ve yeryüzündeki yaratıkların her birinden birer çifti gemisine aldı.

Yağmurlar toprağın tümü örtülene kadar yağdı ama sonra kesildi ve sel suları çekilmeye başladı. Gemi Ağrı Dağı üzerinde kaldı. Nuh gemiyi terk edip edemeyeceğini anlamak için kuşları salıverdi. Önce bir kuzgun ve sonra da üç kere bir güvercin gönderdi. Sonuncu kuş geri dönmeyince yeryüzünün kurumakta olduğunu ve gemiden inebileceklerini anladı.

Kuru toprağa ayak basınca ilk işi bir kurban adamak oldu. Tanrı bunu kabul etti ve bir daha insanların günahları için dünyayı cezalandırmamaya karar verdi. Nuh ile bir ahit yaptı ve ona "Semereli olun ve çoğalın ve yeryüzünü doldurun" emrini verdi (Tekvin 9:1). Yeryüzündeki bütün hayvanlara insanlar bakacaktı ve bu ahdin işareti olarak Tanrı gökyüzüne gökkuşağını yerleştirdi.

Nuh'un Gemisi'nin Aranması

İnsanlar çok eski çağlardan beri Nuh'un gemisinin oturduğu dağ tepesini aramışlardı. Zamanımızda bile geminin kalıntılarını bulmak için seferler düzenlenmiştir ve Yakındoğu'da seçilecek pek çok dağ vardır. Bunlardan biri Irak'ta (eski Mezopotamya'da) Kerkük yakınlarında eskiden Nısır Dağı olarak anılan Pir Ömer Gudrun'dur.

Burası Zagros Dağları'nda, eski Asur ülkesinin doğusundadır. Yine gözde yerlerden biri Van Gölü doğusundaki yüksek dağlardır. Asur İmparatorluğu zamanında (İÖ yaklaşık 9-7. yüzyıllar) burası Urartu krallığıydı (bu adla Kitabı Mukaddes'teki Ararat adının benzerliğine dikkat ediniz). Bu sıradağların en yüksek tepesi olan Masis Dağı da zaman zaman Nuh'un gemisinin arandığı yerlerden biri olmuştur.

Van Gölü'nün güneydoğusundaki dağlar da aranmış ve kimi zaman iyimserlik dalgalarına neden olmuşsa da gemi asla bulunamamıştır. Tekvin Kitabı'ndaki Nuh hikâyesi, tarihi terimlerle ifade edilmiş olmadığı için bunda şaşılacak bir şey yoktur. Hikâye biçim olarak mitolojiktir. Kendisine tapanlarla doğrudan doğruya konuşan bir Tanrı imajını korumaktadır. Tanrı "tek ve mutlak" olarak tanımlanmıştır ama her nasılsa insan karakterlidir ve o dönemin diğer Yakındoğu halklarının Tanrılarından pek farklı değildir.



(Solda) Nuh'un Gemisi, Ağrı Dağı üzerinde: Bir güvercin gagasında yapraklı bir dal parçasıyla dönerek suların çekilmekte olduğu haberini getiriyor. (Sağda) Eski Babil'den ünlü Gılgamış Destanı'nın Nuh'un Mezopotamya'daki karşıtı olan Utnapiştim'in tufan hikâyesinin anlatıldığı ikinci tableti (İÖ yaklaşık 2000-1800 yılları).

Tufanın İzlerinin Araştırılması

Büyük bir Tufan ve sonra dünyaya yeni bir hayat getirmek üzere oradan sağ çıkan kahramanın hikâyesi Güney Amerika'dan Avustralasya'ya ve Akdeniz' den Mezopotamya'ya kadar eski mitolojilerin çoğunda görülür. Yunan Tufan kahramanının adı Deucalion'du. Nuh gibi o da karısıyla bir gemi yapmış, içini hayvanlarla doldurmuş ve yok olmaktan kurtulmak için denizlere açılmıştı. Eski Mezopotamya'da Tufan kahramanı çeşitli dönemlerde Ziusudra, Atrahasis ve Utnapiştim adlarını almıştır.

Tevrat'taki Nuh hikâyesine en çok benzeyen bu Mezopotamya efsanesidir. Brİtish Museum'dan George Smith 1873'te Gılgamış Destanı'nı yayınlamıştır. Uruklar'ın bu efsane kralı yakın dostu Enkidu'yla bir çok serüven yaşar. Enkidu ölünce çok üzülen Gılgamış, karısıyla beraber Tufan'dan sağ çıkan ve Tanrılar'ın ölümsüzlük bağışladığı atası Utnapiştim'den ebedi hayatın sırrını öğrenmek üzere yola çıkar. Utnapiştim'in hikâyesi ayrıntılı olarak anlatılır ve Tanrılar'ının çokluğu dışında Tevrat'ın Nuh ve Gemisi hikâyesinin benzeridir.

1920'li yıllarda İngiliz arkeolog Leonard Woolley, Tevrat'ın patriyarkı İbrahim'in doğum yeri olan güney Mezopotamya'daki Ur kentinde kazı yapmıştır. Woolley, Ur'da Tufan'ın kanıtlarını bulduğu telgrafıyla Londra'da büyük bir heyecana neden olmuştu. Ama yazık ki, aradığını bulamamıştı ve Güney Mezopotamya ovasındaki diğer yerlerde kazılar yapan sonraki arkeologlar da herhangi bir şey bulamadılar.

Arkeologlar buralarda çanak çömlek, mezarlar ve binalarla yerleşim izlerinin altında ve üstünde, suyla getirilmiş kalın alüvyon katmanları bulmuşlardı. Ancak bu alüvyon katmanları yerleşim bölgelerinin belirli alanlarındaydı ve hiçbir zaman tümünü örtmemişti. Bunlar, Tufan'ın olmasa da, Sümer ve Akad ülkesinin büyük nehirleri olan Fırat ile Dicle'nin yerel taşmalarının kesin kanıtlarıdır.

Mezopotamya'nın bütün kentleri zorunlu olarak bu nehirlerin ya da onların kollarının birinin boyunca kurulmuşlar ve nehirler yerleşim birimlerine hayat verirken taşkın tehlikesi de getirmişlerdi. Eğer nehrin yukarısında, Suriye ya da Türkiye'de aşırı yağışlar olmuşsa ya da karlar dağlarda çok çabuk erimişse, o zaman bu büyük nehirler taşar ve çevrelerindeki küçük yerlere büyük zararlar verirdi. Bu gibi durumlarda bir taşma izi, beklenen bir şeydir. Günümüzde güneyde pek çok eski yerleşim birimi artık çöllerde kalmıştır. Bunun nedeni zamanla nehirlerin yataklarını değiştirmiş olmasıdır.

Arkeologlar ve tarihçiler uzun yıllar boyunca Tufan'ın, özellikle de çok şiddetli olan böyle bir taşkının halkın belleğinde kalmış anısı olduğunu kabul etmişlerdi. Bu anı Hz. İbrahim klanıyla Ur'dan Kenan İli'ne taşınmış ve yeni anayurtlarında taze ve tektanrılı bir biçim verilmiş olabilir. Tekvin'deki yazılı hikâyenin sözlü geleneği, yüzyıllar boyunca usta hikayecilerin dillerinde dolaşmış olabilir. Tevrat metnindeki tutarsızlıklar da bu kaynakların her ayrıntıda fikirbirliği içinde olmadıklarını göstermektedir.



Venedik'te San Marco kilisesinin mozaikleri: Nuh ile ailesi gemide. Nuh hayvanları çifter çifter gemiden indiriyor.

Karadeniz mi Taştı?

William Ryan ve Walter Pitman adlı iki Amerikalı bilimadamı yeni ve gayet ilginç bir kuram ortaya atmışlardır. Bunların ikisi de özellikle Karadeniz'le ilgilenen jeofizikçilerdir. Onlara göre Büyük Tufan, Karadeniz'de İÖ 6. binyılda gerçekten olmuş çok büyük bir âfettir. Karadeniz o zamanlar şimdi jeologların Yeni Euxine Gölü adını verdikleri bir tatlı su gölüydü.

O sıralarda yüzeyi deniz düzeyinin 150 metre altındaydı. Buzul çağı sonunda buzdağlarının erimesi dünyanın tümünde denizlerin yükselmesine neden oldu. Akdeniz (ki, o da Cebelitarık Boğazı yoluyla Atlas Okyanusu'ndan beslenmekteydi) tuzlu suyunu Çanakkale Boğazı'ndan Marmara Denizi'ne boşalttı. Denizin doğusunda bir kara parçası Marmara'nın Yeni Euxine'yle birleşmesini önlüyordu. Ancak deniz yükseldikçe su bu bölgeyi ilk başlarda yavaş ve sonra belki daha büyük bir hızla aşmaya başladı.

Sonra herhalde Türkiye'de çok olan depremlerden biri sırasında toprak ayrıldı ve milyonlarca ton tuzlu su günümüz Boğaziçi'ne dolup oradan da çok aşağılardaki göle dolmaya başladı. Ryan ve Pitman iki yıl boyunca bu dar kanaldan günde 10 mil küp suyun batıdan doğuya boşaldığını ve böylece kendisine bir yatak kazarak önündeki her şeyi silip süpürdüğünü tahmin etmektedirler. Bu durumda bile Karadeniz'in tümü günde 15 santim yükselecek, gölün kıyısındaki düz arazi günde 1,5 km kadar toprak altında kalacaktır.

Gölün çevresinde tıpkı Yakındoğu'nun diğer yerlerinde olduğu gibi çiftçilikle geçinen insanlar yaşamaktaydı. Bunların çoğu yükselen sulardan hayvanlarını alıp kayıklarla, eşeklerle hatta gerekirse yaya olarak kaçmış olacaklardır. Dört bir yana kaçan bu gruplar Tufan'ın korkunç anılarını da taşıyacaklardı. Bu anılar zamanla kuşaklar boyu saz şairleri ve sıradan insanlar tarafından şarkılar ve hikâyeler olarak anlatıldıkça folklora ve efsanelere dönüşeceklerdi.

Kuram buydu ve bu kuram da şimdi Karadeniz'in tabanı uzaktan kumandalı kameralı denizaltı araçlarıyla araştırılarak sınanmaktadır. Kameraların gönderdiği görüntüler grubun gemisinde izlenmektedir. ilk bulgular heyecan vericidir: 91 metre derinlikte binaya benzer kalıntılara rastlanılmıştır ve bu araştırmalar sıklaştırılacaktır.

İki Amerikalı bilimadamına göre Tufan efsanesinin kökeni budur. Nuh'un hikâyesi bunun bir anısı, Mezopotamya destanları ikinci ve hatta Yunanistan'daki Deucalion efsanesi bir üçüncüsü olabilir. Bu fikrin kanıtlanması güçse de, kolaylıkla gözardı edilemeyeceği de kesindir.



(Solda) Sir Leonard Woolley'nin 1920'lerde güney Mezopotamya'da Ur'da kazdırdığı Büyük Tufan Çukuru. Woolley, Tufan'ın kanıtlarını bulduğunu sanmışsa da, iki iskân katmanının arasındaki alüvyon katmanı, Ur kentinin bile tümünü etkilemeyen bir taşkına işaret etmekteydi. (Sağda) Karadeniz'in şimdi batmış olan eski kıyı çizgisini araştıran bir gemide, Robert Ballard başkanlığındaki ekip uzaktan kumandalı kameralarla deniz dibini tarıyor.

Tekvin'den Tufan Seçmeleri

"Ve onu şöyle yapacaksın: Geminin uzunluğu üç yüz arşın, genişliği elli arşın ve yüksekliği otuz arşın olacaktır. Gemiye ışıklık yapacaksın ve onu yukarı doğru bir arşına tamamlayacaksın ve geminin kapısını yan tarafına koyacaksın; alt, ikinci ve üçüncü katlı olarak onu yapacaksın. (...)

Fakat seninle ahdimi sabit kılacağım ve sen ve seninle beraber oğulların ve senin karın ve oğullarının karıları gemiye gireceksiniz. Ve seninle beraber sağ kalmak için her yaşayan, bütün beden sahibi olanlardan, her nevinden ikişer olarak gemiye getireceksin, erkek ve dişi olacaklar.

Cinslerine göre kuşlardan ve cinslerine göre sığırlardan, cinslerine göre toprakta her sürünenden, her neviden ikişer olarak, sağ kalmak için sana gelecekler. Ve sen yenilen her yemekten kendine al ve yanını topla ve sana ve onlara da yiyecek olacaktır. Ve Nuh, Allah'ın kendisine emrettiği her şeye göre yaptı; öyle yaptı."
Tekvin, 6: 15-22.



İÖ 6. binyılda Karadeniz taşkını. Deniz yüzeyi 150 metre yükselmiş ve tatlı sudan tuzlu suya bir geçiş olmuştur..

http://www.blogcu.com/post_comment.php?u=TarihiGizemler&e_id=2285111" rel="no follow - Yorum yaz!

17/3/2007 - Nuh Tufanı

Yazan: ogretmen68
Tufandan Kur'an-ı Kerim'de de söz edilmektedir. İslamiyet'te Hz. Nuh'a II. Adem de denir.Nuh ve kavminden Kur'an-ı Kerim'de Hûd suresi 37-44, 25-49,89.Nuh suresi, A'raf Suresi 59-64,Ankebut, Furkan, Şuara, İbrahim, Zariyat, Necm, Kamer surelerinde bahsedilir.Özellikle Hûd suresi 37-44-49 ayetlerde Hz. Nuh'un gemisinden ve Tufan'dan söz edilir.
Dolayısıyle Tufan olayı Karadeniz'in bir kabarması ya da yükselmesi olamaz. çünkü insanlar bununla cezalandırılmış ve tekrar Hz. Nuh'un soyundan çoğalmışlardır.
http://tarihigizemler.blogcu.com/2285111/#c1669217" rel="no follow - Bağlantı



-------------
BİR SAYHA İLE YURTLARINDA ÇÖKÜVERDİLER


Mesajı Yazan: Helen
Mesaj Tarihi: 16-Aralık-2007 Saat 16:43

mu uygarliĞi ve naacaller

batık mu kıtası ve mu uygarlığı hakkındaki bilgilerin çok büyük bir bölümü, 19. yüzyılda yaşamış olan İngiliz araştırmacı james churchward'ın incelemeleri neticesinde gün yüzüne çıkmıştır. İngiliz silahlı kuvvetlerinde albay olan churchward, 1880'li yıllarda hindistan ve tibet'te görevle bulunduğu sıralarda bu kıta hakındaki ilk bilgilen edinmiş, emekliliğinden sonra da orta amerika'da araştırmalarını tamamlayarak bu batık uygarlık hakkında beş eser yazmıştır.

churcward'ın kaynakları, batı tibet'te bir mabette, bu mabedin başrahibi tarafından kendisine verilen "naacal tabletleri" ile, amerikalı jeolog william niven'in 1921-23 yılları arasında meksika'da ortaya çıkardığı tabletler olmuştur.

bilim dünyası, gerek churchward'ın ortaya çıkardığı mu uygarlığının, gerekse bir diğer batık kıta olan atlantis'in varlıklarını kuşkuyla karşılamaktadır. ancak yine bilim dünyası, bu iki kıtanın battığı öne sürülen tarih olan 12 bin yıl önce dünyada büyük bir jeolojik olayın yaşandığını onaylamaktadır. kaldı ki, dünyanın hemen her yerindeki kavim ve milletlerin tufan efsaneleri de, büyük bir felaketin yaşandığını doğrulamaktadır ve bilim dünyası ister kabul etsin, ister etmesin, mısır, maya kalıntıları, paskalya adası uygarlığı gibi bugün nasıl ortaya çıktıkları izah edilemeyen birçok eser bu batık kıta uygarlıklarının varlığı ile mantıklı izahlara kavuşabilmektedir.

evrim kuramları ve genel bulgulara göre, günümüzden 200 ile 500 bin yıl önce iki ayağı üzerinde dik olarak durabilen "homo erectus" yerini, düşünebilen insan "homo sapiens"e bırakmıştır. homo sapiens'in ortaya çıkış tarihini 200 bin yıl önce olarak kabul etsek dahi, o günden bu güne kadar insanoğlunun sadece günümüz uygarlığını yaratmış olduğunu düşünmek, insanlık adına büyük bir bencilliktir. 200 bin yıl önce dünyaya gelen ve uzmanlarca beyin ağırlığı ve düşünme kapasitesi günümüz insanı ile aynı olarak kabul edilen homo sapiens, ne olmuştur da, 194 bin yıl bekledikten sonra, günümüzden 6 bin yıl önce birden bire dev adımlar atmaya karar vermiştir? nitekim, günümüz bilim çevreleri, tekerleğin ve yazının ancak m.Ö. 4 binlerde bulunduğunu öne sürmektedir.

ancak, dünyanın geçirdiği tufan felaketi nedeniyle çok az belge ve bulgunun kalmış olmasına rağmen, bu belge ve bulgular, insanoğlunun dünya üzerindeki uzun geçmişinde, günümüz uygarlığının dışında en az bir büyük uygarlık daha yaratmış olduğunu ve hatta bugünkü uygarlığın temellerinin de bu eski uygarlıkta atıldığını ortaya koymaktadır.

james churchward 1883'de, batı tibet'te bir manastırda bu belgelerin en önemlilerini gün yüzüne çıkarttı. tibet'te görevli olarak bulunan churchward, eski dinlerin kökenleri hakkındaki araştırmaları doğrultusunda tibet'teki manastırları dolaşırken, yolu batı tibet'te bir manastıra düştü. bu manastırın, "büyük rahipler kardeşliğinin" önde gelen üyelerinden olan baş rahibi rishi, churchward'a, günümüzden 15 bin yıl önce yazılmış "naacal tabletleri"ni gösterdi

rishi'nin churchward'a, binlerce yıldır sır olarak saklanan tabletleri niçin gösterdiği bilinmiyor. ancak, kendisi de bir inisiye olan rishi'nin, başka kanallardan da olsa ezoterik doktrini bünyesinde yaşatan bir diğer kardeşlik örgütüne, masonluğa üye olan churchward'ı kendisine yakın bulduğu ve bazı sırların batı dünyasına açıklanması zamanının geldiğine inandığı tahmin ediliyor.

rishi, bu düşüncelerle churchward'a iki yıl boyunca üstadlık yaptı ve sadece büyük rahiplerin bildiği, naacal tabletlerinin yazıldığı ölü dili kendisine öğretti.

naacal dilini öğrenen ve tabletleri inceleyen churchward, bu tabletlerin ışığı doğrultusunda batık kıta mu ve uygarlığının izlerine rastlamak umuduyla 50 yıl süren araştırma gezilerine başladı.

pasifik okyanusundaki hemen bütün adalarda, sibirya ve orta asya'da, avusturalya'da, mısır'da incelemeler yapan churchward'a yeni nur kaynağı meksika'da parladı. amerikalı jeolog william niven, 1921-23 yılları arasında meksika'da yaptığı kazılarda, 11.500-12.000 yıl önce yazıldıkları saptanan 2600 dolayında tablet buldu (4). bu tabletlerdeki yazılar ne niven tarafından, ne de tabletler üzerinde uzun bir inceleme yapan carnegie enstitüsü uzmanlarından dr. morley tarafından okunamadı. tabletlerin varlığını duyan churchward meksika'ya gitti ve tibet'te öğrenmiş olduğu naacal diliyle yazılı olduklarını ispatladığı meksika tabletlerini çözmeyi başardı. tibet tabletlerinde eksik kalan bilgilerini meksika tabletleri ile tamamlayan churchward, batık uygarlık mu hakkında büyük yankılar getiren eserlerini yazdı..

churchward ve niven'in bulguları, mu kıtasının bugünkü pasifik okyanusunun oldukça büyük bir bölümünü kapladığını, hawaii, haiti, fiji, paskalya adaları ile diğer polonezya adalarının bu batık kıtadan artakalan parçalar olduklarını ortaya koydu. danimarkalı araştırmacı ve yazar eric von daniken de, birbirlerinden binlerce kilometre uzakta olan bu adalar kültürlerinin şaşılacak derecede benzediğine işaret ediyor.

churchward'a göre mu kıtası, doğudan batıya 8 bin kilometre, kuzeyden güneye de 5 bin kilometre uzunluğunda dev bir ada kıtaydı. naacal tabletleri bu kıtanın, uygarlığın beşiği olduğunu öne sürmektedir. yaklaşık 70.000 yıllık bir uygarlık geçmişine sahip olan mu, zaman içerisinde tüm dünyada birçok koloniler ve büyük imparatorluklar oluşturmuştur

mu uygalığının kolonileştirdiği ve daha sonra bağımsızlaşarak birer imparatorluğa dönüşen en önemli iki devlet, atlantis ve uygur İmparatorluklarıdır (8). ayrıca, bugün antik mısır, Çin, hint ve maya uygarlıkları diye bilinen uygarlıkların kökeninde de mu uygarlığı yatmaktadır.

mu uygarlığının ne zaman başladığı bilinmiyor. naacal tabletleri ve meksika'da bulunanlar bu konuda aydınlatıcı olamadı. ancak tabletler, mu'nun kolonileşme ve uygarlığının temelini oluşturan dinini yayma aşamasına 70 bin yıl önce geçtiğini gösteriyorlar.

15 bin yaşında oldukları belirlenen naacal tabletleri evrenin başlangıcı ve ortaya çıkışı konusunda ayrıntılı öngörüler kapsamakta. bu tabletlere göre, evrenin başlangıcında sadece ruh vardı. daha sonra bu ruhtan, bir kaosun hakim olduğu uzay var oldu. zamanla kaos yerini giderek düzene bırakmaya başladı ve uzaydaki şekilsiz ve dağınık gazlar biraraya geldi. bu gazlar güneş sistemlerini ve gezegenleri oluşturmak için katılaştı. katılaşma sırasında önce hava, sonra su oluştu. sular dünyayı kapladı. güneş ışıkları havayı ve suyu ısıttı. bu ışıklar ve toprak altındaki ateş, üzerinde su bulunan toprakları yükseltti ve bunlar açık toprak oldu. güneş ışıkları suyun içinde ve balçıkta kozmik hayat yumurtalarını (rna-dna) oluşturdu. İlk hayat sudan çıktı ve tüm yeryüzüne yayıldı.

günümüzde geçerli evren ve yaşamın oluşumu teorilerine bu denli benzerlik tesadüf olamaz. zaten, en az 70 bin yaşında olan bir uygarlıktan daha farklı bilgiler ummak da saçmalık olur. mu uygarlığının ulaştığı seviyeyi gösterme açısından bir başka kaynaktan yararlanalım. günümüzden 3 bin yıl önce yazılmış mahabharata'da, uzak geçmişte insanoğlunun kullandığı bir silah tarif ediliyor: "dumansız bir ateşin ışıltısına sahip olan ve alevler saçan bir mermi atıldı. birden heryer karanlığa gömüldü. daha sonra, gözleri kör eden bir ışık ve kulakları sağır eden bir gürültü çıktı. ardından meydana gelen büyük ısıda sular buharlaştı. filler, atlar, insanlar bir anda kavruldu. ağaçlar tamamen yandı. heryer yeniden aydınlandığında koca ordudan geriye sadece bir avuç kül kalmıştı"...

bu efsane, atalarımızın ulaştığı uygarlık düzeyinin yanısıra, onların dünyasının da bugün olduğu gibi, barıştan yana pek nasibini almadığını gösteriyor.

mahabharata efsanesi ve sodom ve gomora'nın yokoluşu gibi diğer bazı efsaneler, atlantis ve mu kıtalarının batışı teorilerinden birisini destekler niteliktedir. ancak bu konuya daha sonra değinileceği için şimdi, mu uygarlığının yönetiliş biçimine ve bunun aracı olan ilk tek tanrılı dine, "mu dini"ne göz atalım.

mu uygarlığı bir imparatorluktu ve imparatorların unvanı, güneşin oğlu da denilen "ra mu" idi. mu imparatorluğunun bir diğer adı da "güneş İmparatorluğu"ydu. mu dilinde "ra" kelimesi, güneş anlamına geliyordu. mu'nun kolonisi olan mısır'da da güneş tanrıya "ra" adı verilmiştir. ayrıca, kökleri mu uygarlığına kadar uzandığı sanılan japonya'da da imparatorun unvanı "güneşin oğlu" dur. bunun yansıra eski maya ve İnka uygarlıklarında da krallar aynı unvanı kullanmışlardır.

İmparatorun altında, hem bilim adamı hem de rahip olan "naacaller" bulunuyordu ve bunlar yönetici sınıfı teşkil ediyordu. (9) "kutsal sırlar kardeşliğinin üyesi olan naacaller'in tüm dünyaya yaymış oldukları "mu dini", belki de insanlığın tanıdığı ilk tek tanrılı dindi. naacaller bu dini, sıradan insanlara, anavatan ve koloniler halklarına anlatırken, anlaşılması daha kolay olan semboller dilini kullanmayı tercih ediyorlardı. bu sembollerin ezoterik anlamlarını sadece inisiye edilmiş kardeşler ve imparator ra-mu bilmekteydi.

naacaller'in sembolleri daha çok geometrik şekilleri kapsıyordu. naacal öğretisi, evrenin ortaya çıkışında en önemli görevin tanrının geometri ve mimarlık vasıflarına düştüğünü öngörmekteydi. mu dinine göre tanrı o kadar kutsal bir varlıktı ki, doğrudan ağıza alınamazdı. bir sembol vasıtasıyla ifade edilmezse, sıradan insanlar tarafından idrak edilemezdi. İşte bu yüce varlığın sembolü, güneş yani "ra" idi (10). tanrının güneş olduğu iddiasındaki tüm saptırılmış iddiaların ve güneş kültü diye nitelendirilen inanışların kökeninde yatan olgu budur.

naacal öğretisinde güneş doğrudan tanrı değil, onun birliğinin ve tekliğinin kitleler tarafından daha iyi anlaşılması için seçilmiş olan bir semboldü. sembollerin kullanılmasındaki bir diğer amaç da, belirli ifade tarzlarının kalıplaşmasını önlemek ve gelişmeler doğrultusunda sembollere yeni anlamlar yükleyerek, dinin bağnazlıktan ve doğmalardan kurtulmasını sağlamaktı. ancak, uygarlık çöküp, ana kaynak yok olunca, zaman içinde "bu sembollerin kendileri putlaştı ve çok tanrılı dinlerin doğmasına neden oldu.

semboller vasıtasıyla tek tanrıya tapınımı öğreten dinin büyük rahibi, dolayısıyla kutsal kardeşlik örgütünün de başı, ra mu'nun kendisiydi. ancak imparatorun hiçbir tanrısal kişiliği yoktu ve sadece konumu nedeniyle, sembolik olarak "güneşin oğlu" unvanını taşıyordu.

naacal kardeşlerinin, öğretilerini yaydıkları ve yeni üyeleri inisiye ettikleri mabetler, kıtanın her yerine ve kolonilere dağılmış vaziyetteydi. dev blok taşlardan yapılan bu mabetlerin damları yoktu ve bunlara "şeffaf mabetler" deniliyordu. güneş ışıklarının inisiyeler üzerine doğrudan ulaşması için mabetlere dam yapılmıyordu. bu da bir tür semboldü ve ezoterik anlamı, tanrı ile insan arasında hiçbir engel olamayacağı şeklindeydi. günümüz masonluğunda da aynı sembol kullanılmakta ve mason mabetlerinin tavanları, sanki üstü acıkmış gibi, gökyüzünü sembolize eder biçimde düzenlenmektedir.

bu diyagramda, tam merkezde bulunan daire güneşin, "ra"nın, yani tek tanrının kollektif simgesidir. Üçgen içindeki daire, tanrının gözünün daima insanların üzerinde olduğunun, içice geçmiş iki üçgen, iyiliğin ve kötülüğün birarada bulunduğunun simgesidir. bu üçgenlerden yukarı dönük olanı iyiye, yani tanrıya ulaşmayı, aşağı bakanı ise yeniden doğuş yasası uyarınca geriye dönüşü remzeder. her ikisinin birarada oluşturduğu altı köşeli yıldız, adaletin sembolüdür. ayrıca bu yıldızın herbir ucu bir fazileti remzeder ve insan ancak bu faziletlere sahip olunca tanrıya ulaşabilecektir. altı köşeli yıldızın dışındaki çember, dünyadan başka alemlerin de bulunduğunu, bunun dışındaki 12 fisto ise, insanın uzak durması gereken 12 kötü eğilimi simgeler. İnsan ruhu, diğer alemlere geçmeden önce, bu 12 dünyasal kötü eğilimden kurtulmak zorundadır.

aşağı doğru inen sekiz şeritli yol ise, ruhun tanrıya ulaşması için tırmanması gereken aşamaların ifadesidir. ruh, en alt kademeden, cansız varlıktan mükemmele, yani kamil İnsan'a ulaşmak zorundadır.

naacal mabetlerinde ay, bir sembol olarak güneşin hemen yanında yer alır. hem baba, hem ana olan tanrının eril sembolü güneş ise, dişil sembolü de ay'dır. kozmik diyagram üzerinde de görüleceği gibi üçgenin ve üç sayısının naacal öğretisindeki yeri büyüktür. Üç sayısına verilen önem mu kıtasının kendisinden kaynaklanmaktadır. mu kıtası üç parçadan oluşmuş, ve aralarında dar boğazların bulunduğu adalar topluluğudur (12). bu nedenle üçgen, hem mu kıtasını, hem de, tanrının eril ve dişil yönleri ile onlardan sudur eden İlahi kelamı, yani evreni simgeler. Üçgen içindeki göz, ana kaynağın, yani tanrının, varlığını insan üzerinde daima hissettirdiğini, bir biçimde onu gözlediğini remzeder. bu sembol, osiris ile önce atlantis'e buradan hermes ile mısır'a, mısır'dan pisagor ile yunanistan'a ve nihayet günümüzde masonluğa kadar ulaşmıştır.

birçok sembol gibi, ezoterik sırlar Öğretisinin üyelerini kabul ettiği inisiasyon törenlerinin kökeni de, mu naacal okulundadır. değişik örgütlenmeler vasıtasıyla günümüze kadar ulaşmış bu inisiasyon töreninde aday, uzun bir hazırlık ve soruşturma döneminden sonra, layık görülmesi halinde kardeşliğe kabul edilirdi. naacal kardeşlik örgütüne üyelerin seçilerek alındıkları dışında, kabul töreni ile ilgili herhangi bir bilgi bulunmamakta. ancak, naacal kardeşliğinin son durağı olarak da kabul edilebilecek mısır'ın hermetik kardeşliğine kabul töreninin naacaller'in uyguladıkları törenden daha farklı olduğunu varsaymak için hiçbir neden yok. bu törenin ayrıntılarına mısır uygarlığını incelerken dönüleceği için, şimdi naacal öğretisinin diğer kavramlarına geri dönelim. mu dininin dört temel kavramı vardır:

1- tanrı tektir. herşey ondan varolmuştur ve ona dönecektir.
2- ruh ile beden birbirinden ayrıdır. beden ölür ve ayrışırken ruh ölmez.
3- ruh, mükemmeliğe ulaşmak için değişik bedenlerde yeniden doğar.
4- mükemmeliğe ulaşan ruh tanrıya döner ve onunla birleşir.

naacal öğretisine göre, tanrı, sevginin ta kendisidir ve tüm evreni de sevgi üzerine kurmuştur. ancak bu evrensel sevgiyi kavrayabilecek vasıfta olan ruhlar ona geri dönebilecek yeterliliktedir. bu vasıflara sahip bir insan olabilmek ancak naacal kardeşi olmakla ve" kardeşlerin de öğretiyi derece derece sindirmeleri ile mümkündür. naacaller, yalnızca üstad rahiplerin bu aşamaya ulaşabileceklerini kabul ederler.

naacal öğretisinin bir diğer temel dayanağı, tanrısal nurdan çıkmış olan dört temel gücün kainatı kaosdan düzene geçirmiş oldukları teorisidir. tanrının kendi asli nitelikleri olarak kabul edilen bu dört temel güç, "dört büyük inşaatçı", "dört büyük mimar", "dört büyük geometri üstadı" olarak adlandırılır. bu dört temel eleman, ateş, yel, su ve toprak'dır ).

semavi dinlerin doğuşu ile bu dört temel eleman, "dört baş melek" olarak adlandırılmışlardır. naacaller bu dört temel gücü gamalı haç ile sembolize etmişlerdir. jeolog niven'in bulduğu tabletler üzerinde rastlanan bu haçlardan, kollarının dördü de aynı uzunlukta olanının dört gücün eşitliğini, uçları kıvrık gamalı haçlardan ağızları sola dönük olanların iyiliği, sağa dönüklerin ise kötülüğü simgelediklerini görüyoruz. bu konular üzerinde derin araştırmalar yapmış olan hitler'in, imparatorluğuna sembol olarak ucu sağa dönük-gamalı haçı seçmiş olması bir tesadüf değildir. İsa'nın da öğretisinde kullandığı haç sembolü aynı kaynaktan, mu'dan gelmektedir.

 

 

 


hatırası hafızalardan silinen zamanlarda büyük okyonusta merkezi ekvator'un güneyinde bulunan,çok geniş bir kıta yükseliyordu.bu kıtanın adı mu'ydu.bugün deniz yüzünde bulunan kalıntılardan anlayabildiğimiz kadar,bu kıtanın yüzölçümü doğudan batıya 10.000 kilometre,kuzeyden güneye 5000 km'yi buluyordu.tek ya da takım adalar halinde olsun ,bütün pasifik adaları 12.000 yıl önce bir afet sonucunda kaybolan mu kıtasının parçalarıydı.depremler ve volkanik olaylar kocaman uygarlığı yok ederken büyük okyonusun suları 60 milyona yakın nüfusu örtüverdiler.paskalya adası,tahiti,samoalar,kuk adaları,tongalar,marşal takımadaları,jilber,karolina,marianne,havai ve markiz adaları mu kıatasının kalıntılarıdır.mu'nun varlığı hint,Çin,birmanya,tibet ve kamboç'un sayısız efsanelerinde; yukatan,orta amerika,okyanus adaları ve kuzey amerikada bulunan tarihöncesi kalıntılarda , ele geçen yazıtlarda,simgelerde;eski yunan düşünürlerinin yazılarıyla mısır kaynaklarında açıklanır.
bütün bu kaynaklar mu kıtasının varolduğunu ve insanoğlunun,200.000 yıl önce,ilk defa orada göründüğünü belirtmektedir.mu kıtası kutsal kitabın cennet'inden başka birşey değildir.
İkinci bir atlantis olayıyla karşılaşıyoruz; ama bu defa atlas okyonusu'nda değilde büyük okyonus'ta yükselip 12.000 yıl önce kaybolan,görkemli bir uygarlık kuran,kendinden sonraki bütün uygarlıkları doğuran ya da etkileyen,eğiten bir kıta.
mu ile atlantis arasında birçok benzer noktalar vardır:tarihöncesi dönemlerin,kayıp kıtaların uygarlıklarına tanınan olağanüstü özelliklerin benzeşmesi,atlantis'te olduğu gibi,mu'nun da tek bir bilinen kaynaktan çıkması gibi.bütün bunlara rağmen oldukça önemli bir fark vardır.atlantis kıtasını kabul eden jeoloji mu hakkında,bir iki nokta dışında,hala oldukça kuşkulu davranmaktadır.
büyük okyonus'un atlantis'i mu, 19. yüzyılın sonlarına doğru hindistan'da görevli albay james churcward tarafından keşfedilmiştir.kendi anlatmasına göre elli yıl süreyle dünyayı dolaşan , her uğradığı yerde mu'nun varlığını belirten kalıntılar,belgeler-özelliğkle gizli belgeler-bulan,yetmişine varınca keşfini "kayıp kıta mu" 1926, ve "mu'nun Çocukları" 1931 kitaplarıyla açıklayan churcward bütün direnmesine rağmen çoğunlukla pek ciddiye alınmamıştır.

atlatis'i kabul edip ona bir uygarlık payı tanıyan albay churchward,orta amerikayı karış karış incelemiş-bir defasında kanatlı bir yılanın saldırısına da uğramış- ve çözülemeyen naskal (mayaların kendilerine ait gerçekleri açıkladıkları belgeler) yazılarını okumuştur.hindistan'da tibet'te en uzak ve tanınmayan manastırlarda araştırmalrını sürdüren albayı bir hint bilgini eğitmiştir.churchward,bir yerden sonra bilimsel yoldan iyice ayrılıp tutkusuna kapılarak gizemciliğe(occultisme) kaçar ve mu kıtasını lemurya ile karıştırır.
ayrıntılara girmeden önce hem lemurya'yı hem de gizemcilerin bu hayali kayıp ülkeyle ilişkilerini açıklamaya çalışalım.

lemurya adı jeolojide ve sosyolojide ilkin 1860-1870 yıllarında geçiyor.lemurya kıtasını destekleyen akımın başında avusturyalı jeolog melchior neumayr'i zooloji uzmanı philip scalter'ı ve alman ernst haeckel'i buluyoruz.Üçlünün çalışmalarından doğan görüşe göre 60 milyon yıl önce,merkezi madagaskar olduğu sanılan bir kıta hindistan'la güney afrika'nın arasında yükseliyordu.bu görüşün çıkış noktası,çoğunlukla madagaskar'da ve hindistan'ın bazı bölgelerinde bulunan maymunların bir çeşit ilkel akrabası olan lemurlere bağlıdır.lemur cinsinin denizin ayırdığı iki ayrı bölgede bulunmasını açıklamak amacıyla 19.yüzyıl jeologları bağlantı görevini görebilecek bir kıta tasarlamışlardır.lemurya görüşü yada mitos'u 1875 albay olcott'la teozofi derneğini daha doğrusu gizemci bir örgütünü kuran helena p.blavatky'nin eline düşünce,hem yer değiştirmiş-bayan blavatsky onu hint okyonusuna yerleştirmişti-hem de yepyeni özelliklere kavuşmuştu
gizemci blavatsky'ye göre lemurya kıtasında yaşayanlar maymuna benzer,kimi dört kollu,kimi üç gözlü,yumurtlayan hermafrodit devlerdi.bununla yetinmeyerek hayali çok geniş olan bayan blavatsky atlantis'e kadar uzanıp oranın uygarlığınıda kendince bir gelişmeyle uydurmuştu;öyle ki atlantis toplarla,projektörlerle donatılmış savaş gemileri ve uçaklar kullanan büyücülük ve telepati konularında uzman olan kişilerdi.
chucward genellikle bu çeşit uç noktalara varmaktan kaçınmıştır.amacı evrimi inkar edip,insanoğlunun doğuştan bilgi sahibi olarak yaratıldığını;tek bir üstün ırkın sonradan ortaya çıkan bütün uygarlıkları etkilediğini açıklamaktı.tek ve üstün ırk kuramı her ne kadar bazı atlantis taraftarları arasında rastlanıyorsada bu kuram hiçbir zaman aşırı noktalara itilmemiştir.churcward değişik ırkları,uygarlıkları,dinleri tek bir kaynağa bağlayabilmek için epey uğraşmıştır.Şu var ki örnek olarak kullandığı belgeler ve bilgiler ya uydurulmuş ya da karıştırılmış,yanlış yorumlanmıştır.Üstelik, kaynak vermede de albay titiz davranmıyor,eski bir yazıttan,bir manastırda gizli tutulan bir el yazmasından demeyi yeterli görüyor.en önemlisi başlı başına bir mu alfebesi yaratıp bununla en değişik ve çeşitli eski yazı türlerini çözmeye kalkıyordu.
churcward ve mu üzerine bu kadar durulmasının nedeni,churcward'a kapılıp dev heykelleri mu uygarlığına maletmek değil,büyük okyonus'ta batık bir kıtanın -varsa-izlerini aramaktır.
a.b.d. deniz kuvvetlerine ait ilk atom denizaltısı nautilius dünyayı dolaştığında paskalya adası'nın yakınlarında denizin dibinde yükselen bilinmeyen bir dağ keşfetmişti.1965 yılında kaliforniya Üniversitesi ve deniz kaynakları enstitüsü adına araştırmalar yapan prof.h.w.menard da paskalya adsı yakınlarında bir tortu köprüsünün yükseldiğini belirtmiştir.washington'daki "environmental science service administration" da görevli jeolog robert dietz,afrika , güney amerika,antartik,avustralya ve hindistan'ın bazı kısımlarını kaplayan batık bir kıtanın haritasını çizmiştir.dietz'in hesaplarına göre,bu kıta 150 milyon yıl önce vardı.
bu durumda churcward'ın 12.000 yıl önce kaybolan,75.000 yıl önce en parlak dönemini yaşayan ve geçmişi 200.000 yılı bulan mu kıtasından oldukça uzağız.
churcward, çoğu araştırmacılar gibi,eski efsanelere,geleneklere,mitoslara dayanmış,onları yorumlamıştır.sonucun inandırıcı olmaması sistemin uygulanmasından değilde albay'ın yorumlarından doğmaktadır.

tahiti'de eski bir efsane var.buna göre insanoğlu fenua nui kıtasında doğmuştur.ama rüzgar tanrısı ru soluğu ile kıtayı dağıtmış,irili ufaklı adaya ayırmıştır.efsaneye göre paskalya adası fenua nui'nin bir parçasıymış.
karolin adalarının sakinleri ise çok eski zamanlarda ışıl ışıl yanan gemilerle ponape'ye giden,okyonusun ötesinde yaşayan,değişik dil konuşan mutlu insanlarla ve yüksek binalarla dolu bir ülkeden söz eder ve yerlileri eğiten bir ırkın varlığına inanırlar.

havai,yeni zellanda ve yeni ebrid efsaneleri beyaz tenli,uzun saçlı atalarının olğanüstü başarılarıyla doludur.madagaskar efsanelerinde ise hint okyonusu'nda bulunduğu sanılan serne kıtası'nın adı sık sık geçmektedir.
her ne kadar churcward'ın ve arkeolog william niven'in desteklediği mu kıtası görüşü inandırıcı olmaktan uzaksa da albayın hayali keşfin arkasında birtakım esrarlı gerçeklerin bulunduğu açıktır.
churcward'ın öne sürdüğü ilk ırk ve kayıp uygarlık görüşünü oldukça geniş bir kısmı , mu'nun çocuklarından saydığı uygurlarla ilgilidir.albay'a göre uygur İmparatorluğu,mu'dan sonra,dünyanın tanıdığı en yüce imaparatorluk olmuştur. "doğu'da pasifik okyonusu'na,batı 'da bugün moskavanın bulunduğu yere kadar uzanırdı;bir ara orta avrupa ve atlas okyonusu kıyılarına kadar genişlemişti...uygur İmparatorluğu'nun en parlak döneminde dağlar alçacık,gobi çölü de bol suların aktığı büyük bir yaylaymış.uygurlar burada , baykal gölünün güneyinde,başkentlerini kurmuşlar.Çok eski kaynaklara göre daha birçok büyük şehirler kurmuşlardı.bunlar ya bütünüyle yok edildi ya da bugün gobi çölünün kumları altında yatıyor.m.Ö 500 tarihini taşıyan bazı Çin kaynakları uygurları bize şöyle anlatırlar:saçları sarı,gözleri maviydi,tenleri açık ve beyazdı;güney bölgelerinde yaşıyanların saçları ve gözleri ise koyuydu...bir manastırda bulunan eski bir yazıta göre,uygurların başkenti ve halkı imparatorluğun bütün doğu bölgelerini kaplayan bir tayfun tarafından yok edilmişti.." churchward'ın sözünü ettiği kaynaklar hiç bilinmiyorsada gobi çölünde,kara kota kalıntılarında bulunan 18.000 yıllık bir mezarla,fransa'da glozel'de 1925'te keşfedilen ve uygur yazısıyla benzerlikler taşıyan tarih öncesi toprak çanaklar,albay'ın birtakım gerçeklerede değinmiş olabileceği görüşünü desteklemektedir.

 

 


batik uygarliklari yakindan inceledigimizde, dünya tarihine baska bir gözle bakmayi ögrenebiliriz.
batik kita mu'nun kesfedilmesiyle birlikte insanligin ve dünyamizin tarihine daha farkli bir gözle bakmak zorunda kaliyoruz. geçmisimizin ya da dünyamiz üzerinde yasamis olan uygarliklarin, bilinenden çok daha eski oldugunu ve bu uygarliklarin; gelismislik düzeyi, kullandigi esyalar vs. gibi birtakim arkeolojik bulgulardan çok daha önemli 'ezoterik' bilgilere sahip oldugunu görebilmekteyiz. bu sebeple, mu uygarliginin günümüzdeki tarih anlayisindan daha derin bir anlayisla ele alinmasi gerekmektedir.
Üzerinde yasadigimiz anadolu topraklari birçok uygarligin besigi olmustur. ayrica anadolu'nun güneydogusundaki mezopotamya bölgesinde kurulan sümer, babil, asur gibi önemli uygarliklarla da sürekli bir etkilesim içinde bulunmustur. ancak bilinen tarihin biraz daha derinlerine inip baktigimizda (özellikle anadolu'da) bugüne kadar pek dikkate alinmamis batik uygarliklarla anadolu arasindaki baglanti oldukça dikkate degerdir.
ezoterik bilgilerimize göre dogu ve bati uygarliklarinin iki ana kaynagi vardir. bunlardan biri 'atlantis' digeri de büyük anavatan 'mu uygarligi'dir. batik mu uygarligi konusunda elde mevcut belgeler o kadar birikmistir ki, bu belgelere dayanarak dünya beser tarihinin geçmisi yeniden yazilsa, kuskusuz pek çok sey degisecektir.
bu büyük kitanin varligini kanitlayan belgelere genel olarak baktigimizda sunlara rastlariz: hindistan, Çin, burma, tibet ve kamboçya'da bulunan çesitli yazilar, kitaplar; naakal tabletleri, kitabeler ve efsaneler; yukatan ve orta amerika'da bulunan eski maya yazitlari, tabletler, semboller ve efsaneler; pasifik adalarinda özellikle tahiti, samoa, tonga, cook gibi adalarda bulunan arkeolojik kalintilar; meksika ve meksiko city yakinlarinda bulunan tas tabletler; kuzey amerika'da bulunan ilkel amerikalilarin yazilari ve kitabeleri; eski yunan filozoflarinin kitaplari. bu belgelerden en önemlileri arkeologlarin da bilimsel belge olarak gördükleri pismis topraktan yapilmis tabletlerdir. bu tabletlerdeki bilgilere göre; mu uygarligi, pasifik okyanusunda var olan on binlerce yil önce yesermis ve yaklasik 12.000 yil önce çesitli depremler ve volkan patlamalariyla birlikte sulara gömülmüs olan bir uygarliktir. atlantis kitasiyla mu kitasi hemen hemen ayni dönemde batmis olmasina ragmen atlantis daha çok taninir. oysa bugünkü bilimsel bulgularin isiginda, mu kitasinin atlantis'ten çok daha yasli bir kita oldugunu, üzerinde yüz binlerce yil pek çok kültürün olustugunu, bu kültürlerin anakitadan atlantis ve diger bölgelere yayildigini ve dünya tarihinde en az atlantis kültürü kadar önemli bir yeri oldugunu ögrenmis bulunmaktayiz. j. churchward, mu uygarliginin eldeki mevcut belgeler incelendiginde 50.000 yildan daha önce basladigini söylemektedir. ve bu tarihi jeolojik arastirmalar da dogrulamaktadir.
mu konusuyla atatürk de ilgilenmis, o dönemde birçok tarihçimizi bu konuda arastirmalar yapmak için görevlendirmis ve new york'tan getirttigi churchward'in eserlerini bölümlere ayirtarak resmi ve özel kurumlarin 60 kadar çevirmenine kisa sürede tercüme ettirmisti. atatürk bu çeviriler üzerinde önemle durup pek çok notlar alarak bu konudaki çalismalarini sürdürdü. ayrica o dönemdeki tarihçilerimizden tahsin mayatepek'in mu uygarligi ile ilgili meksika'da yapmis oldugu arastirmalarinin raporlarini da incelemis ve konudan çok etkilenmisti. atatürk, özellikle insanin yaratilisi, mu'nun insanligin anayurdu oldugu, ilk insanin orada yaratildigi, mu'nun batis nedenleri, göçleri, kolonileri; orta asya, uygurlar ve anadolu ile ilgili kisimlarin altlarini çizerek okumus ve notlar almistir. bu sekilde atatürk türklerin kökenini arastirmaya yönelik daha pek çok çalismalar yapmis, türklerin maya ve inkalarla olan benzerliklerini bulmustur. atatürk'ün o dönemde dilimize çevirttigi j. churchward'in kitaplari bugün anitkabir'de atatürk'ün kitaplarinin bulundugu bölümdedir. (j. churchward'in elli yillik arastirmalarini içeren mu uygarligi ile ilgili dizi kitaplar ege meta yayinlari tarafindan batik kita mu'nun Çocuklari, kayip kita mu, mu'nun kutsal sembolleri adlariyla yayinlanmistir.)

mu uygarligi'nin kesfi
mu uygarligini tanimamizi saglayan ilk arastirmaci, ingiliz albay james churchward'dir. j.churchward mu ile ilgili ilk arastirmalarina hindistan'da bulundugu sirada baslamis ve elli yili askin bir zaman içerisinde tüm dünyayi dolasarak mu ile ilgili pek çok belge elde etmistir. aslinda pek çok kutsal kitapta ve pek çok kültürün mitolojisinde pasifik okyanusunda bir kitanin yer aldigina, bu kitanin üzerinde on binlerce yil hüküm süren ileri bir uygarligin yesermis olduguna ve bu uygarligin yozlasarak yok olduguna dair atiflar yer almaktaydi. Örnegin, hintlilerin'ramayana destani'nda, maya kutsal metinlerinde ve misir'in Ölüler kitabi'nda kismen ya da açikça mu uygarligindan söz edilmektedir. fakat mu uygarligini dini ve mitolojik kimliginden siyirip, konuyu bilimsel bir temele oturtan ilk kisi j. churchward'dir.
hindistan'da görevli bulundugu sirada bir tapinaga konuk olan j. churchward batik mu uygarligi hakkinda ilk bilgilerini bu tapinaktaki arsivlerden edinir. naga-maya dili denilen, çesitli sekillerden, sembollerden olusan çok eski ve ölü bir dilde yazilmis olan bu tabletler mu kutsal metinlerinden kopya edilmistir. naga-maya dili hindistan'daki arkaik sanskritçe olarak bilinen en ilkel hint dilinden daha eskidir. j.churchward naga-maya dilini bilen basrahipten bu ölü dili 2 yillik bir çalisma sonunda ögrenir. ve rahibin de yardimiyla bu tabletlerde yazilanlari çözer. burada yazilanlara göre, bu yazilar 15.000 yil önce yazilmis olup hindistan'a mu'nun bilim rahipleri dedikleri 'naakaller' tarafindan getirilmis tabletlerdir. j.churchward bundan sonra güney pasifik adalarina, orta asya'ya, misir'a, sibirya'ya, birmanya'ya, avustralya'ya, orta amerika gibi daha birçok yerlere giderek mu'nun varligina iliskin pek çok kanit elde eder.

j.churchward'dan baska amerikali bir jeolog-arkeolog olan william niven da 1921-1923 yillari arasinda yaptigi meksika kazilari sirasinda buldugu 2600'ü askin tabletlerde mu uygarligi'nin varligina iliskin geçerli kanitlar elde etmistir. tabletleri inceleyen carneige enstitüsü uzmanlari bunlarin gerçek tabletler oldugunu ve simdiye dek bilinen hiçbir uygarliga ait olmadiklarini açiklamistir. niven'in arastirmalarini duyan churchward meksika'ya gelerek bu tabletleri inceler ve bunlarin hindistan'da gördügü tabletlerdeki naga-maya diline çok benzeyen bir dilde yazilmis oldugunu görür. bu tabletler bugün meksika müzesinde bulunmaktadir ve 12.000 yil önce yazildigi düsünülmektedir.
niven ve churchward'in buldugu tabletler disinda mu'ya iliskin diger bilimsel belgeler ise sunlardir:
-yukatan'da hazirlanmis eski bir maya kitabi olan 'troano el yazmasi'. bugün british museum'da bulunmaktadir.
-troano el yazmasiyla ayni yasta olan bir baska maya kitabi 'cortesianus kodeksi'dir. bugün madrid ulusal müzesinde bulunmaktadir.
-paul schlieman tarafindan tibet'te bir budist tapinaginda bulunan 'lhasan belgesi'.
-yukatan'da mu kitasi anisina insa edilmis uxmal tapinagindaki yazitlar yaklasik 12.000 yilliktir. bu tapinakta 'geldigimiz yer olan bati ülkelerinin anisini korumak için insa edilmistir,' diye kabartma yazilar bulunmaktadir.
-meksiko sehrinin 96 km güneybatisinda yer alan 'xochicalo piramiti yazitlari'. bu piramit, üzerindeki kabartma yazilara göre 'bati ülkelerinin yikiminin anisina' insa edilmistir.
-dr. niven'in alaska'da buldugu mu kitasi sembolleriyle islenmis bir totempol.
-eflatun'un timeus ve critias adli eserinde batik kitaya dair su sözler geçer: 'mu ülkesinde 10 halk vardi.'
tüm bu belgelere dayanarak, özellikle churchward'in buldugu tabletlerdeki yazilar ayrintili olarak 'dünya ve insanin yaratilisini ve insanin ilk zuhur ettigi yerin mu oldugunu' ifade ediyorlardi. bu tabletlerdeki yaratilis öyküsü kutsal kitaplardaki yaratilis öyküsüne çok benzer bir sekilde anlatilmisti. ayrica; kayip kitanin pasifik okyanusunda, amerika ve asya kitalari arasinda bulundugunu, kuzey hawaii'den fiji ve paskalya adalarina kadar uzandigini, dogusu ile batisi arasinda 9.500 km, kuzeyi ile güneyi arasinda yaklasik 4.500 km'lik bir mesafe oldugunu anlatiyordu. kita deniz ve bogazlarla birbirinden ayrilan 3 ana kara parçasindan olusuyordu. pasifik okyanusuna tek tek ya da gruplar halinde dagilmis kayalik adalarin tümü, bir zamanlar mu kitasinin birer parçasiydilar. bu kita üzerinde yasayanlar yeryüzünü kolonize etmislerdi. mu kitasi bundan 12.000 yil önce korkunç yer sarsintilarindan sonra, su ve ates girdaplari içinde kaybolup sulara karismisti ve beraberinde 83.000 yillik bir uygarligi da götürmüstü.
batik kita mu' nun sakinleri antakya'nin ilk ziyaretÇileri miydiler ?
tarih, geçmisin olaylarini eldeki kaynak sayilan malzeme ve dokümanlari kronolojik sirayla tutarlilikla irdeleyerek inceleyen, neticelerini, neden ve niçin leri ile ortaya koymaya, açiklamaya çalisan bilim dalidir. tarihçi, topladigi bilgi ve belgeleri eksik dahi olsalar bir puzzle in parçalari gibi akil yürütme yolu ile birlestiren, yeniden kurgulayan kisidir. bütün bu çalismalari yaparken, arkeoloji, bibliyografya, kronoloji, paleografi, mühürbilim, yazitbilim, soybilim, antropoloji, sosyoloji ve ekonomiden faydalanir.
19. yüzyilda gerçeklesen bilimsel, belgesel tarihçilik devrimine ragmen, bir tarihçi ne kadar titiz olursa olsun içinde yasadigi toplumun parçasidir. bu da geçmisi algilayisini belirleyen belki de en önemli faktördür. bilgi ve belgeleri seçmesinde, konuyu tanimlamasinda, vardigi neticede hep parçasi oldugu toplumun izlerini Öz benin de tasir, tasiyabilir. belki de bu, tarihi tek yorum, tek sentez dayatmaciligindan koruyan ve tarihçileri dogruyu bulmaya yönelten bilimsel evrensel bir emniyet sübabidir. hangi konumda olursa olsun insanin / insanlarin dogup büyüdügü, geçmisten gelecege baglandiklari topraklarinin, belki de suuraltindaki mesru müdafaalaridir. bu bakimdan tarihçi bütün teknolojik gelismelere ragmen sÜbjektiftir. bu yazinin sahibi tarihçi, antropolog, arkeolog degildir. bir insan olarak önce kendi Öz benini gelistirmek arzusu ile okumaya, ögrenmeye önem vermektedir.
burada anlatilanlarin hayal mahsulü oldugunu düsünenler olabilir. yazinin sonuna konacak kaynakçalara bakildiginda, okuyucu merak eder kaynaklara basvurur, olaylari kendince irdelerse hayal ile gerçegin ne kadar ince bir çizgide seyrettigini hissedecektir. daha da önemlisi atatÜrk'Ü, onun bitti denilen bir imparatorluktan nasil bir halk, bir millet yarattigini yalniz askeri dehasi ile degil, aslinda bir an denebilecek zaman araliklarinda gelecek için, bizler için arastirip sentezledigi belgelerde, anitkabir'de bulabilecektir. tabiidir ki nihai yorum ve sentez her bir okuyucunun beninde kendince özümsenecek, sekillenecektir.
dünyaya gözümüzü açtigimiz andan kisa bir süre sonra algilamaya basladigimiz ilk seslerle birlikte, hani kendimizi en güvende hissettigimizde uyumaya çalisirken anlatilan geçmis zaman hikayeleri var ya... bir zamanlar pasifik okyanusunda, amerika ile asya arasinda, merkezi ekvatorun biraz güneyinde mu ülkesi denen bir kitanin varligindan bahseder kitaplar. ama bu bir geçmis zaman hikayesi degildir. bu, insan denilen üstün varligin yeryüzünde geliserek devam edecek sonu bilinmez hikayesinin basladigi yerdir!

her sey ingiliz arastirmaci colonel james churcward'in (ingiliz silahli kuvvetlerinde albay) görevli olarak gittigi hindistan ve tibet'te 1880 yilinda basladi. günümüzde evrim kurallari, mühürbilim ve arkeoloji bilimlerine büyük katkilar saglayan arastirmalarinda churcward eski dinlerin kökenleri ile ilgili çalismalar yaparken, 1883 yilinda bati tibet'te bulunan bir manastirda manastirin bas rahibi rishi ile tanisti. burada günümüzden yaklasik 15.000 yil önce yazildiklari ispat edilen tas tabletlerin varligini ögrenen churcward, naacal tabletleri olarak adlandirilan bu tabletleri çözümleyebilmek amaci ile manastirda rishi'nin yaninda iki yil kaldi. bu süre içerisinde çesitli sembollerden ve sekillerden olusan, eski ve ölü bir dil olan naacal dilini rishi'den ögrenen ve tabletleri çözümleyen bilim adami dünyanin çesitli bölgelerinde, kuzey, orta ve güney amerika'da, misir'da, avusturalya'da, güney pasifik adalarinin nerdeyse tamaminda orta asya ve sibirya'da 50 yil sürecek arastirmalarin kiyisinda oldugunu bilebilir miydi?
simdi biraz basa dönelim ve bas rahip rishi'nin binlerce yildan beri gizli kalmis bu tabletleri neden churcward'e gösterdigini, daha ileri giderek çözümlenebilmeleri için gerekli olan naacal dilini niçin ögrettigini düsünelim. bu konuda ispatlanmis kesin bilgilere sahip degiliz. ancak tabletler çözümlendiginde 15.000 yil önce yazilmis bu tabletlerin hindistan'a mu kitasindan naacal rahipleri tarafindan getirildigi ortaya çikiyordu. bunlara naacal kardeslik örgütü de denmekteydi. naacal'lar hem bilim adami hem rahiptiler ve mu ülkesinde yönetici konumdaydilar. mensubu olduklari ilk tek tanrili dini (belkide simdilik kaydiyla) hem kendi kitalarinda, hem kolonilerde yasayan insanlara daha rahat anlatabilmek amaci ile bu semboller dilini kullaniyorlardi. bu dilin ezoterik, manalarini ise yalnizca imparator ve kendileri biliyorlardi.
ezoterizmin osmanlica karsiligi batinilik, türkçesi içsel, içyüz anlamindadir. ezoterizmin ziddi olan sisteme ise egzoterizm denir. osmanlica karsiligi harici, türkçesi dissaldir. ezoterik bilgi herkese verilmeyen, açiklanmayan, belli egitimlerden geçerek o bilgiyi almaya hak kazanan insanlara verilen bilgilerdir. bu bilgilere ulasabilmek için insan önce egzoterik bilgileri ögrenmekle baslar ve çabalariyla zaman içinde ezoterik bilgileri almaya hak kazanabilir.
ezotorik bilgiler genelde yazili olmayabilirler ve bir ögreten, yol gösteren tarafindan sembollerle, belirli bir sistemle ögrenciye verilir ögretilirler. buna inisiasyon denir. bu kavram örnegin saman-türk geleneklerinde el vermek deyiminde manasini bulur. Çaglar içerisinde mu dan baslayarak sirasiyla atlantis, uygurlar, maya, tibet, hermes-misir, hint uygarligi, rama, babil, pisagor, saabilik, eflatun, yesevilik, yeni platonculuk, kabbala, ahilik, mevlana, (ve diger batini ekollerin) kaynaginda ezoterizm ve ezoterik bilgiler yatar. churcward naacal tabletlerini çözümlediginde ilk olarak pasifik okyanusunda asya ile amerika arasinda büyük bir kitanin varligini ortaya çikardi. bu kita günümüzden yaklasik 200.000 yil önce üzerinde belki de ilk insani barindirmaya baslamisti. kitanin topraklari o kadar genis ve bereketli, hava o kadar iliman ve güzeldi ki her sey hizla çogaldi. yillar çaglari, çaglar bin yillari kovaladi ahenk ve güzellikler içerisinde. günümüzden 70.000 yil önce mu kitasi yaklasik 60.000.000'dan fazla insani barindiran dev boyutta bir kita olmustu, hayvani, bitkisi ayni zamanda teknolojisi ile. ilk kolonilesme yeni yerler arama dürtüsü bu yillara rastlar. bu hareketlenmenin sonunda bati ve dogu yönünde iki göç yolu,iki büyük koloni ortaya çikar. churcward'ü toplam 50 yil süren bu arastirmalarinda hiçbir sey arkeolog william niven'in 1921-1923 yillarinda meksika'da ortaya çikardigi tabletler kadar etkilemez ve gerçege yaklastirmaz. niven, meksika'da eski çaglara ait çok fazla tablet bulmustu. bütün bunlarin çözümlemesi naacal lisani ile yazildiklari için ancak churcward tarafindan yapilabildi. böylece mu kitasi, göç yollari ve batisi hakkindaki bilgiler bütünün eksiklerini tamamlayarak, bilimin hizmetine sunulabildi. james churchward, willam niven'i günümüz bilimlerine, kendisine isik tutan, katkida bulunan çalismalarindan dolayi sevgi ve saygi ile anmaktadir. belki de niven'in buluslari olmasa churcward çalismalarini bu kadar ileri götüremeyecekti.
mu kitasindan çikan, kitaya göre batiya giden bir göç yolu uygur imparatorlugunu ortaya çikarmistir. imparatorluk asya ile avrupa nin çok büyük bir bölümünü kapsamakta idi ve mu'nun en büyük kolonisi idi. uygur imparatorlugunun sinirlari zaman içerisinde avrupa üzerinden atlantik kiyilarina kadar ulasti. iÖ.1000'li yillardaki Çin belgeleri uygur'larin 17.000 yil önce uygarliklarinin zirvesinde oldugunu söyler.
ikinci göç yolu kita ya göre doguya giden, meksika'nin güneydogusundan atlantis kitasina geçen yoldur. atlantis-uygur'la birlikte ikincil, ilk anakaradir. mu'dan çikan dogu koloni yollari atlantis'ten sonra atlantik okyanusu'nu geçerek akdeniz'e ulasmis ve burada bugünkü fas, tunus, cezayir, yunanistan ve misir'a kollar vererek anadolu'ya ulasmistir. mu kitasi günümüzden yaklasik 12.000 yil önce yasanan depremler ve volkanik patlamalarla sularin derinliklerine gömülmüs, yok olmustur. churcward'ün derlemis oldugu haritalar incelendiginde çaglar boyu medeniyetlerin besigi olan
anadolu'nun hem uygur imparatorlugu hem de atlantis üzerinden gelen göç yollarinin adeta bir harman yeri oldugunu görüyoruz. bu da aslinda anadolu, sümer, babil, asur, grek uygarlik etkilesimlerinden çok daha önceleri tarihin derinliklerinde mu, uygur, atlantis, anadolu uygarlik etkilesimleri oldugu gerçegini ortaya çikarmaktadir. bu gerçegi teyit eden bir baska bulus ise prof. ralph solecki nin 1957 yilinda ortaya çikardigi buluntulardir. solecki toros daglarindan baslayan, agri dagi'na dogru devam eden buradan güneydoguya zagros daglari'na (irak, iran siniri) inen, buradan da güneybatiya suriye, lübnan'a dogru bir kavis çizen daglik arazilerde (solecki buna uygarlik kavisi demektedir) sanidar magarasinda 44.000 yil öncesine ait 9 iskeletle birlikte, modern insana ait kanitlar bulmustur. solecki'nin ifadesine göre bu kaviste günümüzden 13.000 - 100.000 yil öncesine ait daha çok sayida magara gün isigina çikarilmayi beklemektedir. onbinlerce yildan beri bir çok medeniyete ev sahipligi yapmis antakya'nin geçmisinin genelde ve hakli olarak iÖ.333 yilinda pers hükümdari darius'u issos savasinda maglup eden iskender'in bu topraklari tanimasi ile basladigi zannedilir. bu daha önceki bin, on bin yillara ait arastirmalarin, buluntularin arastirmayi yapanlarin çalismalarini ve neticelerini yeterince tanitamamalarindan veya bütün bunlarin dar bir çerçevede, çevrede kalmasindan kaynaklanmaktadir. bunun ötesinde yapilan bu çalismalara, arastirmalara verilen lokal ve genel destekler, olaylarin ciddiye alinip algilanmasi da moralite yönünden arastirmacilarin cesaretlenmesinde ve genel paylasimlarinda pozitif bir rol oynayacaktir.
antakya'nin çok eski geçmisi ile ilgili ilk arastirma amik kazilari projeleri kapsaminda, tell tayinat, tell al-judaidah, chatal höyük gibi uluslar arasi arkeolojik tanimlamalar çerçevesinde "oriental institute's syrian expedition" tarafindan 1932-1938 tarihleri arasinda yapilmistir. ikinci arastirma sir.leonard charles woolley tarafindan önce 1937-1939 sonra 1946-1949 yillari arasinda tell atchana'da yapilmistir. woolley ve daha önce bu arastirmalara ve kazilara konu olan çaglar iÖ.1400-1800, günümüzden yaklasik 3400 - 3800 yillar arasindaki dönemleri kapsamaktadir. woolley bu çalismalarindan önce 1907-1911 yillari arasinda misir'in güneyinde ve sudan'in kuzeyinde arastirmalar, kazilar yapmistir. woolley bu arastirmasindan sonra 1922 yilinda british museum, university of pensilvanya ortak çalisma grubunun genel yöneticisi olarak ur'daki (modern irak) bir arastirmaya da baskanlik etmistir. buradaki arastirma konusu günümüzden 6000-2400 yil öncesinin bulgularinin tespit edilmeye çalisilmasidir. bu iki arastirmadan sonra bir baglanti olarak günümüzden yaklasik 3400-3800 yil önceyi gün isigina çikaran tell atchana çalismalari (yeni antakya hikayesi) o dönem için bir tesadüf mü acaba? bir de bunun misir, irak yaklasimlarini düsünürsek?...
hatirlamaya çalisalim!
mu'dan baslayan, atlantis'ten gelen göç yollari haritasindaki yerlesimlerden en önemlilerinden birisi misir'di... ve nihai varis noktalarindan bir digeri antakya degil miydi?
solecki'nin ifade ettigi gibi, ur "geçmis uygarlik yari kavisi"nin dogu'daki ev sahiplerinden biri ise gelen ziyaretçileri karsilayan antakya olamaz mi?
simdi daha yakin çaglara gelelim.
iskender'i iÖ. 333 yilinda bu topraklara baglayan animsanan, bir cümle ile hatirlayalim. "topraklar Öyle bereketli, sular Öyle berrakti ki giderken bu defa arkasina bakti koca iskender. suyundan iÇtigi pinar annesinin sÜtÜ kadar tatli geldi ona. olimpias olsun adi, anneminki gibi." dedi ve gitti ........
mu'dan ayrilan insanlarin da ayni hislerle arkalarina bakmadiklarini kim bilebilir?
zaman akmaya devam etti ........
iÖ.100'lü yillarda roma'dan sonra, kültürü, sanati, ticareti ve zenginligi ile dogu ve batinin her bakimdan bulustugu bir sentez baskenti idi antakya.
samandag'da (seleucia pieria) deniz hep gönlünce hep coskuyla gelir kiyilara çaglardan beri... diger açik akdeniz limanlari gibi. tarih bu limanlara varabilmek için bir noktanin kerteriz alinmasi gerektigini söyler. açik havalarda kibris'in en kuzey ucundan zafer limanindan bakildiginda kel dag (cebel akra), çogu zaman kel dag'dan bakildiginda zafer limani görünür.
acaba ilk gezginler yeni anakaraya varmak için yollarini nasil buldular?...
günümüzde 1995'li yillarda chicago Üniversitesi, oriental institute'nin yeniden baslattigi bir çalisma var antakya'da. adi amik vadisi projesi. arastirilan zaman günümüzden 6.000 yilin daha öncesi. projenin basinda tanidik bir isim... chicago Üniversitesi görevlisi prof. k. aslihan yener baskanliginda tony wilkinson ve diger degerli bilim insanlari. mustafa kemal Üniversitesi ve antakya müzesinden degerli ögretim görevlileri ve arastirmacilari. bu destek gören ve bütün dünyada ilgiyle izlenen uluslararasi ortak bir çalisma.
bu yazi bundan 3-5 sene sonra yazilsaydi arastirilan dönem günümüzden 6.000 yil öncesi yerine 10.000 yil veya daha öncesi olmayacak miydi?
atatÜrk
yil 1930'dan 2 kisa zaman sonra 1932'de (türk tarih kurumu'nun atatürk tarafindan kurulmasi 1930) gelisen arastirmalar çerçevesinde; ilkel diller uzmani, degerli bilim adami, emekli general tahsin mayatepek derinlesen fikri sohbetlerinin birinde atatÜrk'e maya dili ile türk dili arasindaki benzesmelerden bahseder. (türkçe de "tepe" sözcügünün karsiligi maya dilinde "tepek"tir.) mayatepek buna benzer kelime ve deyim benzerliklerinin 100'den fazla oldugundan söz eder. bu fikri diyalogtan etkilenen atatÜrk konuyu daha fazla arastirmasi için o yillarda tahsin mayatepek'i meksika'ya elçi olarak tayin eder. meksika daki arastirmalarinda türk ve maya dillerinin benzerlikleri konusunda çalismalar yaparken william niven'le tanisan tahsin bey, hem niven'in tabletlerini inceleme firsatini elde eder, hem de churhward'in 50 senedir üzerinde çalisip bitirdigi mu medeniyeti ile ilgili eserin varligini ögrenir. bu gelismelerin düzenli olarak atatÜrk'e aktarilmasi sonucu, churcward kitabinin ilk nüshasi getirtilir ve yaklasik 40-50 kisilik bilim adamindan olusturulan grup tarafindan incelenir. atatÜrk türk dili ve sembolleri ile niven'in buldugu naacal tabletleri, maya dili ve sembolleri ve churcward kitaplari üzerinde yapilan çalismalara bizzat nezaret eder. kendi kayitlarini tutar. 1960 li yillarin sonlarina kadar türk dil kurumun da saklanan bu kitaplar daha sonra anitkabir arsivine devredilmistir. bu gün orijinal baskilari ve türkçe tercümeleri atatÜrk'Ün tuttugu notlarla birlikte anitkabir'de saklanmaktadir.

 

 


mu alfabesİ...
paskalya adası v.b. adalar (avusturalya-güney amerika arasında) eskiden büyük bir kıtanın parçalarıydı! ....İnsanlığın anavatanı olduğu sanılan ve artık araştırma yapılabilen batık bir kıta mu kitasi! ... mu kıtası büyük tufan sular altında kalır; ki bu büyük tufanın 'nuh tufanı' olduğu sanılmaktadır...aynı zamanda maya, aztek, olmek mitolojilerinde de büyük tufan'dan bahsedilir! .... mu kıtası sular altındadır ve sadece bir kaç parçası ayakta kalbilmiştir...paskalya, hawaii v.s v.s....
mu'dan göçen insanlar çeşitli yerlere yerleşmişlerdir... İşte burda olay biraz nuh tufanıyla çakışıyor; çünkü o zamanki insanlar bazı telepatik v.b güçleri olduğundan, dejenerasyonun ve bozulmaların getireceği felaketi anlamış ve göç etmişlerdir... Örnek veriyorum: ''uygur'' kabilesi kuzeye gidip uzak asya'ya yerleşmiştirn binlerce yıl sonra kurulan uygur devletinin adı tesadüf müdür? ? ! ! bu kabilelerden biri de karyenlerdir..(ismini tam hatırlayamıyorum ama böyle bir şey idi) karyenler de uzun bir yolculuktan sonra akdeniz ve ege denizine ulaşmışlardır...bunların da hani lise tarih kitaplarında (benim şu anda okumakta olduğum) gördüğümüz sümer, hitit, iyon, lidya, trak, yunan v.s... lerin ataları oldukları zannedilir.. (tabii bu medeniyetler arasında farklı yerlerden göç edip de gelenler de vardır!) hatta heredot karyen soyundan gelmesiyle övündüğünü anlatır....ayrıca yunan alfabesi de mu destanından oluşmaktadır! ! ! ! ...
al-paa-ha(alpha) be-ta(beta) kam-ma (gamma) tel-ta (delta) ep-zil-onom (epsilon ze-ta (zeta) et-ha (eta) thetheha-ha (theta) ıo-ta (ıota) kap-paa (kappa) lam-be-ta (lambta) mu (mu) devam ediyor....

al: ağır şiddetli
paa: zorla girmek
ha: su

be: yürümek
ta: düzlük, yer, zemin

kam: mağruz kalmak
ma: anne, dünya

tel: dip, alt
ta: bulunduğu yer

ep: engel
zil: sınır oluşturma
onom: büyük fırtına, hortum..

ze: çarpak, vurmak
ta: bulunduğu yer

et: birlikte
ha: su

thetheha: kaplamak
ha: su

ıo: canlı
ta: bulunduğu yer

ka: çökelti, tortu
paa: zorla girmek, hücum etmek

lam: batmak
be: yürümek
ta: bulunduğu yer

mu: mu

buraya kadarını hikaye haline getirelim: Şiddetle hücum eden sular, dağılır düzlüklere, alçak yerlere... engel çıkaran yüksekliklerde çarparak dalgalar büyük hortum ve fırtınalarla birlikte yine sular arka arkaya, kaplar bulunduğu her yeri. sular örter üzerini canlıların bulunduğu yerleri. batar mu'nun topraklari....(devam ediyor)
bu yunan alfabesinin sonuna kadar böyle...

paskalya adası bir zamanlar insanların anavatanı mu'nun bir parçasıydı; zaten o küçücük adada bu kadar fazla ve ağır heykeller bulunması bundandır...paskalya ayakta kalan adalardandı...buraya kadar olaylar böyle...gerisi de eclemif'in anlattığı gibi olabilir tabii....

not: atlantis kıtası da gerçektir; mitolojiden ibaret değildir; niteki ipuçları bulunmuş, hikaelerden araştırmalara geçilmiştir..yeri İberya yarımadasının hemen burnunun dibidir (batı avrupa'nın batısı) hatta şu anda portekiz'e ait olan the azores (azorlar takımadası) de atlantis'in ayakta kalmış yegane parçalarıdır....

 

 8. kayıp kıta mu 'nun yazarı james churchward 'ın anlattığı üzere, mu'nun bir zamanlar pasifik okyanusunda bulunduğuna dair kanıtlardan biri, tibetteki ve amerikadaki heykel ağızlarının pasifike dönük olarak mu demesidir. 200.000 ile 70.000 yillari arasinda varoldugu ileri surulen, gunes enerjisini o donemde kullanabilmis, yuksek teknoloji sahibi insanlarin yasadigi ileri surulen kitanin bu kadar az ve öz * bir adinin olmasi kanimca biraz ironiktir.

lemuria oldugu da soylenir ki ben bu kelimeye mu'dan daha sicak bakiyorum.

 

 7. bilinen dünyamızda amerika ve avrasya dediğimiz kıtalar arasında bulunduğu düşünülen insanların kültürel etkileşiminin etkilerinin araştırmasında baz alınan kıtadır,örnek verelim,bir mohawk savascisi ile bir roma savascisinin savas kiyafetleri neredeyse(zirh haric) süsleme olarak aynıdır,dünya piramitlerinin yapım şekli(meksika,,misir ve bolivya hatta son yillarda keşif ile bosna)ruhban sınıfının ise kiyafetleride büyük benzerlik göstermektedir,insanların bir şekilde bu bilgiyi "öğrenerek" veya "taklit ederek aldığı" düşünüldüğünde hiçde yadırganamayacak bir gerçeklik perspektifindedir mu kıtası.
ülkemizde bu konuda çok güzel bir araştırmaya imza atan cihangir gener'in
(bkz: ezoterik batini doktrinler tarihi) isimli kitabi okunasıdır.
 
 

 
 1. mu kıtası pasifik okyanusunda amerika ile asya arasında yer almış büyük bir kıtadır. merkezi ekvatorun biraz güneyine düşer. toprakları bugün hala su üzerinde kalmış bulunan bazı kara parçalarını da bazı adaları da içine almıştır. büyüklüğü yaklaşık olarak doğudan batıya 9500 km kuzeyden güneye 4800 km civarındadır. kıta ince boğazlar veya denizlerin ayırdığı 3 kara parçasından meydana gelmektedir. bu daha ileriki bir durumdur. günümüzde pasifik okyanusuna tek tek ya da takım adalar halinde yayılmış adaların tümü bir zamanlar mu kıtasının parçaları idiler. kıta günümüzden 12.000 yıl önce meydana gelen çok büyük depremler sonucu batmış adeta cayır cayır yanan bir girdaba dönüşerek pasifiğin derin sularına gömülmüştür. böylece bu bölge büyük bir uygarlığın ve 64.000.000 insanın mezarı haline gelmiştir.
anadolu topraklarına gelen varlıkların bir özelliği vardır, burası hem mu' dan hem de atlantis' ten göç eden kolonilerin birleştikleri, adeta girdap teşkil ettikleri ve harman oldukları bir zemin durumundadır. mu uygarlığı konusunda bilinen en kapsamlı araştırmacı İngiliz albay james churchward dır. atatürk ün emri ile emekli general tahsin bey churchward ın mu kıtası ile ilğili
1. kitap ''mu' nun Çocukları'' ,
2. kitap ''batık kıta mu'' ,
3. kitap ''mu' nun kutsal sembolleri''
4.kitap ''mu' nun kozmik güçleri'' kitaplarını türkiyeye getirmiş ve 60 kişiden oluşan bir tercüme heyyeti kurup bu kitapları türkçeye çevirmiştir. elde edilen bilgilerden atatürk çok etkilenmiştir ve defalarca bu tercümeleri okumuştur. atatürk ün vefatından sonra bu araştırma kapatılmıştır



-------------
BİR SAYHA İLE YURTLARINDA ÇÖKÜVERDİLER


Mesajı Yazan: Helen
Mesaj Tarihi: 16-Aralık-2007 Saat 19:42
NUH TUFANI
Nuh Tufanı konusunda sonuçsuz yaklaşımlar sunulmuştur. Ama dünya genelinde konuşulan Nuh Tufanı nasıl olmuştur? Yıldızlar Savaşı ile Nuh Tufanının ilişkisi nedir? Yeryüzünde bailayıp orada mı bitmiştir? Yoksa göklerde cinn-melek savaşı biçiminde başlayıp, yeryüzünde büyük deprem, parçalanma, yarılma sonucu tsunami vb yansımalarla mı tamamlanmıştır? İlignç notlar göreceksiniz. TANİTİCİ KITAPÇİKLAR: 5 KUR’AN-İ KERİM’DE NUH TUFANI İşte bu çizgiyi ve bu gerçeği yakalamaya aday olduğumuzu ispatlamak için “Birleşik Alan Teorisi Serisi” bünyesinde Kur’an-ı Kerimde Nuh AS kimdir? Âdem AS soyundan mıdır, gezegenli midir? Nuh Tufanı nerede gerçekleşmiştir? Gılgamış Destanı Nuh Tufanı destanı mıdır? İşte bu tanıtım kitapçığında bu soruların cevaplarını bulacaksınız NUH AS’İN YAŞI “Andolsun ki Nuh'u kavmine Resul olarak gönderdik.6 Onların arasında, elli seneyi saymazsak bin yıl kaldı. Kökten zalim cehennemlikler olarak Tufan kendilerini yakaladı.” Ankebût: 14. 6 *Tarihöncesi dönemin ne kadar karanlık ve bilinmezliklerle dolu olduğunu, tufandan sonra Saragon dönemine kadar Babil'de egemen olmuş sadece birinci aileden 23 kralın saltanatının 24.510 yıl olmasından anlamaktayız. Nuh'un gemisinin mitolojik oluşunu da tabletlerdeki: "Bu gemi bitki ve hayvanları koruyacak biçimde olsun. Tohumları ve onunla birlikte her bir türden hayat tohumunu koruyacak biçimde olsun" Bu anlatılanlar geminin bir gen bankası olduğunu göstermektedir ve gemi olayı, destan kapsamına girmektedir. Böyle uzun ömür ve kralların hükümdarlık süresi 25.000 yıl olacak biçimde bu dünya yaşama standartlarına uymamaktadır. Nuh AS kavmi, cinnler grubunda ve başka gezegende olabilir. Diğer dinlerden ve yazıt destanlardan aldığımız ve bizim kitaplarımıza da geçen bilgilere göre; Nuh AS’ın babası, İsa AS’ınki gibi, insan değildir. Bu 950 yıllık ömür de dünyanın sayı standardına göre değil, dünya dışı yaşama göredir ve dünya yaşlanma standardına göre 70 küsür yılı karşılamaktadır. NUH AS’İN KIMLIĞI “Onu saçmalamakla suçladılar, derken biz onu ve beraberindekileri gemide boğulmaktan kurtarıp değişmez ilke ayetlerimizi saçma bulanların boğulmasını sağladık.17 Zira onlar, kafalarının dikine giden bir topluluk durumunda idiler.” A’râf: 64. 17 *Tek tanrıcılık, peygamberlik ve ölümden sonraki hayatı ön görmekte... Burada boğulanlar kim? Bu sorunun yanıtı yok; yazı yok! Bu ilkel çağlarda düşünebilen insan yok! Bu dönemden bize kadar gelebilen belgesel yok! Sadece mitolojik ve anonim destanlar! Nuh AS, dünya-dışı bir gezegende yaşayıp dünyaya mı gönderilmiştir? O gezegende yıl kaç gün ve bir gün kaç saat idi? Oradaki sayılama nasıldı? Dünyamız bugünkü boyutları içinde miydi? Nûh Tûfânı acaba yerel midir, yoksa yıldız savaşları sonucu tüm dünyayı mı kaplamıştır? Nûh AS'a neden "İkinci Âdem" adı verilmiştir? 950 yıl, başka gezegenin yılı mıdır? Nuh AS önce orada mı yaşamış? O dönemde Hâm, Sâm ve Yâfes'ten başka insan var mıydı ve bu üç oğul tek değil de bir sülâleyi mi kapsıyordu? Neden dünyamızın Ekvator bölgesini oluşturan 23 derecelik kuzey-güney meridyenler arasındaki insanlar hâlâ ilkel dönemin özelliklerini taşımaktadır? Neden AİDS hastalığının vatanı Ekvator ülkeleri olarak görülmekte ve insanın insan olduğunun bilicine varamadığı dönem mi yaşanmıştır? Acaba bu dönem henüz insandan söz edilemediği bir insanlık dönemi midir? Maymunumsu insan ve insanımsı maymun deyimleri ne kadar doğru veya yanlıştır? Acaba Âdem'in ilk basamağı maymun-cann buluşması mıdır? Cennetten kovulan tüm nefisler, aynı anda mı dünyaya indi, yoksa önce Âdem AS gen-sülâlesi inerken Nuh AS gen-sülâlesi başka gezegene mi indi? Acaba cinnler de aynı anda mı cennetten kovuldu ve onlar aynı kendi gezegenleri boyutunda mı kaldılar? Bütün bu ve bu gibi akıl kurcalayan ve yanıtsız kalan, ancak hepsine Allah Taâlâ'nın katındaki bilgiler olarak iman edilmesini gerektiren sorular var. Felsefi bilgi âşığı kişilerin irdelemelerini hoş karşılayalım. İlk hayat Hint Okyanusundaki Seyşel Adalarında başlamış, oradan tüm dünyaya yayılmıştır. O yörenin, “maymunlar ana vatanı” olarak görülmesi ve AİDS hastalığının da oradan yayılması dikkat çekicidir. Bu bilgiler ışığında Tûfanın, 23 derecelik dönence kuşağı dışında kalan kutuplarda, özellikle Kuzey yarım kürede ve özellikle Akdeniz havzasında yaşandığını söyleyebiliriz. Bitki örtüsünün canlı ekolojisini nasıl etkilediğini ve bitki-canlı özdeşleşmesini “Amazon Irmağı Belgeselin”de görülebilir. GEMİNİN PLANLANMASİ “Melek gözlerimiz ve uz bilgi vahyimiz yardımlarıyla uzay gemisini yap. O hak-hukuk tanımayanlar konusunda bana bir şey söyleme; zira onlar şimdiden boğulmuşlardır." Uzay teknesini plana göre yapar. Kavminin ileri gelenleri, yanlarından her geçişlerinde onunla dalga geçiyorlardı. ...Derken yaptırım gücümüz gözüküp ateşleme reaktörü tandır8 kaynar kaynamaz: "Her eşeyleşenden bir çifti, aleyhinde kesin karar çıkan dışında seni tutan halkını ve inanmış kişileri oraya sıkıştır" dedik.” Hûd: 37-40. 8 *Bu "tandır" olayı çok tartışmalı bir konudur. Acaba yeryüzü mü fışkırmış? Yoksa o günkü deyimiyle ocak, buhar kazanı; bugünkü deyimiyle ateşlemeli motor, atom reaktörü mü? Çünkü burada insan gücünün ötesinde, insanüstü bir çaba, zamanötesi bilinçli varlık Allah Taâlâ'nın Gözleri, vahiyle haberleşen, komut alan varlık ötesi varlıklar bu gemi uzay teknesini yapmıştır. Gemi, tamamen insan ötesi olağanüstü ve mucize bir tekniğin ürünüdür. Melekler veya melekleşmiş güçlerce yapımı sürdürülen bu uzay gemisi dünyamızda mı yoksa dünyaötesi bir yerde mi yapılmıştır? GEMIDEKILER “Döllerini,11 dolduruldukları uçak-gemide12 taşımamız da onlar için ekosistem kanıtıdır. Onlar için binme kozmogonilerini onun benzerinden, varetmemiz de... Eğer dilersek onları boğardık; çığlık atma fısatları kalmaz, hiç kurtulamazlardı da. Buna rağmen kendilerine: "Gözüken-gözükmeyen kirliliklerin takvasını yaşayın; belki etkileşim bilgi-sevgi ağınız aralanır" denildiğinde hiç mi hiç umursamayıp13 onlara Rabbinin gizemli norm âyetlerinden binlercesi gelmiyor ki hemen omuz silkmesinler. ” Yâ Sîn: 41-46. 11 *"Zürriyet" deyimi, geniş boyutuyla spermleri andıran genler olmaktadır. Zürriyet ilk insandan, kıyamet gününe kadarki son insanın kromozomgen yapılarının habercisidir. Bu âyet-i kerimede Nuh Transatlantiği esas alınarak, insanın kağnıdan uzay aracı ve henüz kurgu-bilimcilerin çizimleriyle düşleyebildikleri gemilere kadar tüm deniz-uzay taşımacılığı, "taşımak" kavramına girmektedir. 12 *A. H. Yazır'ın değindiği gibi bu gemi, tamamen mecazî anlamda ve destanımsıdır. Gemi, ilk çağ fetişist insanlarının yaratılışta kullandıkları doğa güçlerinden, hayvanlardan; örneğin Âsenâ'dan ana rahmi ayarlamalarıdır. Tûfandaki Nûh'un Gemisidir ve ona tüm yeni ırk canlılarının doldurulmasıdır. Zaten ikinci âyet-i kerimedeki "benzer gemi" kavramı, her çağda yelkenlisi, buharlısı, akaryakıt ve nükleer yakıt motorlusu geliştirilerek kullandığımız gerçek gemileri kapsamına alır. Bu âyette içerik olarak fetişizm ve ona bağlı olarak şirk kötülenmektedir. Kur'ân-ı Kerimde hava ve uçak kavramı, su ve gemi kavramı içinde kullanılmaktadır. Çünkü havanın ve deniz suyunun kaldırma gücü aynıdır. 13 *Bu gramer karmaşasında bir müteşabihlik yaşanmakta, gemi-uçak kavramı Nuh AS'ın gemisini ilgilendirmektedir. Dünyanın bu ilk transatlantiği aynı zamanda bir yüzer hayvanat bahçesidir. Kozmik bir seleksiyonla her eşlenikten hayvanlar da biyolojik sınıflandırma çerçevesinde bu uzay gemisine yerleştirilmiştir. Bu dünya çapındaki bir tufana yakışır büyüklükteki geminin tarihî uzay yolculuğu bir boyuttan diğerine geçiş yolculuğudur. 83 insanın da yer aldığı ve önceki din kaynaklarının "mongollar" dediği, belki de gözleri çekik ve sarı ırk diye bildiğimiz Çin Hindi, Moğol ırkı olabilecek ve diğerlerinden kalabalık olmalarının sırrını açıklayabilecek gerçekler bu gemi ile açıklanacaktır. Dört büyük din kitabı da Hz Nuh'un "insan benzerlerinden çok değişik" bir fizik ve moral kimliğine sahip olduğunu ve bu değişikliği kendi oğullarına da aktardığını anlatmaktadırlar. Hâm, esmer-zenci, Sâm, buğday ve beyaz-esmer, Yâfes, sarışın ırkın atası olmuşlardır. Öteki dördüncü ve tufan sırasında boğulan oğlu Ken'an Yam da Mongol ırkının atası olabilir. Nuh tufanının önemi, bütün dünyanın ortak efsanesi olması yanında, tüm semavî kökenli haber kaynaklarında özel bir yeri olmasındadır. Tarih öncesi dönemlerde Atlantis-Mu batık kıtalarından da söz edilmesi müteşabihliğin boyutunu artırmaktadır. İnsan belleğinin gizli sürekliliği, "tanrı, cinn, şeytan-Melek"ten söz etmektedir. Tevrat, Hz Nuh'un gemisinde "Uzak-Kuzey"den gelme denizci bir kavimden söz etmektedir. Yine orada, dünya insanlarının "o insanlarla olan benzerliği az" ve dünyanın da "şimdi bildiğimiz dünya" olmadığı Ra'd: 5. anlatılmaktadır. Tufan, asla sanıldığı gibi Mezopotamya bazında dar ve küçük olmadığı, çünkü Amerikan yerlilerinin de aynı Nuh isimli tufan inançlarının bulunması, Gılgamış tufan serüveninin o çağda her uygarlığın kendisini "merkez" gösterme furyasını destanlaştırmış olması, Hûd: 44. tufanın tam dünya çapında, hattâ Venüs gibi bir gezegenden söz edilmesiyle gezegenler arası boyuta çıkarılması zihinleri karıştırmaktadır. İşte tarihöncesi çağda Nuh öncesi Atlantis-Mu uygarlığını ve o tufan olarak da o batık kıta ve uygarlıklara Venüs gibi gezegenden ilk insanın veya insanlaşmak üzere asî cinnlerin kovulmasını anlamaktayız. AA'a: Miraç'tan. NUH KAVMININ DÜŞÜŞÜ ...Gemi, dağ gibi dalgalar arasında akıp onları götürüyordu.9 ..."Ey dünya, tut o suyunu! Ey atmosfer, yut o fırtınanı!" diye yankılandı. Toprak suyu aldı ve çekildi de yaptırım gücü uygulaması bitirildi. Cûdî üzerinde kontrol merkezi kurdu. Devamla: "O zalimler topluluğu yok olsun!" diye yankılandı. ...Eğer ağını aralamazsan hiç kuşkusuz ben bunalıma sürüyenlerden olurum" dedi.11 Ses şöyle yankılandı: "Ey Nûh! Katımızdan sosyal barış sembolleri, ayrıca senin ve seninle sosyal bütünlük içindekilerin irade üstü meleklerce donatılmış Nûr tanecikleri eşliğinde düş aşağıya!12 Ardından yaradılışından bilinçsiz ümmetler...” Hûd: 42-48. 9 *Geniş kaynaklar ve destanlarda Nuh AS dünyada doğmamış, başka bir dünyadan dünyamıza kendi kavmiyle gönderilmiştir. Hikâyesi ve kıssası Kur'an-ı Kerimde açıktan belirtilmemiş başka ölümsüz zekâlar da aynı yolla gönderilmiş ve gönderilmektedir: Nuh AS'a ilişkin İsrâ': 3. "şekûr" deyimi kullanılmıştır. Bu deyim ve Davud AS için kullanılan "evvab" deyimi Sâd: 17,19,30,44. dünya ötesinde yetişmiş ölümsüz ama dünyada insanlaşmış ve öylece kalmış bilinçli zekâ; Nebi, Resûl, Veli vd için kullanılmışlardır. Dünya ile öteki dünya arasını Allah'ın güdümünde su yolu gibi kullanabilen ölümsüz zekâlar için bu iki kavram kullanılmıştır. Tufan bir kez değil, Gılgamış destanı ile uzak doğunun el kitabı Popol Vuh'taki Nuh AS'ların tufanları ayrı tarihlerde gerçekleşmiştir. Atlantis ve Mu kıtalarının yıldız savaşını anımsatan melek-cinn savaşları sonucu battığını ve Buda'nın o ülkelerde yetiştiğini, geniş açıdan baktığımızda muharref dinler gibi onun da büyük değişikliklerle bize yansıdığını anlamaktayız. "Nuh'un Gemisi", "Cûdî Dağı", "su" vb kavramları ve "Yunus AS" gibi ölümsüzleri sözlüklerin ötesinde yorumlarız. Örneğin su kavramının sözcük anlamında kullanılmadığını, Kalem: 11. göğün kapılarının ve yerin de kapılarının açılmasıyla gerçekleştiğini anlamaktayız. Hangi gök kapılarının açıldığı, suyun serbest bırakıldığı konusu açıklık kazanmamış ve destan havası içinde kalmıştır. Kur'an-ı Kerimdeki Nuh tufanında sadece kutupları ilgilendiren ve kutupların ters dönmesine neden olan doğa olayından söz edilir. Örneğin Afrika, Ekvator ve Güney Amerika'da Amazon nehri bölgelerinde tufan olmadığını TV belgesellerinden anlamaktayız. Nuh AS’ın 950 yıl ömrü; dünya yaşı değil, başka dünyanın yaşına oranlaması ve müteşabih bir kavram. Başka kaynaklarda babası; Nuh'un kendisinden olmadığını, o dönemin bilgi kaynağı yıldız bakıcılara giderek aydınlatıldığı yazılmaktadır. Mukaddes kitaplarda Nuh AS'ın üç oğlu bulunduğunu, tüm dünya ırklarının bu üç kişiden yayıldığını görmekteyiz. Oysa âyet: 40. Nuh'a inananların çok az kişi olduklarından ve İsrâ: 3, Meryem: 58. çok kişiden söz edilmemektedir. 12 *Aynı "düşme" fiilinin emir kipi Âdem AS düşmesiyle özdeşleşmesi akla yeni sorular getirmektedir. Bakara: 36, 38. A'raf: 13, 24. Tâ Hâ:123. Acaba Adem AS'ın kovulduğu cennetle Nuh AS'ın dünyası aynı mıdır? J. Evole diyor ki: “Kaldeli Gılgamışın başarısızlığı ile aynı semitik dönemin İbrânî uygarlığındaki Âdem’in düşüşü aynı bağlamdadır.” YİLDİZLAR SAVAŞİ VE TUFAN “Nuh ile o gemiye yüklediklerimizin zürriyeti! O, gezegenli şükürcü mü şükürcü bir kul idi. Biz o kader Kitabında İsrailoğullarına: "Ülkede iki kez kundaklanacak kundaklanacaksınız ve yüceden daha yüce olmakta direnecek direneceksiniz6" diye deklare ettik. ...Ama o ikinin yüce gezegendekinin vâdesi gelip çattığında doğaüstü dev güç sahibi kullarımızı7 üzerinize ışınladık da gezegenin kavşaklarını didiklediler. Bu, alışılagelmiş önuyarı idi. Sonra ataklığı bir size bir onlara döndürdük; sizi holdingleşmiş sermaye ve el üstü gençlikle destekleyip devlet sahibi yaptık. Sizi ülkede çok nüfuzlu lobi grup durumuna getirdik.” İsrâ’: 3-6. 6 *"Doğaüstü dev güçler", bu kafa tutan sabatçılara Allah Taâlânın gönderdiği ve yıldız savaşlarını başlatan azap melekleridir. "Ûlâ" deyimini tarihöncesi İsrailoğulları diye alırsak Filistin'i istila edip İbranî ulusunun "on kayıp kabile"sinin yok olmasına neden olan Asurlular ve yüz yıl kadar sonra Süleyman Mabedini yıkıp İsrailoğullarından kalanları da tutsak alarak yurtlarından çıkaran Babilliler Allah Taâlânın dev kulları olabilir mi? Ta tarihöncesinde özellikle tatil konusundaki devrim ilkelerini hiçe saymalarından o ilk İsrailoğullarının uğradıkları doğa dışı felaketlerine gönderi yapılmış olabilir mi? En ilgi çekicisi, Büyük L. "Asura" sözcüğüdür: "Soluktan yaratılmış anlamında sanskritçe sözcük, yer altı dünyasında yaşayan yaratıkları belirtir. Destanlar ve purana'larda; iktidarı ele geçirmek için insanlar ve tanrılar dünyasına doğru çıkan güçlü şeytanlar olarak betimlenmişlerdir. Bunlar, Brahmanların kurban törenlerini sürekli bozar ve dünyaya karışıklık saçarlardı" denmektedir. Hangi dünyaya? Acaba gezegendekilere mi? Asur'luların kıymetli süs taşlarına oydukları nazarlıklarında dinsel ve mitolojik hayvanlarla melekler arasındaki kavgalar yer almaktadır. Bu destanımsı hayvanlar hangi varlıkları temsil edebilirler? "Tarih öncesi dönem"deki Nuh Tufanı hikâyesi yazının bulunmasından sonraki bir Sümer hikâyesiyle özdeşleştirilmektedir. Bu Sümerler kimlerdir? Tevrat'taki tufan mitolojisi, İsrailoğullarınca Asurîler ve Keldanîlerden alınıp Tevrat'a sokulmuştur. Neden? Her doğal âfet gibi Mezopotamya'daki Nuh tufanını da kutsal kitaplar, o yöre halkının günahlarına bağlamaktadır. Bu günah neydi? İncil'de: "Armageddon, bütün ülkelerin krallarının idam yeri olarak tanımlanır. ...ve orada şimşekler, sesler ve gökgürültüleri vardı ve büyük bir deprem oldu" denmektedir. Armageddon, İbranîce "Megid-do Dağı" anlamına gelir. BTD. Burası dağ mıdır? Yoksa Nuh'un kavmi sergen İsrailoğullarının kovulduğu gezegen mi? Gılgameş, başlangıçta zâlim bir beydir. Kimseye dirlik vermez. Bir gün dağlarda tanıştığı Engidu ile Katran Ormanındaki dev Humbaba'yı öldürürler. Gılgameş Destanı şöyle başlar: "Aşağı indi ve birinci solumayla yüz kişiyi, ikiyüz daha, üç yüz kişi daha devirdi. İkinci solumayla o kadar daha, üçüncüsüyle... ölülerin nereye gittiğini düşünüp ıstıraplar çeken Gilgameş, Maşu ikiz Dağına gelir: Utnapiştim Nuh ceddimin yolunda... O, tanrıların arasına girdi ve tanrıların meclisinde hayata kavuştu. Ondan ölüm ve hayatı soracağım." 6 *Kıraat imamlarınca üç çeşit okunan “le tüfsedünne” fiilinin, İbni Abbas’ın benimsediği bu edilgen çatılı biçimini esas almış bulunmaktayız. Tefsir kaynak kitaplarımızın anlam yüklemede çok zorlandıkları bu müteşabih sözcüklerin anlamını tradisyonel çağa göre yenilemek zorundayız. Aryen efsanesinde, Gılgamış destanındaki gibi, kahramanın gaflet uykusuna dalıp da şeytanca gâfil avlanmasının dışında çoğu kez başarılı olan yiğitçe bir cüretin başarısızlık sonunda bir “günah”a dönüşmesi; İbrânî semitizmine göre simgesel “yasak meyve” ağacını elde etmeye çalışanlar dişi çekiciliğine kapılıp tuzağa düşer ve günahkâr olurlar. Burada Âdem AS’ın düşüşü ve Nuh AS’ın düşüşü işlenmektedir. Bu âyet-i kerimede Nuh AS kavminin düşüşü söz konusudur. Burada İsrailoğullarının o gezegenlerinde devlet olma iradesini kendilerinde görmeleri sonucu kendi kendilerine yönetima kalkışınca dev güçlü kullarca hırpalanmışlar ve düşüşe uğramışlardır. Kundaklamamış, kundaklanmışlardır. 7 *Sümerce'de Gır sözcüğü "dev yapılı" ve Gameş de "Manda" anlamında boğadır ve bu sıfatlar, her destanda ölümsüz varlıklara mecâzî yakıştırılmıştır. J. Evole diyor ki: Bu uygarlıklar, meleklerle yeryüzü sakinlerinin, ya da ölümsüz tanrılarla ölümlü kadınların birleşmelerinin olumlu yönünü oluşturmaktadır. İlâhî güçlerin insan bedenine girişi ile oluşan bir kahraman ile semavî tanrıların dişilerle birleşmeleri sonucu oluşan bir kahraman arasında fark yoktur. Meleklerin dişilerle birleşmelerinden oluşmuş Nefelin; “muzaffer insanlar” yiğit ırkı oluştururlar. Yazıta göre deva’lar ya da aydınlık güçler ile kutsal yarı tanrıların düşmanları Asura’lar arasındaki mücadele, göğün dört katında veya bölgesinde geçmiştir. 8 *Burada Musa AS'ın Kitabını Nuh AS'ın gemisi olayıyla bağlantılı kılması, öteki dünya peygamberi Nuh AS kavmi, tarih öncesi İsrailoğulları olduğunu akla getirmektedir. Tevrat'ın yazılı metninin düzenlenmesinde Nuh Tufanıyla ilgili Gılgamış Destanıyla sıkı bir ağız birliği edilmesi ve "diyâr" sözcüğünün "gezegen" anlamında Haşr: 2. yalnız bu kıssada ve "deyyar" sözcüğünün Nuh: 26. geçmesi destanları gündeme getirmektedir. İlk Nuh tufanı bu İsrailoğulları üzerine, sabat dolayısıyla karşı devrim ilkeleri koymaları yüzünden çevrilmiş ve "dünyaya kovulmuşlar" olamaz-lar mı? Tevrat'ın ana kaynağı Gılgamış Destanında Arapça Cumartesi anlamında "Sabat" geçmekte, Kur'an-ı Kerimde de devrim ilkelerinden Bakara: 65, Nisâ': 47,151. Cuma günü tatil devrim ilkesini Cumartesi ile değiştirmeleri nedeniyle lanetlendiklerinden söz edilmektedir. Araştırmalar sonucu kaleme alınan "Çarpışan Dünyalar" adlı kitapta dünyanın birçok yerinde tarihsel gelişme süreci içinde akışı değiştirecek nitelikte dünyayı şiddetle etkileyen bir takım kozmik olayların varlığı belgelenmektedir. İşte İsrailoğullarının yaratılış destanı olan Gılgamış destanında kozmik savaşlardan söz edilmesi de Nuh AS'ın ilk İsrailoğullarının peygamberi olduğunu ve başka bir mitolojik dünyadan bu dünyamıza göç ettiklerini kanıtlamaktadır. Eğer Hz Nuh AS tarih öncesi ilk İsarioğullarının peygamberi ise, Allah Taâlâya kafa tuttuklarından kaybolan kabileler ve asî cinnler olayı doğru ise bu olay destanımsı anlatım oluverir. NUH AS’İN KAVMI “Nuh2: "Ey Rabbim! Dünya üzerinde o kafirlerden yurt edinecek komutan bırakma. Onları bırakırsan Senin kullarını mefkûresiz eder; doğurmak istemezler. Şayet doğururlarsa sadece ahlak perdesini yırtan ve sertlik yanlısı nesil doğururlar.” Nuh: 26-27. Ta baştan Nuh kavmi de hep saçma bulup kulumuzu yalancılıkla suçlarken: ...Rabbine: "Ben yenik düşmüşüm. Öcümü sen al" diye yalvardı. Biz de gözyaşının sel olduğu su ile gök kapılarını açtık; çekim gücü yok artık. Öte yandan dünyayı; fışkıran pınarlara çevirdik de o iki su Atlantis-Mu, kaderde belirlenmiş plana göre Mezopotamya'da kavuştu.2 Onu levhalara ve itici reaktörlere sahip uzay aracı üzerinde taşıdık... kurmay kullarımız eşliğinde yol alıyor; gözükmez yenik cinnlere gözdağı olsun... Kamer: 9-14. 2 *Burada tarihöncesi dönem müteşabihlikleri bulunmaktadır. Fiil ve sıfat-fiillerin özne ve tümleçleri vurgulanmadan tam kapalılık içinde destanımsı anlatılmaktadır. "Su" gerçek anlamında kullanılmamakta, gök suyu-yer suyu diye bir ayırım olmamasına rağmen bu iki ayrı su parçaları bir yerlerde kavuşmaktadır. Mitoloji uzmanı İbni E. Hatem: bugüne kadar ve bugünün ardından yağan yağmurlar bulutlardan boşalırken bugün bulutsuz gökten boşalmış ve iki su kavuşmuştur" demektedir. Nakkaş adlı bir tefsir kaynağı, göklerden amacın Samanyolu olduğunu, tıpkı çantanın şifreli kilidi gibi göklerin kilidi olduğunu anlatmaktadır. "Gözler" deyimi de gerçek anlamında olmayıp "kasabanın gözdeleri", "ileri gelenler", "a'yân" anlamında kullanılacağı gibi, Allah Taâlânın ölümsüz düşünen zekâları; Hz Musa ve Hz Lût'a eşlik edenler de olabilir; Veli kullardan bazıları anlamına da gelebilir. "Düsur" sözcüğü de çalındıkça çok büyük enerjiyle iten aygıt olduğuna göre motor pistonu ve uzay mekiği güdücüsü olarak düşünülebilir. "Münhemir su"'ya ilişkin hiçbir bilimsel açıklama bulunmadığından konu bütünlüğü ve akışı içinde; yıldız savaşlarındaki çok başlıklı lazer silahlarının kustuğu ışın mermiler anlamındadır. Zaten uzak doğu dinlerinin mensupları Nuh Tufanını böyle destanlaştırmaktadır. "Küfr" sözcüğü de Bakara: 102. gizlenen güç anlamında cinn olarak alınmaktadır. Bunların toplamından farklı bir yorum doğmaktadır: Sergen cinnlerin insanlaşmasını sağlayan Tufan! 3 *İşte Nuh Tûfanı en açık biçimde ve Kitab-ı Mukaddes ile Gılgamış Destanına uygun anlatılmaktadır. Bu Nuh Tufanının sadece yeryüzünde değil, yeryüzüyle yakın gök arasında olduğu imajını vermektedir. Anlatılanlara göre Nuh Tufanı, bu dünya ve atmosferi arasında, çok büyük olasılıkla Ağrı Dağı veya Nemrut dağı çevresinde olmuş bitmiş basit bir yağmur ve yağmur gölünde geçmiştir. Ama bu tahta gemi hep o bölgelerde aranmakta ve bulunamamaktadır. Oysa Nuh Tufanının; şu anda yitik iki ana kara parçası "Atlantis" ve "Mu" kıtalarıyla kurtulan insanlarının birleştiği, Hz İbrahim sonrası insanlık tarihinin "iki suyun buluştuğu yer" olarak tanıttığı ve Nuh gemisiyle kurtulan ırkların ortaklaşa kurdukları Mezopotamya uygarlığı bünyesinde yaşandığını mitolojik olarak görmekteyiz. Çin ve Tibet'te, İnka, Aztek ve Maya uygarlıklarının yaşandığı Güney Amerika ve Nazca tepelerinde de duyulan, kapsamlı ve bir dünya gününde değil de ilâhî Gün içinde gerçekleşen olay olarak görmekteyiz. Bu nedenle birkaç satırla geçiştirilecek olay değildir. Bu Tufan, İblis kumandasındaki asî cinnlerin kendi katlarında azap melekleriyle uzayda sürdürdükleri çetin yıldız savaşları sonucu yenik düşerek savaşı yeryüzü koşullarında sürdürmek üzere yeryüzüne çekilmelerinin savaşıdır. Birçok tarihöncesi insan inancında: inananların bir mağaraya girdikleri ve büyük bilgilerle çıktıkları törenlerden söz edilmektedir. Bazı araştırmacılar İrlanda ve İzlanda'daki çeşitli düzlüklerin dev uzay gemilerinin saçtığı ateşlerden oluştuğunu, Avrupa'nın kuzey ucunun Orta Amerika ile birleştiğini savunurlar. Eskimolar bugün yaşadıkları yerlere verimli tropik bölgelerden "kocaman madenî kuşlar"la taşındıklarına, ama aralarında başka bir efsane de güya ölmüş veya "göğe kaçırılmış" çocuklarından birkaçı, sonradan hem de eskiden sahip olmadıkları büyü yetenekleriyle donatılmış olarak canlılar arasına döndürüldüklerine inanırlar. Bugün Kanada'nın güneyinde; doğruluğu tespit edilmiş o korkunç tahribat acaba neden ileri gelmiştir? Belki de bu tahribat, eski Hint ve Cin tarihlerinin sözünü ettiklerine benzer şiddetli bir savaş, insanlar ya da insan kılığındaki yaratıklar olarak betimlenen melek-şeytan arası, hayale sığmaz yaratıklar arasında; "ateş kuşu" ile "beyazlar" arasında çıkan bir çatışmaydı. Popol Vuh'a göre bu tahta adamlar yok edildiler, ortadan kaldırıldılar ve öldürüldüler: “Göğün Kalbi bir tufan yarattı ve tahta adamların kafalarına büyük büyük sular indi. Gökyüzünden sıvı reçine yağdı. Dünyanın yüzü karardı. Gece gündüz, kapkara bir yağmur başladı.” Bunlar maymunumsu ırk olabilir. Bu tahta adamların son bulmasını, Yunan mitologyasında tanrılarla titanları karşı karşıya getiren savaşın tıpatıp eşi bir savaş izledi. Bu mitolojide bu yok edilme sırasında gönderilen dört yüz genç Ülker yıldızına dönüşüp göklere çıkmışlar ve Ülker yıldızları, gökyüzüne kurban edilmişlerin sunak yerinin imgesi olmuştur. Tufan, "zamanı olmayan Dünya"da başlayan ve önceki uydu Ay olan o dünyanın yok olmasının başka âfetlere de yol açtığı, bu dönemde titanların da yeryüzünden uzaya fırladığı olayıdır. Bu insanüstü yaratıkların doğmasına ve arkadan yeteneklerinin kısıtlanmasına yol açan neydi? O "zamansız dünya"nın son etkileriyle kesilen yoğun bir kozmik ışınlar yağmuru mu? Atalarının doğudan, olasılıkla Atlantis olan bu son derece yüksek uygarlık düzeyine ulaşmış ülkelerden gelmeleri ve Hint ırkından insanlarla birleşmeleri mi? Yoksa doğrudan doğruya uzaydan üstün yaratıkların inmesi mi? Bunlar nesli olmayan devler miydi? Devlere ilişkin efsaneler Amerika'da daha çoktur. Dünyanın yaradılışından 4008 yıl sonra oluşan tufandan önce o yerlerde dev yaratıklar otururdu. Macellan, Patagonya'da onların son kalıntılarına rastladığını anlatır. Başı ancak onların bellerine geliyordu. Mayalar bu büyük olayı, çok daha sonra yıldırım, gök gürültüsü ve şimşekle dünyaya inmiş ve tanrısal kökenden geldikleri benimsenen galaksi yolcularına bağlamışlardır. Bunlar, öldürücü silahlarla donanmış dünya dışı yaratıklar sayılan şeytan cinnlerdir. Kehf: 94. Kimisi tahta yaratıkların sadece kanını dökerken, kimisi kemiklerle kafatasını parçalıyor; kemiklerine kalıncaya değ, kafatasına değ kemirip yiyorlardı. Eskimo, lâpon ve fin efsaneleri kesinlikle dünyanın baş aşağı geldiğini; aşağının yukarıya çıktığını ve bir evrensel yangını tufanın izlediğini söylerler. "Mısır'da dört kez Güneş şimdi yükseldiğinden başka noktalardan yükselmiş ve iki kez de şimdi battığı yerde doğup şimdi battığı yerde batmıştı" "Mavi Adamlar Ülkesi" diye anılan yitik "Atlantis" ülkesinin Atlas Okyanusunun derinliklerine gömülmüş uygarlığının kalıntısı Sahra halkı bugünkü efsanelerinde artık canavarlardan değil de "uçan taşlar" ve "kuleler"den söz ediyorlar. "Yüz-kollu acımasız yaratıklar", "korkunç güce sahip canavar" gibi bir gezegenlerarası yolcu Gorgone olamaz mı? Arkeolojik bulgular bu âfetin, kendine özgü bir Atlantis düşünen Platon'dan dokuz bin yıl önce olduğu ve Mu kıtasının gömülüş tarihiyle aynı olduğu anlaşılmaktadır. İzlanda Wikingleri, henüz gizemleri çözülememiş Girit çinivizleri ve Girit'e bağlı Çatalhöyük uygarlıkları Maya kültürüyle bağlantılı olarak Atlantis uygarlığını belirlemektedirler. Mühürlü bir kitap Baalbek anıtlarını kim yaptı? Bu mermer sütunlar neden yarım kalmış? Bir tufan sonucu olmasın!



-------------
BİR SAYHA İLE YURTLARINDA ÇÖKÜVERDİLER


Mesajı Yazan: Helen
Mesaj Tarihi: 17-Aralık-2007 Saat 21:06
   Selamlar Arkadaşlar;
Birkaç zamandır, Nuh A.S ile ilgili tufanla ilgili dökümanları paylaşıyorum. Paste ettiğimiz bu yazıtların kimisi çook basit bir dar düşünce içinde anlatılmış. Bazısı ise oldukça uçuk kaçık şeyler. Bunun ortası hiç yokmu? Mutlaka vardır. Hayal gücümüzü zorlayacak olursak bir çok sonuçlar çıkartırız elbet. Ama düşüncelerimiz bizi yanılgıyada götürebilir. Kur'an da bir çok olay çok güzel açıklıyor ve ip uçlarını vermekte. Bizde ona iman etmek durumundayız. Severek, itaat ederek.Zevkle. Allahımıza olan inancımızı hiçbir uçuk kaçık hikaye zedeleyemez. Bazı yazıtlarda tufanın Fırat_Dicle havzasında olup bittiğinden bahsediyor. Şahsım adına bu fikre katılmıyorum. Çünki o kadar basit değil.
 

فَدَعَا رَبَّهُ أَنِّي مَغْلُوبٌ فَانْتَصِرْ

KAMER/10- Bunun üzerine Rabbine: "Ben yenik düştüm, bana yardım et!" diyerek yalvardı.

وَقَالَ نُوحٌ رَبِّ لَا تَذَرْ عَلَى الْأَرْضِ مِنَ الْكَافِرِينَ دَيَّارًا

NUH/Nûh dedi ki: "Yeryüzünde kafirlerden bir tek kişi bırakma."

 

إِنَّكَ إِنْ تَذَرْهُمْ يُضِلُّوا عِبَادَكَ وَلَا يَلِدُوا إِلَّا فَاجِرًا كَفَّارًا

NUH "Zira sen onları bırakırsan kullarını yoldan çıkarırlar ve sadece ahlâksız ve kâfir çocuklar doğururlar."

Nuh A.S duasından biriside, Rabbim sana iman etmeyen, bir kişi dahi yeryüzünde bırakma. Sözleridir. Dağlar boyu dalgalar nasıl oluyorda bu coğrafyada var olabiliyor. Oysa ayetlerde dağlar boyunda tsunami biçiminde dalgalardan bahseder. Fırat dicle havzasu hemen hemen fazla eğimi olmayan yerlerdir. Bahsedilen judi dağı veya Ağrı olsun bin metre veya yukarısı yüksekliği olan dağlardır. Gemi bunun tepesine oturtuluyor. Bu devasa dalga nasıl olurda sadece o bölgede olabiliyor?
  Azıcık şiddetli bir sağanak yağmurda sel felaketlerini yaşayan ülkemizde 1000 metrelik dalga boyları sadece mezopotamyada gerçekleşiyor.ALLAH ın Nuh A.S a her canlıdan bir çift al demesi. Neden bu emir?. Yerel bir felakette neden buna ihtiyaç duyulsunki. Dünyanın diğer bölgelerinde insan ve hayvan,bitki topluluğu yokmuyduki?..Demekki topyekun bir yok olma durumu varki, her canlıdan birer çift alınıyor. Ve en önemlisi de,Yapılan gemi , Allah katından görevli birinin gözetiminde yapılıyor olması. Basit bir gemi olsa, neden özel bir görevli dünyaya iniyor. 50 metrelik bir tahta sal için ,Allah katından görevli indirirmi?Ve öyle bir mükemmel gemi olmalıki dağlar boyu dalgalarla mücadele etsin. Veya 1000 metrelik. Ayrıca Nuh A. S 950 yıl yaşamış olması, bu sürecin hayli uzun olduğudur bence. Ayrıca Adem A.S nin Nuh A.S yi görmüş olması. Yani insan nüfusu zaten fazla değil. Ve bunların pek azı iman etmiş olması. Anladığım İnsan sayısı az zaten fakat yaşayan her canlı türünden (bitki, hayvan) gemiye alması gerekliği. Ve o dağ gibi dalgalara 50 metrelik gemi nasıl dayanır? Allah isterse dayanır tabiiki fakat, Allah sünnetullahına uygun iş yapar. O günü görmemiş olduğumuzdan  dolayı aklımızı çalıştırıp, Allahın Yüceliği konusunda ŞÜKRETMEK gerektiğidir.
Ayrıca tüm dünyada yapılan araştırmalarda, yer kürenin derinliklerinde, ani hayvan ve bitki ölümleri gerçekleşmiş. Farklı coğrafyalarda ferklı hayvan ve bitki ölümleri. Eğerki ,dogal yönden bu hayvanlar ölselerdi kısa zaman sonra yok olurlardı. fakat ani şokla öldükleri için fosilleşmişlerdir.ve bu fosillere amerkada rastlanmış, asyada rastlanmış, afrikada rastlanmış, ayrıca yaşamış uygarlıkların yazılı tabletlerinde yaşanmış bir devasa tufandan bahsedilmektedir. Mesela LUt Kavminin helakı, bulundukları coğrafyada denizden 200metre civarı aşağıya göçmüştür.Ve bu ani bir şekilde olmuş. kızgın beyaz lavlarla üzerleri kapanmıştır. Sanki onlar bu dünyada hiç yaşamamış gibiydiler. Mesela kuzey buz denizinde bulunan dinazor fosilleri,demekki o dönemde kuzey buz denizi tropikal bir iklim kuşağındaydı.Yeni Zelanda da geçen sene olan depremde oluşan tsunami dedikleri şey, bir tsunami değil sadece taşkın. Bir taşkın bile yüzlerce insanı öldürebiliyor. Ki metrelerce alan su altında kalabiliyor.Sadece deniz dibinde oluşan  tektonik bir deprem sonucu.Sonrası feci bir su baskını ve ölümler.Kutuplarda küresel ısınma sonucu meydana gelen erimeler, deniz seviyesini 2 cm yükselttiğinde, Avrupa sahil şeridinde bir çok yerleşim yeri haritadan silinebiliyor. Bu erime bizide, taaa oradan,kutuplardan bize, kıyı şeridimizin yok olmasını sağlayacak. Bazı güzel yerlerimiz belki çölleşecek çoook şeyleri bulamaz hale geleceğiz belki... Bunlar sadece yeryüzünde oluşan olağandışı afetlerde bu hale gelinebiliyor, yani sadece yeryüzünde . Ya birde gökyüzünün kapıları açılıpta inanılmaz boyutlarda yağmurlar yağsaydı ne olurdu?İster istemez aklım Nuh Tufanına gidiyor...O günkü yaşanmış
sahneleri yaşıyor gibiyim....Sarsıntılar... göklerden inen su....yerlerden fışkıran sular...Dağlar boyu dalgalar(500_1000 metre)sadece o bölge coğrafyasında olsa bile bu globale yayılmazmıydı?Düşünülmesi gereken çok şey var bunda bence. Kur'an tertemiz bir kitap. Bilimsel içeriği oldukça fazla. Ona inanıyor, ALLAH kelamına iman ediyorum...Allahımın sevgisi içimde o kadar büyükki, onun büyüklüğünü yaşanmış ve Kur'anda yazılmış kıssalardan çok iyi anlıyorum. Onu okudukça İçimden ALLAH ıma olan sevgim ve inancım dahada pekişiyor.Allah içimizdeki imanımızı,sevgimizi almasın. Allah bizleri doğru yolumuzdan ayırmasın. Sevgisini içimizden eksik etmesim. Bizleri başıboş bırakmasın. ALAH bizlerin canını inanalar ve iman etmişler kategorinde,müslümanlar olarak canımızı alsın::::Saygılar ve Sevgilerimle:::::SAYHA
 


-------------
BİR SAYHA İLE YURTLARINDA ÇÖKÜVERDİLER


Mesajı Yazan: Misafir
Mesaj Tarihi: 18-Aralık-2007 Saat 06:19

Selamun Aleykum! Değerli Sayha Kardeşim!

 

Allah Razı olsun. Astığınız yazılarla dikkatleri Nuh Tufanı'nın üzerine çektiniz.

Bu konuda söz söyleyenlerin çalışmalarını buraya taşıyarak ufkumuzu genişlettiniz.

 
Değerli Kardeşim!
 

Nuh tufanı, Rabbimizin Vahyinde nasıl anlatılıyor?diye Kur’an’a bakarsak:

 

Nahl98: Feizâ kara'tel Kur’âne festeız billahi mineş şeytanir raciym
Kur’an’ı kıraat ettiğin vakit, şeytan-ı raciym’den  Allah’a sığın.

 

Furkan;32: "Ve kalelleziyne keferu levla nüzzile aleyhil Kur’ânu cümleten vahıdeten, kezâlike linüsebbite bihi fuadeke ve rettelnahu tertiyla"
Kafir olanlar dediler ki: “O’na Kur’an  cümle-i vahid’e/tek bir cümle, topluca birden olarak tenzil edilmeli  değil miydi?”...   böylece O’nunla "Senin Fuadını" sabitleyelim diye ve O’nu tertil/ara ara, bölüm bölüm üzere okuduk.

 

 

Rabbımızın  Kur’an’dan yararlanabilmenin şartını görürüz.

 

Öncelikle, bu konu ile ilgili bütün bildiklerimizi unutarak;Rabbımız, Nuh Tufanı ile ilgili bize neler demiş?  Sorusuna cevap arayacağız. Bunun için de Furkan 32 de belirttiği şekilde konuyu tertilleyerek inceleyeceğiz. 

 

Nuh Kıssasını Rabbımız kısa ve uzun pasajlar halinde aşağıdaki ayetlerde belirtmiş.

 

Kamer: 37/9-16., Meryem: 44758., Şu'arâ: 47/105-122, İsrâ 50/3, Yûnus: 51/71-73; Hûd: 52/25-49; En'âm: 55/84; Sâffât: 56/75-82; Mü'min: 60/5-6,31; Şûra: 62/13, Nuh: 71/1-28, İbrâhîm: 72/9, Enbiya: 73/76-77, Mü'minun: 74/23-31, Hakka 78/11-12, Ankebût: 85/14-15; Hac: 88/42, Âl- i İmrân: 94/33; Ahzâb: 97/7; Tahrîm: 106/10; Hadîd: 112/26; Tevbe: 113/70.

 

Değerli Kardeşim!

Bu konuda, biz inananlara düşen; Alemleri Rabbi olan Yüce Allah'ın bildirdiği kadarını bildiğimizi belirtmektir.

 

Bakara;32: "Kalu sübhaneke la ılme lena illâ ma ‘allemtena, inneke entel AliymülHakiym"
“Subhansın, bizim için senin bildirdiğinden başka ilim ne mümkün?; muhakkak ki sensin Aliym ve Hakiym” dediler.

 

Yazınızda:

 

Kur'an da bir çok olay çok güzel açıklıyor ve ip uçlarını vermekte. Bizde ona iman etmek durumundayız. Severek, itaat ederek.Zevkle. Allahımıza olan inancımızı hiçbir uçuk kaçık hikaye zedeleyemez” diyorsunuz.

 
Allah Razı olsun. Allah’a itaatin güzel bir örneği...

 

Ancak, hemen izleyen cümlede:

Bazı yazıtlarda tufanın Fırat_Dicle havzasında olup bittiğinden bahsediyor. Şahsım adına bu fikre katılmıyorum

 
diyerek bir yargıda bulunuyorsunuz.
 
Bir önceki Allah’a itaati en iyi şekilde belirttiğiniz cümle ile bu cümleniz çelişmiyor  mu?

 

Bu yargınıza Nuh'un; Ona selam olsun.

Kamer 10 daki: “Fedea Rabbehu enniy mağlubun fentasır”
Nihayet Rabbine: “Doğrusu ben mağlub oldum, nusret et/yardım et/galip getir” diye dua etti.

ve 

 

Nuh 26 daki: Ve kale Nuhun Rabbi la tezer 'alel'Ardı minelkafiriyne deyyara”
Nuh dedi ki: “Rabbim!.. Kafirlerden Arz üzerinde bir deyyar bırakma!”.

 

diyen yakaran ayetleri ile

 

Nuh27deki: İnneke in tezerhüm yudıllu 'ıbadeke ve la yelidu illâ faciren keffara
Muhakkak ki sen, eğer onları bırakırsan, kullarını saptırırlar ve çok kafir/gerçeği örterek reddeden,facirden/Hak’dan sapan/Doğru yoldan sapan, başka doğurmazlar”.

Ayetini delil kıldınız.

Rabbimizin emrine uyarak olayı pasajlar halinde inceleyerek yargıda acele edilmese daha iyi olmaz mıydı? diye düşünüyorum.

Dediğiniz gibi(“Bazı yazıtlarda tufanın Fırat_Dicle havzasında olup bittiğinden bahsediyor. Şahsım adına bu fikre katılmıyorumdüşünsek:

 

Yunus;71:"Vetlü aleyhim nebee Nuh* iz kale li kavmihî ya kavmi in kâne kebüre aleyküm mekamiy ve tezkiyriy bi ayatillahi fe alellahi tevekkeltü feecmiu emreküm ve şürekâeküm sümme la yekün emruküm aleykum ğummeten sümmakdu ileyye ve la tünzırun"

 
Onlara Nuh’un haberini oku. Hani kavmine: “Ey kavmim!.. Eğer  makamım ve Allah ayetleri ile  sizi tezkirim/ öğütleyişim/ hatırlatışım size büyük geldi ise,  Allah’a tevekkül ettim,  işinizi ve ortaklarınızı icma’ edin / bir araya getirin. Sonra işiniz üzerinize ğumme /tasa/örtü olmasın. Sonra bana hükmünüzü uygulayın,  mühlet vermeyin”.

 

Hud;25: Ve lekad erselna Nuhan ila kavmih* inniy leküm neziyrun mübiyn;
Andolsun biz Nuh’u kavmine irsal ettik/gönderdik .“Muhakkak ki ben sizin için apaçık bir uyarıcıyım/çıplak uyarıcıyım.
 

Hud;27: "Fekalel meleülleziyne keferu min kavmihi ma nerake illâ beşeren mislena ve ma neraket tebeake illelleziyne hüm erazilüna badiyerre'y* ve ma nera leküm aleyna min fadlin bel nezunnüküm kazibiyn"
O’nun  kavminden kafir olanların/gerçeği örtüp reddedenlerin ileri gelenleri: “Biz seni ancak bizim mislimiz/benzerimiz bir beşer olarak görüyoruz.

Ve basitgörüşle hareketeden ayaktakımlarımızdan /Fakir,mal ve mevkıleri olmayan başkasının sana tabi olduğunu görmüyoruz. S
izin bizim üzerimize bir fazlınızı /üstünlüğünüzü da görmüyoruz. Aksine sizi yalancılar zannediyoruz” dedi.

 

Hud;28:" Kale ya kavmi eraeytüm in küntü alâ beyyinetin min Rabbiy ve ataniy rahmeten min ındihi feummiyet aleyküm enülzimükümuha ve entüm leha karihun;
Dedi ki: “Ey kavmim! Gördünüz mü  ? Ya Rabbimdem bir beyyine üzere isem ve O indinden bir rahmet bana vermiş de sizin gözlerinizden gizlenmişse ? Siz onu kerih görücüler olduğunuz halde, biz sizi ona ilzam mı edeceğiz/zorla gerekli mi kılacağız?”.

 Hud;29 Ve ya kavmi la es'elüküm aleyhi malen, in ecriye illâ alellahi ve ma ene bi taridilleziyne amenu* innehüm mülaku Rabbihim ve lakinniy eraküm kavmen techelun;
 “Ey kavmim! Bunun üzerine sizden bir mal istemiyorum. Benim ecrim ancak Allah üzerinedir. Ve ben  iman edenleri tard edici/uzaklaştırıcı/kovucu değilim. Muhakkak ki onlar Rablerine kavuşacaklardır . Fakat ben sizi cahillik eden bir kavim görüyorum.

Bu ayetlere baktığımızda ki daha da vardır.

Kavim” ve “kavmim” ile ilgili ne düşünülebilir?

Dünyada tek bir kavim vardı. O da Nuh kavmiydi.. gibi bir sonuca gidilebilir mi?

 

Değerli Sayha Kardeşim!

 
Sizi hemence yargı vermeye iten bu ayetteki,

 

Nuh 26 daki: Ve kale Nuhun Rabbi la tezer 'alel'Arzı minelkafiriyne deyyara”
Nuh dedi ki: “Rabbim!.. Kafirlerden Arz üzerinde bir deyyar (bir tek kimse) bırakma!”.

 

“‘alel’arzı” ifadesinin dünyanın tamamını ifade ettiğini nasıl çıkarabildiniz?

 
Arz kelimesinin önünde belirlilik takısı var ki, Arapçada bu bilinenler için kullanılır.

 

Nuh Suresini pasajı içerisinde değerlendirdiğimizde Nuh Nebi' nin kavmine uyarıları ve uyarılarının red edilişi üzerine bu yakarış var.

 

O an Nuh Nebinin Kavmi sözü edilen bu arz ı biliyorlardı. “alel’arz” ifadesi bilinen yerler için kullanılır.

 

Alemlerin Rabbi olan Yüce Allah’ım, Kur’an’ında bildirdiği kadarıyla Nuh Nebi’yi ve Nuh Tufanı’nı bilenlerden eylesin bizleri. İnşaallah.

 

Kusursuzluk sadece Allah’a mahsusdur.

Doğrusunu en iyi bilen Allah’tır.

Sevgi,saygı ve muhabbetle.

Allah’a emanet olunuz.

 



Mesajı Yazan: Helen
Mesaj Tarihi: 18-Aralık-2007 Saat 19:27
   Selamlar Değerli Dost1 Kardeşim;
Bana pastelediğiniz ayetlerin bir öncesi ve bir sonrasına bakmak istedim;
 
 

2/30- Bir zamanlar Rabb'in meleklere: "Ben yeryüzünde bir halife yaratacağım" demişti. (Melekler): "A!.. Orada bozgunculuk yapacak ve kan dökecek birisini mi yaratacaksın? Oysa biz seni överek tesbih ediyor ve seni takdis ediyoruz" dediler. (Rabb'in): "Ben sizin bilmediklerinizi bilirim." dedi.

وَعَلَّمَ ءَادَمَ الْأَسْمَاءَ كُلَّهَا ثُمَّ عَرَضَهُمْ عَلَى الْمَلَائِكَةِ فَقَالَ أَنْبِئُونِي بِأَسْمَاءِ هَؤُلَاءِ إِنْ كُنْتُمْ صَادِقِينَ

2/31- Ve Âdem'e isimlerin hepsini öğretti, sonra onları meleklere gösterip: "Haydi davanızda sadıksanız bana şunları isimleriyle haber verin." dedi.

قَالُوا سُبْحَانَكَ لَا عِلْمَ لَنَا إِلَّا مَا عَلَّمْتَنَا إِنَّكَ أَنْتَ الْعَلِيمُ الْحَكِيمُ

2/32- Dediler ki: "Yücesin sen (ya Rab!). Bizim, senin bize öğrettiğinden başka bir bilgimiz yoktur. Şüphesiz sen bilensin, hakîmsin".

قَالَ يَاآدَمُ أَنْبِئْهُمْ بِأَسْمَائِهِمْ فَلَمَّا أَنْبَأَهُمْ بِأَسْمَائِهِمْ قَالَ أَلَمْ أَقُلْ لَكُمْ إِنِّي أَعْلَمُ غَيْبَ السَّمَوَاتِ وَالْأَرْضِ وَأَعْلَمُ مَا تُبْدُونَ وَمَا كُنْتُمْ تَكْتُمُونَ

2/33- (Allah): "Ey Âdem, bunlara onları isimleriyle haber ver." dedi. Bu emir üzerine Âdem onlara isimleriyle onları haber verince, (Allah): "Ben size, ben göklerin ve yerin gayblarını bilirim, sizin açıkladığınızı da, içinizde gizlediğinizi de bilirim" dememiş miydim?" dedi.

 

 Melekler Allahın öğrettiklerinden başka bir şey bilmezler, Yapamazlar.Sizin bana gösterdiğiniz örnekte anladığım bu.Adem A.S donatıldığı bilgi ise muhteşem ve:

2/33- (Allah): "Ey Âdem, bunlara onları isimleriyle haber ver." dedi. Bu emir üzerine Âdem onlara isimleriyle onları haber verince, (Allah): "Ben size, ben göklerin ve yerin gayblarını bilirim, sizin açıkladığınızı da, içinizde gizlediğinizi de bilirim" dememiş miydim?" dedi.

Anladığım Yüce Yaradan insanı yaratılmışların en şereflisi yaptığıdır. Adem A.S ye bıu bilgileri kim verdi Yüce Allah değilmi. Demekki insanda Adem den geldiğine göre aynı bilgi ve araştırma kabiliyeti neden olmasın.
 
Allaha itaat düsturumdur. Ona her daim iman ettim, edeceğimde.Çünki bu bir emirdir. İnanarak dosdoğru yolda hanifçe.Bilim ve ilim neden var?Elektirik neden bulundu? Olmasaydı ne olurdu?Yıllar önce bir telf konuşması için postanelere akın etmezmiydik.  Eskiyi siz daha iyi bilirsiniz.Daha neler neler. Şimdi böylemi? Elimizde cepler,neredeyse tuvalette bile konuşuyoruz. Karşılıklı internette messengerde sabahlamıyormuyuz? İlim ve bilim sayesinde değilmi?Teknolojik imkanlarımızın ne kadar esnekleştiğinin farkındamıyız? Tabiiki evet.Allah bizlere aklınızı kullanmıyormusunuz? demiyormu. Allahın bizlere verdiği şevkle araştırıp en doğruları bilmek bizim yapmamız gereken şey değilmi?Bilim adamları yıllardır,hatta yüzyıllardır araştırıyorlar.Değişik kaynaklardan, olan ve bitenden haberdar olmak için harıl harıl çalışıp bir şeyler elde etmeye çabalıyorlar. Dünya coğrafyasında kaç tane canlı türleri var* Hangilerinin nesli tükenmiş? Hangileri tehlike sınırında ?Dünyamız neler geçirmiş? Hangi badereleri atlatmış?....Tüm bunlar ilmi çalışmaların karşılığıdır.E sonucuda biz kabul etsekte etmesekte doğru doğrudur.Aslında geçmiş zamanlarda yaşanmış bu olayın içeriğini tabiki detaylarıyla bilmemiz mümkün değil ama,bu tufanın böylesine geniş kapsamlı olması, Allahın yardımının taa o devirlerde, devasa boyutta bir gemi veya bir atmosfer tabakalarına gizlenip, kendini kamufle edebilen bir uçan geminin o devirde yapılıyorken ,kavmimin ise o harika esere bakıpta alay etmiş olmaları zaten onların azgınlıkta epey yol katettiklerini gösterir. Çünki o gemi  muhteşem olmasaydı, göklerden ve yerlerden akan sular ve dağlar büyüklüğündeki dalgalarla nasıl olurda mücadele edecekti?Allahın dilemesi başka tabii.Ama o günün ilmi gerçekleri insanlığı bu güne getirmedimi? Elektirik icat edildiğinde belkide edisonu dövdüler.Sen sihirbazsın diyeSmile Geçmişte bilim ile uğraşıp dünyaya bir şeyler kazandırmaya çalışan insanlarımız, büyücü diye azmı gyotin ile başları uçuruldu. Nuh tufanınında tarihsel gerçeğini bilmekte hiç sakınca görmem. Ve bu tufan ,yineliyorum. Bölgesel değil, global manada olmuştur. Veriler bunu gösterir. Ayrıca Nuh A.S nin yaşadığı zamanlarda insan sayısının en az olduğu dönemlerdir.  O kadar az kişiye, zaten tüm insanlık diyebiliriz. Çeşitli hayvan türleri o dönemde yaşayan bitki dokuları,tohumlar V.S hepsinden çifter çifter alınmış. Bölgesel olsa neden buna ihtiyaç duyulsunki. Zaten diğer yerlerde var,diyerekten, o bölgelere göçler olmazmıydı.Bir buzul çağı dünyamız yaşamış. Şu anda bile biz milyonlarca yıl evvelki bu tarihsel süreci biliyoruz değimi? Neden bunu bilmeyelim. Bunları öğrenerek Allaha olan imanımız dahada güçlenip, derin nefesler almazmı?Allahın vadi ve yardımı her zaman insanoğluna bahşedilmiitir.Ama biz insanlar nankörüz. İsrailoğullarının cumartesi yasağını çiğnediği gerekçesiyle, Bizde onlara ....Aşağılık maymunlar olun dedik.. Der Yüce Allah. Ve bu ayettede bu olaya gelecek nesil için ibretlerdir der.
 
Kur'an ayetinde:Nuh dediki,Rabbim,yeryüzünde kafirlerden bir tek  kişi bırakma.
Dünyanın her yeri yeryüzü değilmi?Dünya belli bir yer değimi? Belki bu tufanın olması gerekiyordu. Allah herşeyi belirli bir sebeplere dayamıştır. Olmazsa olmazlar diye. Ve sonuçtada insanlık yeniden üremeye başlamıştır. Çiftlerden çiftlere. Allahımızın bizlerin üzerindeki lütfu çoook geniştir.  Şükürler olsunki idraklerimiz açık. İmanımız sınırsız. Allah bunları tüm inananlara nasip etsin İNŞAALLAH:::::SAYGILARIMLA:::::SAYHA


-------------
BİR SAYHA İLE YURTLARINDA ÇÖKÜVERDİLER


Mesajı Yazan: {{{{{Hanne}}}}}
Mesaj Tarihi: 16-Mayıs-2008 Saat 18:44
Selamlar Zeygue,
 
En doğrusunu Alemlerin Rabbi bilir.Açıkçası banada mantıklı geldi söyledikleriniz.Allah razı olsun..Rabbim ilminizi ve ilmimizi artırsın inş buna çok ihtiyacımız var doğrusu.
 
 
Tennur kelimesinin Hz.Nuhun yaşadığı yerde bir nehir olması ve onun kabarmasının tufana işaret olması,nehir kabarınca da gemiyi yüklemesi bana daha mantıklı geliyor.


-------------


Mesajı Yazan: Helen
Mesaj Tarihi: 17-Mayıs-2008 Saat 23:06
TUFAN

Çalışmaların tamamlanmasından sonra, ilahi bir işaret olmak üzere "tennûr, faryâb etmeye başladı." Tennûr; fırın, ocak anlamına gelmektedir. Cevâlikî ve Sa'lebî'ye göre ekmek pişirmek için yerde açılmış ve çamurla sıvanmış, içi ateş dolu olan yerdir. İslam alimleri Hazret-i Havvâ'nın ekmek pişirmek için kullandığı fırını da tennur olarak isimlendirmişlerdir. Faryâb ise; kuvvetle, şiddetle kaynamak anlamına gelmektedir. Tennûr'un şiddetle kaynaması atmosferik bir dizi hadisenin başladığına işaretti. Bİlim adamları, göğün boşalabilmesi için çok ani ve muazzam ısı değişikliklerinin olması gerektiğini söylerler. Belki de bölgedeki yanardağlar aniden faaliyete geçerek atmosferdeki bu ısı değişikliğini meydana getirmişti.

İşaret alınınca; "Her cinsten birer çifti ve inkarcılar müstesna inanan insanları gemiye bindir" mealindeki ilahi emir geldi. Nuh aleyhisselam bu emri süratle yerine getirdi; "Binin gemiye, onun yüzmesi de, durması da Allahü tealanın adıyladır." Gemiye biniş sona erince olaylar birbiri ardınca gelişiverdi. Bu durum Kur'ân-ı Kerîm'de şöyle anlatılmaktadır; "Bunun üzerine biz de gök kapılarını boşanan sularla açtık. Yeryüzünde kaynaklar fışkırttık. Her iki su, belirtilen bir ölçüye göre birleşti. Ardından gemi, Allahü tealanın korumasında dağlar gibi dalgaların arasında akıp gitti."

Bu korkunç olay, kesin olarak bilinmeyen bir zaman ve kapsamda, Allahü tealanın takdir ettiği sürece devam etti. İslam alimleri bu sürenin 6 ay civarında olduğunu bildirmişlerdir. Neticede, gemidekiler kurtulurken, geriye kalan tüm insanlar helak oldular.

Nihayet; "Ey arz suyunu yut, ey gök sen de yağmurunu tut" emri geldi. Böylece sular çekildi. Gemi Cûdî'ye oturdu. Kur'ân-ı Kerîm'de Tufan ve geminin izlerinin sonraki nesiller için saklandığı belirtilmekte ve "Buna rağmen ibret alan var mı?" buyurulmaktadır.

Tufa'nın bir bölgeyi mi, yoksa bütün dünyayı mı kapladığı konusunda tereddüt vardır. Bazı alimler Kur'ân-ı Kerîm'de geçen; "Biz Nuh'u kendi kavmine gönderdik" ilahi sözünü delil göstererek bir bölgede olduğuna işaret etmişlerdir. Ancak bazı alimler de; "Tufan, Kur'ân-ı Kerîm'de mutlak olarak zikredilmiştir. Arabi dil kaidelerine göre böyle mutlak ve kayıtsız söylenen ifadelerle o şeyin kemali kastedilir. Dolayısıyla Tufan bütün dünyayı kaplamıştır" demişlerdir.

TUFANIN İZLERİ

Bu bilgilerden sonra başlangıç noktamıza dönelim. İngiliz arkeolog Sir Leonard Wooley, 1922-1929 yılları arasında, Mezopotamya'nın antik şehirlerinden Ur'da uzun kazılar yaptı. Wooley ve ekibi, büyük başarılar göstererek MÖ. 4. bin yılından kalma kral mezarlarını ortaya çıkardılar. Mezopotamya tarihinin öğrenilmesinde dönüm noktası olan bu çalışmalar sırasında arkeolojik değeri çok yüksek kap, kaçak, miğfer, silah vs. yanında Tufandan önceki kralların listesini ihtiva eden kil tabletler de bulundu. O zamana kadar kral listeleri mitolojik olarak görülüyordu. Tabletlerin bulunmasından sonra, Wooley vakit kaybetmeden aynı yerde kazılara devam etti. Ne var ki 12 metre daha derine inildiğinde izler tamamen kesilmişti. Tarihi hiç bir bulguya rastlanmıyordu. Bu arada toprağın yapısı incelendiğinde tuhaf bir şeyle karşılaşıldı. Zemin tamamen balçıkla kaplıydı, fakat bu kadar derinlikte saf balçığın ne işi vardı? Üstelik kazı çukurunun dibi, denizden çok uzakta ve nehir seviyesinden de bir kaç metre daha yukarıdaydı. Hiçbir arkeolog tatmin edici cevabı bulamamıştı.

Wooley kazıyı devam ettirdi ve daha aşağılara indi. Derken 3 metreden fazla derinlik tutan balçık tabakası birden bire kesildi. Şimdi normal toprak tabakalarına gelindiği düşünülebilirdi ama hayır, zımpara taşlarına ve kap kaçak gibi eşyalara rastlanılmıştı yeniden. Demek oluyordu ki bu çok eski medeniyetin üzerini 3 metrelik balçık tabakası örtmüş, en üstte de Ur medeniyeti yeşermişti.

Balçığın sebebi ve kapladığı sahayı öğrenebilmek için civar bölgelerde bir dizi kazı daha yapıldı. İlk çukurdan 300 metre uzakta açılan ikinci çukurda da aynı sonuç elde edildi. Wooley, bu sefer de yüksekçe bir tepeyi kazdırdı. Sonuç değişmemişti, Böylece, balçık yığılmasının, ancak çok kuvvetli bir su baskını, yani Tufanın eseri olabileceğine dair rapor hazırlandı ve bütün dünyada heyecanlı yankılar doğdu. Bu arada bazı çevreler su baskınının dar bir çevrede yaşandığını ileri sürmüşlerdi ama yeni kazılar, onların iddiasını iflas ettirdi. Şuruppak kralı Ubartutu zamanında bölgenin bütünüyle korkunç bir felakete uğradığı ve kültür izlerinin tamamiyle gömüldüğü açıkça anlaşılıyordu.

Tufanla ilgili olarak Mezopotamya dışında etraflıca bir çalışma yapılmadığından, su baskınının nerelere kadar uzandığını tam olarak bilemiyoruz. Tahmin edilen mıntıka, Basra körfezinin kuzeybatısında, 400 mil uzunluğunda ve 100 mil genişliğinde bir sahadır. Olayın tarihi ise, MÖ. 4 binden çok önceki yüzyıllardır. Bu tufan bildiğimiz Nuh tufanı değildi elbette. Ama bu bile, geniş çaplı bir su baskınının neler yapabileceğini göstermesi bakımından önemlidir.

Öte yandan yapılan jeolojik araştırmalar, mahiyeti bilinemeyen sebeplerden dolayı dünyamızın yer yer bir kaç defa suya gömüldüğünü gösteriyor. Miami Üniversitesinden jeokimyacı Jerry Stip'e göre, dünyanın yaşadığı en müthiş su baskını, günümüzden yaklaşık 11.600 sene önce olmuştur. Ancak bütün bu bulgular Nuh aleyhisselam zamanındaki tufana ait midir bilinememektedir. Mezopotamya dışında yapılacak kazıların bizi sonuca daha fazla yaklaştıracağı muhakkaktır. Özellikle Hazret-i Nuh'un inşa ettiği geminin kalıntıları ortaya çıkarılabilirse tufanın ne zaman meydana geldiğini öğrenmemiz mümkün olacaktır....
__________________


-------------
BİR SAYHA İLE YURTLARINDA ÇÖKÜVERDİLER


Mesajı Yazan: Helen
Mesaj Tarihi: 17-Mayıs-2008 Saat 23:23

Nuh Peygamber kimdir nasıl yaşadı eserleri nuhun gemisi başarıları peygamberiligi

 


http://home.swipnet.se/~w-13514/pictures/noah-ark.jpg

Her şey, Sir Leonard Wooley isimli amatör bir İngiliz arkeoloğun Mezopotamya’da yaptığı kazılar sırasında başlamıştı. Ele geçen bulgular, o güne kadar bir efsane gözüyle bakılan Nuh Tufanıyla bağlantılıydı. Batı insanı çok haklı sebeplerden dolayı Kitab-ı Mukaddes’i güvenilir bir kitap olarak saymadığı için bu kitapta anlatılan Tufan olayını da mitolojik bir hikaye olarak değerlendirmekteydi. Ama Wooley’in araştırması bu inancın yanlışlığını ortaya koyuyordu. Özellikle sevinenler Hıristiyan ve Yahudi din adamları oldular. Derhal heyetler oluşturulup çalışmalara başlanıldı.

Bu arada dünyanın her tarafında yapılan araştırmalar, Tufan’ın hemen bütün toplumların efsanelerinde yer aldığını gösterdi. Asya’da 13, Avrupa’da 4, Amerika’da 37, Avustralya ve Okyanusya adalarında ise 9 adet Tufan efsanesi tespit edilmişti. Bunların en şaşırtıcısı da Hopi kızılderililerine ait olanıydı. Denizden çok uzakta, Kuzey Amerika’nın güney batısında yaşayan Hopilerin destanlarında kabaran suların ülkelerini baştan başa kapladığı, dağların tepelerine kadar yükseldiği ve yeryüzündeki canlıları yok ettiği anlatılıyordu. Amerika’nın eski sahiplerinden olan Azteklerin destanlarında ise Tufan’ın süresi bile veriliyordu. Bütün bunlar, insanlık tarihinin hemen hemen başlarında meydana geldiğini gösterir.

Sir Leonard Wooley’in bulduğu izler, Nuh Tufanı değildi elbette. Mezopotamya ve çevresinin zaman zaman yaşadıkları büyük çaplı su baskınlarından birinin iziydi. Öte yandan, arkeolojik araştırmalarda ele geçen bulgular büyük bir tufanın yaşandığını ortaya koyuyordu. Bunun yanısıra bulunan her parça Tevrat’ın tahrif edildiğini, Kur’ân-ı Kerim doğruluğunu teyid ediyordu. Gerçekten Kitab-ı Mukaddes öylesine tahrif edilmiş, olaylar öylesine birbirine karıştırılmıştı ki Nuh aleyhisselam adeta iki ayrı tufanı yaşayan bir peygamber durumunda resmedilmiştir. Bu acımasız tahrifat, ileride göreceğimiz gibi hala devam etmektedir.

NUH KAVMİ

Kur’ân-ı Kerim, Tufan’ı Nuh aleyhisselamın etrafında gelişen bir olay olarak bildirmektedir. Hazret-i Nuh, alabildiğine dejenere olmuş bir kavme peygamber olarak gönderilmiştir. Bu topluluk putlara tapınır, insanlara zulmeder ve kötülüğün her türlüsünü açıkça işlerdi. Nuh aleyhisselam yüzyıllar süren mücadelesine rağmen onlardan çok azını Allahü Tealanın varlığına ve birliğine inandırabilmişti.

Fahreddin-i Râzî  bildirdiğine göre yola gelmemelerinin üç sebebi vardı; “Birincisi; kendi aralarından çıkmış bir fani insana peygamberlik makamını yakıştıramamışlardı. İkincisi; Nuh aleyhisselama inanan insanlar, hayat seviyeleri düşük, fakir insanlardan oluşuyordu. Eğer Nuh aleyhisselam gerçekten peygamber olsaydı, kendisine zenginler ve kavmin ileri gelenleri bağlanırlardı. Üçüncüsü ise; onlara göre kavmin ileri gelenlerin zengin ve kudretli olmaları zeki kişiliklerinden kaynaklanıyordu. Bu sebeple fakir kişiler aptaldı ve muhatap alınmaya değmezdi.”

Bu kavmin ne zaman yaşadığı bilinmemektedir. Elimizde bu kavimle ilgili iki önemli ipucu vardır ki bunlardan birisi Nuh aleyhisselamla ilgili Kur’ân-ı Kerim’de verilen süre ve Gemi’nin Cûdî dağına oturması haberidir. Geminin, sonrakilere ibret olarak bırakıldığını biliyoruz. Bulunduğunda yaşı tespit edilebilecek ve böylece Nuh kavminin hangi zaman diliminde yaşadığı öğrenilebilecektir. Nuh aleyhisselamın ömrü ise, eğer o dönemin zaman anlayışına bir atıf yapmıyorsa insanlığın, bilinenden çok eski dönemlerinde yaşadıklarını gösterir.

Gelelim efsanelere. Bütün kavimlerde en eski arkeolojik bulgularda bile Tufan’dan efsanevi olarak bahsedilmektedir. Bu bulguların en eskisi MÖ. 6 bin sene öncesine ait olmasına rağmen bile yine de efsane olarak görmekteyiz. Bu da, Nuh kavminin tahminlerden çok çok önceki devirlerde yaşadığını göstermektedir. Şüphesiz Ayet-i Kerimelerde pek çok işaretler var ama işin erbabının konuya eğilmesiyle anlaşılacaktır.

İLK PUTÇULUK

İnsanlığın ilk devirlerinde, sanıldığı gibi insanlar putperest değillerdi. Saf ve duru bir yaratıcı inançları vardı. Zamanla bu inanış dejenere olmuştu. Hazret-i Âdem’den Hazret-i Nuh’a kadar olan dönemde putperestlik yaygın değildi. Ancak, Nuh kavminde işler değişti. Bu kavmin dindarlıkta temayüz etmiş; Vedd, Suva, Yeğus, Yeuk ve Nesr isminde beş önemli şahıs vardı. Bunlar bin nakle göre İdris aleyhisselamın eshabıydılar.

Birbiri ardınca vefat etmeleri büyük üzüntü meydana getirdi. Geride kalanlar da onların hatırasını canlı tutmak amacıyla onlara benzeyen beş heykel yaptılar. Zaman zaman heykelleri ziyaret eder, o Sâlih insanların nasihatlerini birbirlerine anlatırlardı. Ne var ki bir kaç nesil sonra gelenler, söz konusu heykelleri putlaştırarak Tanrı ilan ettiler. Artık putperestlik bu topluluğun resmi dini olmuştu. İnanç sapkınlığı ahlaki ve sosyal çözülmeyi de beraberinde getirince Allahü Teala Nuh aleyhisselamı peygamber olarak onlara gönderdi.

PEYGAMBERLİĞİ

Nuh aleyhisselam işte bu topluluğun içinde doğmuş ve yetişmiş birisiydi. O, yeryüzüne gönderilmiş ilk Resuldür. Gerçi peygamberlik müessesesinden haberdar olan ve kendilerini ibadete verip peygamberlik beklentisinde olanlar vardı. Fakat bu şerefin bir rivayete göre marangoz olan ve mütevazi bir hayat süren Nuh aleyhisselama verilmesi, ilahi gayeyi kavrayamayan o insanları da tepkiye sürükledi. Bununla da kalmayarak putperestlerin safına geçmişlerdi. Öyle ki hanımı ve öz oğlu da Nuh aleyhisselama inanmıyorlar ve onu yalancılıkla itham ediyorlardı.

Böylece tüm halk Nuh aleyhisselamı yalanlamakla kalmıyor, onu horluyorlardı. Çocuklara taşlatıyorlar, Nuh aleyhisselamı dövdürüyorlardı. Bu topluluğun içinde bulunan ve Hazret-i Nuh’a inanan 80 kadar mümine de çeşitli işkencelerde bulunuyorlardı. Böyle davrandıkları takdirde ilahi gazapla karşılaşacakları ihtar edildiğinde ise; “Bunca senedir seni yalanladığımız halde herhangi bir azap gelmediğine göre sen yalancının birisin. Madem ısrar ediyorsun, korkuttuğun azabı getir” diye açıkça meydan okuyorlardı.

Nuh aleyhisselam, peygamberliğin verdiği engin şefkat ve merhametle mütecavizleri yatıştırmaya çalışıyor, “Allahü Teala dilerse o azabı başınıza getirir. Siz bu konuda Rabbimi engelleyemezsiniz. Yine onun izni olmadan, size ne kadar nasihat etsem de faydasızdır. O sizin Rabbinizdir. Mutlaka ona döneceksiniz” diye nasihat ediyordu.

Nuh aleyhisselamı davasından vazgeçiremeyeceklerini anlayan topluluk, bu sefer işi öldürme tehtidine kadar vardırdı. Artık iyice artan baskılar karşısında Hazret-i Nuh Rabbine yalvardı; “Rabbim, yeryüzünde inkarcı bırakma. Doğrusu bu inkarcıların, sana inanan bir avuç insanı da yoldan çıkarmasından korkuyorum. Rabbim, beni, annemi, babamı ve sana inanan erkek ve kadınları bağışla. Yalnızca zalimleri yok et.”

GEMİNİN İNŞASI

Yapılan duaların akabinde Allahü Teala’nın emirleri gelir; “Ey Nuh, önceden sana iman edenlerden başka, kavminden hiç kimse iman etmeyecek. O halde sana yapılanlara kederlenme . Bizim vahyimizle bir gemi yap. Zulmedenler hakkında da şefkate kapılıp azabın kaldırılması için sakın dua etme. Çünkü onlar suda boğulacaklardır.”

Bu emirler üzerine, Nuh aleyhisselam hemen harekete geçer. O zamana kadar görülmemiş boyutlarda olan geminin planlarını bizzat Cebrâil aleyhisselam bildiriyor, Nuh aleyhisselam da kendisine iman edenlerle beraber gemiyi inşa ediyordu. Kur’ân-ı Kerim’in buyurduğu şekliyle gemi; elvahlı ve düsurlu idi. Elvah; levhin çoğuludur. Levh de tahta gibi yassı şeylere verilen isimdir. Düsur ise; disarın çoğuludur. Geminin parçalarını birbirine bağlayan nesne (çivi, halat, perçin vb.) anlamlarına gelmektedir. Müfessirler bu bilgilerden geminin, birbirine raptedilmiş tahta plakalardan inşa edildiğini söylemişlerdir.

Geminin inşası hızla sürerken putperest topluluk müminlerle alay ediyorlardı. Bu kadar büyük bir geminin yüzemeyeceğini iddia ediyorlardı. Çalışmaların tamamlanmasından sonra, ilahi bir işaret olmak üzere “tennûr, faryâb etmeye başladı.” Tennûr; fırın, ocak anlamına gelmektedir. Cevâlikî ve Sa’lebî’ye göre ekmek pişirmek için yerde açılmış ve çamurla sıvanmış, içi ateş dolu olan yerdir. İslam alimleri Hazret-i Havvâ’nın ekmek pişirmek için kullandığı fırını da tennur olarak isimlendirmişlerdir. Faryâb ise; kuvvetle, şiddetle kaynamak anlamına gelmektedir. Tennûr’un şiddetle kaynaması atmosferik bir dizi hadisenin başladığına işaretti. İlim adamları, göğün boşalabilmesi için çok ani ve muazzam ısı değişikliklerinin olması gerektiğini söylerler. Belki de bölgedeki yanardağlar aniden faaliyete geçerek atmosferdeki bu ısı değişikliğini meydana getirmişti.

İşaret alınınca; “Her cinsten birer çifti ve inkarcılar müstesna inanan insanları gemiye bindir” mealindeki ilahi emir geldi. Nuh aleyhisselam bu emri süratle yerine getirdi; “Binin gemiye, onun yüzmesi de, durması da Allahü Tealanın adıyladır.” Gemiye biniş sona erince olaylar birbiri ardınca gelişiverdi. Bu durum Kur’ân-ı Kerim’de şöyle anlatılmaktadır; “Bunun üzerine biz de gök kapılarını boşanan sularla açtık. Yeryüzünde kaynaklar fışkırttık. Her iki su, belirtilen bir ölçüye göre birleşti. Ardından gemi, Allahü Teala’nın korumasında dağlar gibi dalgaların arasında akıp gitti.”



-------------
BİR SAYHA İLE YURTLARINDA ÇÖKÜVERDİLER


Mesajı Yazan: Helen
Mesaj Tarihi: 17-Mayıs-2008 Saat 23:33
Tufan'dan Söz Eden Din ve Kültürler
Hak dini tebliğ eden peygamberlerin ağzından hemen her kavme duyurulmuş olan Tufan, zamanla çeşitli dejenerasyon ve eklemelerle karıştırılarak, sözü edilen toplumların efsaneleri haline dönüştürülmüştür.
Allah, Nuh Tufanı'nı, insanlara bir ibret ve ders konusu teşkil etmesi için farklı toplumlara gönderdiği peygamberler ve kitaplar yoluyla aktarmıştır. Ancak her defasında metinler orijinalinden uzaklaştırılmış ve Tufan anlatımlarına mistik, mitolojik öğeler katılmıştır. Arkeolojik bulgularla uyuşan ve onları tasdik eden tek kaynak ise Kuran'dır. Bunun tek nedeni Allah'ın Kuran'ı en ufak bir değişikliğe uğramadan korumuş olması ve aslının bozulmasına izin vermemesidir. Kuran, "hiç şüphesiz zikri (Kuranı) biz indirdik biz; onun koruyucuları da biziz" (Hicr Suresi, 9) hükmüne göre, Allah'ın özel koruması altındadır.
Tevrat'ta Nuh Tufanı
Hz. Musa'ya indirilmiş hak kitap olan Tevrat, bilindiği gibi zamanla orijinalliğini yitirmiş, bazı kısımları Yahudi toplumunun önde gelenleri tarafından değiştirilmiştir. Hz. Musa döneminden sonra İsrailoğulları'na gönderilen peygamberlerin bildirdikleri de aynı sona uğramış ve tahrif edilmiştir. Dolayısıyla orijinalliğini kaybetmiş olan "Muharref Tevrat"ın bu özelliği, bizim ona bir kutsal kitaptan çok, bir tarih kitabı gibi bakmamızı gerektirir. Nitekim M. Tevrat'ın bu yapısı ve barındırdığı çelişkiler, -bazı bölümlerinde Kuran ile paralellikler içermekle birlikte-, Nuh kıssasında da kendini gösterir.

Tevrat'a göre, Allah, Hz. Nuh'a yeryüzünün zorbalıklarla dolu olması sebebiyle, inananların dışındaki tüm insanların yok edileceğini bildirir. Bunun için kendisine gemi yapmasını emreder ve gemiyi nasıl yapacağını etraflıca tarif eder. Ayrıca, gemiye ailesiyle beraber üç oğlunu ve onların üç karısını ve tüm canlılardan ikişer adet ve bir takım yiyecek erzak da almasını söyler.

Yedi gün sonra Tufan vakti geldiğinde, yerin bütün kaynakları yarılmış, göklerin pencereleri açılmış ve büyük bir sel ortaya çıkmıştır. Bu kırk gün, kırk gece devam etmiştir. Gemi, bütün yüksek yerleri ve dağları örten sular üzerinde yüzmüştür. Böylece Hz. Nuh ile beraber gemide olanlar kurtulmuşlar, geride kalanlar ise Tufan'ın sularına kapılıp gitmiş ve boğularak ölmüşlerdir. 40 gün 40 gece süren tufandan sonra yağmurlar kesilmiş ve bundan 150 gün sonra sular alçalmaya başlamıştır.

Bunun üzerine gemi yedinci ayda, ayın on yedinci gününde, Ararat (Ağrı) dağları üzerine oturur. Hz. Nuh, suların iyice çekilip çekilmediğini anlamak için birkaç defa güvercin yollar ve sonunda güvercin geri dönmeyince suların iyice çekildiği anlaşılır. Bunun üzerine Allah da Hz. Nuh'a yeryüzüne yayılmaları için gemiden çıkmalarını söyler.
Tevrat'ta yer alan Nuh Tufanı ile ilgili bazı bölümler şöyledir:

Ve Allah Nuh'a dedi: Önüme bütün beşerin sonu geldi; çünkü onların sebebiyle yeryüzü zorbalıkla doldu, ve işte, ben onları yeryüzü ile beraber yok edeceğim. Kendine gofer ağacından bir gemi yap; Ve ben, işte ben, göklerin altında kendisinde hayat nefesi olan bütün beşeri yok etmek için yeryüzü üzerine sular tufanı getiriyorum; yeryüzünde olanların hepsi ölecektir. Fakat seninle ahdimi sabit kılacağım; ve sen ve seninle beraber oğulların, ve senin karın ve oğullarının karıları gemiye gireceksiniz. Ve seninle beraber sağ kalmak için her yaşayan, bütün beden sahibi olanlardan, her nevinden ikişer olarak gemiye getireceksin; erkek ve dişi olacaklar. Ve Nuh Allah'ın kendisine emrettiği herşeye göre yaptı; öyle yaptı. (Tekvin, 6/13-22)

Ve gemi yedinci ayda, ayın on yedinci gününde, Ararat dağları üzerine oturdu. (Tekvin, 8/1-19)

Bütün yeryüzü üzerinde zürriyetlerinin sağ kalması için, kendine her temiz hayvandan, erkek ve onun dişisi olarak yedişer ve temiz olmayan hayvanlardan, erkek ve onun dişisi olarak ikişer... (Tekvin, 7/1-24)

Ve ahdimi sizinle sabit kılacağım, ve bütün beşer artık tufanın suları ile kesilmeyecektir, ve yeryüzünü helak etmek için artık tufan olmayacaktır. (Tekvin, 9/11)

Tevrat'a göre, tüm dünyayı kaplayan bir Tufan'la "yeryüzünde olanların hepsi ölecektir" hükmü gereği, tüm insanlar cezalandırılmış, Tufan sonrasında yaşayan yegane insanlar Hz. Nuh ile gemiye binenler olmuştur.


İncil'de Nuh Tufanı

Bugün elimizde var olan İncil de gerçek anlamda İlahi bir kitap değildir. Yeni Ahit, Hz. İsa'nın sözlerini ve eylemlerini içeren, onun göğe yükselişinden 30 ila 50 yıl sonra, onu hiç görmemiş ya da bir süre yanında bulunmuş kişiler tarafından yazılmış dört "İncil"le başlar; Matta, Markos, Luka ve Yuhanna. Bu dört İncil arasında çok belirgin çelişkiler vardır, özellikle Yuhanna İncili, birbirlerine büyük ölçüde paralel olan diğer üçünden (Snoptik İnciller) çok farklıdır. Yeni Ahit'in diğer kitapları ise Hz. İsa'dan sonra onun havarilerinin yaptıkları işleri anlatan ve havariler veya Tarsuslu Pavlus (sonradan Aziz Paul) tarafından yazılan mektuplardan oluşur.

Dolayısıyla bugünkü İncil de ilahi bir metin değil, bir tarih kitabı niteliğindedir.İncil'de Nuh Tufanı kısaca şöyle geçmektedir: Nuh peygamber sapkın ve itaatsiz kavme gönderilmiş, ancak kavmi ona uymayıp sapkınlıklarına devam etmiştir. Bunun üzerine Allah tufan ile inkar edenleri yakalamış, Nuh peygamberi ve inananları gemiye bindirip kurtarmıştır. Konuyla ilgili bazı İncil bölümleri şöyledir:

Nuh'un günlerinde nasıl olduysa, İnsanoğlu'nun gelişinde de öyle olacak. Nuh'un gemiye bindiği güne dek, tufandan önceki günlerde insanlar yiyip içiyor, evlenip evlendiriliyorlardı. Tufan gelinceye, hepsini süpürüp götürünceye dek başlarına geleceklerden habersizdiler. İnsanoğlu'nun gelişi de öyle olacak. (Matta, 24/37-39)

Tanrı, eski dünyayı da esirgemedi. Ama Tanrısızların dünyası üzerine tufanı gönderdiği zaman, doğruluk yolunu bildiren Nuh'u ve yedi kişiyi daha korudu. (II. Petrus, 2/5)

Nuh'un günlerinde nasıl olduysa, İnsanoğlu'nun günlerinde de öyle olacak. Nuh'un gemiye bindiği güne dek insanlar yiyip içiyor, evlenip evlendiriliyorlardı. Sonra tufan gelip hepsini yok etti. (Luka, 17/26-27)

Ne var ki göklerin, çok önceden Tanrı'nın sözüyle var olduğunu ve yerin su aracılığıyla sudan şekillendiğini kasıtlı olarak unutuyorlar. O zamanki dünya yine suyla, tufanla mahvolmuştu. (II. Petrus 3/5-6)

Tufan'la İlgili Diğer Kültürlerdeki Bilgiler

Sümerlerde: Enlil isimli bir tanrı, diğer tanrıların insanlığı yok etmeye karar verdiklerini, kendisinin de onları kurtarmaya niyetli olduğunu insanlara açıklar. Olayın kahramanı Sippar kentinin sofu kralı Ziusudra'dır. Tanrı Enlil, Ziusudr'aya Tufan'dan kurtulmak için ne yapması gerektiğini anlatır. Metnin kayığın yapılışını anlatan parçası yitiktir, ancak böyle bir parçanın varlığı, Tufan'ın gelip, Ziusudra'nın nasıl kurtulduğunu anlatan bölümlerinden anlaşılmaktadır. Tufan'ın Babilonya versiyonuna dayanılarak, olayın eksiksiz Sümer versiyonunda, Tufan'ın nedeni ve kayığın yapılışı hakkında çok daha doyurucu ayrıntının bulunduğu sonucuna varılabilir.
Sümer ve Babil kayıtlarına göre, Xisuthros ya da Khasisatra, ailesi, arkadaşları, kuşlar ve hayvanlarla birlikte 925 metre uzunluğunda bir gemiyle Tufan'dan kurtulmuşlardır. "Sular göğe doğru uzandı, okyanuslar kıyıları örttü ve nehirler yataklarından taştı." denir. Gemi daha sonra Gordiyen Dağı'na oturmuştur.

Asur-Babil kayıtlarına göre ise Ubaratutu ya da Khasisatra, ailesi, uşakları, sürüleri ve vahşi hayvanlarla birlikte 600 kübit uzunluğunda, 60 kübit yüksekliğinde ve genişliğinde bir tekneyle kurtulmuştur. Tufan 6 gün 6 gece sürmüştür. Gemi Nizar Dağı'na gelince uçurulan güvercin dönmüş ama karga dönmemiştir.

Bazı Sümer, Asur ve Babil kayıtlarına göre de, Utnapishtim, ailesiyle birlikte 6 gün 6 gece süren Tufan'ı atlatmışlardır: "Yedinci gün Utnapishtim dışarı baktı. Herşey çok sessizdi. İnsanoğlu tekrar çamura dönmüştü" diye anlatılır. Gemi Nizar Dağı'nda karaya oturunca Utnapishtim bir güvercin, bir karga ve bir de kırlangıç gönderir. Karga cesetleri yemek için kalır, fakat diğer iki kuş geri dönmez.

Hindistan'ın Satapatha, Brahmana ve Mahabharata destanlarında, adı geçen Manu, Rishiz ile birlikte Tufandan kurtulmuştur. Efsaneye göre Manu'nun yakalayıp yaşamını bağışladığı bir balık birdenbire büyüyüp, bir gemi inşa edip boynuzlarına bağlamasını söylemiştir. Balık gemiyi dev dalgaların üzerinden aşırıp, kuzeye, Himavat Dağı'na çıkarmıştır.

Britanya'nın Galler yöresi efsanelerine göre, Dwyfan ve Dwyfach büyük felaketten bir gemiyle kurtulmuşlardır. Dalgalar Gölü adı verilen Llynllion'un patlaması sonucu oluşan korkunç seller durulunca, Dwyfan ve Dwyfach yeniden Britanya halkını oluşturmaya başlarlar.

İskandinav Edna efsaneleri Bergalmer ile eşinin büyük bir tekneyle Tufan'dan kurtulduğunu anlatır.

Litvanya efsanelerinde ise birkaç çift insanın ve hayvanın yüksek bir dağın tepesinde bir kabuğun içinde barınarak kurtuldukları anlatılır. 12 gün 12 gece süren rüzgarlar ve seller yüksek dağa erişip oradakileri de yutacağı zaman, Yaratıcı onlara dev bir ceviz kabuğu atar. Dağdakiler ceviz kabuğu ile yolculuk yaparak felaketten kurtulurlar.

Çin kaynaklı öyküler Yao adında birisinin 7 kişiyle birlikte, ya da Fa Li, eşi ve çocuklarıyla birlikte bir yelkenliyle sel ve depremlerden kurtulduğu anlatır. "Dünya paramparça oldu. Sular fışkırıp her tarafı kapladı." diye söylenir. Sonunda sular çekilir.

Tüm bu bilgiler bizlere somut bir gerçeği göstermektedir. Tarihte her topluluğa İlahi vahyin mesajı ulaşmıştır ve bu sayede de pek çok toplum Nuh Tufanı ile ilgili bilgileri öğrenmişlerdir. Ancak insanların İlahi vahyin özünden uzaklaşmalarıyla birlikte Tufan ile ilgili bilgiler de çeşitli değişikliklere uğramış, efsanelere ve mitolojiye dönüşmüştür.
__________________


-------------
BİR SAYHA İLE YURTLARINDA ÇÖKÜVERDİLER


Mesajı Yazan: Helen
Mesaj Tarihi: 17-Mayıs-2008 Saat 23:37

Hz. Nuh’un Gemisi, tahminlerin aksine tahtadan degil, metalden yapilmis. Geminin hareketini ise, kol gücü ya da yelken degil, buhar gücü saglamis. Aylik siyaset, strateji ve toplum dergisi ‘Kirmizi Çizgi’nin son sayisinda Ilhami Yangin’in Hz. Nuh’un Gemisi ile ilgili arastirmasi yer aliyor. Yaziya göre, günümüzden yaklasik 7 bin 500 yil önce cereyan eden büyük Nuh tufani, bilinmeyen pek çok bilgiyi barindiriyor. Nuh’un Gemisi, daha ilk seferinde bin 500 kisiye mezar olan Titanic ile hemen hemen ayni hacim ve büyüklüge sahip bulunuyor. Islam alimlerinin yorumlari ve Tevrat’taki bilgilere göre, Hz. Nuh’un Gemisi’nin uzunlugu 205 metre 27 santim, denizden yüksekligi ise 20,5 metre. Alimlerin üstünde mutabakata vardigi diger bir husus ise geminin buharla çalisitigi. Söz konusu yazida, Elmalili Hamdi Yazir’in konuyla ilgili şu görüslerine yer veriliyor: “Gemi yelkenli olmayip, vapur gibi ocakli ve istim gibi feveranli yani kaynayip fiskiran bir kuvvetle harekete geçmistir. Simdi biz gemiden söz edilirken tam ocak feveran ettigi sirada ‘yükle’ emri verildigini isittigimiz zaman o geminin hareket etmeye hazır bir vapur oldugunu anlamakta hiç tereddüt etmeyiz.”
‘Hz. Nuh’un Gemisi de Titanic gibi ´Diyanet Isleri Eski baskanlarindan Ömer Nasuhi Bilmen’in de tefsirlerinde Hz. Nuh’un Gemisi’nin buharla çalistiginin onaylandigini belirtiliyor. Yazida, “Geminin kazanli olduguna ve buharla çalistigina dair ilk bilgi ise Ebu Hayyan’in tefsirinde yer almaktadir. Hayyan konuyla ilgili, ‘tennur’un suyun toplandigi yer oldugunu nakletmistir. Bu ifade hemen hemen geminin kazanının oldugunu dogrulamaktadir.” deniliyor.

Kur’an-ı Kerim’de Hz. Nuh’un Gemisi’nin çalismasiyla ilgili ayet meali şöyle: “Nihayet emrimiz geldigi ve tennur (tandir veya geminin kazanı) tutusup parladigi zaman dedik ki; erkegi ve disisi olan her canlidan ikiser tane, aleyhlerinde hüküm verilmemis olanların disinda aileni ve iman etmis olanlari geminin içine yükle.” (Hud Sûresi, 40)



-------------
BİR SAYHA İLE YURTLARINDA ÇÖKÜVERDİLER


Mesajı Yazan: Helen
Mesaj Tarihi: 18-Mayıs-2008 Saat 12:23
KUTSALKİTAP / KİTABI MUKADDES
TEVRAT ve İNCİL’İN
ZAMAN DİZİNSEL TARİHİ



BİRİNCİ SURE: Yaratılışın ilk gününden ‘Nuh Tufanı’na değin, 1656 yıl.
İKİNCİ SURE: Tufandan, İbrahim peygambere değin 426 yıl.
ÜÇÜNCÜ SURE: İbrahim’den, İsrailoğulları’nın Mısır’dan çıkışına değin 430 yıl.
DÖRDÜNCÜ SURE: İsrailoğulları’nın çıkışından, Süleyman’ın Kudüs kentinde yaptırdığı ünlü tapınağın kuruluşuna değin 480 yıl.
BEŞİNCİ SURE: Süleyman tapınağının yapılışından, Babil tutsaklığına değin 424 yıl.
ALTINCI SURE: Babil tutsaklığından, İsa’nın doğumuna değin 588 yıl.


*****

BİRİNCİ SURE
YARATILIŞIN İLK GÜNÜNDEN – NUH TUFANINA DEĞİN


DÖ 4004- Birinci gün: Nur.
     İkinci gün: Saydam plaka / gök.
     Üçüncü gün: Deniz, sular, bitkiler ve ağaçlar.
     Dördüncü gün: Güneş küresi, Ay küresi ve yıldızlar.
     Beşinci gün: Balıklar ve uçan kuşlar.
     Altıncı gün: Yerde sürünen ve yürüyen hayvanlar, İnsan. Tanrı tarafından yaratılır.
     Aynı gün: Bütün hayvanlar Âdem huzuruna çıkartılır. Onlara cinslerine göre ad verilir.
     Tanrı, Âdem’in böğründen çıkardığı bir kemiğin üzerine toprak dökerek kadını yaratır. Havva adını verdiği kadını, Âdem’e eş olarak bırakır. Her ikisini de Aden cennetine yerleştirir.
     Yedinci gün: Yaratıcı Tanrı, yaratma işleminden sonra dinlenir. Yarattığı evreni kutsadığı için, yedinci günü, yani cumartesi gününü dinlenme günü sayar.
     Aynı gün, Yılan, Havva’yı aldatır ve karı-koca Tanrı buyruğunu kırarlar.
Tanrı, onları cennetten kovar.
DÖ 4002- Adem ve Havva’nın ilk çocuğu Kayın doğar.
DÖ 4002- Adem ve Havva’nın ikinci çocuğu Habil doğar.
DÖ 3875- Kayın, kardeşini, Habil’i öldürür.
DÖ 3874- Adem ve Havva’nın üçüncü çocukları Şit doğar.
DÖ 3679- Anoş oğlu Kanyan`doğar
DÖ 3609- Kanyan oğlu Mahlalael doğar.
DÖ 3544- Mahlalael oğlu Yerd doğar.
DÖ 3382- Yerd oğlu Ahnuğ doğar. [Kuran’da adı İdris olarak geçer. Tevrat ve        Kuran’da göğe çıktığı yazılmaktadır]
DÖ 3137- Ahnuğ oğlu Metuşalah doğar. [Bu kişi, dünyaya gelen insanların en fazla yaşayanıdır]
DÖ 3130- Matuşalah oğlu Lemk doğar.
DÖ 3074- İnsan atası Âdem’in ölümü. [930 yaşında]
DÖ 3017- Ahnuğ, Tanrı tarafından göğe çıkarılır. [365 yaşındayken]
DÖ 2962- Âdem oğlu Şit ölür. [912 yaşında]
DÖ 2948- Lemk oğlu Nuh doğar.
DÖ 2864- Anoş’un ölümü. [905 yaşında]
DÖ 2769- Kanyan’ın ölümü. [910 yaşında]
DÖ 2714- Mahyayael’in ölümü. [895 yaşında]
DÖ 2582- Yard’ın ölümü. [962 yaşında]
DÖ 2469- Tanrı, Nuh’a tufan konusunda bilgi verir. [Tufandan 120 yıl önce]
DÖ 2448- Nuh oğlu Yafes doğar.
DÖ 2446- Nuh oğlu Sam doğar.
DÖ 2353- Nuh’un babası Lamk’ın ölümü. [777 yaşında]
DÖ 2348- Metuşalah’ın ölümü. [969 yaşında. En uzun yaşayan insandır]



İKİNCİ SURE
TUFANDAN - İBRAHİM’İN DOGUMUNA DEĞİN

DÖ 2348- Eski takvime göre, en eski ikinci ay, kasımın onuncu günü, Tanrı, Nuh’a,
     gemiye girme hazırlıklarını görmesi hakkında buyruk verir.
     Aynı ayın onyedinci günü Nuh, sekiz kişilik ailesiyle gemiye girer. Kırk gün  kırk gece yağmur yağar. Sular, yüzeli gün yeryüzünde kalır. Yedinci / Nisan ayının onyedinci gününde, Nuh’un gemisi Ararat ya da Cudi dağına oturur. Onuncu / temmuz ayının birinde, dağların dorukları görünür. Kırk      gün sonra Nuh, karga kuşunu araştırmaya gönderir. Yedi gün sonra da güvercin gönderir. Güvercin geri döner. Yedi gün sonra yine bir güvercin gönderir. Güvercin akşam döndüğünde, gagasındaki zeytin dalını, esenlik imi olarak Nuh’a sunar. Güvercin yedigün sonra üçüncü kez gönderilirse de bir daha geri dönmez.
DÖ 2347- Altıyüzbir yaşındaki Nuh, Birinci / ekim ayının birinci günü gemi kapağını kaldırır.
DÖ 2346- İkinci / kasım ayının yirmiyedinci günü gemiden çıkan Nuh, Tanrıya şükür kurbanı sunar. İnsanlara et yeme izni verilir.
     Sam oğlu Ağfarşat doğar.
DÖ 2341- Tufandan sonra Nuh, sekiz kişilik ailesi adından ötürü Temnet / Sekiz adında bir köy kurar. Tarımla uğraşır. Köyde yetiştirdiği bağın üzümünden şarap yapıp içer. Sarhoş olur. Sarhoşluktan sersemleyip çıplak durumda uyuyunca, ortanca oğlu Ham bu durumu görür ve inceden inceye        babasıyla alay eder. Nuh, ayılır ve oğlu yerine torununu kargışlar.
DÖ 2311- Ağfarşat oğlu Şalah doğar.
DÖ 2281- Şalah oğlu Abar doğar.
DÖ 2247- Abar oğlu Falağ doğar.
     Bu tarihe yakın Babil kulesinin yapımına başlanır. Tanrı, kuledeki yetmiş kişiyidağıtmak için her birine ayrı dil verir. Anlaşamadıklarından dağılan herkişi bir ülkeye gidip kendi dilini o ülkeye aşılamaya başlar. Bu sıraya değin bütün insanlar aynı dili konuşurlardı. [ Nuh ve oğullarının lisanı olan bu      lisanın Arami lisanı olduğu; ‘Babil’ sözcüğünün bile Süryani / Arami kökenli      olduğu; dağılma söylenişinden anlaşılmakta.]
DÖ 2233- Mısır kırallığı, Nuh oğlu Ham’ın oğlu Mırsaim tarafından kurulur.
DÖ 2217- Falağ oğlu Raou doğar.
DÖ 2185- Raou oğlu Soruğ / Suruç doğar. [Suruç kenti adını buradan alır.]
DÖ 2155- Soruğ oğlu Nahur doğar.
DÖ           Nahur oğlu Tarah doğar.
DÖ 2056- Tarah oğlu Haran doğar.
DÖ 1998- Nuh’un ölümü.
DÖ 1996- Tarah oğlu İbrahim doğar.
DÖ 1986- İbrahim eşi Sara doğar.


ÜÇÜNCÜ SURE
İBRAHİM’DEN - MISIR ÇIKIŞINA DEĞİN 430 YIL
alıntı


-------------
BİR SAYHA İLE YURTLARINDA ÇÖKÜVERDİLER


Mesajı Yazan: Helen
Mesaj Tarihi: 18-Mayıs-2008 Saat 12:34
  



İncil'in "Genesis" bölümünde, Gemi'nin, Ararat dağlarının üzerinde durduğu ifade edilir. İncil uzmanları, Ararat dağlarının, eski Urartu krallığının dağları olduğunu değerlendiriyorlar. Burada bir diğer olası bölge olarak karşımıza Cudi dağı çıkıyor ki, Cudi dağının da Kuran'ı Kerim kaynaklı Nuh'un Gemisi ile ilgili geleneksel efsaneleri mevcut. Benzer şekilde, her ikisi de ülkemiz sınırları içerisinde yer alan bu dağların dışında bir kaç dağın ve bölgenin adı daha Nuh'un Gemisi efsanesinde geçiyor, ayrıca bağlantılı olarak 20 civarında arkeolojik alan da tespit edilmiş durumda.



Nuh'un Gemisi ile ilgili tufan olayını anlatan sayısız kaynak vardır. Bunların hepsinde değişen bir şey yoktur; gemi  yapılır, yolculukiçin hazırlık yapılır, binilir, tufan başlar, sürer ve bittiğinde de gemi bir  dağın tepesine oturur.Eski Yunan'lılar kendilerinin dünyadaki bu ikinci insan kuşağından gelme olduklarına inanırdı. Amerika'daki Navajo kızılderilileri ünlü Grand Canyon Vadisi'nin bir tufan  sonucu oluştuğuna bugün de içtenlikle inanırlar.Hero adlı kahraman  tıpkı Sümer bilgesi  Utnapiştim ya da  Nuh Peygamber gibi kendisine  buyurulanı yerine getirir, tufandan kurtulur ve onun aracılığında yeni bir insan  kuşağı ortaya çıkar. Bu hikayede de, gemi şaşmaz bir biçimde bir dağın  tepesine oturur.Arkeologların kanısına  
göre eğer gemi sel sularının üstünden  karaya oturmuşsa,  bunun kanıtı o gemiden bir takım objelerin elde edilmesiyle mümkündür.Bu kanıtları bulmak için insanın bunu nerede ve nasıl arayacağını  
bilmesi zorunludur. Yani sular çekildiğinde, Nuh'un Gemisi'nin nerede karaya oturduğunun bilinmesi . Yaradılış Bölümü'nde adı geçen Ararat (Ağrı~Cudi)) dağlarının nerede olduğu da saptanmalıdır.Ağrı'nın ilk topluluklarca adı "Kötülük Dağı"dır.  
Sonradan bu topraklara gelen Türkler, dağa sancı anlamına "Ağrı" demişlerdir. Ermenice kökenli "Ararat",  "dünyanın anası" demektir.  Dağ, hangi adı taşıyor olursa olsun, sonuçta Nuh'un Gemisi'nin karaya oturduğu yer diye bilinmektedir. Ayrıca, tarih de efsaneler de bu gerçeği  doğrular niteliktedir.Nuh, gemisinden ilk kez karaya burada  ayak basmış ve (Kutsal kitaplarda da belirtildiği gibi) ilk asma fidesini yine burada toprağa ekmiştir..Ö. 700 yıllarında bile insanlarbu dağa tırmanıp gemiyi arar,ondan uğur  getireceğine inandıkları herhangi bir şeyi alma peşinde koşarlardı.





Babilli rahip Berossos, yaşadığı çağda (yani M.Ö. 300 dolaylarında) gemi kalıntılarının hala gözle görünür bir durumda olduğunu söylemişti. Bu arada kimi insanlar da geminin ziftini kazımışlar, başka işlerde kullanmışlardı.

Nuh'un gemisi'nden Mısır ve Fenike tarihlerinde de söz edilmektedir. M.S.380'de Salamis Piskoposu Epiphanus, Doğu Anadolu'yu ziyaret etmiş ve kendisine Nuh'un Gemisi'ne ait olduğu ileri sürülen bazı doğrama örnekleri göstermişleridir.

Ermeni kökenli tarihçi Hayfan da Ağrı'nın karla kaplı doruğunda siyah bir nokta halinde,1254'te Nuh'un Gemisi'ni görebildiğini söyler.Ağrı Dağı yoğun ve sert bir buz tabakasıyla kaplı oluşu yazın bile erimeyen karlar ve dağın zorlu şartları,1829 yılına dek Ağrı'ya başarılı bir tırmanma gerçekleşmemiştir.

İlk tırmanma başarısının sahibi bir Alman doktor FriedrichParrot. Parrot, yöredeki bir Ermeni manastırında bir haç olduğunu, bunun da Nuh'un Gemisi'nin tahtasından yapıldığını duymuştu. Parrot'un sonradan
tanımlamasına göre, haç kızılımsı bir tahtadan yapılmıştı; boyu 12 inç, eni 9 ve kalınlığı da yaklaşık 1 inçti. Gidip haçı yerinde gördükten sonra Ağrı'nın yukarlarına kadar tırmanmış ve manastırı da ziyaret etmiştir.

Yine Parrot'un anlattıklarına göre, manastırda Nuh'un tufan yolculuğundan kalma çok sayıda kap-kacak ve daha bir sürü şey vardı. Parrot  yolculuğunu ve tırmanmasını sürdürdü ve doruğa ulaşmayı başardı  
sonunda da. Ne var ki, gemiyi görmek kısmet olmadı...

Aradan 11 yıl geçti ve 1840'da görülmemiş bir deprem oldu. Yöredeki ilçe ve köylerin büyük çoğunluğu yerle bir oldular, ikibini aşkın insan öldü. Elbette, bu arada manastır da yok olup gitti, yıkıntıya dönüştü üstü zamanla kapandı,manastırdan kimse sağ çıkmadı.
Ağrı dolaylarındaki bütün yerleşim merkezlerini yıkıp yakan bu depremden hemen sonra o devrin hükümeti çevreyi yeniden düzenleyecek çalışma gurupları yolladı. Toprak kaymalarına karşı barikat kuracak işçiler Ağrı'ya tırmandılar. Dönüşlerinde buzların arasında gözüken çok eski bir geminin kalıntılarını gördüklerini açıkladılar. Söylediklerine göre, gemi epeyi yukarılardaydı; içinde bölmeler ve kafesler görünüyordu.

Türk yetkililer bunu bir raporla dünyaya duyurdular. Bilim adamlarının ilgisini çektiler. Hikaye, o yüzyılın sonuna kadar gelmeler, gitmeler ve tırmanmalarla geçti. Herkes Türk yetkililerin yayınladıkları raporun
gerçekliğini kanıtlayacak herhangi bir ipucu bulurum umudundaydı.
Ağrı'nın doruğuna Herman von Addick 1845 yılında, Rus Albayı Katzco ve beraberindeki Rus askerleri de 1850 yılında ulaşabildiler. İngiliz Binbaşısı Robert Stuarts da aşağı yukarı Von Addick'le aynı yıl doruğavarmıştı. Bu kişilerin hepsi de kötü koşullarla, soğukla, fırtına ve göz görmeyen sisle ve yüksekliğin getirdiği karşı konulması zor etkilerle savaşmak  zorundaydılar.
1876 yılında Sir James Brice adında saygın bir devlet adamı, gezgin ve yazar, Ağrı dağından ilk kez bir kanıtla dönüyordu. Kanıtın bilim dünyasını yerinden oynatacağına inanıyordu Sir James. Ağrı doruklarında elle yontulmuş ya da işlenmiş bir tahta bulmuştu. Çevreyle bir ilişkisi olamazdı, çünkü Ağrı ağaçsız bir dağdı. Tahta parçası uluslararası ölçülerle 4 fit boyunda, 5 inç kalınlığındaydı ve yer yer taş kesilmişti adeta.
Prens John Joseph Nourey, aradan dört yıl geçmişti ki, ansızın ortaya çıktı ve Ağrı dağına kendi başına bir sefer düzenleyeceğini açıkladı. Prens hem ünlü bir gezgin, hem de enikonu varlıklı bir kişiydi. Ayrıca
çekici bir kişiliği olan bir Başpiskopos'tu da.
Kalktı, Türkiye'ye geldi, hızlı bir yolculuk sonunda Ağrı'ya vardı, 1887 yılının güzel bir gününde tırmanmaya başladı doruğa doğru. 25 Nisan 1887 günü, Prens, yıllardır düşünü kurduğu amacına ulaştı ve... Nuh'un gemisini karşısında buldu.
Dönüşünde anlatıyordu; Gemi, buzlar arasına sıkışıp kalmıştı ve yapısı, genelde kara ve koyu renkli tahtalardan yapılmıştı. Anlattıkları, 1883 yılında Türk gazetelerinde çıkan uzun haber-yazıya tıpa tıp uyuyordu da.Onu izleyen keşif, 1902 yılında gerçekleşti. Ermeni kökenli çiftçi Yorgo Agopyan'ın anlattığına göre, çocukluğu sırasında amcası onu almış, Nuh'un gemisine götürmüştü,  
Nuh'un gemisinin Ağrı dağında görülmesiyle ilgili bundan sonraki rapor
1916 yılında geldi. İki Rus pilotu, Ağrı dağı üzerinde keşif uçuşu yaparken
gemiyi gördüklerini rapor edip bildirdiler.
Gemi, dağın doruğundaki buzların arasındaydı. Garip bir biçimi vardı ve üstü yuvarlatılmış göründüğünden üzerinde ayrıca uzun, köprü gibi bir çıkıntı da ortaya çıkmıştı. Çıkıntı uzun, enli ve yassıydı. Rapor Çar'a yollandı. Çar hemen ilgilendi ve iki özel araştırma grubu gönderilmesini istedi...

Grup, raporda belirtilen yere iki hafta süren yorucu ve zorlu bir tırmanmayla ancak varabildi. Orada sağlıklı ölçüler aldılar, planlar çizdiler, hatta  fotoğraf bile çektiler. Geminin içi odalardan geçilmiyordu, sayıları yüzden  fazlaydı; bazıları küçük, bazıları büyük ve genişti. Keresteden kirişlerle  tutturulmuşlardı. Kafesler de vardı ayrıca.

Yeni düzenlenen rapor da Moskova'ya gönderildi, fakat tam o günlerdeydi, Rusya'da devrim oldu, Çarlık yıkıldı ve Nuh'un gemisi ile ilgili birinci rapor da, ikinci rapor da diğer kayıtlarla beraber yok olup gitti.

Yirmibeş yılı aşkın bir süredir Ortadoğu'da çalışan arkeologların önde  gelenlerinde doktor Philip "Hammond, konu üzerinde şunları  söylemektedir:
Arkeolojini işi ve amacı, kuşkusuz, kutsal kitapları kanıtlamak  değildir. Ama buna karşılık, Ortadoğu'daki çalışmalar başladığından  bu yana ortaya çıkarılan birçok buluntular, kutsal kitaplarda  anlatılanları bilimsel olarak destekler görünmektedir. Birkaç yıl önce  Hebron'da bulunan, gerçekten de o yöre ,de kutsal kitapların  anlattıkları gibi bir uygarlığın yaşamış olduğuna işaret etmiş ve  tanımlanan yerde kent surları da bulunmuştur. Tarihi de, kutsal  kitaplardaki tarihe uymaktadır."
1929 yılında İngiliz arkeoloğu Wooley, böyle bir selin gerçekten  Dicle-Fırat vadisinde oluşmuş olduğunu kanıtlamıştır.  Vadi, tartışmasız, dünya uygarlığının beşiği olarak bilinen yörelerdir.  Wooley, Ur kentinde yaptığı kazılarda tabakaların altına doğru  ilerlerken bir çamur tabakasıyla karşılaşmıştır. Bu tabakanın  
altında başka bir uygarlığın kalıntıları ele geçirilmiştir, bunlar ev  kalıntılarıyla başka ve çeşitli yaşam belirtilerinin  örnekleridir ve tümü, bir dönemler bu yörede bir yaşam olduğunu ama  sonra seller yüzünden ortadan kalktığını kanıtlamaktadır.
Sellerin kanıtlarından başlıcası, fosillerdir. Dünyanın en yüksek  dağı Everest'te de çeşitli fosiller bulunmuştur. Ayrıca, Ağrı Dağı'na  tırmananlardan kimileri tuz kayalarına rastlamışlardır. Kayaların analizi,  bunların tuzlu suyun katılaşması sonucu oluştuğunu saptamıştır.
Dünyada jeolojik ve arkeolojik bütün kanıtların evrensel bir tufan olayına  işaret ettiği üzerinedir.
Ama bizler insanlık tarihinin tartışmasız olarak en önemli destanlarından birine ev sahipliği yaptığımız halde, ne yazık ki bu fırsatı değerlendiremiyoruz.Bugün dünyanın pek çok yerinde bazıları haklı gerekçelerle olmakla birlikte çoğu uyduruk kurgularla, herhangi bir özelliği olmayan bölgelerde muazzam bir turizm hareketliliği yaratılabilmektedir.  Loch Ness gölünün canavarı Nessie, X kilisesindeki Meryem Ana heykelinin ağladığı hikayesi, Y bölgesinde bir kadında Hz. İsa’nın vücudundaki yara işaretlerinin çıktığı hikayesi, Himalayalardaki "Yeti", Amerika’daki "Sasquatch" (karadamı) efsaneleri, Transilvanya’daki Kont Drakula ve vampir efsanesi, vb...Biz de Nuh’un Gemisi efsanesini bir pazarlama projesi olarak düşünmeli ve geliştirmeliyiz.
Nuh'un Gemisi şimdi Greenpeace'in küresel iklim değişikliği için hazırladığı yeni kampanyasının simgesi oluyor. Ağrı Dağı'nda 3 bin metrede Nuh'un Gemisi yapılıyor.
Küresel ısınma yüzünden doğal afetlerin şiddetinin ve sıklığının artacağına dikkat çeken Greenpeace, Nuh'un Gemisi ile başta haziranda toplanacak G-8 ülkeleri yöneticilerini ve tüm dünyayı küresel ısınmaya karşı bir kez daha uyaracak.
Türk ve Alman 20 marangozun çalışması ay sonuna kadar sürecek. 30 Mayıs'ta dağcılar Ağrı'nın zirvesine tüm dünya ülkelerinin bayraklarının bulunduğu bir bayrak asacak.
31 Mayıs'ta da 10 metrelik Nuh'un Gemisi'ne son çivilerin çakılması için tören yapılacak ve Greenpeace, iklim değişikliği olmayan bir dünya için çağrıda bulunacak.

http://wowturkey.com/t.php?p=/tr154/Alev06_nuhun_gemisi.jpg" rel="no follow">

(+)



Kaynaklar:
http://www.antrak.org.tr/gazete/042000/agridagi6.htm" rel="no follow - http://www.antrak.org.tr/gazete/042000/agridagi6.htm
http://www.netgazete.com/NewsDetail.aspx?nID=705971" rel="no follow - http://www.netgazete.com/NewsDetail.aspx?nID=705971
http://www.metareligion.com/Arqueologia/Mesopotamia/ararat_anomalia.htm" rel="no follow - http://www.metareligion.com/Arqueologia/Mesopotamia/ararat_anomalia.htm


-------------
BİR SAYHA İLE YURTLARINDA ÇÖKÜVERDİLER


Mesajı Yazan: Helen
Mesaj Tarihi: 18-Mayıs-2008 Saat 12:38

Nuh'un Gemisi'nin 
Çözülemeyen Esrarı (1)
Tarık Dursun K.
 

Adam, çok uzaklarda olmasına karşılık, sanki burnumuzun 
dibindeymişcesine yakın ve ikimize de tepeden bakan, inanılmaz 
büyüklükteki dağı göstererek:

"Burası bizim arazimizdir" dedi. "Bizim arazimizde kendi hakkımızı
istiyoruz. Nuh'un gemisi bizim topraklarımızdadır. Yüzelli yıl varki,
bu arazi bizim ailemizin malıdır. 1961 yılına kadar da devlete
vergimizi tıkır tıkır ödedik. Şimdi tespiti yapılan gemi yeri, bizim
olmaz da kimin olur"

Adı, Mehmet Eraslan'dı; Ağrı ilinin Doğubeyazıt ilçesine bağlı Üzengili 
köyündendi. Anlattı: Önce bir keşif yaptırmış, kaymakam vekili, mal müdürü, 
bir de tapu ve kadastro müdürüyle dağa tırmanmışlar. 

".... gemiye gittik. Gösterdiğimiz bilirkişi, geminin bizim sınırlarımız
içinde kaldığını söyledi. Biz ya kendi hakkımızı alırız ya da devletle
ortak oluruz. Zaten Doğubeyazıt Kaymakamlığı'na verdiğimiz
dilekçede de, 'Gemi bizimdir, gelirine ortak olmak istiyoruz' dedik"

Mehmet Eraslan, bunları çoşkuyla anlatırken yine aynı Eraslan ailesinden 
bir ikincisi; Koço Eraslan da "Adı geçen arazinin Atatürk zamanından beri 
babası üzerine tespit edildiğini" özellikle vurgulayara, Mehmet Eraslan'a 
şiddetle karşı çıkıyordu: 

"Asıl hak sahibi bizi, bey! Bugün burada bir Nuh'un gemisi çıktı,
hükümetimiz de faydalanır bundan biz de. Çoluk çocuğumuzun
hayatını kurtarmak için dilekçe vereceğiz. Hakkımızı istiyoruz"

Koça Eraslan'a bakacak olursanız, Mehmet Eraslan'ın o hak iddaları 
tümden "yalan ve iftira"ydı. Gerçekte gizlice bir keşif çıkartmıştı. Arada bir 
sınır vardı ve gemiden "taraf" olanı, ona ait değildi. "Gemi dahil, bu yanı 
bizimdir, Mehmet Eraslan'ın gemi ile bir ilgisi yoktur." 

Olay, geride bıraktığımız Ağustos ayının başlarında bir gün, Doğubeyazıt 
ilçesi yakınlarındaki Üzengili köyünde geçiyordu. Ağrı Valiliği, Nuh'un 
gemisinin var olup olmadığı konusunda herhangi bir somut kanıt 
bulunmamasına karşılık, kalıntının bulunduğu yer diye öne sürülen bölgede 
"turistik" bir "kafeterya" yaptırmaya başlamış ve Eraslan'lar arasındaki 
çekişme de birdenbire alevlenivermişti. Her iki Eraslan da arazinin 
kendilerine ait olduğu iddasındaydılar. Bu nedenle yine her ikisi de yakın 
bir gelecekteki turistik gelirden pay istiyorlardı; tespit yaptırılıyor, eski bir 
Kur'an-ı Kerim'in sararmış sayfaları kayıt düşülmüş belgeleri çıkarıyor, 
mahkeme mahkeme dolaşıyorlardı. 

Bundan 30 yıl kadar önce, Bağdat kentinin 160 km güneyindeki Nippur 
kasabası yakınlarında, 60 bin tabletten oluşan bir Sümer kitaplığı bulundu. 
Tabletler, Sümerlere ait çivi yazısıyla yazılmıştı. Bu ilk yazı türü, Sümerlerin 
çok eski bir geçmişi olduğunu belirler. Tabletlerin yazdıklarına bakılırsa ilk 
10 Sümer kralı, 456 bin yıl egemen olmuş, tufanda sonra Sümer ırkının 
yeniden kuruluşuyla görevlendirilen 23 kral 24 bin 510 yıl, 3 ay, 3.5 gün 
başta kalmışlardır. 

Sözü edilen kralların adları, damga ve paralarda kazılıdır. Ancak, yaşadıkları 
ileri sürülen çok, ama çok uzun yıllar, bizim düşünce boyutlarımızı 
aşmaktadır. 

Ele geçen bu tablet-belgelerde tufan olayı bütün ayrıntılarıyla anlatılır. Yanı 
sıra, tufan öncesi beş kentten söz edilmektedir. Bunlar Eridu, Badtibira,
Larak, Sitpar ve Şurappakt'tır. Tufanı anlatan Sümer tabletleri, aynı olayı 
aktaran ünlü Gılgameş Destanı'ndan da eskidir. Bir Sümer tableti şöyle 
başlıyordu: ".... ve sonra tufan başgösterdi."

Gılgameş Destanı, Mezopotamya'daki Uruk kentinin ünlü kralı Gılgameş 
üstüne söylenmiş bir destandır ve geçen yüzyıla gelinceye dek unutulmuş 
bir çağın ürünüdür. Yüzyılımızda arkeologlar yorulmak bilmez bir çalışmayla 
Ortaduğu'nun kumlara ve sırlara gömülü kentlerini birer birer ortaya 
çıkarmaya giriştiler. O döneme kadar Nuh ile İbrahim Peygamber 
arasında geçen uzun sürenin tarihi yalnız Tevrat'taki "Tekvin bölümü"nün 
iki kesiminde anlatılıyordu. Gılgameş destanı, bizi yeniden o çağlara geri 
götürmektedir. 

Destanı oluşturan şiirlerin çoğunun M.Ö. ikinci bin yılın ilk yüzyıllarında 
yazıya dökülmüş olarak bilinir. Bir olasılıkla, şiirler, daha önceki yüzyıllar 
süresince ve destanın süresince de aynı biçimini koruyarak kuşaktan 
kuşağa aktarılmıştı. Fakat destanın en az eksik ve düzeltilmemiş en son 
metni, Asur Krallığı'nın son büyük kralı Asurbanipal'ın M.Ö. yedinci yüzyılda 
kurduğu kitaplıkta bulunmuştur. Asurbanipal, çağının tarihsel tutanaklarıyla 
daha eski dönemlerin ilahilerini, şiirlerini, bilimsel ve dinsel metinlerini bir 
araya toplayarak büyük, görkemli bir kitaplık kurdurmuştu. Dört bir yana 
saldığı adamların Babil, Uruk ve Nippur gibi eski bilim merkezlerindeki 
arşivleri taramalarını buyurdu, sonra da daha önceki çağlarda kullanılan dil 
olan Sümerceyle yazılmış metinleri kopya edip Akad-Sami dillerine 
çevirttiği de bir gerçektir. 

Layard' ın ardından Ninova'da kalıp kazıları sürdüren arkadaşı Rassam, 
1853'te kitaplığın yeni bir bölümünü, Asurluların başka metinlerden kopya 
edip derledikleri "Gılgameş Destanı" tabletleri buldu; ama bu bulunuşun 
öneminin anlaşılabilmesi için de üstünden daha bir yirmi yılın geçmesi 
gerekti. 

1872 yılı Aralık ayında yeni kurulan "İncil'e İlişkinin Arkeoloji Araştırma
Derneği"nin bir toplantısında, uzman Geroge Smith, şöyle bir açıklamada 
bulunacaktır: 

"Kısa süre önce, British Museum'daki Asur tabletlerini incelerken,
birinde tufanın anlatıldığını fark ettim."

Bu Asurluların derleyip düzelttikleri onbirinci tabletti ve Gılgameş 
Destanı'nın bir bölümünü anlatıyordu. 

Smith, bulgularını derleyen ünlü kitabı "Chaldean Account of
Deluge-Kaldelilerin Tufan Hikayesi" yayınlandı sonra. Kitapta destanın 
bir özeti de verilmişti. 

Kitap büyük ilgi topladı; ne var ki, tufan tableti eksikti. Yeni tabletler 
aranması kaçınılmazdı. Gazeteler aracı oldu, bağışlar toplandı ve Smith, 
Ninova'ya gitti; çok geçmeden de aranılan tabletleri buluverdi; tufan 
bölümüydü bu ve o günlerde olduğu gibi, şimdi de, destanın tümü içinde 
en az eksik ve en iyi saklanmış bölümüdür. 

Smith, Asurca "Tufan"ı yayımlarken bunun günümüzdeki "Warka" diye 
bilinen ve İncil'de adı "Erech" olarak geçen eski Uruk kentinde 
hazırlanmış çok eski bir yazmadan kopya edildiğini de açıklamıtır. 

John Peters başkanlığında, ABD Pennsylvania Üniversitesi'ne bağlı bir 
gezi kurulunun çalışmaları da Gılgameş Destanı'nın tarihi bakımdan çok 
büyük önem taşır. Kurul, XIX. yüzyılın sonlarında, Güney Irak'ta, Niffar
(Nippur) kentindeki höyükte kazılara girişmişti. İki yıl içinde otuz ile kırk 
bin arasında tablet bulundu ve bunlar Phidalelphia'yla İstanbul müzeleri 
arasında pay edildiler. 

Eski çağlardan kalma metinlerin büyük çoğunluğunu idari ve ticari 
belgeler, iş arşivleri, listeler ve envanterler oluşturur. Tümünün de 
edebiyatla bir ilişkisi yoktur. Doğu Anadolumuzdaki Kültepe yöresinde 
bulunan büyük kitaplıktaki eserlerin hepsi de ticari işlemleri kapsamaktadır. 
Bu kitaplıktaki tek edebi metin, bir "lanetleme"dir. Nippur, Ninova ve 
Mezopotamya'nın ilk uygarlık merkezlerinde bulunan tabletlerin önemi, 
üstün nitelikte ve eşine rastlanmayan bir edebiyatı da gözler önüne 
sermesinden kaynaklanmaktadır. 

Bulunan yazılar arasında tufan hikayesini konu edinen bir başka bölüme 
bu kez Suriye kıyısındaki Ras Şamra'da (eski Ugarit) ele geçen 
metinlerde rastlanmıştır. Bu bölüm Gılgameş'teki tufandan 
esinlenerek yazılmıştır. 

Sümerler, Mezopotamya'nın ilk okur-yazar toplumuydu. Gılgameş 
Destanı'nın yazıldığı tabletlerdeki dil, onların dilidir. 

Daha şaşırtıcı olanı, destanda tufan, üzerinde hayli ayrıntılı bilgilerin 
veriliyor olmasıdır. Tanrıları Utnapiştim'i (sonradan bu Utnapiştim, 
kutsal kitaplara Nuh Peygamber olarak geçecektir) uyarır; kadınlarla 
çocukları, yakınlarını ve her işin ustalarını toplayıp gelecek tufan 
olayından korunmak için bir gemi yapmasını buyururlar. 

Üstelik burada da aynı Nuh'ta olduğu gibi, yolculuğun sonunda gemiden 
bir kuzgun, ardından bir güvercin uçurulmuş, sular alçalmaya başlayıca da 
gemi, bir dağın tepesine oturmuştur. 

Destan, dağın adını vermez. Kutsal kitaplara göre ise bu dağ eski 
adıyla Ararat (günümüzün Büyük Ağrı) Dağı'dır. 



-------------
BİR SAYHA İLE YURTLARINDA ÇÖKÜVERDİLER


Mesajı Yazan: Helen
Mesaj Tarihi: 18-Mayıs-2008 Saat 12:39

Nuh'un Gemisi'nin 
Çözülemeyen Esrarı (2)
Tarık Dursun K.









BİR SÜMER BELGESELİ; GILGAMEŞ DESTANI

"Biliyormusun Fırat'ın kıyıcığına kurulmuş o Şurrupak 
kentini?" diye sorar Utnapiştim, yiğit Kral Gılgameş'e. 
Ondan önce de "Sana bir sır vereceğim, tanrıların 
bilinmeyen bir yanını anlatacağım" demiş, söze girmiştir.

"Zamanla eskidi gitti o kent, tanrıları da birlikte yaşlandı, 
kocadılar. Kette gökkubbenin sahibi ve ataları Anu, 
akılcıları savaşçı Enlil, yardımcısı Ninurta, su kanallarının 
gözcüsü Ennugi de vardı, Ea da onlarla beraberdi. 
O günlerde insanlar arttıkça arttılar, yeryüzü dolup 
taştı ve topraktan göklere doğru vahşi bir boğa gibi 
böğürür oldular. Enlil duydu bunu, tanrıların danışma 
toplantısında:
- 'İnsanoğlunun yarattığı bu kargaşa çekilmez oldu, gürültülerinden 
ne uyuyabiliyoruz bir damla, ne dinlenebiliyoruz' dedi.

"Bunun üzerine tanrılar, insanoğlunu yoketmek konusunda 
bir anlaşmaya vardılar. Kararı uygulamak da yerin, rüzgarın 
ve evrendeki havanın tanrısı Enlil'e düştü. Buna karşılık,
tatlı suların ve bilgeliğin tanrısı, sanatın koruyucusu, 
Ea, önceden verdiği sözü tutarak beni bir düş 
aracılığında bundan haberdar etti.
- 'Kulak ver ey Şurrupaklı, ey Ubaratutu'nun oğlu! Evini yık, 
malını bırak, kendine bir gemi yap, yeryüzünün nimetlerini 
bir yana atıp canını kurtarmaya bak hemen! Dediklerimi 
uygula; evini yık, kendine bir gemi yap. Yapacağın geminin 
ölçüleri şunlar olsu: Eni, boyuna eşit düşsün, güvertesinin 
üzerindeki dam da dipsiz uçurumu örten çatıyı andırsın. 
Bittikten sonra gemiye bütün canlı yaratıkların tohumunu al!'
Anladım ne dediğini onun, sordum:
- 'Peki, kent halkına, yaşlılara ne diyeceğim?'
Ea, bana şöyle dedi o zaman:
- 'Onlara şunu bildir; Enlil'in bana kızdığını öğrendim. 
Bu yüzden artık ne onun ülkesinde, ne de onun kentinde 
dolaşacak yüzüm kalmadı benim. Efendim Ea ile birlikte 
yaşamak üzere körfeze gideceğim. Ama size sınırsız bir 
bolluk, ender bulunur balıklar, ürkek av kuşları ve bereketli 
bir hasat mevsimi verecek. Akşamüstü fırtınanın ilki sizlere 
seller gibi buğday getirecek, de..."

Gılgameş'in yolu önüne duran koca Utnapiştim, buyruğu alır 
almaz tan yeri ağarırken bütün ev halkını çevresine toplar. 
Zifti çocuklar, geriye kalan gerekli ne varsa hepsini erkekler 
getirirler. Beşinci günde geminin omurgasıyla eğrilerini 
oturttuktan sonra tahta döşemelerini de çakar Utnapiştim. 
Temel alan, dört dönümdür. Güvertenin her bir yanı 120 
kübittir ve bir dikdörtgen oluşturmaktadır. Altına altı güverte 
yapar, tümü birden yedi eder. Çivilerini de çakar, güverteleri 
tahta perdelerle dokuz bölmeye ayırır, diğer donanımlarını hazırlar. 
İçini erzakla doldurur.

"Halka öküz ve her gün koyun kestiririm," diyerek 
anlatmasını sürdürür. Gılgameş'e. "Gemi yapı ustalarına 
ırmaklardan gelmiş gibi durmadan şarap sundum. 
Yeni yıl şölenleri gibi bir şölen oldu. Yedinci günde gemi 
tamamlanmıştı. Ben de bütün altını ve canlıları; ailemi 
akrabalarımı, kırların, hem yabanıl, hem evcil hayvanlarını 
ve zanaatçıları tekneye aldım. Şamaş'ın bana 'Akşama 
fırtınanın birincisi varıp yıkıcı yağmuru yağdırdığında, gemine bin, 
her yanı da sımsıkı kapat' dediği an gelmişti artık. Gece 
bastırdı, fırtınanın birincisi yağmuru gönderdi. Çok 
korkunçtu hava. Gemiye binip her yeri kapattım.
Her şey tamamdı. Kalafat işleri eksiksiz tamamlanmıştı zaten.

"Tan yeri ağarmaya başlarken ufuktan bir kara bulut ağdı. 
Bu bulut, fırtınanın efendisi Adad'ın bulunduğu yerde 
gürledi. Habercileri olan Şullat ile Haniş, dere tepe aşarak 
başı çektiler. Daha sonra uçurumun tanrıları ortaya çıktı. 
Nergal, suları göğüsleyen engelleri yıktı. Savaş tanrısı 
Ninurta, her şeyi yerle bir etti. Cehennemin yedi yargıcı, 
Anunnaki, meşalelerini kaldırıp ülkeyi kurşunsu alevlere 
boğdular. Fırtına tanrısı, günışığının yerine karanlığı koydu; 
ülkeyi bir çanak gibi kırıp döktü, umarsızlığın getirdiği 
bitkinlik gökkubbeye yükseldi. Bütün gün bora azıttı 
durdu. Yol aldıkça kudurdu, halka düşmanmış gibi 
saldırdı, kardeş kardeşi göremedi. İnsanlar gökyüzünde 
bile görülmüyordu. Tanrılar bile tufandan dehşete 
kapılıp göğün yedi kat arşına, Anu'nun gökkubbesine 
kaçtılar.

"Altı gün altı gece boyunca yeller esti; sel, bora ve su 
taşkınları yeryüzünü kasıp kavurdu. Sel ve su taşkınları 
savaşan ordular gibi bir ordu olup kudurdular. Yedinci 
günde güneyden esen fırtına dinmeye yüz tuttu, deniz 
yatıştı, tufanın hızı kesildi. Yeryüzüne göz attığımda 
her yanı sessizliğin kaplamış ve bütün insanların da 
çamura dönüşmüş olduğunu gördüm. Denizin yüzü, 
bir damın üstü gibi dümdüz uzayıp gidiyordur. Anbar
kapağını açınca yüzüme bir ışık düştü. Sonra oturup 
ağlamaya başladım. Çünkü sular dört bir yanı yıkıntılığa 
çevirmişti.

"Sonra ondört fersah ötede bir dağ görünüverdi. 
Gemi o dağa oturdu. Dağda karaya oturan gemi, 
yerinden kıpırdamadı. Bir gün geçti hep o dağın 
tepesinde kaldı. Beşinci ve altıncı günlerde de 
kıpırdamadı hiç. Yedinci gün şafakla bir güvercin 
salıverdim, uçtu gitti hemen. Ama konacak bir yer 
bulamayıp geri döndü. Bir kırlangıç saldım ardından, 
o da geri döndü geldi. Bir kuzgun saldım. Gitti, suların 
çekildiğini gördü; yiyecek içecek buldu kendine, bu 
yüzden geri gelmedi.

"Bunun üzerine, tuttum, her şeyi dört yana savurdum, 
dağın tepesinde adak adadım. Yedi ve yine yedi kazan 
kurdum. Üzerine odun, kamış, sedir ve mersin ağacı 
yığdım. Tanrılar kokuyu alınca toplaştılar. Ama aralarına 
Enlil gelsin istemediler. Çünkü hiç düşünmeden tufana
yol açmıştı o. İnsanların ortadan kalkmasına neden 
olmuştu."

Utnapiştim'in Gılgameş'e anlattıklarına göre; Enlil gelmiş, 
gemiyi görmüş ve küplere binmişti. Olanca kızgınlığıyla tanrılara;
"- Şu ölümlülerin arasında canını kurtaran çıktı mı 
acaba? Hiçbiri ölümden kurtulamayacaktı çünkü" 
dedi. Bunun üzerine kuyuların ve kanalların tanrısı Nimurta
araya girecek ve şöyle diyecekti ona;

"- Ea'yı araya katmadan hangi tanrı kendi başına bir şey 
düzenleyebilir ki?"
Her şeyi bilen Ea da Enlil'e böyle düşüncesizce tufanın 
oluşmasına nasıl yol açtığını sormuş, onu bütün tanrıların önünde 
suçlayıp utandırmış bir güzel.

"O zaman işte...." diye sürdüren sözlerini Utnapiştim. "Enlil, 
gemiye yöneldi. Karımı da, beni de elimizden tutarak 
gemiye soktu. İkimizi de iki yanına diz çöktürdü. Alnımıza 
dokunup şu sözleri söyleyerek kutsadı bizi:' - Geçmiş 
günlerde, Utnapiştim bir ölümlü kişiydi. Bundan böyle kendisi 
ve karısı uzaklarda ırmakların ağzında yaşayacaklar...' İşte 
böylece tanrılar, beni alıp burada; ırmakların ağzında 
ve uzaklarda yaşamak üzere yerleştirdiler."

Destanın sonlarına doğru bir yerde kahramanı Gılgameş 
için şunlar söylenir:

".... Yeryüzünün ülkelerini tanıyan Kral Gılgameş, bilgeydi, 
sırları götürdü. Gizli şeylerle tanışıktı. Bize tufandan 
önceki günleri hikaye eden oydu. Uzun bir yolculuğa 
çıktı. Çalışmaktan, didinmekten bezdi ve yorgun düştü 
bir gün. Ve geri dönünce bir taşın üzerine hikayesini 
tümüyle kazıdı."

M.Ö. içinci bin yılın başlarındaki 
eski Sümer ve İlk Hanedan 
Uygarlıkları'ndan önce bir çok 
önemli sitede su baskınları 
olduğu kazılar sonunda ortaya 
çıkmış. Bu siteler arasında, 
Şurrupak, Kiş ve Uruk da 
bulunmaktadır. Su baskınları, 
tarih öncesi son çağın, yani, 
arkeologların Jemdet Nasr 
Çağı'nın sonunu gösterir. Fakat 
bunların hepsinin de aynı çağda 
olduklarını doğrulayacak 
herhangi bir kanıt ele geçmemiştir. Sir Leonard Wooley'in daha eski 
dönemlerde Ur kentinde meydana geldiğini saptadığı bir su baskını, 
yalnız yakın çevreyi etkilemişti. Arkeolojik bulgular da büyük bir felaketi 
işaret etmemektedir. Ayrıca ilk sümer söylenceleri arasında da 
yıkımlara, yokolmalara yol açan bir su baskınına rastlanmamaktadır. 
Daha sonraki Sümer ve eski Babil yazılarında su baskını ve tufanın 
tanrılarca gönderildiği bildirilir.

Tevrat'ta anlatılan "tufan"ın, Gılgameş Destanı'nda anlatılanın bir 
kopyası olduğu düşünülebilir mi? Bunu kabulenmek, Utnapiştim'in 
olayı kendi ağzından anlatması, destanda tufana tanıklık etmiş ve 
onu yaşayıp gözleriyle görmüş bir kişinin gerçekte varolduğunu 
kabullenmek değil midir?

Tufan hikayesi, Sümer edebiyatındaki Gılgameş çevirisinin bir 
parçasını oluşturmuyordu. Kutsal kitaplarda anlatılan tufan 
olayının başkişisi Nuh'la ortak özellikler gösteren "Ziusudra" 
adlı bir kahraman üzerine kurulmuş, bağımsız bir şiirdir. İkinci 
bin yılın ilk yarısından; yani, Eski Babil Krallığı Çağı'ından kalan 
aynı konudaki "tufan" şiirinin kahramanı ise, Atrahasis'ti. 
Bu şiirde tufan, insanları yoketmek için tanrılarca gönderilen 
felaketler dizisinin sonuncusu olarak gösterilir. 
 

İki hikaye arasında varolan 
görüş açısı ve amaç farklılıklarını 
en iyi belirleyen bölüm, Tufanın
Bitişi'dir. Tanrı Nuh'la şöyle bir 
sözleşmeye varır:
"Dünya durdukça ekip biçme, 
soğuk ve sıcak, yaz ve kış, 
gece gündüz sona ermeyecektir!"

Destanda da aşağı yukarı aynı 
sözler edilir. Yalnız, Utnapiştim
bir tür yarı ölümsüzlüğe kavuşurken 
Nuh, ölümlü kalır. Ama Tanrı'nın 
sözleri, onun aracılığı ile bütün 
insanların kaygılarından kurtulmalarını 
sağlar.

Gerçekte , binlerce yıl önce Doğu'da olağanüstü bir tufan 
olduğu kesinlikle anlaşılmıştır. Eski Babil'in tabletleri geminin 
nerede bulunması gerektiğini kesinkes anlatırlar.

Gılgameş Destanı'nın Asurlularla Babilliler kanalıyla Mısır'a geldiği, 
genç Musa'nın da onu okuyarak kendi amaçlarına uyguladığı 
düşünülebilir mi? Bu durumda gerçek tufan olayı kutsal kitaplardaki 
değil de, Gılgameş Destanı'ndaki midir? Kutsal kitabın "Tekvin" 
bölümünün 6. Bab'ı şöyle başlamaktadır:

"... Ve vaki oldu ki, toprağın yüzü üzerinde insanlar 
çoğalmaya başladı ve onların kızları doğduğu zaman 
Allah oğulları insan kızlarının  güzel olduklarını gördüler 
ve bütün seçtiklerinden kendilerine karılar aldılar.

"... Ve Rab gördü ki (sonra) insanın kötülüğü çoktu ve her 
gün yüreğinin düşünceleri ve kuruntuları ancak kötü idi. 
Ve Rab, yeryüzünde insanı yaptığına nadim (pişman) oldu 
ve yüreğinde acı duydu. Ve Rab dedi: Yarattığım insanı ve 
hayvanları, sürünenleri ve göklerin kuşlarını toprağın yüzü 
üzerinden sileceğim. Çünkü onları yaptığıma nadim oldum. 
Fakat Nuh, Rabbin gözünde inayet buldu.

"... Ve Allahın önünde yeryüzü bozulmuştu ve yeryüzü 
zorbalıkla dolmuştu. Ve Allah yeryüzünü gördü ve işte, 
bozulmuştu; çünkü yeryüzünde bütün insanlar yolunu 
bozmuştu. Ve Allah Nuh'a dedi: Bütün insanların sonu 
geldi, çünkü onların yüzünden yeryüzü zorbalıkla doldu 
ve işte ben, onları yeryüzü ile beraber yok edeceğim. 
Kendine gofer ağacından bir gemi yap; gemide odalar 
yapacaksın ve onu içerden dışarıya ziftleyeceksin ve 
onu şöyle yapacaksın; uzunluğu üçyüz arşın, genişliği 
elli arşın ve yüksekliği otuz arşın olacaktır. Ve ben, işte 
ben, göklerin altından kendisinde hayat olan bütün 
insanlığı yok etmek için yeryüzü üzerine sular tufanı 
getiriyorum, yeryüzünde olanların hepsi ölecektir."

 Ama bir kişi dışında tabii, Rab da, Gılgameş Destanı'ndaki 
gibi Utnapiştim yerine bu kez Nuh'la bir anlaşmaya varır:

"... Ve sen ve seninle beraber oğulların ve karın ve 
oğullarının karıları gemiye gireceksiniz. Ve seninle 
beraber sağ kalmak için her yaşayanın her çeşidinden 
ikisini gemiye getireceksin; erkek ve dişi olacaklar."

Nuh buyrulanları yerine getirir, gemisini yapar ve patlak 
verecek tufanı bekler.



-------------
BİR SAYHA İLE YURTLARINDA ÇÖKÜVERDİLER


Mesajı Yazan: Helen
Mesaj Tarihi: 18-Mayıs-2008 Saat 12:40

Nuh'un Gemisi'nin           Çözülemeyen Esrarı (3)
                                               Tarık Dursun K.
 
 
 
 
 

...VE GEMİ BİR DAĞ'A OTURDU

Tekvin bölümünün 6. bab'ında başlayan tufan olayı, 9. bab'a kadar sürer. 
Nuh, tanrının buyruğuyla ve onun verdiği ölçülere göre kocaman bir gemi 
yapar, içine en yakınları ile birlikte bütün öbür yaratıklardan dişili, erkekli 
birer çift alır ve sabırla bekler.

"... ve üzerinde kırk gün tufan oldu ve sular çoğalıp gemiyi kaldırdı 
ve (gemi) yerden kalktı, suların yüzü üstünde yürüdü. Yer yüzünde 
sular pek çok yükseldiler ve bütün gökler altında olan yüksek 
dağlar örtüldüler. Sular onbeş arşın daha yükseldiler ve yer 
yüzünde hareket eden, sürünen her şeyle insan da öldü, her şey 
silindi ve yalnız Nuh ve kendisiyle beraber gemide olanlar kaldılar 
ve yüz elli gün sular yer üzerinde yükseldiler."

Ama her şeye karşılık, Tanrı, Nuh'a verdiği sözü anımsayacak, yeryüzünden 
rüzgarını geçirecek ve sular giderek alçalacaktır. Süre, tam yüzelli gündür; 
Nuh'un gemisi "yedinci ayda, ayın onyedinci gününde Ararat (Ağrı) 
dağları üzerine" oturacaktır.Ararat
Nuh da tıpkı Sümer bilgesi Utnapiştim 
gibi karayı bulmak amacıyla önce 
kuzgunu, sonra da güvercini 
göndermiştir. Gidenler, ayak basacak 
bir toprak parçası bulamadıklarından 
geri dönerler.
"... ve diğer yedi gün daha bekledi 
ve (Nuh) güvercini tekrar gönderdi
ve akşam vakti güvercin onun 
yanına girdi ve işte, ağzında yeni koparılmış zeytin yaprağı vardı ve 
Nuh suların yeryüzünden çekilmiş olduklarını bildi."

Kutsal kitapların anlattığına göre; Nuh'un gemisi bu günkü Ağrı dağının sular 
altında kalmış olan tepesine oturmuştu. Bundan da tufan nedeniyle bütün 
dünyayı sellerin basmış olduğu anlaşılıyordu. İnsanların tümü yok olmuş, 
geride Nuh oğullarıyla kızları kalmıştı. Bu sonucu birçok ilkel efsane de 
destekliyor. Özellikle Berossos adlı Babilli bir rahip, M.Ö. 300 yılında 
yazdığı bir kitapta bu sel felaketinden söz etmekteydi.

Rahip Berossos'un hikayesi pek doğrulanmamıştır, ama Sümer bilgesi 
Utnapiştim'in başına gelen tufan olayının doğruluğu, yapılan kazılar sonucu 
kanıtlanmıştır. 1929 yılında Ur kentinde kazılar yapan Sir Wooley, kırk beş 
metre derinliğe indiğinde ansızın tertemiz bir toprak parçasına rastalmıştı. 
Bunun hemen yukarsında katışıksız Sümer uygarlığı başlıyordu. İki metre 
kırk santim kalınlığındaki tabakanın altında da karışık bir kültürün kalıntıları 
vardı. Çamurun türü bunun tatlı suyun taşımış olduğunu gösteriyordu. Nehrin 
her zamanki olağan taşkınları bu kadar çamur bırakmazdı.Çamurları taşıyan 
selin o bölgenin tarihinde daha önce görülmemiş bir felaket derecesinde 
olduğu açık seçiktir. Konumuzla ilgili efsaneler günümüze dek gelmeseydi, 
yine de bu kanıtlardan o bölgenin bir sel felaketine uğramış olduğu 
anlaşılırdı.

Tufanın İ.Ö. 4250'de olduğu sanılıyor. Bu tarih, hem çamur tabakalarının 
kalınlığından, hem de yörede tufandan sonra yaşamaya devam ettikleri 
bilinen krallıkların sırasının hesaplanmasından çıkarılmaktadır.

Nuh'un gemisinin Ağrı dağı üzerinde olduğundan ilk söz eden kişi, 
Hollandalı gezgin Jan Struys'tur. 1684 yılında yayınladığı kitabında 
geminin Ağrı dağına oturmuş bir resmi de vardır. Jan Struys, 1670 yıllarında 
Anadolu'ya gelmiş, Ağrı dağı eteklerinde inziva da yaşayan bir keşişle 
görüşmüştü; keşiş, kendi anlattığına göre, gemiye girmiş ve hatta 
omurgasından da bir parça koparmıştı. Bu tahtadan yaptığı haç, şimdi Jan 
Struys'daydı. İkiyüz yıl sonra, 1876'da İngiliz devlet adamı LordByrce, 
Ağrı'ya tırmanıyor ve 4 bin metre yukarlarda o da bir tahta parçası 
buluyordu. 1883 yılında, bu kez Türk yetkililer geminin Ağrı dağı üzerinde 
keşfedildiğini açıkladılar. 10 Ağustos 1883 tarihli Chicago Tribune 
gazetesi, olayı okurlarına şöyle aktarmıştı;

"İstanbul'da yayınlanan bir gazete, Nuh'un gemisinin keşfedildiğini 
ilan ediyor. Anlaşıldığına göre, bazı Türk hükümet görevlileri, Ağrı 
dağı üzerindeki toprak kayması durumunu araştırmak üzere 
görevlendirildiler. Ansızın, ucu bir buzuldan çıkmış son derece 
koyu renkli bir tahtadan yapılma dev boyutlu bir yapıya rastladılar.

"Görevliler bölgede yaşayanlar arasında soruşturma yaptılar. Yerel 
halkın bu yapıyı altı yıldan beri gördüklerini fakat üst 
pencerelerinden dışarıya bakan korkunç yüzlü bir hayaletten 
sözedilmesi nedeniyle yaklaşmaya kortuklarını öğrendiler. Yapının 
Ağrı dağındaki dar vadilerden birine sıkışıp kalmış olmasından 
ötürü, bulunduğu yere ulaşmak gerçekten zordu. Bunu güç de 
olsa başardılar sonunda. Yapının kenarından bir delik açarak
içeriye girdiler.

"Yapının yaklaşık 4.5 metre yüksekliğide bölümlere ayrıldığını 
gördüler. Diğerleri buzla kaplandığından bu bölmelerden yalnızca 
üçüne girebildiler. Geminin buzul içersinde ne kadar uzun 
olduğunu saptayamadılar. Ancak ortaya çıkarılması halinde, eğer
(kutsal kitabın Tekvin bölümünde belirtildiği üzere) 300 kübit 
uzunluğunda olduğu belirlenirse, Nuh'un gemisinin varolduğuna 
inanmayanlar zor durumda kalacaklardır."

Ağrı dağı Türkiye'nin doğusunda, Ermenistan ve İran sınırına çok yakın ve 
bu yörenin en yüksek dağıdır. Ağrı dağı yüceliği ve türlü özelliklerinin yanı 
sıra, insanoğlunun geçmişi ile ilgili en büyük sırlarından birini de 
doruklarında taşıdığına inanılan kutsal bir dağdır. İlk yazılı anlatımlardan 
bu yana Nuh'un gemisinin tufan sonrasında bu dağın tepesinden 
karaya oturduğu sanılıyor.

Peki, bu gerçek ortaya çıkar ya da hikayelerle efsanelerin doğrulukları 
kanıtlanırsa, ne olacaktır? Bir bilimsel kanıtlanma da kutsal kitapların ta 
başlarındaki "yaradılış" bölümüne kadar şiir ya da efsane olmayıp, tarihsel 
gerçeklerden kurulu olduğu anlaşılacaktır elbette.

Günümüzde yaşayan insanların bir buçuk milyardan fazlası (Yahudi'si, 
Hıristiyan'ı ve Müslüman'ı) Nuh ve gemisi hikayesini çok iyi bilmektedir. 
Kuşkuculara göre, hikaye, İncil'de anlatıldığı biçimiyle bir efsaneden öte bir 
şey değildir. Kimilerine göre de kutsal kitapları kanıtlamaya kalkmak, bir 
"küstahlık"tır. Ama tarihçilerle arkeologlara bunlar vız gelmişlerdir ve hemen 
her gün kutsal kitapların tarihsel "veche"sine ışık tutan yeni bulgulara 
gidilmektedir. Yaradılış bölümü bize dünyanın o dönemler için başkenti 
sayılabilecek kentte (Babil'de) bir kulenin kurulduğundan söz etmektedir. 
Arkeologlar uzun süreler bu kulenin kalıntılarını arayıp durdular ve sonunda 
da buldular ya da bulduklarına inandılar. Mezopotamya vadisinde, eski 
Babil kenti yakınlarında Zigurat biçiminde çok yüksek bir kulenin 
kalıntılarına rastlandı. Kutsal kitaplar, uzun süre bilimsel biçimde 
kanıtlanamayan bir imparatorluğun varlığından söz eder. Bunun gün ışığına 
çıkarmasını Hugo Winkler'e borçluyuz. Winkler, 1908 yılında Anadolumuzun 
ortalarında çeşitli tabletler bulmuş, bunlar aracılığında Hitit imparatorluğunun 
varlığı bilinebilmiştir. Şaşırtıcıdır; Yaradılış bölümü bu imparatorluğu uzun 
uzadıya konu ediniyordu. Bilim, nice sonra bu olguyu onaylamıştır.

Kutsal kitaplar ayrıca İbrahim peygamberin nasıl Yahudiler'in atası 
olduğunun hikayesini de aktarır bize. İbrahim peygamber, anlatılanlara göre 
M.Ö. 2000 yılında, Sümerlilerin Ur kentinde doğmuştur. Kenan eli'ne geçişi 
ise, çok daha sonradır. Burada arkeologlar tıpkı kutsal kitapların dediği gibi, 
uzun bir uygarlığın yaşamış olduğunu ortaya çıkarmışlardır. İbrahim 
peygamberin mezarı bugün Hebron'dadır ve hikayesi kutsal kitaplarda 
anlatıldığı türden kelimesi kelimesine doğrudur.
Yirmibeş yılı aşkın bir süredir Ortadoğu'da çalışan arkeologların önde 
gelenlerinde doktor Philip Hammond, konu üzerinde şunları 
söylemektedir:

"Arkeolojini işi ve amacı, kuşkusuz, kutsal kitapları kanıtlamak 
değildir. Ama buna karşılık, Ortadoğu'daki çalışmalar başladığından 
bu yana ortaya çıkarılan birçok buluntular, kutsal kitaplarda 
anlatılanları bilimsel olarak destekler görünmektedir. Birkaç yıl önce 
Hebron'da bulunan, gerçekten de o yöre ,de kutsal kitapların 
anlattıkları gibi bir uygarlığın yaşamış olduğuna işaret etmiş ve 
tanımlanan yerde kent surları da bulunmuştur. Tarihi de, kutsal 
kitaplardaki tarihe uymaktadır.

"Yıllar yılı, arkeologlar, Ortadoğu'da toprağın en alt tabakalarına 
indikçe kutsal kitapları destekleyen yeni bulgularla karşılaşmışlardır. 
Birçok eski kent buluntuları ele geçmiştir. Bunlar nicedir yalnız 
kutsal kitaplarda anlatılmaktadır ve gerçek olup olmadıkları 
kuşkuyla karşılanmaktaydı. Hepsi de bizim inanç ve geçmişimizin 
yansımalarıdır şimdi."

Buradan çıkan şudur; Kutsal kitapların Yaradılış bölümü dikkate değer 
tarihsel bir belgedir. Nuh'un hikayesi de yine bu Yaradılış bölümündedir.

Fakat aynı noktada şu sorulara da cevap aranmamalı mıdır?

Kutsal kitapların anlattığı Nuh ve gemisi doğru mudur? Onca zaman sular 
üzerinde kalıp yüzebilecek bir gemi yapımı, gerçekten mümkün müdür? 
Sonra o kadar sayıdaki hayvanı alabilecek büyüklükte bir gemi 
yapılabilir mi? 
Dünyamız, tümüyle suların altında kalmış mıdır?



-------------
BİR SAYHA İLE YURTLARINDA ÇÖKÜVERDİLER


Mesajı Yazan: Helen
Mesaj Tarihi: 18-Mayıs-2008 Saat 12:41

Nuh'un Gemisi'nin           Çözülemeyen Esrarı (4)
                                               Tarık Dursun K.
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 

HER YERDE NUH ÖYKÜSÜ VAR...

Müslümanlarca kutsal kitapların sonuncusu ve yücesi olarak kabul edilen 
Kuran'ın "Hüd suresi" de tufan olayını hikaye eder. Surenin 11. ayetinde, 
Tanrı, Nuh'u insanları sapkınlıklardan kurtulup doğru yola dönmeleri için 
uyarmakla görevlendirilir. Gel gelelim, insanlar Nuh'un uyarılarına kulak 
asmaz, putlara tapınmayı sürdürürler. O zaman Tanrı, Nuh'a bir gemi 
yapmasını ve yanına inananlarla yaban-evcil hayvan türlerinden dişili erkekli 
birer çift almasını buyurur.
"Nezaretimiz altında sana bildirdiğimiz gibi gemiyi yap. Zulmedenler 
için benden bağış dileme. Çünkü onlar suda boğulacaklardır. O 
gemiyi yaparken kavmin ileri gelenleri onunla alay ediyorlardı. O da, 
bizimle alay ediyorsunuz ama, biz de sizinle alay edeceğiz; rezil 
edici azabın kime geleceğini ve daimi azabın kime ineceğini 
göreceksiniz, dedi. Emrimiz gelip sular kaynamaya başlayınca her 
yaratıktan birer çift ve aleyhine hüküm verilmiş olan kişilerin dışında 
olan ailesini ve inananları gemiye bindirdi."

Parnasos
Nuh'un gemisi ve tufan hikayesi, 
kutsal kitapların ötesinde uygar ya 
da ilkel toplumların çok eskilere 
dayanan efsanelerinde de yer 
alıyor. Eski Yunan'daki bir 
efsanede Deukalion, 
karısı Pyrrha, çocukları ve 
türlü hayvanlarla birlikte büyük, 
sandığa benzer bir tekneyle 
9 gün 9 gece süren felaketten kurtulup Parnasos dağına varırlar. 
Babbyce'de açılan bir yarıktan sular süzülür ve o 
ara Deukalion'la karısı, yakınlardaki bir tarlaya taşlar atarlar. Bu taşlar 
sonradan kadınla erkeğe dönüşür ve giderek yepyeni bir insan kuşağı 
oluşur.

Himavat

Masalların ve efsanelerin vatanı 
sayılan Hindistan'da bugüne de 
söylenip yazılan "Satapatha",
"Brahmana" ve "Mahabharata"
destanlarında Manu tufana 
yakalanır ve nice zaman sonra 
kurtulur bundan. Günlerden bir 
gün, Manu, yakaladığı bir balığı 
acıyıp bağışlar. O anda balık olağanüstü bir büyüklüğe erişir ve 
Manu'ya hemen bir gemi yapmasını ve boynuzlarına bağlamasını 
söyler. Balık inanışa göre, Tanrı Vishnu'nun görünüşü diye kabul 
edilmektedir. Manu denileni yapar, tufan olur ve balık-tanrı, 
Manu'nun gemisini sular üzerinde çekerek kuzeye, 
Himavat dağına getirir.

İngiltere'nin Galler bölgesinde anlatılan bir efsanede de Dwyfan ve 
Dwyfach, yine böyle kutsal bir tufan felaketinden yaptıkları bir gemi 
aracılığı ile kurtulurlar.

Kuzeyin, özellikle İskandinavya kaynaklı Edda efsaneleri, Bergalmer'le 
eşinin başından geçenleri aktarır bize:
"... sular yükseldi, dünya karardı ve okyanus canavarları suyun 
yüzüne çıktı. Kayalık dağlar birbirine çarptı ve topraklar sulara 
gömüldüler. Gökten parlak yıldızlar düştüve alevler cennete dek 
yükseldiler."

Çinli Yao da buna benzer bir felaketten kendisini, eşini ve çocuklarını 
kurtarır: "Cennetin sütunları kırılmıştı. Dünya paramparça oldu. 
Sular fışkırıp her bir yanı kapladı. Evrenin çatısı altüst olmuştu."

Güney Amerika'nın Aztec-Toltec kayıtları, Coxcox, Trzpi yada 
Teocipactli'nin eşi, çocukları ve hayvanlarıyla birlikte servi ağacından 
yaptıkları görkemli bir salla tufanı nasıl atlattıklarını anlatır. Sular dünyamızı 
kaplar ve tufan tam 52 yıl sürer. Ortalık yatışınca Coxcox, karayı bulsunlar 
diye kuşlar uçurur. Yırtıcı kuşlar çürümüş insan ölülerini yemek için 
kalırlarken bir güvercin ağzında bir dalla geri döner gelir. Coxcox'un salı o 
sırada Colhuacan dağının tepesine oturmuştur.

Maya efsanelerinde de tufan olgusu vardır, ama kurtulanlar gemi yapıp 
bundan yararlanmak yerine, derin mağaralara saklanmışlardır. Buradaki 
tufana, yangın ve deprem de karışmıştır:
"... göklerden büyük gürültüler geldi ve ardı arkası kesilmeyen 
yağmurlar gece gündüz yağdı. İnsanlar evlerin damlarına 
tırmanmaya çalıştılar, fakat evler suların altında kaldı. Gökler yere 
iniyordu sanki, karalar çöktü ve bir anda her şey sona eriverdi."

Kuzey Amerikalı Huron Kızılderilileri "Büyükata" larının başından geçen 
olağanüstü serüveni bugün de hikaye etmektedirler. "Büyükata", karısı, 
ailesi ve hayvanlarıyla, başlayan tufandan kurtulmak için bir sala binmiş ve 
öyle kurtulmuşlardır.

Efsane, aşağı yukarı bütün ulusların ve halkların geçmişini anlatan ulusal 
hikayelerinde biraz değişerek, biraz bozularak ama bir çok noktada 
kesinlikle birleşip ayrılmadan sürmektedir. Hepsinde göksel bir güç, o 
toplumun içinden gözdesi olduğu kişiyi seçmekte, onu uyarıp kurtulması 
için yol göstermekte ve ardından da tufanı başlatmaktadır. Tufan sırasında 
sular başıboş kalır, dağlardan daha yüksek dalgalar karalara vurur, kıtalar 
parçalanır ve dalgalara gömülür gider...

Alaskada yaşayan Tlingit kabilesinin tufanla ilgili hikayesi de şöyledir:
"... tufan başladığında kabile halkı büyük, çok büyük kanolara 
bindiler ve sular onları yüksek bir tepeye sürükledi. O tepeye 
vardıklarında aşağıya baktılar ve ağaçların, hayvanların ve insanların
suların şiddetli akıntısına kapılarak hızla uzaklaştıklarını gördüler."

Kutsal kitapların ve efsanelerle destanların anlattıkları türden bir tufan 
olayının gerçekten olup olmadığı tartışma değil, araştırma konusudur şimdi. 
Bütünüyle yerküreyi kaplayan böyle olağanüstü bir sel olgusu, dünyanın her 
yanında büyük bir çökelti tabakası bırakmış olsa gerekir. Bilindiği gibi, 
bugün dünyamızı örten topraklar yüzde yetmişbeş çökelti karakteri 
taşımaktadır. Sözgelişi, ABD'de özellikle California yöresinde çok büyük 
çökelti tabakalarına rastlanır. Colorado yaylası ile Ortabatı ovaları çökelti 
topraklarıdır. Ne varki bilinen en kalın çökelti tabakası, Hindistan'dadır, 
derinliği 20 bin metreyi bulur. Yerbilimciler araştırmaları sonucu dünyanın 
hemen her yöresinde kalın çökelti tabakaları bulmakta, bunlar içinde 
değişik coğrafya bölgelerinden gelme bitki ve hayvan fosillerine 
rastlamaktadırlar.

Bu kalıntıların hepsi de değişik yerlerden sürüklenmiş, adeta toplu bir 
mezara gömülmüş gibidir.

Hızlı yer değiştirme ve "ani gömülme" olayı, genellikle sele işarettir.
Böylesi bir fosil yatağı Lincoln-Wyoming (ABD) dedir ve şaşırtıcı bir fosil
karışımındadır. Timsahlar, palmiye yaprakları, derin deniz sularına ait
balıklar, kuşlar, kaplumbağalar, memeliler ve sayılamıyacak kadar çok
çeşitli böcek türleri bir aradadır.

Dünyayı sarıp yerinden oynatan bir selin ilginç belirtileri Almanya'daki linyit 
yataklarında da görülmektedir. Bilim adamları bu yataklarda dünyanın tüm 
iklim kuşaklarından gelme bitki, hayvan ve böceklerin ortak toplu mezarları 
olduğunu kabul ediyorlar.

1929 yılında İngiliz arkeoloğu Wooley, böyle bir selin gerçekten 
Dicle-Fırat vadisinde oluşmuş olduğunu kanıtlamıştır. 
Vadi, tartışmasız, dünya uygarlığının beşiği olarak bilinen yörelerdir. 
Wooley, Ur kentinde yaptığı kazılarda tabakaların altına doğru 
ilerlerken bir çamur tabakasıyla karşılaşmıştır. Bu tabakanın 
altında başka bir uygarlığın kalıntıları ele geçirilmiştir, bunlar ev 
kalıntılarıyla başka ve çeşitli yaşam belirtilerinin 
örnekleridir ve tümü, bir dönemler bu yörede bir yaşam olduğunu ama 
sonra seller yüzünden ortadan kalktığını kanıtlamaktadır.

Olağanüstü sellerin kanıtlarından başlıcası, fosillerdir. Dünyanın en yüksek 
dağı Everest'te de çeşitli fosiller bulunmuştur. Ayrıca, Ağrı Dağı'na 
tırmananlardan kimileri tuz kayalarına rastlamışlardır. Kayaların analizi, 
bunların tuzlu suyun katılaşması sonucu oluştuğunu saptamıştır.

Bu olgu, Ağrı Dağı'nın bir zamanlar sular altında kaldığına işaret midir 
dersiniz?

Evet, nereden bakılırsa bakılsın bir tufanın izleri dünyamızın her yerinde
kendini gösteriyor. Dünyamız, bir dönemde gerçekten sular altında 
kalmıştır. Fakat, bu denli büyük ve "felaket" olarak nitelendirilecek 
bir sel (tufan) hangi nedenle gerçekleşmiştir? 5000 yıl önce dünyada 
ne olmuştur da, en yüksek, en yüce dağlar bile su altında kalmışlardır?

Roger Rusk, Tennessee Üniveristesi'nde fizik ordinaryüs profesörüdür. 
Dünyamızı böylesine sular altına alan tufan olayına neyin yol açabileceği 
sorusuna profesör Rusk, "dünyanın ekseninde bir açı değişmesi 
varsayımı"nı ileri sürmektedir.

"Bilim adamlarının birçoğu böyle bir olaya dünyanın yörünge 
düzlemiyle ekseni arasındaki açıda bir değişmenin yol 
açabileceğini ileri sürüyorlar. Böyle bir eksen değişmesi, 
sizce bilimsel varsayımlar arasında mıdır?"

"Avustralyalı bilim adamı George Dudwool'un kuramına göre, 
eskiden eksenle yörünge arasında 90 derecelik bir açı varken 
sonradan bu açı değişip 26 dereceye gelmiş; ancak ondan sonra 
gerisin geriye şimdiki 23 derece 27'lik açıya oturmuştur."

"Bu denli bir değişme çok şiddetli, olağan dışı bir etken sonucu 
mu oluşur? Bunun nedeni ne olabilir?"

"Pek çok şey! Dünyamıza büyük bir kuyruklu yıldız da çarpmış 
olabilir, bir asteroid de..."

"Buna göre, eğer böyle bir değişme gerçekleşmişse, bunun dünya 
yüzeyinde görülen ilk etkileri neler olurdu? Sözgelişi, sel baskınları 
mı? Okyanuslar, diyelim, hareketlenip dünyamızı tümden 
kaplayabilir mi?"

" Bu görüş, bir kaç yıl önce uluslararası petrol jeologları t
oplantısında da söz konusu olmuştu. Yerkabuğunda bir kayma 
olduğunda, çekirdek de içerde ters yönde kayma yapacak demektir;
çünkü çekirdeğin durumu kesinlikle değişmez. Ama olgu çok yavaş 
olmak zorundadır. Oysa, okyanuslar hareket halinde olduklarından 
ani tepki gösterirler. Bu etkiyle yataklarından taşıp büyük kara 
parçalarını, kıtaları kaplamaları, sonradan da diğer taraftaki okyanus
yatağına inmiş olmaları pekala mümkündür."

"Yani koskoca bir okyanus ayaklanıyor, kıtaları kaplayıp yoluna 
çıkan her şeyi yok ettikten sonra yeniden kendi yatağına çekiliyor, 
öyle mi?"

"Evet, çok mümkün bu!"

"Peki, bu tür bir olgu korkunç volkanik olayları da beraberinde 
getirmez mi?"

"Tabii! Üstelik çok büyük volkanik olaylar doğurur. Bu da sanırım 
olağanüstü yağışlara yol açar. Bakın, her halde o dönemlerde 
dünyanın çevresinde tıpkı Venüs ve Jüpiter'le Satürn'de olduğu 
gibi bir bulut örtüsü vardı. Su buharından, su damlacıklarından ve 
en üstte de buz kristallerinden oluşan bir örtünün dünyayı kaplamış 
olması son derece akla yakındır. Volkanik olgu olunca, bu bulut 
örtüsünde görülmemiş oranda bir yoğunlaşma başlar. Yükselen
toz zerrecikleri damlaları etkiler ve bütün bu bulut örtüsü ansızın
bir yağış halinde dünyanın üzerine inebilir."

"O halde eğer böyle bir açı sapması olmuşsa, okyanuslar harekete 
geçmiş; volkanik olgu başlamış ve çevredeki bulut örtüsü tümüyle 
dünyanın üzerine boşalmışsa, bu, herhalde o büyük tufan olayının 
tanımına da uygunluk gösterecektir. Böyle bir şey dünyadaki tüm 
yaşamı gerçekten yok etmiş olabilir de. Peki, kurama göre böyle bir
olayın bilimsel olarak tarihlendirilmesi, nereye, ne zamanlara rastlar 
sizce?"

"Aşağı yukarı beş, altı bin yıl öncelere..."

"Demek bu kuram, kutsal kitaplarda yazılan tufan olayının 
tarihlerine de uymaktadır, öyle mi?"

"Evet! Gerçekten de uymaktadır."

Bu, kuşku yok, etkileyici bir kanıttır elbet. Böylece ortaya çıkan gerçek, 
dünyada jeolojik ve arkeolojik bütün kanıtların evrensel bir tufan olayına 
işaret ettiği üzerinedir.

Nitekim, ilk insanların ilk dönemlerine ilişkin geride bıraktıkları izlerden 
bu olayla ilgili pek çok bilgiyle karşılaşılmaktadır.

 



-------------
BİR SAYHA İLE YURTLARINDA ÇÖKÜVERDİLER


Mesajı Yazan: Helen
Mesaj Tarihi: 18-Mayıs-2008 Saat 12:46

Nuh'un Gemisi'nin 
Çözülemeyen Esrarı (5)
Tarık Dursun K.







AĞRI'DA YILDIRIM YAĞMURU...

Nuh'un Gemisi ile ilgili tufan olayını anlatan sayısız kaynak vardır. Bunların
hemen hepsinde bir yüce "güç", insanların kötülük işlemelerinden ötürü
cezalandırılmaları gereğiyle bir karara varır ve.... Hikayenin bundan 
sonrasında küçük farlılıkları saymazsanız, pek değişen bir şey yoktur; gemi 
yapılır, yolculuk saptanır, binilir, tufan başlar, sürer ve bittiğinde de gemi bir 
dağın tepesine oturakor...

Eski Yunan insanı, kendilerinin dünyadaki bu ikinci insan kuşağından gelme
olduklarına inanırdı. Birinci kuşak insan o büyük sel felaketi sonunda 
dünyamızdan yok olup gitmişti çünkü.

Amerika'daki Navajo kızılderilileri ünlü Grand Canyon Vadisi'nin bir tufan 
sonucu oluştuğuna bugün de içtenlikle inanırlar. Diğer kızılderili 
efsanelerinde "büyük sel"i başlatan sualtı güçleridir. Hero adlı kahraman 
tıpkı Sümer bilgesi  Utnapiştim ya da  Nuh Peygamber gibi kendisine 
buyurulanı yerine getirir, tufandan kurtulur ve onun aracılığında yeni bir insan 
kuşağı ortaya çıkar. Bu hikayede de, gemi şaşmaz bir biçimde bir dağın 
tepesine oturur. Kurtuluş hep bu yoldan gerçekleşir. Ama ne var ki, 
kızılderililerin sel efsanesine olan inançları, Avrupa ve İncil kültürüyle karşı 
karşıya gelmelerinden çok daha eskilere dayanmaktadır.


 

Arkeologların kanısına göre, 
eğer gemi sel sularının üstünden 
yüzmüş de karaya oturmuşsa, 
bunun kanıtı o gemiden bir takım 
şeylerin elde edilmesiyle 
mümkündür elbette. Geminin 
yapıldığı malzemenin bir parçası,
bir kap-kacak, bir el aleti ya da 
bunlara benzeyen, benzemeyen 
herhangi bir şey.. Nuh'la ailesinin 
gerçekten yaşamış olduğunu, 
hatta o geminin içinde olduklarını 
kanıtlayacak bir şey yani... 
 

Böylesi bir kanıt bulmak için insanın bunu nerede ve nasıl arayacağını 
bilmesi zorunludur. Yani sular çekildiğinde, Nuh'un Gemisi'nin nerede 
karaya oturduğunun bilinmesi öncelikle gereklidir. Yaradılış Bölümü'nde
adı geçen Ararat (Ağrı) dağlarının nerede olduğu da saptanmalıdır.

Yerel efsanelere göre, Ağrı'nın ilk topluluklarca adı "Kötülük Dağı"dır. 
Sonradan bu topraklara gelen Türkler, dağa sancı anlamına "Ağrı"
demişlerdir. Ermenice kökenli "Ararat",  "dünyanın anası" demektir. 
Dağ, hangi adı taşıyor olursa olsun, sonuçta Nuh'un Gemisi'nin karaya 
oturduğu yer diye bilinmektedir. Ayrıca, tarih de efsaneler de bu gerçeği 
doğrular niteliktedir.

Ağrı Dağı'nın çevresi tümüyle Nuh efsanesinden kaynaklanan ilişkilerle 
doludur ve binbir gece masallarından çıkmış bir kenti andıran Erivan, 
Nuh'un karaya ayak bastıktan sonra yerleşmeye karar verdiği kent olarak 
ünlüdür. "Erivan" yada "Yerivan" kelimesi, aslında "ilk görünüm"
demektir.

Yörenin ilginç yerlerinden biri, Ahora Boğazı'nın yakınlarındaki Ahora'dır. Bu
yerleşme merkezi 1840 yılında bir deprem sonunda yerle bir olmuştur. Adı,
"Bağın ekimi" anlamındadır ve tarihçilerce Avrupa bağcılığının vatanı
sayılmaktadır.

Ağrı Dağı'nın çevresinde yaşayan insanların hepsi de Nuh'un Gemisi'nin bu 
dağda karaya oturduğuna inanırlar. Nuh, gemisinden ilk kez karaya burada 
ayak basmış ve (Kutsal kitaplarda da belirtildiği gibi) ilk asma fidesini yine 
burada toprağa ekmiştir.

Yöre insanı, Ağrı Dağı'na pek iyi gözle bakmaz. Bu nedenle dağa 
tırmanmaya da girişmezler hiç. Dağ, volknaik bir dağdır, yüksektir: 5165 
metre. Doruğu sürekli kar ve buzla kaplıdır. Çok seyrek görebilirsiniz 
doruğunu, sisler ve dumanlar içindedir. Bu sis ve duman katmanı doruktan 
sonra daha aşağılara da iner ve mevsimlerin her döneminde değşik 
koşullar oluşturur.

Daha aşağılarda sık sık fırtınalar kopar; gök gürültüsünü andıran sesler, 
genelde fırtınaların yerinden söküp kopardıkları dev kayaların yuvarlanırken 
çıkardığı o olağnüstü sesin yankılanmalarıdır. Nice gözüpek dağcıları, bu 
kayalar ölüme sürüklemiştir. Nedeni, yuvarlanan kayaların görülmemesi, 
yalnız seslerinin duyulmasından kaynaklanmaktadır. Bulut yoğunluğundaki
kalın siste görüş uzaklığı diye bir şey yoktur.

Dağın bir başka özelliği, üzerinde hiç ağaç olmamasıdır. Ne altına sığınmak 
ne de yakınında kamp kurup ateş yakmak için tek bir ağaca rastlayamazsınız.
Su da yoktur, çünkü eriyen karlar, gözenekli yapısından ötürü kayalar 
tarafından hemen emilmekte ve çarçabuk yeraltı sularına karışıp gitmektedir.
Karla kaplı yöreler bazen altlarında 30 metreyi aşkın çukurları, uçurumları 
saklar, görülmelerini engeller.

Ağrı Dağı'na tırmanmış ve dağı yakından tanımış John Morris şunları 
söylüyor:
"Ağrı'nın insana çıkardığı en büyük zorluk bence, hava koşullarıdır. 
Ağrı, bölgenin karla kaplı tek dağıdır çünkü. Bu yüzden Ağrı'nın
tabanından buharlaşan nem, her gün saat 14 ile 15 arasında
yoğunlaşmaktadır. Genellikle sabahları bölgede hava kötü değilse, 
dağ pırıl pırıl ve inanılması güç görünümler sunar. Saat 10'da sis 
çökmeye başlar ve 14-15 gibi bir saatte de hemen her gün bir fırtına 
kopup gelir.

"Bu, genellikle gök gürültülü, şimşekli, yıldırımlı bir fırtınadır. Nitekim,
bizim başımıza gelen en kötü olaylardan biri de bu oldu. Üç kişi, 
dağa tırmanıyorduk; epeyi yükseklerdeydik, tipi başladı. Kısa 
sürede elektrik yüklü bir fırtınaya dönüştü.

"O gün üçümüzün üstüne de yıldırım düştü. Daha sonra... Gerçi 
bilirim, yıldırım çarpan insanlar sonradan o konuyu konuşmaktan 
pek hoşlanmazlar, bir şey de anlatmazlar ayrıca... Ben, bir süre, bizim
de o konu üzerinde konuşmayacağımızı düşünmüştüm, belden 
aşağı tümden felç olduk. Bu durum saatlerce sürdü. Orada, karların
arasında yatakaldık.

"Üçüncü arkadaşımız şok geçirdi. Dengesizce dolaşıp kayalara 
çarpmaya, sendelemeye başladı. Ne kim olduğunu biliyordu, ne 
nerede olduğunu... Sağa sola çarpmasını engellemek için herhangi
bir çaba da harcamıyordu zaten. Aklı başından gitmişti.

"Ben, Hıristiyanım, Tanrı'ya da inanırım. Tanrı o gün bir 'mucize'
yarattı bizim için ve biz, iyileştik. Yeniden gemiyi aramaya koyulduk."

Olanca kötü koşullara ve yöre halkının batıl inançlarına karşılık, tarih, Ağrı'ya 
tırmanıp Nuh'un Gemisi'ni arayanların sayısız hikayeleriyle doludur. Hatta 
İ.Ö. 700 yıllarında bile insanlarbu dağa tırmanıp gemiyi arar, ondan uğur 
getireceğine inandıkları herhangi bir şeyi alma peşinde koşarlardı.

Fakat Ağrı, o dönemlerin eski "hacı"ları için bile aşırı tehlikeliydi. Gemiyi 
aramaya kalkışanların başlarına türlü felaketler geliyor,dağ onlara sürekli
karşı çıkıyor, geçit vermiyordu hiç birine. Bu yüzden "hac" seferleri son 
buldu.

Babilli rahip Berossos, yaşadığı çaüda (yani M.Ö. 300 dolaylarında) gemi
kalıntılarının hala gözle görünür bir durumda olduğunu söylemişti. Bu arada
kimi insanlar da geminin ziftini kazımışlar, başka işlerde kullanmışlardı.

Nuh'un gemisi'nden Mısır ve Fenike tarihlerinde de söz edilmektedir.
M.S.380'de Salamis Piskoposu Epiphanus, Doğu Anadolu'yu ziyaret
etmiş ve kendisine Nuh'un Gemisi'ne ait olduğu ileri sürülen bazı doğrama
örnekleri göstermişleridir.

Ermeni kökenli tarihçi Hayfan da Ağrı'nın karla kaplı doruğunda siyah bir
nokta halinde Nuh'un Gemisi'ni görebildiğini söyler. Yanı sıra tarih de
düşer; 1254!

Dünyanın sayılı gezginlerinden ünlü Marco Polo, 1926 yılında Nuh'un 
Gemisi'nin Ağrı Dağı'nda olduğunu yazıyordu.

Eski tarihler bize geminin o dönemlerdeki varlığından sıkça söz açar. Ama
Ağrı'ya ciddi seferler düzenlenmesi ve geminin varlığından kanıtlar
getirilme çabaları son yüzyılımıza kadar pek gerçekleşmemiştir. Nedeni,
bir olasılıkla buzul durumudur. Ağrı Dağı yoğun ve sert bir buz tabakasıyla
kaplıdır ve yaz mevsiminde bile sıcaklar tırmananları doruğa eriştirecek
kadar ne karları, ne de buzları eritebilmektedir. Bundan ötürü ta 1829
yılına dek Ağrı'ya başarılı bir tırmanma gerçekleşmemiştir.

İlk tırmanma başarısının sahibi bir Alman doktorudur; Dr. FriedrichParrot.
Parrot, yöredeki bir Ermeni manastırında bir haç olduğunu, bunun da
Nuh'un Gemisi'nin tahtasından yapıldığını duymuştu. Parrot'un sonradan
tanımlamasına göre, haç kızılımsı bir tahtadan yapılmıştı; boyu 12 inç,
eni 9 ve kalınlığı da yaklaşık 1 inçti. Gidip haçı yerinde gördükten sonra
Ağrı'nın yukarlarına kadar tırmanmış ve manastırı da ziyaret etmiştir.

Yine Parrot'un anlattıklarına göre, manastırda Nuh'un tufan yolculuğundan
kalma çok sayıda kap-kacak ve daha bir sürü şey vardı. Parrot 
yolculuğunu ve tırmanmasını sürdürdü ve doruğa ulaşmayı başardı 
sonunda da. Ne var ki, gemiyi görmek kısmet olmadı...

Aradan 11 yıl geçti ve 1840'da görülmemiş bir deprem oldu. Yöredeki
ilçe ve köylerin büyük çoğunluğu yerle bir oldular, ikibini aşkın insan
öldü. Elbette, bu arada manastır da yok olup gitti, yıkıntıya dönüştü, üstü
zamanla kapandı,manastırdan kimse sağ çıkmadı.

Ağrı dolaylarındaki bütün yerleşim merkezlerini yıkıp yakan bu depremden
hemen sonra o devrin hükümeti çevreyi yeniden düzenleyecek çalışma
gurupları yolladı. Toprak kaymalarına karşı barikat kuracak işçiler
Ağrı'ya tırmandılar. Dönüşlerinde buzların arasında gözüken çok eski
bir geminin kalıntılarını gördüklerini açıkladılar. Söylediklerine göre,
gemi epeyi yukarılardaydı; içinde bölmeler ve kafesler görünüyordu.

Türk yetkililer bunu bir raporla dünyaya duyurdular. Bilim adamlarının
ilgisini çektiler. Hikaye, o yüzyılın sonuna kadar gelmeler, gitmeler ve
tırmanmalarla geçti. Herkes Türk yetkililerin yayınladıkları raporun
gerçekliğini kanıtlayacak herhangi bir ipucu bulurum umudundaydı.

Ağrı'nın doruğuna Herman von Addick 1845 yılında, Rus Albayı Katzco
ve beraberindeki Rus askerleri de 1850 yılında ulaşabildiler. İngiliz
Binbaşısı Robert Stuarts da aşağı yukarı Von Addick'le aynı yıl doruğa
varmıştı. Bu kişilerin hepsi de kötü koşullarla, soğukla, fırtına ve göz
görmeyen sisle ve yüksekliğin getirdiği karşı konulması zor etkilerle
savaş zorundaydılar.

Ağrı Dağı gerçekten ilk adına yaraşır bir "kötü"lükler dağı mıydı? Her türlü
engel ortadan kaldırılsa, kaldırılabilse, zor koşulların üstesinden gelinse
ve doruğa gerçekten ulaşılabilse... Acaba Nuh'un Gemisi'ni bulmak
mümkün müydü?



-------------
BİR SAYHA İLE YURTLARINDA ÇÖKÜVERDİLER


Mesajı Yazan: Helen
Mesaj Tarihi: 18-Mayıs-2008 Saat 12:47

Nuh'un Gemisi'nin 
Çözülemeyen Esrarı (6)
Tarık Dursun K.




GEMİNİN RESMİ ÇİZİLİYOR!

Ağrı dağı ve çevresindeki bilinmezliklerle dolu bir olaylar dizisi başladı ve
sürdü gitti. Bunların içinden biri, son derece ilginçtir ve ancak aradan 70 yıl
gibi hayli uzun bir süre geçtikten sonra bir anlam çıkarılacak biçimde 
birleştirilerek başı ile sonu ortaya çıkarılmıştır. Bu hikayeyi Louisianalı
(ABD) rahip Harold Williams'ın ağzından ayrıntıları ile dinleyelim:

"...1950 yılıydı. Ağrı'daki manastıra vardığımda yaşlı Hachian'ı bir
kan gölü içinde yatar buldum. Tıbba karşı aşinalığım olduğundan
ona hemen ilk tedaviyi yaptım, sonra da alıp kendi bulunduğum
yere götürdüm. O sıralarda 'Union College'deydim. Adama baktık
el birliğiyle, iyileştirdik ve birkaç ay bizimle kaldı. Derlenip
toparlanınca bize başına gelenleri anlattı. Üç 'ateist' gelmişler,
Nuh'un gemisini aradıklarını söylemişler. Kendilerini tanıtırken
'bağnaz Hıristiyanız' demişler, çevreyi buna inandırmışlar. Herkes
kanmış onlara. Onlar da kılavuz olarak bu Hachian'ın babasını
tutmuşlar, babası da Hachian'ı yanına yardımcı diye almış. Sözde
'inanmış' Hıristiyanlarla bir arada yollara düşmüşler; gide gide
Nuh'un gemisinin yanına varmışlar.

"Geminin içine girince, bu üç dinsiz korkunç bir öfkeye kapılarak
ellerindeki baltalarla geminin her yanını parçalamaya koyulmuşlar.
Ama başaramamışlar, çünkü zamanla tahtalar kayalaşmış, taş
kesilmiş hepsi. Bunların asıl amaçları, orada öyle bir kalıntı 
olmadığını ortaya koymakmış. Bulunca da yoketmeye kalkışmışlar.

"Becerememiş, üstesinden gelememişler. O kızgınlıkla bu kez
kılavuzların canlarına kıymak istemişler. Ama içlerinden birinin
aklı başına gelmiş;
"Ne yapıyorsunuz, sonra dönüş yolunu nasıl buluruz onlar olmadan?" demiş,
engellemiş, vazgeçirmiş. Hepsi bileklerini kesip kan kardeşi olmuşlar
ve olanı biteni kimselere anlatmayacaklarına dair ant vermişler.
Hachian'la babasına, dikkatlerinin üzerinde olacağını, en küçük
bir sır vermeleri durumunda gözlerinin yaşına bakmaksızın
öldüreceklerini söylemişler. Bu nedenle baba oğul bu sırrı 
yaşamlarının sonuna kadar saklayacaklardı."

"Gelişmelere bakılırsa, bir süre sonrasında bir İngiliz de aynı olayı anlatmış."

"Doğru! O sıralarda biz Bronston-Massachussetts'de oturuyorduk.
Ben lisede öğretmenlik yapıyordum. Bir sabah eşim bir gazete 
getirdi. Gazetede yayınlanmış bir haber vardı; küçük, kenar köşeye
sıkışmış bir habercik işte... Ölüm döşeğindeki bir İngilizin son
soluğunda vicdanını rahatlatmak istediğini yazıyordu. O İngiliz'in
anlattığı hikaye de benim yıllar önce Hachian'dan dinlediğim
hikayenin eşiydi."

"Siz, acaba Hachian'dan duyduğunuz o hikayeyi bir başka kişiye
anlatmış mıydınız?"

"Hayır anlatamadım. O İngiliz'in bunları ne duymuş, ne de bir 
başkasından öğrenmiş olması mümkündü!"

1876 yılında Sir James Brice adında saygın bir devlet adamı, gezgin ve
yazar, Ağrı dağından ilk kez bir kanıtla dönüyordu. Kanıtın bilim dünyasını
yerinden oynatacağına inanıyordu Sir James. Ağrı doruklarında elle
yontulmuş ya da işlenmiş bir tahta bulmuştu. Çevreyle bir ilişkisi
olamazdı, çünkü Ağrı ağaçsız ve yoz bir dağdı. Tahta parçası uluslararası
ölçülerle 4 fit boyunda, 5 inç kalınlığındaydı ve yer yer taş kesilmişti adeta.

Gazeteler olayı büyük bir coşkuyla karşıladılar. Sir James ve kanıtı hemen
başlıklara çıktı. Fakat bilim çevreleri olaya hem kuşkuyla, hem de
küçümseyerek baktılar. Çoğu, daha önceki dediklerinden sapma
göstermeye yanaşmadı.

Benzer tepki, 1883 yılında bir Türk yetkili kurulunun verdiği rapora karşı da
gösterildi. Türklerin raporunda gemi'nin iyi korunmuş olduğu da özellikle
belirtiliyordu.

İlgisizlik ve nedensiz karşı çıkışlar Türk yetkililerini çabuk gücendirdi ve
onlar da bir ikinci araştırma grubu göndermeyi düşünmüşlerken bundan
vazgeçtiler, olayın üstünde durmadılar artık.

Prens John Joseph Nourey, aradan dört yıl geçmişti ki, ansızın ortaya
çıktı ve Ağrı dağına kendi başına bir sefer düzenleyeceğini açıkladı.
Prens hem ünlü bir gezgin, hem de enikonu varlıklı bir kişiydi. Ayrıca
çekici bir kişiliği olan bir Başpiskopos'tu da.

Kalktı, Türkiye'ye geldi, hızlı bir yolculuk sonunda Ağrı'ya vardı, 1887 yılının
güzel bir gününde tırmanmaya başladı doruğa doğru. 25 Nisan 1887 günü,
Prens, yıllardır düşünü kurduğu amacına ulaştı ve... Nuh'un gemisini
karşısında buldu.

Dönüşünde anlatıyordu; Gemi, buzlar arasına sıkışıp kalmıştı ve yapısı,
genelde kara ve koyu renkli tahtalardan yapılmıştı. Anlattıkları, 1883 yılında
Türk gazetelerinde çıkan uzun haber-yazıya tıpa tıp uyuyordu da.

Prens, yeniden Ağrı'ya dönmek, daha kapsamlı bir keşif seferine girişmek
istiyordu. Amacı gemiyi alıp Chicago Sergisi'ne getirmekti. 1893 yılında
bu kentte görkemli bir Dünya Fuarı açılacaktı.

Bütün çabalarına ve saygın kişiliğine karşılık, Prenscik Ağrı'ya ikinci bir
sefer için kendisine mali bir destek bulamadı ve günlerden bir gün
yakalandığı soğukalgınlığı, zatürreye çevirdi, tedavi fayda etmedi ve Prens,
Ağrı dağı sırrıyla ölüverdi.

Onu izleyen keşif, 1902 yılında gerçekleşti. Ermeni kökenli çiftçi Yorgo
Agopyan'ın anlattığına göre, çocukluğu sırasında amcası onu almış, Nuh'un
gemisine götürmüştü, çok iyi anımsıyordu bunu.

Agopyanın dedikleri hemen yeni bir heyecan dalgası yarattı. Anımsadıklarını
tek tek ressam Alfred Lee kağıda döktü. Sonradan Lee olayı şöyle
anlatacaktır:

"Agopyan'la ilk karşılaştığımızda o 72 yaşındaydı. Nuh'un gemisini
gördüğü sıralarda Türkiye'de yaşıyormuş, daha göçmemişmiş.
Van gölü kıyısında bir yerde doğmuş. Amcasıyla birlikte her yaz
keçi ve koyun sürülerini Ağrı dağına götürüp orada yayarlarmış.
Yerel halk böyle yaparmış. Yazlar kurak ve sıcak geçtiğinden yöre
halkı hayvanlarıyla bir olur, yaylalara çıkarlarmış.

"Geminin yanına varmışlar nasıl varmışlarsa. Amcası denklerini,
çantalarını yere atmış; amca-yeğen geminin yanına buldukları
taşları yığmaya başlamışlar. Amcası, "sen gemiye çıkacaksın" demiş.
"Kenarda bir yere tutun, yukarı çek kendini, tamam mı?" demiş.

"Agopyan gemiye çıkmış, güvertesinde durup çevresine bakmış.
Uzun, çok uzun bir gemiymiş bu. Tavanında kocaman bir delik
varmış ayrıca. İçine bakmış, ama karanlıktan başka bir şey
görememiş.

"Küçük Agopyan gemiden ayrılırken kopardığı bir tahta parçasını da
yanına almayı eksik etmemiş. Bunda çivi delikleri falan yokmuş.
Geminin tamamı taşlaşmış tahtadan yapılmış gibiymiş. Anımsadığı
kadarıyla geminin tavanı da dümdüzmüş. Yalnız bir çıkıntılı kısım
boydan boya, yanları delikli olarak uzanıyormuş. Bunlar hava
delikleriydi sanıyorum. Küçük Agopyan geminin üstünde uzun
süre kalmaktan nedense korkmuş, ineyim diye tutturmuş, amcası
yardım etmiş, inmiş.

"Uzun uzun anlattı bana gemiyi. Notlar aldım, sesini teybe
kaydettim, dinledim; karalamalar yaptım. Sonunda yaptığım resmi
götürdüm ona, baktı, baktı. 'Evet' dedi. 'Olmuş, tıpkı benim
çocukluğumda amcamla bulduğumuz Nuh'un gemisi işte!"

..............

Nuh'un gemisinin Ağrı dağında görülmesiyle ilgili bundan sonraki rapor
1916 yılında geldi. İki Rus pilotu, Ağrı dağı üzerinde keşif uçuşu yaparken
gemiyi gördüklerini rapor edip bildirdiler.

Gemi, dağın doruğundaki buzların arasındaydı. Garip bir biçimi vardı ve
üstü yuvarlatılmış göründüğünden üzerinde ayrıca uzun, köprü gibi bir
çıkıntı da ortaya çıkmıştı. Çıkıntı uzun, enli ve yassıydı. Rapor Çar'a yollandı.
Çar hemen ilgilendi ve iki özel araştırma grubu gönderilmesini buyurdu.

Grup, raporda belirtilen yere iki hafta süren yorucu ve zorlu bir tırmanmayla
ancak varabildi. Orada sağlıklı ölçüler aldılar, planlar çizdiler, hatta 
fotoğraf bile çektiler. Geminin içi odalardan geçilmiyordu, sayıları yüzden 
fazlaydı; bazıları küçük, bazıları büyük ve genişti. Keresteden kirişlerle 
tutturulmuşlardı. Kafesler de vardı ayrıca.

Yeni düzenlenen rapor da Moskova'ya gönderildi, fakat tam o günlerdeydi,
Rusya'da devrim oldu, Çarlık yıkıldı ve Nuh'un gemisi ile ilgili birinci
rapor da, ikinci rapor da diğer kayıtlarla beraber yok olup gitti.

Doktor John W. Montgomery, Rus pilotların hikayesiyle nicedir çok
yakından ilgileniyordu. Kendisine sorulduğunda şunları anlattı;

"Rus keşif seferi, Nuh'un gemisiyle ilgili en ciddi sonuçları ortaya
çıkaran seferlerin başlıcasıdır bence. Grubun başkanlığını Albay
Aleksiy Korev yapıyordu. Sefere katılmış, gemiyi gözleriyle görmüş
askerleri de tanıyordu yakından. Albay Korev, pilot teğmen
Lujanski'nin de yeminli ifadesini almıştı. Teğmen Lujanski, arkeolojiye
ilgi duyan bir kişiydi. Ben, Albay Korev'le ölümünden bir yıl önce
California'da tanışmıştım, görüştüm. Devrimden sonra ülkesinden 
kaçmış. Amerika'ya gelip yerleşmişti. Anlattıklarının bir düş ürünü
olmadığından eminim."

Rusların gözlemledikleri ve raporlarına geçirdikleri olay, 1902 yılının
Agopyan'ın anlattığı hikayeye de pek aykırı düşmemektedir.

Agopyan'ın anlattıklarıyla kutsal kitaplarda aktarılanları birleştirince ortaya
çıkan geminin boyutları (Tanrı buyruğunca) 300 kübit boyunda, 50 kübit
eninde ve 30 kübit yüksekliğinde olacaktı. Kübit, eski çağlarda bir
erkeğin dirseğinden parmak ucuna kadar olan uzunluğu simgelemekteydi.
Bu ölçülere göre, gemi, upuzun, dikdörtgen bir kutuya benzemektedir.
Ama 20 basket alanından daha büyük bir kutudur bu. Hiç bir çağda
insanoğlu böylesi büyük bir ahşap gemi yapmamış, yapmayı da
düşünmemiştir.

Gemi yapımcıları, geminin boyunun enine oranının 6/1 olduğunu hesaplamış,
bunun yavaş seyreden bir gemi olması gerektiğini, buna karşılık
batmazlığının güvencede olduğunu da özellikle belirtmişlerdir. Yüzyılın
başlarında inşa edilen "Oregon" adlı Amerikan savaş gemisi bu oranlara
uygun yapılmıştır.

Doktor Henry Morris, Nuh'un gemisi üstünde uzun süreler çalışmalar
yapmış bir mühendistir de.

"Geminin dizaynı üzerinde yaptığınız çalışmalara göre, dengesi ve denize
olan dayanıklığı bakımından Nuh'un gemisi için dengeli idi diyebilir misiniz?"

"Hidrolik güçler dikkate alındığında Nuh'un gemisinin çok 'istikrarlı'
bir gemi olduğu ortaya çıkıyor. Tabii gravitasyonel güç, safra gücü,
dalga gücü vb. gibi benzerleri arasındaki bir denge ele alınıp
hesaplanırsa, 0 ile 90 derece arasındaki eğimlerden, eğilmelerden
bir zarar görmeksizin yüzeceği de anlaşılır. Alabora olması
tehlikesine gelince... Bu, hemen hemen olanak dışıdır.
 



-------------
BİR SAYHA İLE YURTLARINDA ÇÖKÜVERDİLER


Mesajı Yazan: Misafir
Mesaj Tarihi: 19-Mayıs-2008 Saat 00:49
Ben hep nuh tufanını yerel bir tufan olarak düşünmüşümdür.Sümer yazıtlarında anadoluya tufandan kaçıp gelen insanlar hakkında tasvirler var.Hatta yanlış hatırlamıyorsam Muazzez İlmiye Çığın Kuran incil ve tevratın antik kökeni kitabında Nuhtan sümerlerin bahsettiğini aktarıyordu.Şimdide bazı bilim adamları karadenizin büyük bir tufanla oluştuğunu,bu tuğfan yada teptonik hareketlerle çanakkale ve istanbul boğazının oluşup karadenizi birden bire akdenizin suyuyla doldurduğunu iddea ediyorlar.Bu konu üzerine çok fazla teori var.Doğrusunu Allah bilir.


Mesajı Yazan: Helen
Mesaj Tarihi: 27-Temmuz-2008 Saat 11:26
  Selamlar Sayın Gondolcu;
Bizler  Kur'an ın verilerine iman etmişleriz. Allah bize neyi tebliğ etmişse görsekte görmesekte tüm kalbimizle inanırız. Ayrıca Allah Kuranda bir çok ayette şiddete, helaka uğrayan kavimlerden arta kalanları, bir sonrakiler ve daha sonra geleceklere ibret olsun diye apaçık ortada bırakarak insanlara göstermiştir. Yazılan çizilen herşey insanların hayal dünyasını zorlar sadece. Ama bizler zaten Kur'an inancına bağlı olduğumuzdan  bizi fazlaca bağlamıyor. Ayrıca imani mesele olmadığından gönlümüz rahat. Şu gerçekleride unutmamak lazım. Bilimsellik açısından dünyamız bayağı yaşlı.  Neler görmüş neler. Bilimsel olarak kurcaladığımızda o devirde olan olağanüstü bir tufana karşı koymak için herhalde bir balıkçı teknesi veya sandal yapılmamıştı sayın gondolcu. Elle tutulur bir şey olmasa dahi ilmi açıdan varsayım olarak düşünürsek, sonuca varabiliriz. Aşağıda farklı bir bakış açısı var. Biraz ordan biraz tevrattan alıntı yazı. İnanmak zorunda değiliz tabiiki maksat dağarcığımız ferahlasın değilmi yaniTongue  SAYGILAR::::SELAMLAR:::SAYHA
 
 
 
 

Hz. NUH(A.S.)

 

Nuh (a.s.), Kur'an-ı Kerim'de ve Hz. Peygamber'in hadislerinde mühim bir mevki işgal eder. Çeşitli vesilelerle ismi Kur'an'da 43 kere geçer. Meşhur Tufan do-laysıyla insanlığın "ikinci babası" kabul edilmiştir. Nuh (a.ş.) İslâm'a göre Kitab-ı Mukaddes bilgisinin aksine bir peygamberdir; hem de "ülü'1-azm" peygamberler­den biridir. http://www.darulkitap.com/tarih/islamikgoreptarihi/004.htm#_ftn1" rel="no follow - - [1]  Kur'an-ı Kerim'in 28 ayetten müteşekkil 71'inci suresi Nuh Suresi adını taşır.

Nuh (a.s.)'un ismi etrafında pek çok esatir meydana gelmiş ve bunlar İslami eserlere de sızmıştır. Aslında Kur'an-ı Kerim'in ayetleri ve aynı konuya ait sahih hadisler bilgi olarak bize kafidir. Bunların dışında kalanlara ihtiyaç yoktur. Nuh (a.s.)'la ilgili yüzlerce sayfadan mürekkeb bilgilerden bir kısmını bazı başlıklar al­tında toplayıp görelim: http://www.darulkitap.com/tarih/islamikgoreptarihi/004.htm#_ftn2" rel="no follow - - [2]  

 

1. Nuh (A.S.)'un Ağaç Dikmesi:

 

Nuh (a.s.) yıllarca kavmini doğru yola çağırdı. Fakat onlar gerçekleri kabule ya­naşmadılar. Bunun üzerine Allah, Nuh'a bir ağaç dikmesini emretti. Nuh emredi­len ağacı dikti. Ağaç büyüyerek her tarafa yayıldı. Allah kırk yıl sonra gemisini yapmak üzere, ağacı kesmesini Nuh'a emretti. http://www.darulkitap.com/tarih/islamikgoreptarihi/004.htm#_ftn3" rel="no follow - - [3]

 

2. Nuh (A.S.) Gemiyi Kaç Yılda Yaptı?

 

Selman el-Farisİ'den rivayete göre Nuh (a.s.) gemisini 400 yılda yaptı. Gemi ya­pımında kullanılan Hind ardıcı ağacı 40 yılda büyüdü. Ağacın uzunluğu 30 arşım buldu (Arşın, parmak uçlarından enseye kadar olan yerdir). Nuh, gemisini Cenab-ı Hakk'm irşad ve vahyi ile yaptı. http://www.darulkitap.com/tarih/islamikgoreptarihi/004.htm#_ftn4" rel="no follow - - [4]

 

3. Nuh (A.S.)'un Gemisi Kaç Katlı İdi?

 

Nuh'un gemisi üç katlı olarak inşa edilmişti; alt kat yabani, yırtıcı ve âdi hay­vanlara, orta kat insanlara, üst kat da kuşlara tahsis edilmişti. http://www.darulkitap.com/tarih/islamikgoreptarihi/004.htm#_ftn5" rel="no follow - - [5]

 

4. Nuh (A.S.) Gemiyi Nerede Yaptı?

 

İbn Abbas'tan gelen bir rivayete göre Nuh (a.s.) gemisini "buz" dağında yapma­ya başlamıştı. Tufan da orada belirdi. http://www.darulkitap.com/tarih/islamikgoreptarihi/004.htm#_ftn6" rel="no follow - - [6]   

 

5. Geminin Şekli:

 

Cenab-ı Hakk Nuh (a.s.)'a, gemisini Hind ardıcı ağacından, eğrice ve devrek bir şekilde yapmasını, içinden ve dışından ziftle sıvamasını... gemide pencere kabilin­den bir delik açmasını emreti. Nuh (a.s.) Allah'ın emrine uygun olarak geminin ya­pımını tamamladı. Yapımı tamamlanan gemi, baş ve arka kısmıyla bir horozu, gövdesi ile de bir kuşu andırıyordu. http://www.darulkitap.com/tarih/islamikgoreptarihi/004.htm#_ftn7" rel="no follow - - [7]

 

6. Geminin Ebadı:

 

Buna ait bilgiler muhteliftir:

a) Uzunluğu 80, eni 50, yüksekliği 30 arşın idi;

b) Uzunluğu 300, eni 50, yüksekliği 30 arşm idi (bazı rivayetlerde bu ölçülerin Nuh'un büyük babasının arşınına göre hesap edildiği tasrih edilmiştir);

c) Uzunluğu 1200, eni 600 arşın idi (Bu rivayetlerde geminin yüksekliği hakkın­da bilgi yoktur). http://www.darulkitap.com/tarih/islamikgoreptarihi/004.htm#_ftn8" rel="no follow - - [8]

 

7. Gemiye Binenlerin Sayısı:

 

Buna dair olan rivayetler de çeşitli rakamlar ihtiva ederler:

a) Nuh (a.s.) gemisine üç oğlu ile onların eşlerini ve kendi eşini bindirdi. Oğul­larının adları: Yafes, Ham ve Şam'dır. Ham gemide iken eşi ile münasebette bulun­du. Bunun üzerine babası O'na soyunun değişmesiyle beddua etti. Tufan'dan son­ra O, Sudan'a geldi ve zencilerin atası oldu. Gemide bulunanların sayısı (yedi) kişi idi.

b) Nuh (a.s.)'un gemisinde ancak, Nuh kendisi, eşi, sonra üç oğlu ile onların eş­leri yani topu bir arada (sekiz) kişi bulunuyordu.

c) Ham, Sam, Yafes adlı üç oğlu ile onların ailelerini ve kendisine iman etmiş olan altı kişiyi gemiye aldı ki, tamamı on kişi eder (bazı rivayetlerde de, bu altı ki­şiden başka Nuh'un kendi oğulları, gelinleri ve Nuh'un kendisi dahil olmak üzere on üç kişi kaydı vardır).

d) Nuh (a.s.)'un gemisine binenler-kadmlar hariç- on kişidir.

e) İbn Abbas'tan nakle göre, Nuh'un gemisinde kendisiyle beraber 80 kişi vardı. Bu 80 kişi içinden oğulları Ham, Yafes, Samla onların eşleri olan gelinleri de vardı. Bunlardan başka Şit oğullarından kendisine iman etmiş olan 73 kişiyi de gemiye al­dı ki hepsi bir arada seksen kişi eder. http://www.darulkitap.com/tarih/islamikgoreptarihi/004.htm#_ftn9" rel="no follow - - [9]

 

8. Gemiye İlk Önce Ve En Sonra Alınan Hayvanlar:

 

Yine İbn Abbas'tah rivayete göre, Nuh'un ilk önce gemiye aldığı hayvan(yani canlı) karınca, en son aldığı da merkeb (eşek) dir. Eşek gemiye alınırken göğsü ge­minin içine girdiğinde, İblis kuyruğuna yapıştığı için eşeğin ayağı yerden kalkmı­yordu. Nuh: "-Yazıklar olsun sana! Gir." diye sesleniyordu. Eşek yerinden kalkı­yorsa da gemiye giremiyordu. Bunun üzerine Nuh (a.s.):

"-Şeytan yanında olsa da gir!" diye seslendi (ibn Abbas: Bu söz, Nuh'un ağzın­dan yanlışlıkla çıkmış bir sözdür" der). Nuh (a.s.) bunu söyleyince Şeytan eşeği ko­yuverdi. Böylece eşek ve onunla birlikte İblis de gemiye girdi; Nuh İblis1! gemide görünce: .

"- Ey Allah düşmanı! Gemiden çık." dediğinde İblis:

"- Beni gemiye almaktan başka çare yoktur, alacaksın!" diye cevap verdi. Riva­yete göre İblis geminin güvertesinde bulunuyordu. http://www.darulkitap.com/tarih/islamikgoreptarihi/004.htm#_ftn10" rel="no follow - - [10]

 

9. Domuzun Yaratılması:

 

Rivayete göre gemide hayvan tezekleri çoğalınca Allah Nuh (a.s.)'a:

"- Sen filin kuyruğunu çimdikleyerek sık!" diye vahyetti. Nuh (a.s.) filin kuyru­ğunu çimdikliyerek sıkınca, kuyruktan birer tane erkek ve dişi domuz düştü. On­lar gemideki tezekleri yemeğe başladılar... http://www.darulkitap.com/tarih/islamikgoreptarihi/004.htm#_ftn11" rel="no follow - - [11]

 

10. Kedinin Yaratılması:

 

Fareler dişleriyle geminin ağaçlarını kemirerek delmeğe başlayınca Allah Nuh'a, arslanm iki gözü arasına vurmasını ilhametti. Bunun üzerine arslanın bu­run deliğinden erkek ve dişi olmak üzere iki kedi çıktı. Onlar farelere saldırdılar. Böylece gemi farelerin istilasından kurtuldu. http://www.darulkitap.com/tarih/islamikgoreptarihi/004.htm#_ftn12" rel="no follow - - [12]

 

11. Karga Ve Güvencinin Gemiden Salınması:

 

Havarilerin isteği üzerine Hz. İsa Allah'a dua etti. Ve Nuh'un oğlu dirildi. Hz. îsa, Ham'dan:

"-Nuh (a.s.) memleketlerin su altında kaldığım nasıl bildi?" diye sorduğunda Ham:

"-Nuh, haber almak üzere kargayı gönderdi. Karga bir leş görerek ona takılıp kaldı. Nuh kargaya korkak olmakla beddua etti. Bundan dolayı karga evlere alış­mıyor. Nuh bundan sonra güvercini gönderdi. Güvercin gagasıyla tutarak zeytin dalı getirdi. Nuh bundan, yeryüzünde suyun azalmış olduğunu anladı. Bunun üzerine onun boynuna yeşil halka geçirdi. Hakkında hayır duada bulunarak emni­yet içinde yaşamasını ve insanlara alışmasını diledi". http://www.darulkitap.com/tarih/islamikgoreptarihi/004.htm#_ftn13" rel="no follow - - [13]

 

12. Sular Dağların Üzerine Ne Kadar Yükseldi?

 

Tevrat ehlinin anlattıklarına göre sular, dağların üzerinden onbeş arşın yüksel­di. Allah'ın yarattıklarından canlı olan herşey ve ağaçlar mahvoldu. 'Ancak Nuh ve O'nunla birlikte gemide bulunanlar -ve Tevrat ehlinin anlattıklarına göre - ancak Ûc b. Anak sağ kaldı. http://www.darulkitap.com/tarih/islamikgoreptarihi/004.htm#_ftn14" rel="no follow - - [14]

 

13. Tennur Kimin İdi?

 

Bir ayet-i kerimede: "Nihayet emrimiz gelip de fırın kaynadığı zaman..." (Hud,l 1 / 40) buyruluyor. Bu "fırın kaynaması", yapılmış olan geminin yükselmesi ve hareke­tine işaret manası taşıyor. Acaba -yeri, rengi, şekli, büyüklüğü bizce meçhul olan -bu fırın kime aittir?

El-Hasen'den'rivayete göre, bu Tennur (fırın) taşdan yapılmış olup Havva'ya aitti. Sonradan Nuh'un mülküne geçmişti. http://www.darulkitap.com/tarih/islamikgoreptarihi/004.htm#_ftn15" rel="no follow - - [15]

 

14. Tennur Nerede İdi?

 

Rivayetler bize çeşitli yerler gösteriyor:

a) Küfe tarafında idi;

b) Küfe mescidinin yerinde idi;

c) Samda "Aynül-Verdan" denilen yerde idi;

d) Hind taraflarında idi. http://www.darulkitap.com/tarih/islamikgoreptarihi/004.htm#_ftn16" rel="no follow - - [16]

 

15. Hz. Nuh'un Tufan'dan Sonra Kurduğu Şehir:

 

Sular yeryüzünden çekilinceye kadar Nuh (a.s.) gemide kaldı. Gemi, altıncı ayın onyedi'sinde Cudi dağı üzerindeki "Karda" adını taşıyan yerde durdu. Nuh, orada bir köy kurarak buna "Semanın" (Seksen) adını verdi. Çünkü bu köyde, ken­disine iman eden ve sayıları sekseni bulan müminlerden her biri için birer ev yapıl­mıştı. Bu köy halen "Semanin" adını taşımaktadır. http://www.darulkitap.com/tarih/islamikgoreptarihi/004.htm#_ftn17" rel="no follow - - [17]

 

16. Tufan Hakkında Bir Şehadet:

 

İbn Abbas'tan rivayete göre Havariler Meryem oğlu İsa'ya: "Sen bize Nuh'un gemisinde bulunanlardan birini göndersen de bize bu geminin halini anlatsa" de­diklerinde, Hz. İsa onlarla birlikte ilerledi. Onlar topraktan bir tepeye vardılar. Hz. İsa topraktan bir avuç alarak onlardan: "Bu nedir biliyor musunuz?" diye sordu. Onlar: "Hayır bilmiyoruz, Allah ile O'nun elçisi bilir" cevabında bulundular. Hz. İsa: "Bu Ham'm kabridir." dedikten sonra tepeye sopayla vurdu. Ve: "Allah'ın iz­niyle yerinden kalk! "dedi. Bunun üzerine biri başındaki topraklan silkerek ayağa kalktı. O, ihtiyarlamıştı. Hz. İsa O'ndan : "Sen ölürken böyle ihtiyar miydin?" diye sorduğunda O: "Hayır ben genç yaşımda iken ölmüştüm.-fakat kıyamet koptu zannettim; kıyamet korkusundan saçlarım ağardı " cevabında bulundu. Bundan sonra Ham, Nuh (a.s.)'un gemisinin ebadı, katları, muhteviyatı v.s. hakkında bilgi verdi. Havariler Hz. İsa'ya : "Ey Allah elçisi Ham bizimle birlikte ailelerimize gide­rek orada otursun. Ve bize bu olup bitenleri anlatsın" dediklerinde, Hz. İsa: "Yiye­ceği olmayan kimse nasıl sizin arkanızdan gitsin?" cevabında bulundu. Ham'a da: "Allah'ın izniyle yerine dön!" dedi. Ham da eskisi gibi toprak olup gitti. http://www.darulkitap.com/tarih/islamikgoreptarihi/004.htm#_ftn18" rel="no follow - - [18]

 

17. Nuh Tufan'inda Bir Anne Ve Oğlu:

 

Hz. Aişe'den rivayete göre Hz. Peygamber (s.a.v.) kendisine şöyle demiştir:

"Yüce Allah Nuh kavminin (İmansızlarından) her hangi birini esirgemiş olsaydı, küçük ço­cuğun anasına acımış olurdu" buyurdu... Nuh geminin yapımını bitirdikten sonra (Allah'ın bir harikası olarak) tennur kaynamağa başladı. Sokaklarda sular çoğaldı. Anne yavrusunun hayatından korkmağa başladı. Çünkü çocuğunu çok seviyordu. Kadın dağa çıkmak istedi. Sular dağın üçte birine kadar yükseldi. Sular oraya da geldiğinde kadın daha da yukarıya çıktı. Fakat su dağın üçte ikisine kadar yüksel­di. Su oraya kadar geldiğinde kadın dağın tepesine çıktı. Sular boyuna kadar yük­seldiği için kadın çocuğunu eliyle daha yukarı kaldırdı. Nihayet sular çocuğu gö­türdü. http://www.darulkitap.com/tarih/islamikgoreptarihi/004.htm#_ftn19" rel="no follow - - [19]

 

18. Yafes Ve Ye'cüc- Me'cüc:

 

Vahb İbn Münebbih'den rivayete göre; Sam İbn Nuh, Araplarla Fars ve Rum'ların atasıdir; Ham, Sudanlıların; Yafes, Türk ve Ye'cüc - Me'cüc'lerin arası­dır. Ye'cüc ve Me'cüc'ler Türk'lerin amcalarının oğullarıdır.                             

Said İbn Müseyyeb'den aynı anlamda bir rivayet daha vardır: "Nuh'un üç oğlu, onlardan herbirinin de üçer oğlu vardır. Nuh'un oğulları Sam, Ham ve Yafes adla­rında idi. Arap, Fars ve Rum, Şam'ın oğulları olup her biri hayırlıdır. Yafes'in oğul­lan Türk, Saklep, Ye'cüc ve Me'cüc olup, bunlardan hiç birinde hayır yoktur. Ham'ın oğullan Kıpti, Sudan'lı ve Berberi'lerdir".

Nuh (a.s.) ve O'nun soyuyla ilgili çok zengin sayabileceğimiz rivayet ve haber­lere malikiz. Yalnız konu ile ilgili merviyat bir hayli gerçek dışı ve şüpheli şeyleri de ihtiva etmektedir. Bu arada Ehl-i Kitap'a ait olanlar da epeyce bir yekûn tutmaktadir http://www.darulkitap.com/tarih/islamikgoreptarihi/004.htm#_ftn20" rel="no follow - - [20] .

Aşağıda bir nebze temas edeceğimiz gibi tefsir ve diğer islami eserlerde yer al­mış Nuh'la ilgili o kadar çok şey vardır ki bunların hemen tamamı Tevrat'a daya­nır. Cenab-i Hak tarafından Kur'an-ı Kerim'de belki defalarca tahrif edildiği, bozul­duğu zalim kişilerin eliyle ilahi hüviyetten sıyrıldığı bildirilen Tevrat'a ve onun şerhlerine dayanır. Eğer konunun uzaması endişesi olmasaydı bunları sayıp dök­mek mümkündü. Rivayetlerden bir kısmının tahlili şöyle özetlenebilir:

1) Nuh'un gemi yapımında kullandığı ağaçların yetiştirilmesi, kaç yılda yetişti­rildiği, gemi yapımının kaç yılda tamamlandığı, ebadı, biçimi, ziftle sıvanması ve benzeri şeyler Tevrat'a ait bilgilerdir' http://www.darulkitap.com/tarih/islamikgoreptarihi/004.htm#_ftn21" rel="no follow - - [21] .

2) Keza gemi yapımında kullanılan kerestenin cinsi, geminin katlarına nelerin yerleştirilmiş olduğu da Kitab-ı Mukaddes'e ait olan bilgilerden derlenmiştir. http://www.darulkitap.com/tarih/islamikgoreptarihi/004.htm#_ftn22" rel="no follow - - [22]

3) Tennur'un kime ait olduğu, yeri vesair hakkında söylenenlerin ekseriyeti de

israiliyattır. http://www.darulkitap.com/tarih/islamikgoreptarihi/004.htm#_ftn23" rel="no follow - - [23]

4) Gemiye binenlerin sayısı, kimlikleri; hayvanlar ve onların çeşitleri hakkında söylenenlerin hemen tamamı da israiliyattır. Hele, hangi hayvanın Önce, hangisi­nin sonra gemiye alındığı; İblisle merkep arasında geçtiği söylenen kuyruk tutma ve benzeri şeyler tamamıyla israili haberlerdir. Bunları sayıp dökmenin hiç bir ge­reği yoktur. http://www.darulkitap.com/tarih/islamikgoreptarihi/004.htm#_ftn24" rel="no follow - - [24]

5) "Nuh (a.s.) gemiye bindiği zaman altı yüz yaşında idi; bundan sonra 350 yıl yaşadı" tarzındaki rivayet Tevrat'dan alınmıştır ve Kur'an'da bildirilen gerçeklere aykırıdır. Zira Kur'an'ı Kerim Hz. Nuh'un kavmi içinde, peygamber oluşundan Tu-fan'a kadar 950 sene kaldığını ifade eder (el-Ankebut, 29/14.). Tufandan sonra kaç

yıl yaşadığım ise sadece Allah bilir. http://www.darulkitap.com/tarih/islamikgoreptarihi/004.htm#_ftn25" rel="no follow - - [25]

6) Hz. Nuh'un oğullarından birisi gemiye binmemişdi. Babası ona: "Oğulcağızım gel bizim yanımıza sen de bin, kafirlerden olma!" dedi. O babasına şu cevabı verdi: "Bir dağa sığınırım, o da beni sudan korur " http://www.darulkitap.com/tarih/islamikgoreptarihi/004.htm#_ftn26" rel="no follow - - [26] .

Dikbaşlı ve saygıSız biri olduğu anlaşılan Hz. Nuh'un bu oğlunun "zina" mah­sulü olduğu veya hanımının başka kocasından üvey oğlu olduğu yolunda da riva­yetler vardır (et-Taberi, Tefsir, XII, 49-53). Bunlar gayr-i sahih ve batıl rivayetler­dir. http://www.darulkitap.com/tarih/islamikgoreptarihi/004.htm#_ftn27" rel="no follow - - [27] Zira Kur'an-ı Kerim onun Nuh'un öz oğlu olduğunu söylüyor (Hud,ll/42-45). Bu konuda başka söze lüzum yoktur. Bir peygamberin hanımına "zina" isnad edilmesi İse ancak zındıkların uydurması ve inancı olabilir. http://www.darulkitap.com/tarih/islamikgoreptarihi/004.htm#_ftn28" rel="no follow - - [28]

Gemiye binmeyi reddeden Nuh (a.s.)'un oğlunun, Tufan öncesi camdan bir sal yaptığı, Tufan olayının vukuunda bununla kurtulmayı düşündüğü yolundaki riva­yetler de israiliyattandır. http://www.darulkitap.com/tarih/islamikgoreptarihi/004.htm#_ftn29" rel="no follow - - [29]

7) Gemide kaç kişi vardı, bunların Nuh'a olan yakınlığı ne idi, adları nelerdi, gi­bi bir çok tafsilat vardır: 7 kişi idiler, 8 idiler, 10 idiler, 13 idiler 80 kişi idiler; Nuh'un kendisi vardı, oğulları vardı, gelinleri vardı; hanımlar hariç şu kadar idi­ler...

Bunları tesbit İmkansızdır; söylenenler "karanlığa taş atma, delilsiz ve mesned-siz konuşma"dan öteye geçmez. Hem faydasız hem de lüzumsuzdur. Eğer bunla­rın sayıca bilinmesinde, isimlerinin tesbitinde bir fayda olsaydı Allah veya O'nun elçisi bildirirdi. Bildirmediğine göre kurcalamakta ne gibi bir kazanç olabilir?

Bu rivayetler içerisinde bir de: "Gemide olanlar sadece Nuh'a karabeti olan kimselerdi. " anlamında olanı vardır ki, bu, açıkça Kur'an'a zıtlık demektir. Zira ayette

"... Aileni ve iman edenleri gemiye bindir!" buyruluyor (Hud, 11/40). Demek ki gemi­ye binenler Nuh, hanımı, oğullan ve gelinlerinden ibaret değildir. http://www.darulkitap.com/tarih/islamikgoreptarihi/004.htm#_ftn30" rel="no follow - - [30]

8) Bir kısım rivayetlerde Hz. Nuh'un gemiye, eti yenen hayvanlardan 7'şer çift, yenmeyenlerden ise 2'şer çift aldığı söylenir. Tamamı ile Tevrat'a dayanan bu ha­ber Kur'an-ı Kerim'in: "Her birinden (her bir Nev'inden erkek ve dişi) ikişer çifti geminin İçineyükle" mealinde olan ayetine muhaliftir (Hud, ll/40) http://www.darulkitap.com/tarih/islamikgoreptarihi/004.htm#_ftn31" rel="no follow - - [31] .

9) İbn Abbas'a varan bazı haberlere göre Hz. Nuh Allah'ın emri üzere gemiye ahijmaları gerekenleri almca, gemide bulunanlardan bir kısmı: "Gemide aslan var­ken biz nasıl rahat edebiliriz" yollu konuşmalarla endişelerini izhar edince, Allah aslana hummayı musallat etti. Ve böylece de aslan yeryüzünde ilk hummaya tutu­lan canlı varlık oldu http://www.darulkitap.com/tarih/islamikgoreptarihi/004.htm#_ftn32" rel="no follow - - [32]

İbn Ebi Hatim'in tefsirine aldığı bu rivayet mürseldir (İbn Kesir, EI-Bidaye, 1,111).

10)  Tufan esnasında suyun en yüksek dağlan ne ölçüde aştığına ait olan riva­yetler de tamamen Tevrat'a dayanır;' http://www.darulkitap.com/tarih/islamikgoreptarihi/004.htm#_ftn33" rel="no follow - - [33] ve suyun dağlan ne Ölçüde aştığı bizi ilgi­lendirmez. Bunu bilmek ilmimizi artırmaz; bilmemek de eksiklik sayılmaz. http://www.darulkitap.com/tarih/islamikgoreptarihi/004.htm#_ftn34" rel="no follow - - [34]

11)  Bazı haberlerde Nuh ve O'nunla birlikte gemide bulunanların, yemek artık­ları ve daneli şeyler yedikleri, hububatı öğüttükleri; bu hububatı gemi içinde uzun zaman karanlıkta kaldıkları için güneşin gözlerine zarar vermemesi için, sürme ta­şı ile sürme yapıp gözlerine ilaç maksadıyla sürdükleri yolunda beyanlar vardır. Bunlar, tamamıyla asılsız, mesnedsiz, cühelanın itibar ettiği asla itimada şayan ol­mayan israili haberlerdir. http://www.darulkitap.com/tarih/islamikgoreptarihi/004.htm#_ftn35" rel="no follow - - [35]

12)   Tufan günlerinde boğulduğu ileri sürülen anne-oğula ait haber, Hz. Pey-gamber'e nisbet edilmiş bir hadistir. Hadisin ravilerinden olan Musa İbn Yakup, hakkında söz edilmiş bir şahıstır. İbn Main'in "sika" saydığı bu şahsa en-Nevevi; "kavi değildir"; İbn Medini ise: "zayıftır, münkerü'1-ha diştir" demiştir. http://www.darulkitap.com/tarih/islamikgoreptarihi/004.htm#_ftn36" rel="no follow - - [36]

Hakimin Müstedrek'inde hadisi "sahih" olarak nitelemesine karşılık ez-Zehebî isnadının "muzlim" olduğunu ileri sürmüş ve sözü geçen, ravi Musa İbn Yakub'u hiç ehemmiyete almamıştır (ez~Zehebi, Mizanü'l-İtidal, IV, 475; İbn Hacer, Tehzi-bü't-Tehzib, XI431; Tefsirü'l Menar, XII, 79).

Hadis için "garib" tabirini kullanan İbn Kesir (Tefsir, III, 555; el-Bidaye, I, 114) hadise konu olan kıssanın Kabu'l-Ahbar, Mücahid ve daha bir çok kişilerden de ri­vayet edildiğini kaydettikden sonra: "Bu hadise en fazla yakışan şeyimin mevkuf olması (yani Hz. peygamber'e ait olmaması) ve Kabu'l-Ahbar veya onunla aynı pa­ralelde olan birinden menkul olmasıdır"der. http://www.darulkitap.com/tarih/islamikgoreptarihi/004.htm#_ftn37" rel="no follow - - [37] Buna göre hadis veya diğer bir ifade ile Nuh Tufan'ı esnasında boğulduğu söylenen ana-oğul'a ait haber israiliyyat-tandır.

13) Gemide hayvan tezekleri çoğalınca domuzun, fareler çoğalıp gemiyi delme­ye kalkınca da kedinin yaratıldığı yolundaki haberler de keza israiliyattandır. http://www.darulkitap.com/tarih/islamikgoreptarihi/004.htm#_ftn38" rel="no follow - - [38]

14) Masallara konu olacak çapta tarif ve tasvir edilen Ûc İbn Unuk (veya Anak) isimli dev (veya dev yapılı adam da) rivayetlere göre Hz. Nuh'dan önce vardı ve Tufan'da ölmedi. Ta Hz. Musa zamanına kadar yaşadı. Bu, inatçı, kafir ve zalim bi­ri idi. Anası Adem kızı Anak idi. Bunu zina mahsulü olarak dünyaya getirmişti. Boyu çok uzun olduğu için okyanusların dibinden balığı tutar ve bu avları güneşin gözünde (merkezinde) kızartırdı. Bu adam gemide olan Hz. Nuh'a :" Bu küçük ça­nak nedir, neye yarar? " gibi sözler söyleyerek onunla alay ederdi (et-Taberi, Tef­sir, XII, 37 ; Tarih, 1/1, 264; İbn Kuteybe, Te'vilü Muhtelifi'l-Hadis, s.278-79, 286; el-Kamil, I, 72).

Cenab-ı Hakk Tufan münasebetiyle, Tufan'ın meydana geldiği alanda hiç bir canlı bırakmamıştı; her şey ölmüştü (eş-Şû'ara, 26/120). O halde, baştan sona ka­dar bir masal olan bu Ûc İbn Unuk'la ilgili rivayetler nasıl olur da kitaplara geçer? Bu yalanlara, bu akıl, mantık ve iz'an dışı şeylere nasıl itibar edilir? Allah'ın "ülü'l-azm" den

olan yüce bir peygamberinin oğlu Tufan'da boğulur da bu Ûc îbn Unuk nasıl sağ kalır?                                                                               

Tam bir kâHr ve azgın olan bu muhayyel şahıs için bir de "veled-i zina" yalanı ortaya atılmıştır. Bunun annesi Hz. Adem'in kızıdır. Bu nasıl ve neye istinaden söylenebilir?

Ûc'un boyunun "3.333" zira olduğu da söylenmiştir. Sahih hadislerde "Ebu'l-Beşer" Hz. Adem'in bpyu jçin "60" zira ifadesi geçer http://www.darulkitap.com/tarih/islamikgoreptarihi/004.htm#_ftn39" rel="no follow - - [39] . Bu Allah düşmanının boyu için verilen rakamlar bu hadislere de aykırıdır.

Öyle görünüyor ki bu haber, Ehl-i Kitab'ın peygamber ve Allah düşmanı facir ve zındıkları tarafından ortaya atılmış bir yalandan ibarettir. http://www.darulkitap.com/tarih/islamikgoreptarihi/004.htm#_ftn40" rel="no follow - - [40]

15)  Havarilerin talebi üzerine, Hz. İsa'nın bir mucizesi olarak Nuh'un oğlu Şam'ın dirilmesiyle ilgili haberler de israiliyyattandır. http://www.darulkitap.com/tarih/islamikgoreptarihi/004.htm#_ftn41" rel="no follow - - [41]

16) Yeryüzünden suların çekilip-çekilmediğini anlamak üzere Nuh (a.s.)'un ön­ce kargayı (Tevrat tercemelerinde "kuzgun" olarak geçer), arkasından da güvercini göndermesi; birine hayır duada, ötekine de bedduada bulunmasıyla ilgili rivayet­ler de israiliyyattır ve bazı cümleler aynen Tevrat'ta geçmektedir. http://www.darulkitap.com/tarih/islamikgoreptarihi/004.htm#_ftn42" rel="no follow - - [42]

17) Bir rivayette, oğullarından birinin yıkanırken Nuh (a.s.)'a baktığı ve babasının beddusası ile zenci olduğu mukayyerdir ki, bu da zayıftır ve itimada şayan değildir. http://www.darulkitap.com/tarih/islamikgoreptarihi/004.htm#_ftn43" rel="no follow - - [43]

18) Ye'cüc- Me'cüc ve Türklerin Yafes'iri oğullan olduğu veya Ye'cüc-Me'cüc'ün Türklerin amca oğullan olduğu ve bunlardan hayır olmadığı yolundaki haberler de itimada şayan bulunmamıştır.! http://www.darulkitap.com/tarih/islamikgoreptarihi/004.htm#_ftn44" rel="no follow - - [44]

19)  Bir kısım rivayetlerde Nuh (a.s.)'un kabrinin halen bulunduğu yer belirtil­miştir. İslam tarihinin çok meşhur bazı şahsiyetleri vardır ki, bize çok yakın bir ma­zide yaşadıkları halde onların nerede medfun olduğu bilinmez. Buna rağmen ara­da binlerce- belki onbinlerce- sene olduğu halde Nuh (a.s.)'un kabrinin yeri bellidir. Ve rivayete göre kabir, Lübnan dağındadır. Müdekkikler bu kabrin, Hicrî yedinci yüzyılda meydana getirildiğini ve Hz. Nuh'la alakasının bulunmadığını belirtmişlerdir. http://www.darulkitap.com/tarih/islamikgoreptarihi/004.htm#_ftn45" rel="no follow - - [45]  

 

 



http://www.darulkitap.com/tarih/islamikgoreptarihi/004.htm#_ftnref1" rel="no follow - - el-Ahzab,33/7; el-Ahkâf, 46/35.

http://www.darulkitap.com/tarih/islamikgoreptarihi/004.htm#_ftnref2" rel="no follow - - Konu pek çok uzayacağı için Nuh'la ilgili âyetlerin meallerini yazmaktan vazgeçilmiştir.

Doç. Dr. Abdullah Aydemir, İslâmî Kaynaklara Göre Peygamberler, Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları: 47.

http://www.darulkitap.com/tarih/islamikgoreptarihi/004.htm#_ftnref3" rel="no follow - - Doç. Dr. Abdullah Aydemir, İslâmî Kaynaklara Göre Peygamberler, Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları: 47.

http://www.darulkitap.com/tarih/islamikgoreptarihi/004.htm#_ftnref4" rel="no follow - - Doç. Dr. Abdullah Aydemir, İslâmî Kaynaklara Göre Peygamberler, Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları: 47.

http://www.darulkitap.com/tarih/islamikgoreptarihi/004.htm#_ftnref5" rel="no follow - - Doç. Dr. Abdullah Aydemir, İslâmî Kaynaklara Göre Peygamberler, Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları: 47.

http://www.darulkitap.com/tarih/islamikgoreptarihi/004.htm#_ftnref6" rel="no follow - - Doç. Dr. Abdullah Aydemir, İslâmî Kaynaklara Göre Peygamberler, Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları: 47.

http://www.darulkitap.com/tarih/islamikgoreptarihi/004.htm#_ftnref7" rel="no follow - - Doç. Dr. Abdullah Aydemir, İslâmî Kaynaklara Göre Peygamberler, Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları: 48.

http://www.darulkitap.com/tarih/islamikgoreptarihi/004.htm#_ftnref8" rel="no follow - - Doç. Dr. Abdullah Aydemir, İslâmî Kaynaklara Göre Peygamberler, Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları: 48.

http://www.darulkitap.com/tarih/islamikgoreptarihi/004.htm#_ftnref9" rel="no follow - - Doç. Dr. Abdullah Aydemir, İslâmî Kaynaklara Göre Peygamberler, Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları: 48.

http://www.darulkitap.com/tarih/islamikgoreptarihi/004.htm#_ftnref10" rel="no follow - - Doç. Dr. Abdullah Aydemir, İslâmî Kaynaklara Göre Peygamberler, Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları: 48-49.

http://www.darulkitap.com/tarih/islamikgoreptarihi/004.htm#_ftnref11" rel="no follow - - Doç. Dr. Abdullah Aydemir, İslâmî Kaynaklara Göre Peygamberler, Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları: 49.

http://www.darulkitap.com/tarih/islamikgoreptarihi/004.htm#_ftnref12" rel="no follow - - Doç. Dr. Abdullah Aydemir, İslâmî Kaynaklara Göre Peygamberler, Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları: 49.

http://www.darulkitap.com/tarih/islamikgoreptarihi/004.htm#_ftnref13" rel="no follow - - Doç. Dr. Abdullah Aydemir, İslâmî Kaynaklara Göre Peygamberler, Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları: 49.

http://www.darulkitap.com/tarih/islamikgoreptarihi/004.htm#_ftnref14" rel="no follow - - Doç. Dr. Abdullah Aydemir, İslâmî Kaynaklara Göre Peygamberler, Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları: 49.

http://www.darulkitap.com/tarih/islamikgoreptarihi/004.htm#_ftnref15" rel="no follow - - Doç. Dr. Abdullah Aydemir, İslâmî Kaynaklara Göre Peygamberler, Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları: 50.

http://www.darulkitap.com/tarih/islamikgoreptarihi/004.htm#_ftnref16" rel="no follow - - Doç. Dr. Abdullah Aydemir, İslâmî Kaynaklara Göre Peygamberler, Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları: 50.

http://www.darulkitap.com/tarih/islamikgoreptarihi/004.htm#_ftnref17" rel="no follow - - Doç. Dr. Abdullah Aydemir, İslâmî Kaynaklara Göre Peygamberler, Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları: 50.

http://www.darulkitap.com/tarih/islamikgoreptarihi/004.htm#_ftnref18" rel="no follow - - Doç. Dr. Abdullah Aydemir, İslâmî Kaynaklara Göre Peygamberler, Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları: 50.

http://www.darulkitap.com/tarih/islamikgoreptarihi/004.htm#_ftnref19" rel="no follow - - Doç. Dr. Abdullah Aydemir, İslâmî Kaynaklara Göre Peygamberler, Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları: 50-51.

http://www.darulkitap.com/tarih/islamikgoreptarihi/004.htm#_ftnref20" rel="no follow - - Nuh'la ilgili yukarıya alman haberler için bkz. Yahya ibn Sellâm, Tefsir varak 7a; et-Taberi, Tef sjr, VII, 34 v.d.; Tarih, 1/1,253 v.d.; es-SaIebi,Atais,s.32 v.d.; İbn Kuteybe, Te'vilu Muhtelifi'l-Hadis,s.l 38-39; İbn Kuteybe, el-Mearif, s.21; ez-Zemahşeri, Tefsir,II,393-94; el-Beğavi, Tefsir,II,437-39; jbnu'l-Cevzi,Tefsir, IV, 101 v.d.; et-Tusi, Tefsir, V, 468; et-Tabresi, Tefsir, II, 434-35; III, 160; el-Kurtubi, Tefsir, XIII, 332-33; İbn Kesir, Tefsir, III, 550 v.d.; V, 312-13; es-Süyuti, ed-Durru'l Mensur, III, 326 v.d.; el-Kasimi, Tefsir, 1X,3451 v.d.; Reşit Rıza, Tefsir, VII, 59 v.d.; îbnu'I-Esir, el-Kâmil, 1,67 v.d.; el-Mes'udi, Mürucü'z-Zeheb, 1,40 v.d.; II, 78 v,d.; ibn Kesir, el-Bidaye, 1,100 v.d.; İbn İyas, Be-daiu'z-Zühur, s. 54 v.d.; Diyarbekri, Tarih,!, 68 v.d.; İslam Ansiklopedisi, Nuh maddesi; Abdulveh-hab en-Neccar, Kasasu'l-Enbiya,s.3O v.d.; Re'cits et Personnages dans la Legendes Mahometane (Revue des etudes Juives 85 (1928) s.116.

http://www.darulkitap.com/tarih/islamikgoreptarihi/004.htm#_ftnref21" rel="no follow - - Tekvin,6/14-16; İbn Kesir, el-Bidaye,I,110.

http://www.darulkitap.com/tarih/islamikgoreptarihi/004.htm#_ftnref22" rel="no follow - - Tekvin,6/14-I6,l9-21; İbn Kesir, Tefsir,III, 550.

http://www.darulkitap.com/tarih/islamikgoreptarihi/004.htm#_ftnref23" rel="no follow - - Reşid Rıza, Tefsir, XII, 75-76.

http://www.darulkitap.com/tarih/islamikgoreptarihi/004.htm#_ftnref24" rel="no follow - - Tekvin,6/19-21; Reşid Rıza, Tefsir,XII,76.

http://www.darulkitap.com/tarih/islamikgoreptarihi/004.htm#_ftnref25" rel="no follow - - İbn Kesir,el-Bidaye,I,199-20; îbn Kesir, Tefsir,V,312-13; Tekvin, 7/6; 9/28-29.

http://www.darulkitap.com/tarih/islamikgoreptarihi/004.htm#_ftnref26" rel="no follow - - Hud, 11/42-43.

http://www.darulkitap.com/tarih/islamikgoreptarihi/004.htm#_ftnref27" rel="no follow - - Reşid Rıza, Tefsir, XII, 84.

http://www.darulkitap.com/tarih/islamikgoreptarihi/004.htm#_ftnref28" rel="no follow - - Aynı eser, XI.I,84; et-Taberi, Tefsir, XII,52.

http://www.darulkitap.com/tarih/islamikgoreptarihi/004.htm#_ftnref29" rel="no follow - - İbt^ Kesir, Tefsir, 111,554.

http://www.darulkitap.com/tarih/islamikgoreptarihi/004.htm#_ftnref30" rel="no follow - - İbn Kesir el-Bidaye, 1,112.

http://www.darulkitap.com/tarih/islamikgoreptarihi/004.htm#_ftnref31" rel="no follow - - Aynı eser,1,111.

http://www.darulkitap.com/tarih/islamikgoreptarihi/004.htm#_ftnref32" rel="no follow - - İbn Kesir, Tefsir, III, 552; îbn Kesir,el-Bidaye.

http://www.darulkitap.com/tarih/islamikgoreptarihi/004.htm#_ftnref33" rel="no follow - - Tekvin,7/19-20.

http://www.darulkitap.com/tarih/islamikgoreptarihi/004.htm#_ftnref34" rel="no follow - - İbn Kesir, el-Bidaye, 1,112.

http://www.darulkitap.com/tarih/islamikgoreptarihi/004.htm#_ftnref35" rel="no follow - - Aynı kaynak,!, 117.

http://www.darulkitap.com/tarih/islamikgoreptarihi/004.htm#_ftnref36" rel="no follow - - Reşid Rıza, Tefsir, XII,79.

http://www.darulkitap.com/tarih/islamikgoreptarihi/004.htm#_ftnref37" rel="no follow - - İbn Kesir, el-Bidaye,I,114.

http://www.darulkitap.com/tarih/islamikgoreptarihi/004.htm#_ftnref38" rel="no follow - - îbn Kuteybe, Te'vilu Muhtelifi'l-Hadis,s.285; ibn Kesir, el-Bidaye,1,1J1; Muhammed Ebu Şühbe, Sefinetu Nuh (MeceÜetu'l-Ezher) XXVI, 531; Abdurrahman el-Ceziri, et-Tûfan (Meceüetu'l-Ezher) X,499-503.

http://www.darulkitap.com/tarih/islamikgoreptarihi/004.htm#_ftnref39" rel="no follow - - el-Buhari, Enbiya 1; Ahmed İbn Hanbel, el-Müsned, II, 315,323,535.

http://www.darulkitap.com/tarih/islamikgoreptarihi/004.htm#_ftnref40" rel="no follow - - İbn Kesir, el-Bidaye, 1,114.

http://www.darulkitap.com/tarih/islamikgoreptarihi/004.htm#_ftnref41" rel="no follow - - et-Taberi, Tefsir, XIII, 312,not.2 (Ahmed Muhammed Şakir neşri); tbn kesir, Tefsir, III, 550-51; îbn Kesir, el-Bidaye,1,114-16; Reşid Rıza, Tefsir,XII, 104.

http://www.darulkitap.com/tarih/islamikgoreptarihi/004.htm#_ftnref42" rel="no follow - - Bir önceki kaynaklara ek olarak bkz. Tekvin,8/6-12.

http://www.darulkitap.com/tarih/islamikgoreptarihi/004.htm#_ftnref43" rel="no follow - -   İzmirli, Siyer-i Celile-i Nebeviyye Mukaddimesi, s. 104.

http://www.darulkitap.com/tarih/islamikgoreptarihi/004.htm#_ftnref44" rel="no follow - - İbn Kesir, el-Bidaye, 1,115.

http://www.darulkitap.com/tarih/islamikgoreptarihi/004.htm#_ftnref45" rel="no follow - - İzmirli, Siyer-i Celile-i Nebeviyye Mukaddimesi, s. 105.

Doç. Dr. Abdullah Aydemir, İslâmî Kaynaklara Göre Peygamberler, Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları: 51-55.

 


-------------
BİR SAYHA İLE YURTLARINDA ÇÖKÜVERDİLER



Sayfayı Yazdır | Pencereyi Kapat