Sayfayı Yazdır | Pencereyi Kapat

KADER NEDİR?

Nereden Yazdırıldığı: Kur'an Yolunda
Kategori: Kur'an-ı Hakim -Genel-
Forum Adı: Güncel Konular
Forum Tanımlaması: Güncel konular hakkında Kur'ani yorumlar, makaleler...
URL: http://www.kuranyolunda.com/forum_posts.asp?TID=6689
Tarih: 28-Kasım-2014 Saat 03:12


Konu: KADER NEDİR?
Mesajı Yazan: Helen
Konu: KADER NEDİR?
Mesaj Tarihi: 03-Haziran-2009 Saat 22:28

KADER NEDİR?

Bir insanın, bir hayvanın, bir şehir veya bir ulusun yeryüzündeki varoluş sürecinde onun yaşamını yönlendiren etkilerin tümüdür.
  
Ancak bizim inceleme alanımızı insanın kaderi oluşturduğu için biz sadece insana yönelik bilgilere ağırlık vereceğiz.
  
Unutulmaması gereken bir noktada şudur ki; bir sokak kedisiyle, bir ev kedisinin, tarih sahnesinde var olmuş şehirler ve ulusların her birinin kendisine özgü bir kaderi vardır.
  
İnsanın kaderine gelince......
  
İki türlü kaderimiz vardır.
  
1.) Mutlak kaderimiz, yani İrade-i külli:
           
Evrendeki İlahi bilgisayar olarak kabul edilen Levh-i mahfuzda kayıtlı olan ve Allah'ın iradesini yansıtan kesin ve değişmeyen kaderimizdir. Bu kader dua, büyü veya hiç bir güç, tedbir ve gayretle değiştirilemez. Bizim istek ve bilgimiz dışında oluşan bu kaderin kapsamına, doğduğumuz memleket, dönem, ailemiz, eşimiz, evladımız, işimiz, ecelimiz ve yaşamımızın derinden etkileyecek ve şekillendirecek olaylar girmektedir.
  
2.) Muallak kaderimiz, yani İrade-i cüzi:
  
Bu ise kişinin kendi iradesini kullanarak kaderini ve yaşamını şekillendirmesi olarak açıklanabilir. Bunlara özel zevklerimiz, meraklarımız, ikili ilişkilerimiz, olaylar karşısında verdiğimiz tepkiler ve bu tepki ve davranışlarımızı kontrol etme becerilerimiz örnek olarak gösterilebilir.
  
Mutlak kaderimizi oynanan bir oyunun kurallarına benzetecek olursak, muallak kaderimiz ise oyuncunun bu oyunu oynarken gösterdiği becerilerin tümüdür. Buna en iyi örnek olarak tavla oyununu göstermek mümkündür. Tavla oyununun kendisine özgü kuralları mutlak kader olarak kabul edilmelidir. Gelen zara göre oyuncunun pulunu kaçması, kapı alması, bazen rakip oyuncunun pulunu kırması nasıl bir ustalık gerektiriyorsa, kişide yaşarken aynı ustalığı göstererek yaşamını şekillendirebilir. Oyuncunun oyun süresince zarının iyi gelmesi oyuncu usta değilse maçı kazanmasına yetmeyeceği gibi zarı pek iyi gelmese de usta bir oyuncunun maçı kazanma şansı oldukça yüksektir. Çocukluğu ve gençliği sorunlu olan bir kişi zamanla yaşamını akıllıca şekillendireceği gibi, yaşamı her bakımdan olumlu olan bir kişinin yanlış davranışları onun yaşamında çok kısa bir süre sonra olumsuz olayların görülmesine neden olacaktır. Ama imkanları kısıtlı bir insan akıllı hedeflere yönelerek yaşamını belli bir süre de olumsuzdan olumluya dönüştürebilir. Yani o kişi, gelen zarlar iyi olmasa da oyunu iyi oynayarak maçı kazanmıştır. Hatta kaderi bir kişinin yaşamını şekillendiren olaylar dizisi olarak görmekten ziyade, o insanın evrensel gelişimini ve tekamülünü sağlayan bir eğitim programı olarak kabul etmek daha doğru bir yaklaşım olacaktır. 
 


-------------
BİR SAYHA İLE YURTLARINDA ÇÖKÜVERDİLER



Cevaplar:
Mesajı Yazan: Helen
Mesaj Tarihi: 03-Haziran-2009 Saat 22:40
Hiss-i Kable'l Vukû Nedir?

Bilindiği gibi asrımıza gelinceye kadar, madde ötesi varlıklar hakkında ilmî seviyedeki araştırmalar bugünkü buudlarıyla henüz gerçekleştirilmemişti. Bununla beraber ilmî bir kariyer ifade etmese de, insanoğlu madde ötesi âlemlerle yakından alakadar oluyordu. Bu da bize, her şeyin maddeye bağlı ve bağımlı olmadığını gösterme bakımından önemli bir referanstı.

Önceleri bir kısım insanlar, o günlerde izahı yapılamayan bir takım gizli kabiliyetler ve maharetler göstermişlerdir. Ne var ki bunlar sadece maden ve su arayıcılığında, bir kısım hastalıkların teşhisinde, cinayet suçlularının tesbit edilişinde, çalınan eşyaların saklandığı yerlerinin tayininde, hırsızların izlerinin takibinde ve kaybolmuş insanların ortaya çıkarılması gibi hususlarda kullanılıyordu. Bugünkü yaklaşım tamamen farklı ve fizik ötesi hadiselerin hayatımızla ne kadar içli-dışlı olmasıyla alakalı. Hemen herkes farkında olsun veya olmasın başından geçmiş bir hayli esrarengiz hadise vardır. Mesela, herhangi bir hadiseyi önceden hissetme veya zikredilen bir şahsın, üç-beş dakika sonra çıkıp-gelmesi, ilk defa karşılaştığı şahsı veya manzarayı önceden görmüş olma hissi.. birinin içinden geçenleri okuma, bir düşüncenin bir-kaç insan tarafından birden ifade edilmesi, olduğu gibi zuhur eden ilhamlar.. hepimizin başından geçen dünya kadar hadise vardır ki, bunların hiçbiri üzerinde ne düşünmüş ne konuşmuş ne de imâl-i fikretmişizdir. Buna rağmen bu sırlı hususlar ve bu esrarengiz alaka bizlere daima bir takım gizli mesajlar sunmakta, hayatı ve kâinatı daha şuurlu bir şekilde duyup yaşamaya davet etmektedir.

Hayatı duyarak yaşayan ve bir kısım garip hadiselere maruz kalan insanın, belki de en çok karşılaştığı ve telestezinin bir buudu olan hiss-i kable'l-vukû (önsezi, hadiseleri önceden hissetme) mevzuu da yine rûhî duyularla ilgili ve madde ötesi varlıkların mevcudiyetine ayrı bir delil teşkil eder.

Önsezi ile ilgili yüzlerce, binlerce hatta yüzbinlerce misal bulmak mümkündür. Biz burada sadece kendi dünyamıza ait birkaç misal ile yetineceğiz:

İncelerden ince büyük bir kadın Hz. Fatıma anamız, Efendimizin vefatından sonra, her günü bin ölümden daha ağır bir hicran ve ayrılığa ancak altı ay kadar dayanabildi. Babasını kaybedince, âdeta semasının bütün yıldızları sönmüş ve onun için dünya, zindandan farksız bir hale gelmişti. Son bir iki ayı da hep yatakta geçirmişti. Ayağa kalkamayacak, hatta doğrulamayacak derecede hasta idi. Ümmü Seleme validemiz (Efendimizin zevcât-ı tâhiresinden) ise başucundan ayrılmıyor, Allah Rasulü'nden (sav) geri kalan bu tek ve biricik emaneti gözü gibi koruyordu. Saçlarını okşuyor, yüzünü, gözünü öpüyor ve her türlü hizmetinde bulunuyordu. Belki o da bu yaptıklarıyla Allah Rasulü'nün rûhâniyatını hoşnud ve memnun etmeye çalışıyordu. Şimdi hadiseyi, nurlu validemiz Ümmü Seleme'den dinleyelim:

"Son günüydü. Gözleri eskisi gibi pırıl pırıl yanıyor, her tarafından neşeli olduğu belli oluyordu. Bir ara 'Artık ben kalkmayacağım, bana bir gusül abdesti aldırın' dedi. Denileni yaptım. Bana tekrar baktı ve neşe dolu bir eda ile 'Ben biraz sonra vefat edeceğim ve Sevgili Babama kavuşacağım. Artık beni ikinci bir defa daha yıkamayın' dedi. Aradan birkaç dakika ya geçmiş ya geçmemişti ki nur kadın vefat etti." (İbni Hacer, el-İsabe, 8/57,58; Ebu Nuaym, Hılye, 2/42,43)

İşte Hz. Fatıma (ra) vefat edeceği haberini verirken henüz ölümün manyetik alanına girmiş değildi. Hatta sekerâta bile maruz kalmamıştı; acaba ölüm nasıl bir tebessüm ile kendisine görünmüştü ki, biraz sonra vefat edeceğini söylemişti.


-------------
BİR SAYHA İLE YURTLARINDA ÇÖKÜVERDİLER


Mesajı Yazan: Helen
Mesaj Tarihi: 03-Haziran-2009 Saat 22:43
Husn ve Kubuh'un Önemi, 1
 


TASAVVURLARIN DÖNÜŞÜMÜNDE
"HÛSN VE KUBÛH"UN ÖNEMİ -1-

Bülent Şahin Erdeğer


İnsanın hayatta doğru bir yaşam ortaya koyması onun hayata doğru ölçütlerle bakmasının sonucudur. Eğer varlığı, Allah'ın bak dediği yerden bakarak algılayamıyorsak doğal olarak yanlış bakışımız yanlış ameller yapmamıza sebep olacaktır. Çoğu zaman teorik, felsefî ya da kelamî bir polemik mesabesinde değerlendirilen "Varlığın yaratılış itibariyle güzel olması ve ALLAH’ın Şerr Yaratmaması" konusu aslında doğrudan doğrudan güncel, hayatımızı şekillendiren bir bakış açısının ne olup olmaması hakkındadır. Bu temel bakış açısının Müslümanlar arasında konuşulması ve ortak bir noktaya varılması gerekmektedir.

Müslümanların bu konudaki bakışları aynı zamanda Allah tasavvurlarına, insana ve haklarına bakışlarına vb. bir çok konuya yansımaktadır. Varlık felsefesinin temel konularından biri olan "Theodise" (Kötülük) sorununun İslam epistemolojisinin tutarlılığı açısından önemi bunun içindir ki kaçınılmazdır. Tutarlı bir İslâmî bilgi teorisi inşâ etmenin yolu Vahyin muhkem ilkelerinden hareketle "Hûsn-Kubûh" alanını doğru bir biçimde tanımlamak olacaktır.

Eş'ari ekolüyle, Tevhid ve Adalet (Mutezîle) ekolü arasında farklılaşan konulardan birisi de "Hûsn ve Kûbh-î aklî"dir. (Karşıtları tarafından "Mu'tezîle" olarak adlandırılan bu ekol kendisini "Ehl-i Tevhid ve Adalet" olarak adlandırdığından bundan sonra bu ekolü kendi tanımlamalarını esas alarak zikredeceğiz.) Bu alanda kullanılan terimleri küçük bir lügatçe ile şöyle tanımlayabiliriz: Hûsn: Güzellik ve iyilik anlamını ifade eder. Kûbh: Kötülük ve çirkinlik anlamındadır. Hûsn-î Aklî: Aklın bir iş veya bir tutumungüzel ve iyi olduğunu teşhis etmesine denir. Kûbh-î Aklî: Aklın bir iş veya bir tutumun kötü olduğunu teşhis etmesine denir. Hûsn-î Şer'î: Bir iş veya bir tutumun şer'an ve Allah Teala'nın bildirmesi üzere iyi olduğunun tespit edilmesine denir. Kûbh-î Şer'î: Bir iş veya bir tutumun şer'an ve Yüce Allah'ın bildirmesi üzere kötü olduğunun teşhis edilmesine denir.

İslamî ekoller içerisinde Tevhid ve Adalet ekolüyle Şia ekolü, Hûsn ve Kûbh-î şer'înin var olduğunu ifade ederken bunun yanında "hûsn" ve "kûbh-î aklî"nin de gerçekliğini ifade ederler. Bu bakış açısına göre kâinattaki bir çok olgunun kötü olup olmadığı ve iyiliği o şeyin yapısı gereğidir. Dolayısıyla bir olgunun kendi yapısı ya doğru ya da yanlıştır. İletilen ilahi vahiy ise zaten doğru ya da yanlış olan şeyin doğru ya da yanlışlığına işaret eder. Aklın görevi hakkında ilahi vahiy olsun ya da olmasın karşılaştığı olguların yapılarını araştırıp iyilik ya da kötülüklerini tespit etmektir. Vahiy olguların kendilerinden kaynaklanan bu güzellik ya da kötülüğe binaen güzele yönlendirir ve kötüden alıkoyar.

Oysa bu bakışın dışında olanlar (Haşeviye'den Ehl-i Hadis ve Eşa'riler vb. fırkalar) hiçbir şeyin iyilik ve kötülüğünün akıl yoluyla anlaşılamayacağına inanırlar. Bu bakış açısına göre bir olgunun ya da şey'in iyi ya da kötü olması İlahi vahyin o şeye iyi ya da kötü demesine bağlıdır. Nedensiz ve anlamsız bir biçimde İlahi vahiy eğer bir şeye kötü derse o kötü iyi derse o kötüdür. Bu sebepten dolayı ilahi vahiy daha önceden kötü dediği bir olguya iyi, iyi dediği bir olguya ise kötü diyebilir.

Bu bakış açısı İlahî adalet ve varlığa bakış açımızı ciddi bir biçimde yaralamaktadır. Hayatta gelişen olaylara ve kainatta gerçekleşen değişimlere bu çeşit bir bakış Müslümanların tutarlı ve sağlıklı bir varlık, bilim ve sosyal bilgi çerçevesi oluşturamamaları sonucu doğurmaktadır.
Oysa:

1- Allah (cc) bir çok diğer güzel ve yüce sıfatıyla birlikte "Hekim" (hikmet sahibi) olma sıfatına da sahiptir ve hiç bir abes şey, sebepsiz ve nedensiz hiç bir emir ve nehiy ondan sadır olmaz. Kadi Abdulcebbar (rh.a)'ın deyişiyle “Allah teala, ancak iyi/hasen olanı yapar. Allah Teala'nın fiili olduğu sabit olan herşeyin, doğru ve hikmetli olması gereklidir.” (Konu “Resail el-Adl ve'l Tevhid” sf. 231-233”de ayrıntılı biçimde işlenmektedir. Tahkik: Dr. Muhammed Amara, Darul Hilal, 1971 Kahire)

2- Tüm eylemler doğaları gereği mutlak iyilik veya kötülüğe sahiptirler. Allah'ın da o eylemlere yönelik emri veya yasağı da mutlaka onlarda bulunan bir iyiliğe veya kötülüğe dayanmaktadır. Aklî ilkeler ve bu ilkeler doğrultusunda doğru düşünme metodu bunların doğalarının iyi ya da kötü olduklarını kavrayabilir. Bu kavrayışın doğru bir kavrayış olup olmadığı ise "İlahi vahyin Furkanlığı" ile test edilir.

Kur'an'ın İslam'ı bir fıtrat dini olarak tanıtması da bu esasa dayanmaktadır (Rum Suresi, 30/30). Demek ki bütün İlahi emir ve nehiyler insanın fıtratına uygun şeylerdir; ne var ki bunların bir kısmını kendi aklıyla algılayabiliyor, bir kısmını ise Allah tarafından açıklandığında fıtratına uygun buluyor.

İşte bu esaslara dayanarak Tevhid ve Adalet ekolü ve paralelindeki diğer yaklaşımlar aklın kesin ve tereddütsüz bir şekilde kötü olduğuna kanaat getirdiği bir şeye Allah'ın asla emretmeyeceğini ya da kendisinin öyle bir fiilde bulunmayacağını ifade etmektedirler. Örneğin akıl, zulmün kötü olduğunu anlamaktadır. Bu sonuç bizi Allah'ın asla zulüm sayılacak bir teşebbüste bulunmayacağına götürür. Çarpıcı olması açısından genelde verilen örnekle inceleyebiliriz: "Rabbimiz, Peygamberleri ve mü'min olan kimseleri cehenneme, Firavunlar gibi kötü olan kimseleri de cennete koyar mı?" bu soru temel bir problemin somutlaşması için sorulmaktadır. Cevabımız Allah tasavvurumuzu da ele vermektedir. Bu iş elbette, Allah'ın hâşa yapamayacağından değildir. Aksine Allah'ın adalet ve ahlakiliğinden kaynaklanmaktadır. Bunun bir haksızlık, bir zulüm olduğu içindir. Hak Teala da adil-i mutlak ve hekim olduğu için asla bunu yapmaz. Çünkü kullarından ahlaklı/ilkeli/tutarlı/hikmetli olmalarını isteyen Allah bizatihi kendisi bu özelliklere sahiptir. Bu Allah'ı sınırlandırmak değildir aksine kemâl ve mükemmelliğin gereklerindendir. Şayet Rabbimiz ilkesiz, her istediğini hiçbir ahlaki/tutarlı sebebe dayanmaksızın yapan bir Rab olsaydı bu onun hâşa kemalinin eksik olduğu anlamına gelirdi ki O bundan münezzehtir.

Ama Eş'ariyye Ekolü, bunun Allah'ın işlerine bir müdahale, O'na bir görev tayini olduğu düşüncesinden hareketle bunu söylemenin caiz olmadığını, aklen Allah Peygamberleri cehenneme götüremez denildiğinde, bunun, aklî ilkelerle Allah'ın güç ve kudretine sınırlama getirildiği anlamına geldiği için doğru olmadığını, doğru olanın Allah'ın yaptığı olduğunu ve "götürmez ama" götürse bile Allah'ın Peygamber'i cehenneme (haşa) götürmesini dahi kötü olarak nitelendiremeyeceğimizi; götürmüşse demek ki iyidir ki götürmüştür dememiz gerektiğini iddia etmektedir. Bir şeyin iyi ya da kötü olması onun bizzat iyi ya da kötü olmasından değil İlâhi kelam ona iyi ya da kötü dediği için anlam kazanır demektedirler. Bu örnek size çok soyut ve teorik gelebilir. Oysa konuyu kitap sayfalarından ve önermelerden yeryüzüne indirdiğimizde ortaya ne gibi bir tablonun çıkacağına göz atalım: Zinâ Allah kötü dediği için mi kötüdür yoksa gerçekten kötü olduğu için mi Allah Zinayı yasaklamıştır? Hırsızlık, suçsuz yere insan öldürmek, yalan söylemek, insanları köleleştirmek nitelik olarak kötü şeyler olduğu için mi yasaklanmış ya da kaldırılmaya çalışılmıştır yoksa Allah onlara kötülük sıfatı yüklediği için mi olumsuzlanmışlardır?

Eğer bu sorulara Eş'ariler gibi cevap verirsek o zaman İlahî hukukun zaman ve şartlarda temel erdemleri çiğneyebileceğini, dün kötü olanın bugün iyi bugün dün olanın dün kötü olarak tanımlanabileceğini ifade etmiş oluruz. Peki böylesi bir tasavvur İslâmî anlayışımızı nereye götürür? İlahi hükümlerin hikmetleri ve aklî açıklamaları ve neden bu hükmün var olduğu sorusuna cevap veremeyiz. Çünkü İlahi hükümler o şeyin kötülüğü ya da iyiliğini belirlediğinden

Tevhid ve Adalet ekolü ise aklın bu hükmünün asla bir görev tayini veya hesap sorma ya da Allah'ın kudretine sınırlandırma getirmesi ile hiçbir ilgisinin olmadığını belirtmektedir. Bu iddianın tam aksine Allah'nın bütün güzel ve yüce özellikleri ve Kur'an'da kendisini anlattığı şekilde algılanması gerekmektedir. Allah elbette herşeye Kâdirdir ancak bu kudreti hikmet, adalet gibi diğer özellikleriyle bir bütünlük oluşturur.

Haşeviyye'den Ehl-i Hadis'in ve devamıyla Eş’ariliğin ulûhiyet anlayışı, Allah-insan ilişkisi bakımından yalnızca insanla ilgili değil, aynı zamanda Allah tasavvurumuzla ilgili sorunlar da ortaya çıkarmaktadır. Sınırsızlığı ve sorumsuzluğu korunmak istenen Allah, son noktada kaba güçten ayıklanmamış, keyfî hareket eden, ahlakî olmayan bir varlık durumuna düşürülmektedir. Bütün bunlar, istediğini yapan ve hikmetinden sual olunamayan Allah anlayışının doğurduğu sonuçlardır. Bu anlayış, aynı zamanda Allah’ın fiillerinin gayeliliği, ahlakiliği ve bilinebilirliği gerçeğini ortadan kaldırmaktadır. Aslında bu tasavvur sorunu Allah'tan değil kendisini Allah'ın temsilcisi olarak gören insan'ın dünyadaki kendi iktidarına yüklediği anlamdan kaynaklanmaktadır.

3- Tüm insanlar kendi vicdanlarına müracaat ettiklerinde iyiliğin güzel ve zulmün kötü olduğunu bilir. Bu yargı tüm insanların arasında olan herkesin kendi aklıyla idrak edebildiği ortak bir hükümdür. Şeriat da bu hükmü teyit etmiştir. Eğer şeriatta bu hususta hiçbir emir ve açıklama bile olmasaydı yine de bunu aklımızla idrak edebilirdik. Bu sonuç İslam'ın fıtratla olan uyumunun ifadesidir. İletilen vahyî bilgi yaratılışın özünde bulunan fıtrî bilgiyle tam bir uyum içindedir. Bu bakış İslam'ın doğal ve yaşamsal bir mesaj olduğuna bizi götürür. "Tabii Hukuk" dediğimiz bu olgu İslam'ın herhangi tarihsel bir koşulla sınırlı sıradan bir "din/religion" değil insanlığın ortak vicdanı olduğu anlamına gelir. Bu perspektifle baktığımızda insanın özgürlüğü problemi çözülmekte, insan'ın ahlakiliği ve mücadelesinin anlamlılığı Allah'ın ahlakiliği ile anlam kazanmaktadır. Yaratıcısı hikmetli olan, yaratıcısı adaletli olan kul elbette hikmetli ve adaletli olmak zorunda olacaktır.

Ancak yaratıcıdan bu özellikleri alıp onu "ala kıran baş kesen" bir varlık olarak tasavvur ettiğimizde Onun temsilcilerini de benzeri bir "padişah" olarak algılamaya başlayacağız. Zaten böyle de olmuştur.

Kader tartışmasını ilk başlatan olay 1. Emevi Kralı Muaviye B. Ebû Sufyân'ın yaptığı icraatların önceden Allah tarafından belirlendiği dolayısıyla kendisine muhalefet edenlerin kaderlerine razı olmaları gerektiğini dillendirmişti. Böylelikle zulme karşı çıkarak muhalefetini sürdüren sahabeleri, tabiinden müslümanlar Kaderi inkar etmekle suçlandılar! Rebeze çölüne sürülen ve sürgünde vefat eden Sahabe'den Ebû Zerr ve Tabiin'den şehid edilen Gaylan ed-Dimeşkî işte bu yüzden "kaderi inkar" etmekle itham edilmişlerdi!

Şimdi bu tasavvurun hangisi hangisini oluşturdu diye sormanın sırası. İyiye kötü kötüye iyi diyebilen ve hikmetinden sual olunmayan devlet erki kendisini meşrulaştırmak için bu Allah tasavvurunu üretti ve Bu Allah tasavvurunu üretenler böylesi bir iktidar sistemi inşaa ettiler. Buradaki iktidar sisteminden kastımız sadece siyasal iktidar değil aynı zamanda resmi olarak inşaa edilen sosyal, dini müslüman kültürü/birikimidir. Sorgulamayan, sorgulatmayan, hak aramak yerine hak dilendiren hakim kültürdür.

Kader tartışmalarının çıkmasının sebebi neydi? İddia edildiği gibi Yunan felsefesinin etkisi ve soyut bir polemik zevki miydi? Aksine Husn ve Kubh, İnsanın özgürlüğü/Allah tasavvurumuzun ahlakiliği sorunu gibi tartışmalar hep hayatın içinden çıkmış, gündem merkezli tartışmalardı. Yunan felsefesiyle Müslümanların karşılaşmalarından çok önceleri başlamıştı. Dolayısıyla Kelam'ın hayattan kopuk bir polemik malzemesi olduğu söylemi gerçeklikle uyuşmamaktadır. Kelâm bizzat hayatın ortasından yeşermiştir. Bu bağlamda o hayatın pratiğinin, teori alanında tartışıldığı bir olgudur. Bu elzem girişten sonra konumuzu beraber düşünmeye başlayabiliriz, inşallah ikinci yazıda…
 


-------------
BİR SAYHA İLE YURTLARINDA ÇÖKÜVERDİLER


Mesajı Yazan: Helen
Mesaj Tarihi: 03-Haziran-2009 Saat 22:46
TASAVVURLARIN DÖNÜŞÜMÜNDE
"HÛSN VE KUBÛH"UN ÖNEMİ -2-


Bülent Şahin Erdeğer

Kelam hayatın ilmidir


“Kader tartışmalarının çıkmasının sebebi neydi? İddia edildiği gibi Yunan felsefesinin etkisi ve soyut bir polemik zevki miydi? Aksine Husn ve Kubh, İnsanın özgürlüğü/Allah tasavvurumuzun ahlakiliği sorunu gibi tartışmalar hep hayatın içinden çıkmış, gündem merkezli tartışmalardı. Yunan felsefesiyle Müslümanların karşılaşmalarından çok önceleri başlamıştı. Dolayısıyla Kelam'ın hayattan kopuk bir polemik malzemesi olduğu söylemi gerçeklikle uyuşmamaktadır. Kelâm bizzat hayatın ortasından yeşermiştir. Bu bağlamda o hayatın pratiğinin, teori alanında tartışıldığı bir olgudur.” Demiştik ilk yazımızda. Şimdi esas konumuza geri dönelim;

4- Eğer hiçbir şeyin "kötü olduğu" akılla ispat olmasaydı o zaman hâşa Allah'ın yalan söylemesi de akli olarak kötü olmazdı ve sonuçta Allah istediği taktirde yalan konuşur ve bu yalan konuşması da bu mantığa göre O'nun istediğine dayandığı için güzel bir iş bile olurdu. Yani başka bir ifadeyle Allah'ın yalan konuşmasında hiçbir sakınca olmazdı. Bu ihtimal olduğu sürece şeriatta var olan hükümlere güven kalmaz ve Allah'ın kötülüğünü bildirdiği her şeyde yalan konuşmuş olabileceği ihtimali ortadan kalkmaz ve böylece hiçbir şeyin gerçekten dinen bile kötü olduğu tespit edilemezdi. Yani Allah tarafından bazı işlerin iyi ve bazılarının kötü olduğuna dair gelen emirlerin doğruluğunu anlamak mümkün olamazdı ve bu ihtimal var olduğu müddetçe şer'an de bir şeyin kötü olup olmadığını anlamak imkansız olurdu. Bu da şer'i hûsn ve kûbh'un de batıl olmasını ve dinde şüphe etmeği gerektirirdi. Bu yüzden de bu iddianın yanlış olduğunu söyleyebiliriz.

5- Eğer aklın bir şeyin kötülüğü veya iyiliği konusunda tanımlama yeteneği olmasaydı ve her şey sırf Allah'ın istemesiyle iyi ve istememesiyle kötü olsaydı o zaman Allah'ın zulmü istediğini farz ettiğimizde zulmün iyi olduğuna hüküm vermemiz gerekir veya istediği taktirde kafirleri cennete götürüp Peygamberleri ve müminleri cehenneme götürmesinde de bir sakınca görülmemesi gerekirdi; oysa bunu akıl sahibi hiçbir kimsenin kabul etmesi mümkün değildir. Ancak İslam topraklarından zuhur eden müslüman ismi taşıyan zalimler işledikleri zulümlerin zulüm olduklarını en az muhalifleri kadar biliyorlardı. Münker olan, kubûh olan bu fiillerin ise kaderimiz olduğu şerr'in de Allah'tan olduğu (!) Allah'ın yeryüzündeki halifelerinin (siyasal otoritenin) yapılan icraatının hikmetinden sual olunmaması gerektiği, kötülüğü sorgulamanın yanlış olduğunu teorize ettiler. Halifenin kötü dediği kötü iyi dediği iyiydi. Bu siyasetin Allah tasavvuruna yansımasıyla başlayan bu tartışma akletmenin, sorgulamanın, sormanın yerini koşulsuz itaat, hükmetsiz bir kulluğa bıraktı. "Allah-İnsan" ilişkisinin "İnsan-İnsan" ilişkilerinden doğan problemlerle yeniden şekillendirildiğine şahit oluyoruz. Pratikten teoriye dönelim:

6- Rabbimiz'in Kur'an'da anlattığı ayetler, aklın bir takım iyilik ve kötülüğü vahiy gelmeden önce de kendi başına anladığını ve ayetlerin o kavrayışlara yönelik indiğini ortaya koymaktadır:

Allah-u Teala şöyle buyuruyor:
إِنَّ اللّهَ يَأْمُرُ بِالْعَدْلِ وَالإِحْسَانِ وَإِيتَاء ذِي الْقُرْبَى وَيَنْهَى عَنِ الْفَحْشَاء وَالْمُنكَرِ وَالْبَغْيِ يَعِظُكُمْ لَعَلَّكُمْ تَذَكَّرُونَ
"Muhakkak ki Allah; adaleti, ihsanı ve akrabaya elde olandan vermeyi emredip, zinadan, fenalıklardan ve insanlara zulüm yapmaktan da nehyeder. Size böylece öğüt veriyor ki, benimseyip tutasınız." Nahl 16/90

قُلْ إِنَّمَا حَرَّمَ رَبِّيَ الْفَوَاحِشَ مَا ظَهَرَ مِنْهَا وَمَا بَطَنَ وَالإِثْمَ وَالْبَغْيَ بِغَيْرِ الْحَقِّ وَأَن تُشْرِكُوا بِاللّهِ مَا لَمْ يُنَزِّلْ بِهِ سُلْطَانًا وَأَن تَقُولُوا عَلَى اللّهِ مَا لاَ تَعْلَمُونَ
"De ki: "Rabbim bütün aşırılıkların gizlisini de açığını da ve pislikleri, haksız yere azgınlığı... haram etti." A'raf 7/33

وَإِذَا فَعَلُوا فَاحِشَةً قَالُوا وَجَدْنَا عَلَيْهَا آبَاءنَا وَاللّهُ أَمَرَنَا بِهَا قُلْ إِنَّ اللّهَ لاَ يَأْمُرُ بِالْفَحْشَاء أَتَقُولُونَ عَلَى اللّهِ مَا لاَ تَعْلَمُونَ
"Bir kötülük yaptıkları zaman "Biz atalarımızı böyle bulduk; bize bunu Allah emretti" derler. De ki, "Allah kötülüğü emretmez..." A'raf 7/28

Bu ayetlerden açık bir şekilde anlaşılan şudur ki, önceden insanoğlu adaletin, ihsanın, akrabaya iyiliğin ne olduğunu, munkerin, aşırılığın, pisliğin, haksızlığın, fenalığın ne olduğunu, suyu, toprağı ve benzeri diğer mevzuları tanıdığı gibi tanımaktadır ki, Rabbimiz bizzat onların ismini getirerek emir ve nehiyde bulunuyor. Yoksa eğer bunları tanımasalardı ve iyi veya kötü olduklarını bilmeselerdi, önce onların olduğunu tanıtıp sonra emir veya nehiyde bulunması gerekirdi. Yine Allah, bazı ayetlerinde bizzat insanın kendi aklını iyilik ve kötülük konusunda hükmetmeye davet ediyor. Hiç iyilik ve kötülüğü kavramaktan aciz olan bir şeyi, o konuda hakemlik yapmaya davet etmek doğru olur mu?

Rabbimiz şöyle buyuruyor:
أَمْ نَجْعَلُ الَّذِينَ آمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ كَالْمُفْسِدِينَ فِي الْأَرْضِ أَمْ نَجْعَلُ الْمُتَّقِينَ كَالْفُجَّارِ
"Biz hiç, iman edip de salih amellerde bulunanları, o yeryüzündeki müfsitlerle bir mi tutacağız? Yahut Allah'tan korkan takva sahiplerini kafirlerle (zalimler) bir tutar mıyız?" (Sâd 38/28 )

أَفَنَجْعَلُ الْمُسْلِمِينَ كَالْمُجْرِمِينَ مَا لَكُمْ كَيْفَ تَحْكُمُونَ
"Biz Müslümanlar'ı, mücrim kafirler gibi mi tutarız? Ne oluyor size? Nasıl hükmediyorsunuz? ( Kalem68:35- 36)

هَلْ جَزَاء الْإِحْسَانِ إِلَّا الْإِحْسَانُ
"İyiliğin karşılığı iyilikten başka bir şey olur mu?" (Rahman 55:60)

Kur'an'da onlarca yerde geçen bu gibi ayetler üzerinde biraz düşünüldüğünde, Hûsnû Kûbh-i aklînin bir gerçek olduğunda ve bir çok iyi ve kötünün akıl yoluyla müstakillen kavranabileceğinde hiçbir şüpheye yer kalmaz.

Sonuç olarak Hûsn Kubûh tartışmasının kaynağı pratikten kaynaklanan bir teori sorgulamasıdır. Sosyal ve siyasal yaşamda ortaya çıkan Kur'an dışı uygulamalar doğal olarak kendine bir meşruiyet zemini aramış ve pratikteki bozulma teorinin yeniden inşaasına sebebiyet vermiştir. Egemen otorite ve ona bağlı dini kurumlar aracılığıyla Müslüman kitleye dayatılan bu resmî söylem karşısında asla sadık kalan muhalif düşünceleri bulmuş ve böylece tartışma zemini oluşmuştur. Bugün İslam düşüncesinin içerisine düştüğü kriz, kaderci, sosyal, siyasal ve dinsel iktidara itaati buyuran söylemin zihinleri âtıl hale getirmesinden kaynaklanmaktadır. Müslüman düşünürlerin yaralanmış olan Müslüman zihnini yeniden eski aktivitesine kavuşturmaları için öncelikle İslam dünyasındaki Allah tasavvuruyla zemini oluşturulan peygamber tasavvuruyla şekillendirilen ve iktidar tasavvuruyla (sosyal teori) vücud bulan yapının ne kadar Kur'anî olduğunu bu Kur'anîliğin ise ne kadar tutarlı/aklî zemine oturduğunu belirlemeleri gerekmektedir.


-------------
BİR SAYHA İLE YURTLARINDA ÇÖKÜVERDİLER


Mesajı Yazan: Helen
Mesaj Tarihi: 03-Haziran-2009 Saat 22:48

İsimler ve Kader

İlm-i hurûf, harflerin özellikleri ve etkilerinin kelimelere, isimlere sirayet ederek dünya âlemindeki tüm varlıklara yansıması ve harflerin hikmetlerinin, sırlarının anlaşılmasına yönelik ilim dalının adıdır. Bu noktadaki en ilginç analizler insanın isimleri konusunda yapılanlardır. İnsanın isminin kaderine yaptığı etki bu ilim konusu içerisinde değerlendirilmektedir.

Antik Mısır'dan Roma İmparatorluğuna kadar tüm toplumlar ilm-i hurûf ile ilgilenmişlerdir.Romalılar "nomen est omen" yani "ismimiz kaderimizdir" diyecek kadar kesin bir inanışa sahiptirler.

Harflerin gizemi İsrail oğullarında da değişik boyut kazanmış ve harflerle kişilik ve yaşam yorumlanmaya başlanmıştır.Yine Babil, Kalde, Asur ve Önasya Site Devletleri bu yöntemle çeşitli analizler yapmışlardır.Kişinin ismindeki harflerin onun kaderini etkilediğini daha sonra Araplar da kabul etmişlerdir.Özellikle Hz. Muhammed (sav) "Evlatlarınızı güzel isimlerle çağırın ki, onlar güzel bir şekilde anılsın." Hadisi ve adı savaş anlamına gelen bir sahabenin barış anlamına gelen kelimeyle değiştirmesi isimler ve üzerinizdeki etkilerinin İslam aleminde de üzerinde önemle durulması gereken bir nokta olarak görülmesine kapı açmıştır.

Anadolu'da da çok yaramaz ve çok sık hastalanan çocuklar için "çocuğun ismi ona ağır geldi" sözünün söylenmesi zaman, zaman isimlerin değiştirilmesi gereği bu konuya ülkemiz insanlarının da yabancı olmadığını göstermektedir. Çünkü isimler ilahi alemde adeta bir kod özelliği taşır ve sürekli zikredile, zikredile çok yoğun kozmik bir etki alanı oluşturur.

İslam alimleri de bu konuda ciddi araştırmalar yapmış ve Hz. Muhammed'in isminde üç kez geçen "m" harfinin değerinin 40 olduğu ve bunun da kendisine 40 yaşlarında peygamberlik geleceğinin işareti olarak yorumlanmıştır. Yine Kur'an-ı Kerim'de geçen "Beldetün Tayyibetün" orası güzel bir yerdir deyiminin karşılığı 812'dir. Ve bu hicri olarak 812 rakamı da İstanbul'un fetih tarihi olan Miladi 1453'ü göstermektedir.

Aynen burçlarda olduğu gibi harflerde de su, hava, ateş, toprak grupları vardır. Ve hepsi hayvan karakteriyle özdeşleştirilmektedir. Buna göre, Ç, Ş, Ğ gibi işaretli harfler ile noktalı Ö,İ,Ü harflerini içeren isimlerin sahiplerinin yaşamsal sorunları (ekonomik, sağlık veya ailevi) olabileceği ortaya konmuştur. İsminin içinde gül hecesinin geçtiği isimlere (gülşen, gülten, gülay...) dikkat edilirse bu ismi taşıyanların genelde pek gülmediği, aksine mutsuz bir yaşamı olduğu görülür. Çünkü çift noktalı bu sesli harf mutsuzluk ve sorun getirmektedir. Hecenin ilk harfi g ise bu etkiyi artırıcıdır, G harfinin sayısal değeri 1000'e eşit olup ebcette en yüksek sayısal değere eşittir. İsmin içerisinde r, l, n harfi olanlar genelde şanslı bir çizgiye sahiptir. V, u ile re, ra heceleri olanlar genelde para tutmakta zorlanan insanlardır. İsmin içinde s,ş, z olanlar fedakar, sevgi dolu ve cinselliği erken yaşta tanıyanlar olmaktadırlar. Bu harfler sonunda olursa çocuklarla ilgili soruna işaret eder.

Ateş grubu harfler; z, ş, f, g, y; hava grubu harfler k, h, r, c, j; su grubu harfler b, p, d, t ve s, toprak grubu harfler; l, m, n, z'dir.

B, p = balık (duygusallık, ürkeklik)

V, n = karınca (organizatör)

Y, f = kurt (parçalayıcı güç)

C, m = kedi (sevilmek isteği)

K, h = kuş (maceraperest)

D, t = timsah (beklenmedik saldırı)

S, z = yılan (acı ve kırıcı söz)

G, r = boğa (inat ve restleşme)

Bu harflerin etkileri ismin başında, ortasında veya sonunda olmasına göre değişebileceği gibi önüne geldiği harften dolayı etkisinin tamamen nötr hale gelmesi de mümkündür. İsmin içindeki harfler ve özellikleri kadar isminin kaç harften oluştuğu da kişinin kaderini etkilemektedir.

Özetle çocuklarımıza isim verirken de güzelliğinden ziyade o ismin çocuğun kaderini nasıl etkileyebileceğini düşünerek koymalıdır. Bunun için çocuğun yahut yetişkinin ismindeki harflerin sayısal dizilimi, harf sayısı, ismin içindeki noktalı ve işaretli harflerin bulunmamasına dikkat edilmesi ve anne babanın ismiyle de uyumlu olmasına özen gösterilmesi gerekir.

Kısacası Arap alfabesinin Latince'ye uyarlaması demek olan; Omen sistematiğine göre her harfin ismin içindeki o harfin ebcetteki sayısal karşılığı; harflerin hayvansal karşılığı ve elementi analiz edilerek kişinin isminin kendi hayatına olan etkisi ortaya konulabilmektedir

 


-------------
BİR SAYHA İLE YURTLARINDA ÇÖKÜVERDİLER


Mesajı Yazan: Helen
Mesaj Tarihi: 03-Haziran-2009 Saat 22:50
Kader ve Adalet
 


Kader ve Adalet


Genelde yapılan tartışmalarda göreceli olarak bir çok açmazın/paradoks dönüp dolaşıp kader konusu üzerinde yoğunlaştığını görüyoruz.İnsanoğlunun kader paradoksunu kendi kapasitesi dahilinde net bir şekilde çözemeyeceğini düşünüyorum.Bu konuyu teist ve ateist mantığı üzerinden kendimce analiz etmeye çalışağım.Tabi fikirlerim sizin kafanızdaki fikirlerinize veya var ise önkabullerinize göre doğru ya da yanlış olarak değerlendirilebilir.Ancak bana göre hayatta bazı durumlar hem doğru hem yanlıştır.Kesin olarak doğru ya da yanlış diyemeyiz.Bu kabuller bize göredir yani.Kader konusu da bunlardan biridir.

Öncelikle bir teist açısından her şeyin, tüm mevcudatın Yaradıcısı vardır.Yaradıcı gerçek manada mükemmeldir, kusursuzdur, hiçbir eksiklik atfedilemez, her şeye gücü yetendir, bilgisi haricinde olan Olmayandır, bilginin kaynağı kendisidir çünkü.Dolayısı ile evrenin herhangi bir yerinde en ufak bir değişiklikten haberi olmalıdır zira o değişikliğin faili bizzat kensidir.Günümüzde insanoğlunca bilinen 4 ana kuvvetin faili teist düşünceye göre onu Yaratan dır.Evrendeki tüm hareket bu 4 ana kuvvet sayesinde gerçekleşir.Bu kuvvetlerin meydana getireceği her işin sonucu kuvvetleri Yaratan ca bilinmelidir ki kuvvetler varolmadan önceki varediliş amaçlarına ulaşabilsenler.Eğer sonuç Yaradıcı tarafından bilinemez ise kuvvetler üzerindeki değişiklik tüm mevcudatın yokluğuna sebep olabilir.Bu da yaradılış gayesinin gerçekleşmemesi demektir ki bunun bizlerce en genel tanımı eksikliktir, hatadır.Fakat Yaratıcı eksikliklerden uzaktır.Öyle ise Yaradıcı nın Yaratıcı olabilmesi için, zaten bizzat kendisi olan sebebin sonucunu önceden bilmesi gereklidir.Bu da zaman ve mekana dahil olmadığını gösterir.

Yaratıcı, zamanı ve zamanın hafızası olan maddeyi yaratmış, maddenin sonunu yine zamanla ölçülendirmiştir.Yukarıda bahsettiğimiz 4 ana kuvvetin zamana ve maddeye koyduğu bir ölçü ile yok olacağını bildirmiştir.Eğer biz şu an var isek, başlangıçtan bu yana varediliş gayemiz işliyor demektir.Tabi burada önce herşeyin bir başlangıcı olduğunu kabul etmemiz gerekir ki başlangıç ile son arasında bir amaç olabilsin.Yani şöyle sorabiliriz;eğer öleceksek neden doğuyoruz, eğer bir son var ise neden bir başlangıç yapıldı?Yani başlangıcı kabul edersek sonu, sonu kabul edersek de bir amaç olduğunu kabul etmemiz gerekir.Eğer tüm varlığın varlığı amaçsız ise bir başlangıç ve sonun olmaması gerekir.Yaratan başlangıçsız ve sonsuz ise amacın kendisidir.

Yaratıcı nın sıfatlarını kelimelerle tanıtmaya kalktığınızda, ister tanıtanın ister kelimelerin yetersizliğinden varsayın, bu sıfatlar tam manası ile anlatılamaz.Yukarıda söylediğim "eksiksizlik" kelimesi üzerinden bunu dile getirmeye çalışayım.Yaradıcı da "eksik" olmaması O nun "eksiğe" sahip olmadığını gösterir.Oysa biz insanlar Yaradan a göre eksiğiz, hatalıyız..Fakat Yaratıcı eksiksiz ve hatasızdır.Dolayısı ile bizde bulunan Onda bulunmamaktadır, bu durumdan yola çıkarak Yaratan bize göre eksiktir diyebiliriz.Ama ilk başta anlattıklarıma binaen eğer biz bunu diyebiliyorsak, var isek yani Yaratıcı eksiksiz ki varız.Bazen bu gibi durumlardan harekeketle "Tanrı kaldıramayacağı kadar yük yaratabilirmi", "Tanrı kendini yok edebilirmi" , Tanrı başka bir Tanrı yaratabilirmi?" cinsinden Yaratıcı ya eksiklik atfedilmeye yönelik sorular sorulabilir.Fakat bunlar hepsi yukarıda olduğu gibi bize göredir.Tıpkı adalet kavramında olduğu gibi..

Kader konusu direk adalet kavramı ile ilgili olduğundan Yaratan da bulunan adalet ile biz insalarda bulunan adalet kavramını karşılaştırmak herhalde asıl konunun yani kaderin anlaşılmasına yardımcı olacaktır.Yukarıda anlattığım üzere Yaratacı nın Yaratıcı olabilmesi için yaptığının sonucunu bilmesi gerekir.Bütün fiillerin çıkış noktası O dur çünkü.O halde konu çemberini biraz daha daraltıp merkeze yaklaşarak, "suçu tarif edip, bana suç işleten ve cezalandıran da O dur" dolayısı ile adil değildir diyebilirmiyiz acaba?Oysa Yaratıcı ben adilim der.

Şimdi, Yaratıcı nın bize verdiği adalet olgusuyla Yaratıcı yı suçladığımızı görmemiz gerekir.Her şeyin kaynağı Yaratıcı ise bizde ki adalet olgusunun kaynağı da O dur.Aslında O nu suçladığımız aklın ve adalet duygumuzun bizde olması Yaratıcı nın adalet anlayışının bir işaretidir.Aynı mantık ile yaşadığımız dünyada bu ölçü ile bir adalet sorgulaması gerçekleştirelim.Örneğin Hiroşima ya atılan atom bombası ile ölen insanların katilini/katillerini bulalım ve cezalandıralım.Tüm suçlu Einstein midir?Yani bombalama emrini verenin,o bombayı taşıyan uçağın,pilotun,o uçağa yakıt koyanın,o uçağın kalktığı alan personelinin.... hiç suçu yokmudur?Veya başka bir örnek ile devam edelim; bıçak ile işlenen bir cinayetin suçunu, o bıçağı üreten fabrikanın sahibine yüklemek adilmidir?Bu noktada ne Einstein ne de fabrika sahibi fiziki ve teori anlamında ürettiğinin sonuçlarını bilmiyorlardı diyebilirmiyiz?Elbette iyi ve kötü sonuçların olabileceğini biliyorlardı.

Aynı örneklerden sorgulama yaptığımız adalet mantığımızı geriye doğru devam ettirelim.Örneğin fabrika sahibini suçluyor isek ister yaratılış ister başka bir inanışa/teoriye göre fabrikatörün suçu ilk canlıya da aittir.Ve daha geriye gidelim, ilk canlının yaradılmasını/oluşmasını sağlayan sebepler ne ise suç onlarada aittir.Bu bağlamda eğer bütün bunlar olmasa idi suçta olmayacaktı demek yanlış değildir.Fakat bütün bunlar olmasa idi bunu sorgulayan bizde olmayacaktık.

Bu noktaya kadar teist bakış açısı ile kader ve adalet kavramlarını analiz etmeye çalıştım.Ateist bakış açısı ile eğer bu kavramları inceleyecek olursak buraya kadar söylediklerimizin tam tersi olması gerekir ki suç ve cezanın, iyilik ve kötülüğün olmaması hasılı bizim olmamamız lazım gelir.Gerçi ateizm düşüncesi varoluşu açıklamaz, fakat ateizm düşüncesine sahip her bir birey bu düşünceye sahip iseler varoluş ile ilgili düşünceleri mutlaka olmak zorundadır.Yani teist düşünce yaradılışı kabul eder, ateist düşünce yaradılışı kabul etmez, fakat biz var isek yaradılışı red eden her akıllı bireyin bunun yerine mutlaka bir fikri olmalıdır.Eğer bütün bu varlığın sebebi bir nedensellik içermiyorsa, sebepsiz ise ne kader ne adalet ne de iyilik ve kötülük sorgulanamaz.Çünkü nasıl ki varlığın bir sebebi yok ise bütün bunları sorgulamanın da bir nedeni olamaz.Ama ister teist ister ateist düşücede olan akıllı bir birey varlığı sorguluyorsa bunun bir sebebi olduğunu kabul ediyor demektir.

Bu anlamda ateist düşüncenin varlığa dair sabit bir fikri olamaz demek, bu düşünceyi oluşturan bireylerin fikirlerini yok saymaktır.Oysa ateizm fikri aynı bireylerin fikirlerinden oluşur. Burada aslında fikri açıdan bir tutarsızlık söz konusudur; varlığa dair yaratıdılışın red tarafında bir fikir birliği mantıkı olarak var ise, bu reddiyeden sonra red edilenin yerine konulabilecek bir fikrin olmaması aslında şu demektir; Evet yaratılış kesin olarak yoktur, ama biz(teist/ateist) varlığımızın nasıllığını açıklayamıyoruz, öyle ise ateist için Yaratan yoktur..Bu noktada birey Yaradılış yoktur derken yokluğun ispatını bilinmezlik ile yapar.Aslında her ateist bir anlamda agnostiktir ve bu aşamayı kendi içinde geçemez.Ben bu durumu böyle gördüğümden bundan sonra ateist değil nonteist diye vasıflandırmayı uygun görüyorum.Her teistte bir anlamda agnostiktir ama bir aşama ileri geçerek teist olur..Zaten gayba inanmak teistliğin bir gereğidir.Bu noktayı fazla uzatmamak gerekir ki tartışılabilir bir konudur.Ancak açık olarak söyleyeceklerimi söylemek için bu açıklamayı yapmak durumdayım..

Bir nonteist, teistin varolduğunu kabul ettiği adaletli bir Yaratıcı nın adaletini, kendinde bulunan adalet kavramı ile sorguluyor ise, bu kavramın nereden geldiğini ve ne olduğunu ispatlamak zorundadır.Eğer bu anlamda adalet yok diyor ise yok olduğunu varsaydığı Yaradacı nın yok kabul ettiği adeletine, adeletsiz demekle adelet kavramının varlığını kabul etmiş demektir ki kendi tanımladığı adalet anlayışı ile Yaratan ı adaletsizlikle suçladığını kabul eder.Daha açık bir ifade ile biz görüyoruz, teist düşücesindeki Yaratan da görüyor, öyle ise benzeşiyoruz, teist düşüncenin ifade ettiği gibi Yaratan benzersiz değildir dediği anda kendindeki görme fonksiyonunu, görebildiği herşeyin neden ve nasıllığını ve yok kabul ettiği Yaratan ın nasıl gördüğünü açıklamak zorundadır.Fakat bu mümkün olmadığından, bana göre hiçbir zamanda mümkün olmayacaktır, genellikle bütün varoluş bir nedensizlik nedeni ile açıklanır.Fakat makul bir açıklama değildir.Zira gözlemlediğiniz herşey sebep-sonuç ilişkisi içinde varlar.

Bütün söylediklerimizi özetlersek, Yaratıcı nın bize verdiği adalet duygusu ile kaderi sorgulayabiliyor olmamız, aslında Yaratan ın nasıl bir adalete sahip olduğunun göstergesidir..Kaderi sorgulayan bir teist, Yaratıcı nın alim-i mutlak, kadir-i mutlak olduğunu bilir.Farazi olarak cehenneme atılmak üzere olan teist bir birey olarak Yaratıcı ya beni böyle yapan sensin, şimdi neden beni cehenneme atıyorsun? diye soralım.Yaratıcı size, sizi neden cehenneme attığını gösterecektir, eğer siz haklı iseniz zaten Yaratıcı adil değildir.Ama size ona itiraz edebileceğiniz aklı ve adalet duygusunu vermiştir ki size adaletini gösterebilsin.Mesala eğer Yaratan görmüyor olsa idi bizde görmüyor olacaktık.Bir teist gerçek manada teslim olmalıdır, zira kendisini Yaratan ın gücü herşeye yeter.Sizin itirazınız sonucu sizi yok etse, kadir-i mutlak sıfatı ile, ne adalet ne de varlığınız söz konusu olmayacak.Son olarak şöyle bir diyalogu hayali olarak kurmak daha faydalı olacaktır;

Birey:-Beni neden cezalandırıyorsun?
Tanrı:-Ben sana iyi ve kötüyü gösterdim, kötüyü seçersen ceza, iyiyi seçersen mükafat var dedim.Sen kötüyü seçtiğin için cezalandırılıyorsun.
Birey:-İyi ama beni dünyada iken cezalandırsaydın bir daha kötülük yapmaz burada cezaya maruz kalmazdım.
Tanrı:-Peki senin için tekrar ol diyor ve dünyayı var edip hafızanı sildikten sonra oraya yolluyorum, seçimini yap.
[Bu diyalog Yaratan a göre 2.bireye göre 1. diyalogtur]
Birey:-Beni neden cezalandırıyorsun?
Tanrı:-Ben sana iyi ve kötüyü gösterdim, kötüyü seçersen ceza, iyiyi seçersen mükafat var dedim.Sen kötüyü seçtiğin için cezalandırılıyorsun.
Birey:-İyi ama beni dünyada iken cezalandırsaydın bir daha kötülük yapmaz burada cezaya maruz kalmazdım.[Bu noktada birey suçu kabul etmiştir.]
Tanrı:-Peki sana daha evvel yaptığımız 1. konuşmayı hatırlatacağım, bak ve kendi hatanı kendin gör.
Birey:-Aramızda binlerce diyalog geçsede ben suç işleyeceğim, beni böyle yaratan Sensin çünkü, adaletin yok.
Tanrı:-Seni öyle yarattığımı nereden biliyorsun?
Birey:-Sen söyledin.
Tanrı:-O zaman neden 1.diyaloğumuzun birinci sorusunu Bana soruyorsun?
Birey:-O soruyu sormamı isteyen de sensin.
Tanrı:-Her şeyin Benim istediğim gibi olduğunu anlıyor ve biliyorsun değilmi?
Birey:-Evet herşey Senin istediğin gibi olur, bunu biliyor ve anlıyorum.
Tanrı:-Ben, Ben istediğim için adilim veya değilim.Beni, Benden başka hiç bir şey tam olarak bilemez.Ben adilmiyim?
Birey:-Evet, Sen adilsin..Ama bana Senin adaletini sorgulama yetisini neden verdin?
Tanrı:-İsteyerek ya da istemeyerek Bana döndürüleceksiniz..Bunu anlayıp Teslim olun diye verdim..
....

Bu diyalog uzatılabilir tabi.Fakat siz kaderi her sorguladığınızda Yaratıcı nın size bugünkü tabir ile reset atamayacağını düşünmek aslında O nun herşeye gücü yettiğine inanmamaktır.Herşeye gücü yettiğini bile bile teslimiyeti değil savaşı seçerseniz bu seçim yapabilme hakkınızın olduğunu gösterir.Fakat bu seçimi O nun yaptırdığını bile bile teslim olmamak niye?


-------------
BİR SAYHA İLE YURTLARINDA ÇÖKÜVERDİLER


Mesajı Yazan: Helen
Mesaj Tarihi: 03-Haziran-2009 Saat 22:52
Kadere Etki Etmek Mümkün Mü?

İnsanoğlunun kaderi başlıca yedi ana faktörden etkilenir. Bu faktörler kişinin kaderini oluşturan ana etkenlerdir. Kaderi bir pastaya benzetmek gerekirse bu etkenleri de un, yağ, yumurta, şeker gibi pastayı oluşturan malzemelere benzetmek uygun olacaktır. Pastayı oluşturan malzemelerden birinin eksik, olması pastanın lezzetini nasıl etkilerse aşağıdaki etkenlerden birinin eksik olması da düşünülmemesi gereken bir alternatiftir. Bu faktörleri şöyle sıralamak mümkündür.
   
 1.) Astrolojik etkilenme......
   
 Kişi doğduğu an gökyüzündeki objelerin konumundan etkilenmektedir. Hatta bu etkilenme dönemleri de kapsamaktadır. Örneğin 1820 yılında doğan bir insanla bundan 150 yıl sonra yani 1970 yılında doğan bir insanın kaderi elbette yaşadığı çağa bağlı olarak daha değişik olacaktır. Kısaca zaman ve buna bağlı olarak göksel etkiler kişinin kaderini oluşturan en önemli etkenlerden sayılmaktadır.
      
2.) Aileden etkilenme.....
   
 Ailesi kişinin yaşamını etkileyen en önemli faktörlerden biridir. Örneğin bir telefon rehberine baktığımızda bir kaç sayfayı kaplayacak miktarda Koç soyadıyla karşılaşmak mümkündür. Bu soyadını taşıyan kişilerden bir çoğunun ismi de Mustafa olabilir. Ama hepsinin kendisine göre bir çizgisi olacaktır. Vehbi Koç'un torunu Mustafa Koç'la İzmir Gültepede oturan emekli memur Ahmet Koç'un torunu Mustafa Koç'un kaderinin aynı olması kesinlikle mümkün değildir. Bu kişilerin yalnız isimleri değil doğumları da aynı saat ve dakikada olsa dahi kaderleri birbirinin aynı olmayacaktır.
    
3.) Doğum yeri........
   

 Hindistan'da doğan bir insanla, İsveç'te doğan bir insanın, Sivas'ta doğan bir insanla İzmir'de doğan bir insanın hatta kentin varoşlarında doğan bir insanla zengin semtlerinden birinde doğan bir insanın kaderi aynı olmayacaktır.
    
4.) Evlendiği eşi.......
   
 İnsanın kaderini etkileyen unsurlardan bir diğeri de evliliktir. Kaderi daha baskın olan eş diğerinin kaderini olumlu veya olumsuz olarak etkilemektedir. En basit bir örnek vermek gerekirse zengin bir erkekle evlenen bir genç kızın kaderi kesinlikle değişecektir. Bazen gençlerin nişanlılık döneminde erkeğin iş değiştirdiği, işinin olumlu veya olumsuz etkilendiği görülmektedir. Bu durum kadının kaderinin daha baskın olduğunu göstermektedir.
    
5.) Çocuklarımız..... 
   
Çocuklarımız kaderimizin bir parçasını oluşturmaktadır. Annenin hamile kalmasından sonra ailenin yaşantısında maddi ve manevi değişimler görülmektedir. Ayrıca çocuk buluğ çağına girdiği dönem ailenin yaşamında önemli değişimler yaşanmaktadır. En basit örnekle anne ve babalar çocuklarının mutluluğuyla sevinip onların dertleriyle üzülmekte, dolayısıyla çocuklar anne ve babalarının kaderini etkilemektedirler.
 
 6.) İsimden etkilenme...
   
Tanıtım yazımızın ileri bölümünde bu madde ile ilgili daha detaylı bilgi verileceği için burada sadece bu etkinin var olduğunu söylemek yeterli olacaktır. Kısaca vurgulamak gerekirse yeryüzünde eski ve yeni bir çok kültürde insanın ismi ile kaderi arasında bir ilişkinin varlığı kabul edilmekte ve bu inanç Ortadoğu halklarında daha yaygın olarak görülmektedir.
  
7.) Genetik şifreler.....
   
İnsanın hücre çekirdeğindeki genetik şifreler insanın karakterini ve buna bağlı olarak kaderini etkilemektedir. Geçmiş yıllarda A.B. Devletlerinde bir hapishanede yapılan araştırma sonucunda mahkumların işledikleri suç sınıflarına göre genetik şifrelerinde benzerlikler olduğu saptanmıştır. Örneğin hırsızların şifreleri birbirine daha fazla uyum gösterirken katillerin genetik dizilimleri daha değişik ve diğer suç gruplarının da bu dizilimler kendi içlerinde uyumlu diğer gruplardan daha farklı olduğu tespit edilmiştir. Bunlardan başka reenkarnasyonu savunan kişiler insanın kaderini etkileyen bir diğer faktörün kişinin bir önceki yaşamı olduğunu savunmaktadırlar. İlk çağda Trakya'da yaşayan kavimlerin dini olan Orfeizm'e göre insanın yaşamı, bir önceki yaşamındaki davranışlarına göre şekilleniyordu. Kişi bir önceki yaşamında dağdan odun getirmek için kullandığı eşeğine iyi muamele etmezse, bir sonraki yaşamında eşeği ile yerleri değişerek kendisi eşek, eşeği ise onun sahibi olarak dünyaya geliyordu. Ayrıca kesin kurallarla ayrılmış olan Hint sosyal sistemindeki sınıflar (Kastlar) yaşarken hiç bir şekilde kişinin bir üst sınıfa geçmesine müsaade etmiyordu. Bu geçiş olumlu ve olumsuz yönde ancak daha sonraki yaşamda gerçekleşmekteydi. Yani kişi ne kadar zengin olursa olsun, yaşarken işçi veya köylü kastından kentli veya tüccar kastına geçemez, onlarla evlenemezdi. Ancak bu yaşamında iyi bir davranış sergileyerek olumlu yaşarsa yeniden dünyaya geldiğinde bir üst sınıfta veya olumsuz yaşarsa daha sonra daha alt sınıflarda dünyaya geleceğine inanılırdı.
 


-------------
BİR SAYHA İLE YURTLARINDA ÇÖKÜVERDİLER


Mesajı Yazan: Helen
Mesaj Tarihi: 03-Haziran-2009 Saat 22:55
Kaderimiz Değişir mi?

Kaderi, dua, büyü ve benzeri telekinezik güçlerle etkilemek mümkündür ama özellikle mutlak kaderimiz asla değiştirilemez. Ayrıca doğacak ve yeryüzünde yaşayacak bir varlık ilahi bilgisayar olan levh-i mahfuza yazılmışsa, artık bunu değiştirmeye ancak onu yazanın ve ona karar veren gücün yetkisi vardır.
   
 Genellikle bayanlar eşleri kendilerini terk etmesin diye her sokak başında rahatlıkla bulunan medyum ve hocalardan yardım ister ve büyük miktarlarda paralar ödeyerek büyü yaptırırlar. Eğer o aile dağılacaksa hiç bir güç bunu önleyemez. Ama ayrılık yoksa zaten eşlerin ikisi de ne kadar kararlı olurlarsa olsunlar evlilikleri şu veya bu şekilde devam edecektir.

 Bugüne kadar edindiğimiz bilgi ve deneyimlerden çıkardığımız sonuç tam bir konsantrasyonla yapılan dua kesinlikle büyüden daha etkili olmaktadır. Ayrıca kaderi zorlamanın bazen insanın içinde bulunduğu sorunlardan çok daha büyük ve vahim sonuçlara yol açmaktadır.
    
İzmir'in eski ve köklü ailelerinden birinin oğlu ailesinin istemediği bir genç kızla evlendiği için yaptırılan bir büyü bu gencin felaketine neden olmuştur. Bu genç evlendiği kızdan ayrılmadığı gibi ayrılması için yaptırılan büyü bir süre sonra bu gencin bunalıma girmesine neden olmuş ve kumar illetine alışan bu genç aile servetinin büyük bir bölümünü kumarda kaybetmiştir.

 1985 yıllarında eşiyle ayrılmak üzere olan bir kişi Bergama ilçesinde bir hocaya giderek eşiyle barışmak için bir büyü yapmasını ister. Hocanın verdiği suyu ve muskayı eve getirerek hocanın öğrettiği şekilde uygular. Bir süre bu boşanmayı geciktirmesine rağmen daha sonra bu kişi eşinden ayrılmak zorunda kalır. Eşi ayrıldıktan sonra İzmir'den İstanbul'a giderek orada bir minibüs sürücüsüyle evlenir ve ondan bir kız çocuğu sahibi olur. O kadının kaderinde başka bir erkekten bir çocuk sahibi olmak vardır.
   
 Ayrıca doğacak ve yeryüzünde yaşayacak bir varlık ilahi bilgisayar olan levh-i mahfuza yazılmışsa, artık bunu değiştirmeye ancak onu yazanın ve ona karar veren gücün yetkisi vardır.
   
 Bu olay bizlere iyilik yapmak üzere bile bir insanın başka kişilerin kaderiyle oynamaya hakkı ve gücü olmadığını göstermektedir.
 Bir insan hiç bir nedenle başka kişilerin kaderiyle oynamaması gerektiğini kavramak zorundadır.
    
Bu arada ilginç bir Anadolu büyüsünü anlatarak büyünün kaderi nasıl etkilediğine bir örnek vermek, konunun daha iyi anlaşılmasını sağlayacaktır.
    
Orta Anadolu'da anneler evli oğullarını ziyarete gittiği zaman gelinler bu ziyaretin fazla uzamaması için bir miktar tuzun üzerine İsra suresinden bir ayeti okuyarak kayınvalidesinin ayakkabısına döker ve onun en kısa sürede evine dönmesini sağlarlarmış. Uyanık kayınvalideler bunu bilir ve ayakkabılarını belli aralıklarla kontrol ederek tuz gördükleri zaman kinayeli bir şekilde Oğlum çarığım tuzlandı artık benim köye dönme zamanımdır. Yarın biletimi al ve beni köye yolla.derlermiş. Bu konuyu kapatmadan önce son olarak tekrarlayacağımız nokta...
    
Büyü kaderi etkileyebilir, ama mutlak kader dediğimiz yaşamın ana noktalarını kesinlikle değiştiremez. Eğer kader büyü, okuma veya dua gibi vasıtalarla aşırı zorlanırsa bu durum çok olumsuz sonuçlara yol açabilir.


-------------
BİR SAYHA İLE YURTLARINDA ÇÖKÜVERDİLER


Mesajı Yazan: Helen
Mesaj Tarihi: 03-Haziran-2009 Saat 23:03
Kaderin Esrarı

Osman Nuri Topbaş

Kâinatta; zerreden kürreye, habbeden kubbeye, "mikro" ve "makro" âlem­den istikbâldeki "normo" âleme kadar, bütün hâdiselere zaman, mekân, şe­kil ve sebep tâyin oluna­rak en ince teferruatı ile tesbît edilen kader ve vakti gelince icrâ olunan kazâ prog­ramı, ilâhî ihtişâma lâyık bir azametle hükmünü sürdürmek­tedir.

Allâh Teâlâ, varlıkları bir kaderle yaratır ve o kaderle yürütür. Hayat yolla­rında­ki hâdiselerin izleri, hakîkatte kader çizgileridir. Ay, güneş, yıldızlar, nebât­lar, in­sanlar, hayvanlar vs. bütün varlıkların sey­ri, bu kader programı muhte­vâsın­da­dır. Dalından düşen bir yaprak dahî bu prog­ramdan hâriç değildir. Şâyet var­lık­lar kader programına tâbî olma­saydı, kâi­nâtta büyük bir anarşi meydana ge­lir­di.

Her sanat eseri, sanatkârının kudret ve imkânına göre vücûd bulur. Meselâ bir ressam tablosunu, bir hattat hat eserini, kendi irâde ve kâbiliyetine gö­re oluştu­rur. Allâh -celle celâlühû- da, kâinâtın yaratılışından yok oluşuna kadar ora­da ser­gileyeceği kudret akışlarını, bir san'at hârikası olan insandaki sır ve hik­met­leri, diğer canlıların doğumundan ölümüne kadar sâhib olacağı husûsi­yetleri ilâhî irâ­desiyle ezelde takdîr ve tesbît eylemiştir.

İşte kader, ilâhî irâdenin mahsûlü olan bu tanzim keyfiyetinin adıdır. Bu hakîkati Cenâb-ı Hak âyet-i kerîmelerde şöyle ifâde buyurur:

"Biz her şeyi bir ölçüye göre (kader ile) yarattık!" (el-Kamer, 49)

"Yeryüzünde vukû bulan ve sizin başınıza gelen herhangi bir musibet yoktur ki, biz onu yaratmadan önce, bir kitapta yazılmış olmasın. Şüphesiz bu, Allâh'a göre kolaydır." (el-Hadîd, 22)

Kısaca Allâh Teâlâ'nın, henüz olmamış hâdiseleri evvelden bilip tertip­lemesi ve levh-i mahfuzda tesbît etmesi "kader"; tesbit ettiği şekilde sırası gel­dikçe tahakkuk ettirmesi de "kazâ"­dır.

Cenâb-ı Hakk'ın, meydana gelecek hâdiseleri daha gerçek­leşmeden "ilim" sıfatıyla bilmesi, ulûhiyyetinin muktezâsıdır. Zaman ve mekândan münezzeh ol­ması cihetiyle Allâh'ın, bu bilgiye sahip olması pek tabiîdir. Zîra bizim için kader ve kazânın kavranmasını güçleştiren şartlar, O'nun için mevzuba­his değildir.

Kâinâtta her şe­yin ilâhî bir kalemin çizgisine göre meydana geldiğine inan­mak zarûrîdir. Kader, îmanın altı şartından en mü­cerredi olmasına rağmen, aslında herkesin ittifakla kabullendiği bir gerçektir. Bu hususta inançsız insanlar bile, dâi­mâ kendi güçlerinin üzerinde bir kudretin te'sîrini "alın yazım" diyerek itirazsız kabul ederler. Hatta inkarcıların "şansım yâver gitti" yahut "tâlihim küstü" şek­lindeki ifâdeleri, her insanın dolaylı da olsa, şuuraltında kader gerçeğini tasdik et­tiğini göster­mektedir.

Ancak nasıl ki görmeyen bir insana renk târif edilemezse, dünyâ âlemin­den aldığı intibâlarla düşünen, zaman ve mekan kaydına tâbî bulunan beşerî idrâk­le de, kazâ ve kader gibi yüksek key­fiyetlerin sırrına lâyıkıyla erilemez. Bu du­rum, insan­ların tahammül edemeyecekleri sırlara vâkıf olarak huzursuz­luğa düş­melerini engellemek gibi bir hikmete mebnîdir.

Hakîkaten Cenâb-ı Hak, kaderi bütün mahlukâtı için meçhul kılmış, onun kazâ hâline gelmeden önce bilinmesini -âdetâ- imkansızlaştırmıştır. Bu sahada an­cak Cenâb-ı Hakk'ın ledünnî ilim verdiklerinin bir nebze nasîbi o­labilir.

Allâh'ın sonsuz merhameti îcabı, kaderin meçhul kılınması ve biline­me­mesi, insan müfekkiresinin önünde aşılmaz bir duvar gibi durmaktadır. Ancak yine de O'nun lutfu sâyesinde bu engelin aşılıp duvarın ardının seyredildi­ği bâzı müstesna durumlar da vardır ki, bunlar­dan biri sâdık rüyâlardır. Gerçek­ten sâlih kişilerin rü'yâlarında gördükleri geleceğe dâir haberlerin doğru­landığı çok görül­müş­tür. Bunlar "levh-i mahfûz"dan onların kalblerine ak­seden pırıltı­lardır.

İnsanoğlunun müsbet veya menfîye, hayır veya şerre yönelik işleri yapıp yapmamaya dâir tercih kullanma salâhiyetine "cüz'î irâde" denir. "Küllî irâde" ise, yalnız Hak Teâlâ'ya mahsustur. Bu sebeple kul için mutlak hürriyet imkânsız­dır. Doğmak, ölmek, ömür süresi, cinsiyet, milliyet, kâbiliyet gibi insanın müdâ­hale edemediği hususlar, kader-i mutlak muhtevâsına dahildir. İnsanoğlu, zarûre­ten tâbî olduğu bu fiillerden mes'ûl değildir.

Cenâb-ı Hak, kuluna verdiği imkânlar nisbetinde onu mes'ûl kılar. Bundan dola­yı insanın irâdesi dışında meydana gelen fiillerde, ne mükâfât ne de mücâzât var­dır. Nitekim oruçlu bir kimsenin irâdesi dışında, unutarak yeyip iç­mesi orucu bozmaz ve bu sebeple herhangi bir cezâ tahakkuk etmez.

Allâh Teâlâ, imtihana tâbî ve mes'ûl bir varlık olması se­bebiyle insan nef­sine, fısk ve takvâ esaslarını koymuş; irâdesini her iki tarafa da serbestçe kullana­bilmesi husûsunda, kendisine tercih hakkı tanımıştır. Cenâb-ı Hak, âyet-i kerîme­de; "Allâh her şahsı, ancak gücünün yettiği ölçüde mükellef kılar..." (el-Bakara, 286) buyurduğu vechile, insanoğluna tâkatinden fazlasını yüklememiştir. Lâkin her insanı tâkati kadarından da mes'ûl kılmıştır. Tâkati olduğu hâlde îcâbını yeri­ne getirmeyip suçu kadere yüklemek, kişinin gaflet ve cehâletinin eseridir.

Cenâb-ı Hakk'ın her oluşta irâdesi bulunmakla birlikte, rızâsı sadece hayır­dadır. Bir hocanın gayesi, talebesinin başarılı olup sınıf geçmesidir. Talebe çalış­maz ise hocanın yapacağı bir şey yoktur. Yine bir doktorun vazîfesi de, hastasını şifâya kavuşturmaktır. Hasta, verilen reçeteyi tatbîk etmez ise, gelişen menfî neti­ceden kendisi mes'ul olur. Doktora herhangi bir cürüm isnad edilemez.

Bir kimsenin kötü bir yola düşüp de: "−Ne yapayım, kaderim böyle imiş!" demesi, ancak gafletinin muktezâsıdır. Namaz kılmak isteyen bir kimseye Cenab-ı Hak, kılma sebeplerini ihsân eder; kılmak istemeyenlere de mânî sebepler vererek kıldırtmama tecellîsinde bulunur. Dolayısıyla insanın kadere bühtân ederek ken­disini mâzur göstermek istemesi, hak ve hakîkate karşı işlenen bir haksızlıktır.

Âyet-i kerîmelerde Cenâb-ı Hak şöyle buyurur:

"Şüphe yok ki Allâh zerre kadar haksızlık etmez..." (en-Nisâ, 40)

"Başınıza gelen herhangi bir musîbet, kendi ellerinizle işledikleriniz yüzündendir. (Bununla beraber) Allâh birçoğunu da afveder." (eş-Şûrâ, 30)
 


Gözün görme, kulağın da işitme tâkati belli bir mesâfeye kadardır. O me­sâfeden uzak olanı görmek ve işitmek imkânsızdır. Bunun gibi kazâ ve ka­derin de lâyıkıyla idrâki, beşerî tâkatin üzerindedir. Çünkü bizler hâdiseleri se­bep­ ve ba­hâ­nelerle bilip çözmeye çalışırız. Onun ardındaki hikmeti ekseri­yetle id­rak ede­me­yiz. Nitekim kazâ ve kaderin sırrını soran birine Haz­ret-i Alî -radıyallâ­hu anh:

"O mevzu, derin bir deryâdır!" buyurmuştur.

Zekâsına güvenip o denizde yüzmeye çalışanların pek çoğu, ya kulun hiç­bir irâdesi olmadığını savunan "cebrîler", ya da her hususta mutlak bir irâde sâhi­bi olduğunu iddiâ eden "kaderciler" gibi, bâtıl girdaplarda döner dururlar. Niha­yet o dipsiz ve sahilsiz denizde boğulurlar. Akıl ve idrâkin tükendiği böyle bir noktada, teslîmiyetle gönül âleminde bir miktar mesâfe daha kat etmek müm­künse de, bu işin sırrını mutlak mânâda çözebilmek mümkün değildir. Bunu kav­rayıp haddini bilmek ve ötesini zorlamamak, kâmil bir kulluğun îcabındandır.

Hazret-i Mevlânâ, kader sırrının akılla îzâh ve idrâkinin imkânsızlığını ve bu gizliliğin aslında büyük bir nîmet olduğunu şu kıssasıyla ne güzel ifâde eder:

"Bir adam Mûsâ -aleyhisselam-'a gelerek: «−Ey Kelîmullâh! Bana hay­vanların dillerini öğret! Onların sözlerini anlayayım da hâllerinden ibret alayım; azamet-i ilâhiyyeyi idrâk edeyim!..» dedi."

"Hazret-i Mûsâ ona dedi ki:

«−Sen bu hevesten vazgeç; gücünün üzerindekileri öğrenmeye kalkma! Bir karınca, gölden, hacminin üzerinde su içmeye kalkarsa, boğulup helâk olur. Yani sana takdîr edilen bilginin ötesini zorlama! Zîrâ bunun birçok tehlikeleri vardır! Sen kâinattaki ilâhî saltanattan aklının yettiği kadar ibret almaya bak! Kalbini Allâh'a yönelt! Bil ki ilâhî tecellîlerin sırları selim bir kalbe âşikâr olur!»"



Hikâyeden de anlaşıldığı gibi insan, bazen kendisi için hayırlı olma­yan şeyleri de hırsla ister durur. Halbuki arzuladığı şey, belki de kendisini helâke gö­türecektir. Nitekim böyle bir âkıbete düşen insan, onu gafleten şid­detle istemiş bu­lunmasına rağmen pişman olmaktan kendini alamayıp feryâd ü figan eyler. Bunun içindir ki, dün­yâda gönül huzuru ve âhirette ebedî saâdet için en uygun olan, bu ilâhî azameti idrak edip tevekkül ve teslî­miyyet gösterebilmektir. Lakin bu da her­ke­sin harcı değildir. Kulun kendi hiçliğini kavra­yabilmesi, sonsuzluk sermâyesi­dir. Yani kazâ ve kader karşısında yegâne çâre Hakk'a teslîm olmaktır. Çünkü te­vekkül ve teslîmi­yet, kaderi safâ hâline ge­tiren bir rahmet kapısıdır.

Nitekim Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem-:

"Kadere îmân eden, her türlü kederden emîn olur." buyurmuşlardır.

Ancak rızâ, teslîmiyet ve tevekkülü, hiçbir tedbîre başvurmamak, gelebile­cek belâları önlemek için herhangi bir gayret göstermemek şeklinde bir pasiflik ve tembellik telakkî etmek de yanlıştır. Tevekkül, hayrın celbi, şerrin defi için her türlü tedbiri aldıktan sonra, netîce hakkında Ce­nâb-ı Hakk'a teslîm olup O'na sığınmaktır. Yoksa sebeplere tevessül etmeden ku­ru bir tevekkül makbûl ol­madığı gibi, bu durum gerçek tevekkülün rûhuna da zıd bir keyfi­yettir.

Nitekim Hazret-i Ömer -radıyallâhu anh- bir yolculuktayken, gitmek üzere oldukları Şam'da salgın hastalık zuhûr ettiğini haber alınca gerekli istişâreler netîcesinde Şam'a gitmekten vaz geçmiştir. Aslında Cenâb-ı Hakk'ın ve Hazret-i Peygamberin emrine daha muvâfık olan bu ihtiyat ve tedbîr karşısında sahâbeden Ebû Ubeyde bin Cerrah -radıyallâhu anh-, Hazret-i Ömer -radıyallâhu anh-'a:

"Allâh'ın kaderinden mi kaçıyorsun?" diye sormuş, Hazret-i Ömer -radı­yallâhu anh- ise, o âlim ve fâzıl sahâbîden böyle bir suâli beklemediği için:

"-Keşke bunu senden başkası söyleseydi ey Ebû Ubeyde! Evet, Allâh'ın ka­derinden, yine Allâh'ın kaderine kaçıyoruz. Ne dersin, senin develerin olsa da bir tarafı verimli, diğer tarafı çorak bir vâdiye inseler ve sen verimli yerde otlatsan Allâh'ın kaderiyle otlatmış; çorak yerde otlatsan yine Al­lâh'ın kaderiyle otlatmış olmaz mıydın?"
Görüldüğü üzere kaderin dışına çıkılamaz. Bu yüzden kula dü­şen, tedbîr ve gayretten ibârettir. Sonra da Allâh'ın takdîr ettiği netîceye râzı ol­maktır.

Hikmet penceresinden bakanlar için kaderdeki gizli­lik ve kulun onu lâyıkıyla idrâk edememe keyfi­yeti, bir kahır sebebi değil, bilakis son derece büyük bir lutuf vesîlesidir. Çünkü beşerin kaderi bilmesi hâlinde, içinden çıkılmaz birçok tehlike ve felâketlere düşeceği, inkâr edilemeyecek bir hakîkattir.

Meselâ şifâsı olmayan bir hastalığa dûçâr olup can verecek bir şahsın, öle­ceği âna kadar endişeden uzak kalabilmesi, kaderin bu meç­hûliyyeti sâyesindedir. Fakat herhangi bir kimse öleceği zamanı bilseydi, ölümün kendisine yaklaştığı yıllarda, kederden eli ayağı tutulur, iş yapamaz hâle gelir, defâlarca ölür ölür diri­lirdi. Yavrusunun kendinden evvel öleceğini bilen bir anne de, seneler önce­sinden o hâlin mâtemine girerdi. Netîcede bu durum, hayattaki âhengin îcâbıyla tezad teşkîl eder ve muvâzene kaybolurdu.

Son zamanlarda artan stres, bunalım ve intiharlar, cüz'î irâdenin zaafa uğ­ramasının tabiî bir netîcesidir. Ayrıca mâneviyat mahrumluğunun getirdiği hazîn bir âkı­bettir. Çünkü mânevî eğitimden uzak bir kalbin, nefsânî arzu ve ihtiraslara esîr olması pek tabiîdir. İnsanı "gayba" yönlendiren kadere îmân ise, hayatın sürp­rizlerini sükûnet ile karşılayan bir teslîmiyet ve huzur hâlinin yaşanmasıdır.

Saâdetin şaşmaz kâidesi; aklı vahye tâbî kılmak, kalbi güzel ahlâk ile tez­yîn etmek ve bu sâyede hayâtın sürprizlerine karşı rızâ göster­mektir. Yine gerçek saâdet, hayatın med ve cezirlerini kabullenmek, meşakkatlerine tahammül göster­mek, her şeyin güzel tarafını görüp, âlemlerin Rabbine teslîm olmaktır.

Cenâb-ı Hak, bâzen bir lutfu zâhiren kahır sûretinde, bir kahrı da lutuf sû­retinde tecellî ettirebilir. Bütün bu keyfi­yetlerin insana meçhûl kı­lınması, bu dün­yanın bir imtihan mekânı olmasından kaynaklanmaktadır.

Allâh Teâlâ buyurur:

"Umulur ki hoşunuza gitmeyen bir şey sizin için hayır; sevip beğendi­ğiniz bir şey de sizin için şer olur. Allâh bilir, siz bilmezsiniz." (el-Bakara, 216)

Hakîkaten, dünya hayatı bakımından meselâ âmâ olmak, büyük bir ka­yıp gibi görünür. Hiçbir nîmetin, gören bir gözün yerini tutmayacağı düşü­nülür. Fakat dünyaya âmâ gelen bir kimse, bu özrünün mânî olmasıyla günah ba­taklıklarına düşmekten sâlim kalabilirse, zâhiren bir keder vesîlesi gibi görünen bu hâl, hakî­katte sürûra inkılâb edecektir. Fakirlik ve zenginlik de böyledir. Bir fakir, hâlin­den şikâyet etmeyip, Allâh'ın takdî­rine rızâ gösterirse, bu onun için belki ebediy­yet zenginliğine vesîle olacaktır. Halbuki o fakir, bu dünyada zengin olsa, ihtimal ki sâhip ol­duğu imkânlar benliğini tahrîk edip nefsinde bir kudret vehmi doğura­cak ve yine belki gaflet içinde sefahat ve rehâvete dalarak ebedî seâdeti hebâ ede­cektir. Tabî ki bunun zıddı da mümkündür. Velhâsıl mü'min, içinde bulunduğu her hâli güzel görüp ilâhî takdir ve tanzîme râzı olarak, onu ebediyyet kazancına bir fırsat bilme­li; sabır, şükür ve teslîmiyet üzere yaşamaya gayret etmelidir.


Bu sebeple Allâh Rasûlü -sal­lallâhu aleyhi ve sellem-, kadere îman etmek­le iktifâ etmemizi emir buyurmuş ve bu hususta yersiz münakaşalardan menetmiş­tir. Öyle ki, kader hakkında tartışan bir gruba rastladıklarında onlara:

"Siz bununla mı emrolundunuz? Yoksa ben size bunun için mi gönderil­dim? Sizden öncekiler bu mes'elede münâzara ettiklerinden dolayı helâk oldular. Sakın bu mes'eleyi münâkaşa etmeyiniz!" buyurmuşlardır.

Şâir Ziyâ Paşa da, beşer tâkatinin üstündeki hakîkatlere dâir şöyle der:

İdrak-i meâlî bu küçük akla gerekmez,

Zîrâ bu terâzî bu kadar sıkleti çekmez!

Ey Rabbimiz! Bizleri gerçek mânâda tevekkül ehli kullarından eyleyip rızâna muvâfık ameller işlemeyi nasîb buyur. Kazâ ve kadere rızânın sa­fâsı­na nâiliyyeti müyesser eyle!

Amîn!..


-------------
BİR SAYHA İLE YURTLARINDA ÇÖKÜVERDİLER


Mesajı Yazan: Helen
Mesaj Tarihi: 03-Haziran-2009 Saat 23:06
Kaderin Gizli Sırları
   
Sami Cebeci

Ezelden ebede kadar olmuş ve olacak ne varsa, hepsinin Allah'ın ilminde bulunması ve irâdesiyle nasıl takdir etmiş ise öylece levh-i mahfuzda yazılmış olmasına kader denilir.

Kâinatın mevcut hâli, dünyamız ve onun bağlı olduğu güneş sisteminin bilinen vaziyeti, hep kaderde yazılan takdirin sonucudur. Allah nasıl istemişse öyle yaratmıştır. Onun irâdesini hiçbir şey değiştiremez. Mutlak hâkimiyet ona âittir.

İnsanda iki nevî kader tecellisi vardır. Biri ızdırârî, diğeri ihtiyârî. İnsanın ne şekilde olacağı, hangi anne ve babadan meydana geleceği ve hangi coğrafyada doğacağı ızdırârî kader dâiresindedir. İnsanın irâdesi burada hükümsüzdür. Bu cihetle onlardan sorumluluğu yoktur. İhtiyârî kader ise; insanın kendi irâdesi ve tercihi ile nasıl bir hayat yaşayacağını Allah ezelî ilmiyle bilir ve bildiği için de o insanın kaderini yazar. Sorumluluk gerektiren kader işte budur. Çünkü, Allah öyle yaşamasını istediği için değil, insanın irâdesiyle nasıl hayat süreceğini bildiği için o kaderi yazmıştır. Sorumluluk da insana âit olur. Zira, Allah'ın ilmi, olacak olanlara tâbidir. Bu itibarla insan, işlediği fenâlıkların sorumluluğunu kadere atamaz.

hakikati, dünya semâsında yazılan ve lehv-i mahv ispat denilen şarta bağlı kaderdir. Şu şart yerine gelirse, şu netice olacak, şartı yerine gelmezse olmayacak, denilen kaderdir.  Halk arasında, ölümcül bir kazadan sağ kurtulanlar için 'Verilmiş sadakası varmış' denilmesi bu sırdandır. Bu mânâları veciz bir şekilde dile getiren Bediüzzaman şu açıklamayı yapar: 'Cenâb-ı Hakkın atâ, kazâ ve kader namında üç kanunu vardır. Atâ, kazâ kanunu, kazâ da kaderi bozar. Meselâ; bir şey hakkında verilen karar kader demektir. O kararın infâzı, kazâ demektir. O kararın iptaliyle hükmü kazâdan affetmek, atâ demektir... Bu hakikate vâkıf olan ârif: 'Ya İlâhi! Hasenatım senin atândandır, seyyiâtım da senin kazandandır. Eğer atân olmasa idi helâk olurdum' der. Değişmeye müsâit olan kader bu kaderdir. Yoksa Levh-i Ezelî'deki kader sabittir. Öyle veya böyle olacağı netice olarak bilinmektedir.

İnsanın hayatı boyunca yaşadığı bütün olaylar kader tarafından tâyin edilmiştir. Bunların bir kısmı, irâdesi dışında gelişir. Hepsi de bir imtihan vesilesidir. Allah, onlarla kullarını dener. Çünkü, insanın yaratılış ve bu dünyaya gönderiliş gayesi imtihandır. Bu yüzden, insanın bu dünyada hoşuna gitmeyen şeyler, hoşuna gidenlerden daha fazladır. Ancak, kullarını imtihan ederken onlar için hayır murat eden Cenâb-ı Hak, âyet lisanıyla 'Sizin kerih gördüğünüz ve beğenmediğiniz şeyde sizin için hayır vardır, sevdiğiniz ve beğendiğiniz şeylerde de sizin için şer vardır, lâkin bilmezsiniz' ikazını yapmaktadır. Bu hakikate binâen, şuûrlu mü'minler Allah'tan bir şey isteyecekleri zaman 'Ya Rabbi! Hakkımda şu şey hayırlıysa ver, değilse daha hayırlısını ihsan et' diye duâ ederler. Yaşadığımız ve hoşlanmadığımız bir çok olaylar vardır ki, "iyi ki öyle olmuş" deriz.

Her bir insanın dahil olduğu sosyal olaylar da böyledir. Şöyle olmasını arzu ettiğimiz bir çok hadiseler vardır ki, arzumuzun hilâfına neticelenir. Aradan geçen bir hayli zaman sonra ortaya çıkan yeni durumlar, bize iyi ki öyle neticelenmiş dedirtir. Bu tip olaylarda kaderin gizli sırları saklıdır. Biz onları bilemeyiz. Sebeplere takılıp kaldığımızdan ve perde arkasını göremediğimizden üzülür ve müteessir oluruz.

Böyle zamanlarda yapılması gereken şey, doğru yerde doğru şeyler yapmak, vazifesini yapıp neticeye karışmamak, hayal kırıklığına düşmemek, temel ölçülerinin yanında durup sebat ve metanetini sürdürmek, gelişen olayları kader penceresinden seyretmek ve asıl olan kudsî hizmetinde şevkle çalışmayı devam ettirmektir.

alıntı


-------------
BİR SAYHA İLE YURTLARINDA ÇÖKÜVERDİLER


Mesajı Yazan: Helen
Mesaj Tarihi: 03-Haziran-2009 Saat 23:09
Madem Kaderimde Var Neden Suçluyum?
 

Madem Kaderimde Var Neden Suçluyum?

“Cenâb-ı Hak ezelde ilim ve iradesiyle herşeyi tesbit ve takdir ettiğine göre, bir insanın hakkında, kötülük ve şer işlemeyi takdir etmişse o kimse nasıl hayır işleyebilir ve bu durumda nasıl sorumlu tutulabilir

Evet, Âlim-i Mutlak olan Allahü Azimüşşân, olmuş ve olacak herşeyi, ihtiyarî ve ıztırarî bütün fiilleri ezelde takdir etmiş, tanzim etmiş ve Levh-i Mahfûz’da kaydetmiştir. Hiçbir şey O’nun tespit ve takdirinden ayrılamaz. Bütün varlıklar o takdire tâbidir. Ancak bu durum bizleri sorumluluktan kurtaramaz. İlm-i kelâm âlimleri bu hakikati “ilim malûma tâbidir; öyle ise malûm ilme tâbi değildir”, kaidesiyle izah etmişlerdir. Istılâhta, ‘ilim’; bir şeyin zihindeki şekli, ‘malûm’ ise; o şeyin hariçteki şekli olarak tarif edilir. Meselâ, bizim lâleyi bilmemizde, lâlenin zihnimizdeki şekli ‘ilim,’ hariçteki şekli, yâni kendisi ise ‘malûm’dur. İşte burada ilim, malûma tâbidir, yâni lâle hariçte nasılsa, biz de onu öylece bilmekteyiz. Yoksa lâleyi biz nasıl biliyorsak lâlenin kendisi o şekle uymak durumunda değildir.

Yukarıda belirttiğimiz kaidede konumuz yönünden kastedilen ilim, işlediğimiz bütün amelleri Cenâb-ı Hakk’ın ezelî ilmiyle bilmesi, malûm ise işlediğimiz amellerdir. Buna göre sözkonusu kaideyi şöyle ifade edebiliriz:

İnsanlar ihtiyarî fiilleri nasıl işleyeceklerse, Cenâb-ı Hak ezelde öylece bilmiş ve takdir etmiştir. Yoksa, Zât-ı Akdes öyle bildiği için, insanlar o fiilleri öyle işlemiş değildir. Şimdi, meseleye bazı misâllerle biraz daha açıklık getirelim.

Güneş veya ay tutulmasının tarihini ve saatini önceden bilmemiz ilimdir. Malûm ise o tarihte güneşin tutulmasıdır. Dolayısıyla ilim, malûma tâbi olmuştur. Malûm, ilme tâbi olsaydı, biz güneşin hangi tarihte tutulacağını bilsek ve söylesek, güneş tutulması da o tarihte olurdu.

Veya, bir kimsenin adının Ahmed olduğunu bilmemiz ilimdir; malûm, o şahsın adının Ahmed olduğudur. Böylece ilim, malûma tâbi olmuştur. Malûm ilme tâbi olsaydı, o kimsenin adını Mehmed bildiğimizde adı Mehmed olurdu, Hasan bildiğimizdeyse Hasan olurdu.

Bir insanın, cüz’î iradesiyle işlediği bütün fiiller Cenâb-ı Hakk’ın ilm-i ezelîsindedir. Yâni, o insanın bütün amellerini Cenâb-ı Hakk ezelde bilmektedir. Bu ilim de malûma tâbidir. Malûm olan, o kimsenin işlediği iyi veya kötü amelleri, yâni fiilleridir. Kul o fiilleri işleyeceği için âlim-i mutlak olan Allah öylece bilmiştir. Yoksa, Cenâb-ı Hak öyle bildiği için, kul da mecburen o fiilleri işlemiş değildir. Yâni, malûm, ilme tâbi değildir.

Kulun işlediği fiil hayır ise Cenâb-ı Hak onu hayır olarak bilir; öyle de irade ve takdir eder. Kulun şer olan fiilini de Cenâb-ı Hak ezelî ilmiyle şer olarak bilmiş ve o şekilde takdir buyurmuştur.

Bu hakikate bir derece bakabilmemiz için gerekli kabiliyeti Rabb-i Alâ’mız bizlere ihsan etmiştir. O’nun bizlere lütfettiği ilim ve irade sıfatlarından, hakkalyakîn biliyoruz ki, irade ilme tâbidir. Meselâ, insan bir eser yapmayı bildiğinde, iradesi bu ilme tâbi olarak, eserin plân ve programını tâyin eder. Daha sonra kudret de iradeye tâbi olur ve insan önceden plânladığı tarzda eserini inşâ eder.

İşte, zaman ve mekânın yaratıcısı olan Allah, ezelî ilmiyle, bizim gerek irademizle işleyeceğimiz bütün fiilleri ve gerekse irademiz dışında başımızdan geçecek bütün hâdiseleri bilmektedir. İşte kader, bu bilme keyfiyeti üzerine, Cenâb-ı Hakk’ın küllî iradesiyle bizim hayat programımızı takdiri ve Levh-i Mahfûz’da tesbitidir. Bu takdir ve tesbit ilme dayanmaktadır, ilim ise malûma tâbidir. Buna göre bir kul kendi cüz’î iradesiyle, ibâdet etmeyi ibâdet etmemeye tercih ediyorsa, elbette ki Cenâb-ı Hak onu âbid olarak bilecek ve öyle takdir edecektir... Yoksa Allahü Teâlâ o kulun ibâdet etmesini takdir ettiği için, o ibâdet ediyor değildir. Şerle ilgili fiiller de aynı şekilde değerlendirilecektir.

Mevzuya ışık tutacak birkaç misâl daha verelim.

Bir komutanın yüksek bir yerden sahradaki askerlerinin hareketlerini fotoğraflarla tespit ettiğini ve bütün konuşmalarını hassas cihazlarla kaydettiğini farzediniz. Bu komutan, daha sonra huzuruna getirttiği askerlere fotoğrafları gösterip konuşmaları bantlardan dinlettiğinde, hareketleri ve sözleri cezayı gerektiren bir asker, “Siz benim hareketlerimi ve konuşmalarımı niçin kötü olarak tespit ettiniz?” diyebilir mi? Dese cezayı hak etmez mi? Çünkü, tespit etme fiili, hâdiseye tâbidir. Yoksa hâdise, tespite bağlı değildir.

Şimdi şöyle bir soru soralım: Hâdiseye tesir etmeme bakımından, yukarıdaki misâlde belirtilen ânında tespit ile, hâdiseyi olmadan önce tespit etme arasında ne fark vardır? Misâldeki komutan, askerlerin yapacakları işleri ve söyleyecekleri sözleri önceden, meselâ bir rüya-i sâdıka ile bilseydi bu bilme keyfiyeti askerler üzerinde herhangi bir tesir mi yapacaktı?

Kader de insanın ömrü boyunca işleyeceği bütün fiillerin ezelde tesbiti değil midir?

Yukarıdaki misâlde ifade etmek istediğimiz hakikati, televizyon, gayet güzel izah etmektedir. Bilindiği gibi televizyonda hâdiseler bazen ânında verilmekte, bazen de geçmişte tespit edilen hâdiseler bugün gösterilmektedir. Her bir fen ve her bir keşif, Cenâb-ı Hakk’ın kâinatta dercedip koyduğu bir hakikati ilân ettiği gibi, televizyonda suretlerin ve seslerin muhafaza edildiği hakikatini izah etmiştir. Hâfız-ı Hakîm insanlara gelecekteki hâdiseleri tespit edebilecekleri bir âlet yapmayı nasip etse, o takdirde Levh-i Mahfûz’un küçük bir misâli ortaya konmuş olacaktır. Şimdi, hem mâziyi, hem hâli, hem de istikbali bize gösteren bu cihaz, dedemizin bir suçunu gösterse veya istikbâlde bir cinayeti sergilese, “Bu cihaz böyle tespit etmese, dedem o kabahati işlemezdi, torunum da câni olamazdı” diyebilecek miyiz?

İşte, Âdem Aleyhisselâm’dan kıyâmet kopuncaya kadar, gelmiş ve gelecek bütün insanların bütün amelleri Levh-i Mahfûz’da kaydedilmiştir. Kader-i İlâhî’nin bir defteri olan Levh-i Mahfûz’daki bu kayıt, insanların işledikleri ve işleyecekleri fiillere tâbidir; yâni nasıl işleyeceklerse öyle kaydedilmiştir. Yoksa Levh-i Mahfûz’da yazıldığı için insanlar mecburen o tarzda hareket etmiş değildir. Kaldı ki, böyle bir iddiada bulunan kimseye şu soru sorulacaktır: “Sen istikbâlde yapacağın işlerin Levh-i Mahfûz’da nasıl yazıldığını, yâni mukadderatını biliyor musun?” O halde, bir insan bilmediği şeye göre nasıl hareket etmektedir?

Evet, her meselede, ilim malûma tâbidir hakikati güneş gibi parlıyor ve insan kendi isteğiyle hangi işi tercih ederse, Cenâb-ı Hakk’ın küllî iradesiyle o işi takdir ettiği ve yarattığı açıkça anlaşılıyor.



-------------
BİR SAYHA İLE YURTLARINDA ÇÖKÜVERDİLER


Mesajı Yazan: Helen
Mesaj Tarihi: 03-Haziran-2009 Saat 23:10
    
Kader Konusunun Kuantum Anlayışı Açısından Yorumu
 
 "Kader belli mi, değişebilir mi?" sorusu insanın aklından hiç çıkmaz. Bir uçağın düştüğünü rüyasında görebilenler olabilir, bir ön his olarak bunu hisseder ve beyinlerindeki görüntülerle birleştirip, rüyalarında bunları görebilirler. Ya da içinde bir huzursuzluk hissedip, sonra olumsuz bir olayla karşılaşmak da mümkün. Ama eğer bir kişi, herhangi bir olayı bütün ayrıntıları ile aynen görüyorsa (rüyasında ya da uyanıkken bir vizyon olarak), bunun tek bir açıklaması olabilir: Bu olay, önceden yaşanmış ve bitmiştir. Bu şekliyle de evrensel akashik kayıtlara, yani görüntü arşivine girmiş ya da kaybolmuştur.Tıpkı Newton Fiziği ile Kuantum Fiziği arasındaki fark gibidir bu. Makro planda neden-sonuç yasaları, mikro planda ise bütünsellik yasaları geçerlidir. Gerçi asıl temel, holografik alemdeki zaman ve mekandan yoksun düzendir (ve oradaki yaşanıp-bitmiş tek bir andır) ama, onun bir dışa vurumu olarak neden-sonuç yasalarına uygun bir düzen alan dünya planı da, onu algılayanlar (biz insanlar ve diğer bütün yaratılmış olanlar) olduğu sürece, kendi içinde bir gerçeklik düzeyi oluşturmaktadır.
  
Ama işin bir de başka boyutu var. "Kader" diye adlandırdığımız. Sen ne kadar iyi bir kişi de olsan, kaderinde "değişmez" olarak yazılan bazı olayları "kaçınılmaz" olarak yaşamak zorundasındır. "Alın yazısı" denir böyle şeylere. Mistik bilimlerde ise, kainatın varoluşundan yok oluşuna kadar olacak her şeyin, Tanrı katında saklı duran "Levh-i Mahfuz" da yazılı olduğu belirtilir.  “Kader" konusu tıpkı evrenin düzenlenişi gibi iki farklı düzeyde, iki farklı şekilde işlemektedir. Gelişmeleri bu türlü ele alınca, yaşanan olaylardan kimi sorumlu tutmak gerektiği de ilginç bir hal alıyor. Aslında herkes, bir diğerinin planının işlemesi için aracılık ve katalizatörlük rolünü üstlenmiş durumda. Diyelim ki, bir otomobil aşırı hız nedeniyle kaza yapıyor ve karşı şeride geçerek iki kişinin ölümüne neden oluyor! Tavrınız ne olurdu? Suçlu kişinin cezalandırılması, hızın zararlarının anlaşılması, yolların daha iyi yapılması gibi bir sürü çıkarılacak ders vardır bu olaydan. Bir çok kişi, bu olay nedeniyle sorumlu olabilirler. Çünkü onlar da, olayın oluşumuna çeşitli derecelerde etkide bulunmuşlardır. Sürücünün ana-babasından, aldığı eğitime, karayollarının o yolu kontrol eden memuruna kadar bu sorumluların sayısı artırılabilir. Ders alınması gereken noktaları belirlemek ve böylece insanların onları deneyimleme imkanı bulmaları sonucunda, evrim kazanmaları gerçeğinden yola çıkarak olayları değerlendirmek, olağan dünyasal plan için gereklidir ve doğrudur. Ama olaya bir de kuantum perspektifinden bakarsak, şöyle bir durumla karşılaşırız: Aslında o kişiler kuantum bilinç düzeyinde bu şekilde ölmeyi seçmişlerdir. Belki de çok sayıda kişiye ibret olması amacıyla böyle bir senaryo işlerlik kazanmıştır. Neticede bütün sorumlular, aslında olayın gerçekleşebilmesi için görev yapan "katalizatörler" dir. Bu şekilde düşününce, suç da yoktur, suçlu da. Her şey "olması gerektiği gibi" olmuştur. Böyle olacağı da zaten bellidir ve bilinmektedir. Nitekim çok küçük ipuçları ile bazı kişilere bu "gelecek" gösterilmekte ve sistemin işleyişi hakkında bilgi verilmektedir. Aslında " gelecek "herkes için bilinebilir bir nitelik taşımaktadır. Çünkü herkes potansiyel olarak bütün evren bilgisine sahiptir. Ama sistemin işleyebilmesi için, "geçmişi" unutmak, "geleceği" de bilememek gerekmektedir.
 
Dünyasal planda yaşanan olaylara, tıpkı fizik biliminin yaptığı gibi, iki farklı düzlemde bakmak doğru olacaktır. Nasıl ki fizik açısından dünyadaki oluşumlar belirli yasalara bağlıysa ve onları önceden belirleyebilmek ve bilmek mümkünse; kuantum düzeyinde de şans, rastlantı, düzensizlik ve kaos gibi dünya insanı için "anlaşılamayan" konuların düzenlendiği başka bir gerçeklik düzlemi vardır. Onlar da bu düzlemde, dünya planının fizik yasaları gibi, belirli bazı yasalara bağlıdırlar. Bu nedenle onları da önceden bilmek, görmek ya da tahmin etmek mümkündür. İşte size bilimsel açıdan "kader" konusunun yorumlanması. Gerisi size kalmış
 


-------------
BİR SAYHA İLE YURTLARINDA ÇÖKÜVERDİLER



Sayfayı Yazdır | Pencereyi Kapat