Sayfayı Yazdır | Pencereyi Kapat

Ezoterizm Nedir?

Nereden Yazdırıldığı: Kur'an Yolunda
Kategori: Tarih
Forum Adı: Uygarlıklar- Medeniyetler
Forum Tanımlaması: Türk ve Dünya uygarlıkları hakkında bilgi, paylaşım ve soru ve cevaplar...
URL: http://www.kuranyolunda.com/forum_posts.asp?TID=969
Tarih: 25-Temmuz-2014 Saat 11:23


Konu: Ezoterizm Nedir?
Mesajı Yazan: Takyon_7
Konu: Ezoterizm Nedir?
Mesaj Tarihi: 17-Haziran-2007 Saat 17:20

Eleusis Gizemleri


Araştırma ve Derleme: Thamos (Geometri)


Tahıl tanrıçası Demeter (Ceres) ve kızı Persephone (Kore) onuruna her yıl düzenlenen Eleusis Gizemleri, eski Yunanistan'daki tüm ritüel kutlamalarının en kutsalı ve en saygı duyulanıydı. Bu şenlikler, Atina'nın yaklaşık yirmi iki kilometre batısında bulunan Eleusis kentinde, büyük olasılıkla Miken döneminden beri kutlanmakta olup, iki bin yıllık bir geçmişe sahiptiler. Yunanistan'ın her yerinden ve sonraları tüm Roma İmparatorluğunun dört bir yanından gelerek bir araya toplanan müritler Atina ve Eleusis arasını yürüyerek hacı olurlar ve sonra da Grek dininin en yüce mertebesi kabul edilen Eleusis gizli törenlerine katılırlardı.

Ünlü mitosa göre; bereket ve tahıl tanrıçası olan Demeter, Iasion adında bir ölümlü tarafından baştan çıkarılmıştı. Buna çok kızan Zeus, gönderdiği bir yıldırım ile Iasion'u öldürmüş ve Demeter'le kendisi sevişmişti. Bu birleşmenin sonucunda Demeter ile Zeus'un Persephone adında bir kızları olmuştu. Yeraltı tanrısı Hades (Pluton) Zeus'tan Persephone'yi eş olarak istemiş ve Zeus bu isteği onaylamıştı. Ancak Demeter'in, kızını sonsuza kadar yeraltında yitirmeyi istemeyeceğini ve bu evliliğe karşı çıkacağını düşünen Zeus, Hades'in Persephone'yi toprağın derinliklerine kaçırmasına yardım etmeye karar verdi. Zeus, toprak ana Gaia'dan Persephone'nin dolaştığı kırlara pek sevimli çiçekler saçmasını istedi. Persephone ve arkadaşları bu çiçekleri toplarken, arabasıyla yeraltından çıkıveren Hades zavallı kızcağızı kucaklayıp toprağın derinliklerine kaçırdı. Bir ölümlü kılığına bürünen Demeter, günler ve geceler boyunca sevgili kızını boş yere aradı durdu. Uğradığı her köyde insanlara ekinlerin ve harmanın sırlarını öğretiyordu. Arayışları boşa çıkan Demeter, kızı geri dönmezse, tahılların büyümesini durduracağını ve kıtlık başlatacağını söyledi. Bunun üzerine Zeus, Persephone'nin geri dönmesine karar verdi. Ne var ki, Persephone yeraltındayken bir kaç nar tohumu yemişti ve bu nedenle yılın en az üçte birini Hades ile birlikte toprağın altında geçirmek zorundaydı. Persephone'nin yeraltında kaldığı süre boyunca, Demeter ekinlerin büyümesini durdurmaktadır. Eleusis Şenlikleri de, Persephone'nin yeryüzüne dönüşünü kutlamak için düzenlenmektedir. 

Eleusis'in Kadınları - Jean Delville (1931)

 

Aslında Eleusis törenlerinin ve Demeter-Persephone mitosunun benzerlerine, tarıma dayalı anaerkil yapıdaki kültürlerin dinsel inançlarında sıkça rastlanmaktadır. Eleusis'te de, tıpkı Dionysos ya da Orpheus törenlerinde ya da Helenistik dönemde diğer Doğu Gizemlerinde olduğu gibi, müritler kendi yaşamsal koşullarını aşarak daha yüce, neredeyse insanüstü bir varlık durumuna ulaşmak amacıyla inisiyasyona katılırlardı. İnisiyasyon törenleri, bir köken mitosunu, yaratıcı tanrının serüvenlerini, ölümünü ve yeniden canlanmasını yinelemek amacıyla uygulanırlardı. Öte yandan, bu gibi inisiyasyona dayanan kültlerin hiç biri Grek zekasının bir yaratımı olarak kabul edilmemeli. Zira bu kültlerin kökeni tarihin derinliklerine dayanmaktadır. Greklerin yaptığı Asya, Girit ve Trakya geleneklerini aktarıp zenginleştirmek ve yeni bir dinsel çatı altında birleştirmekti. Eleusis kentinin Pan-Helenik bir din merkezi olması da Atina sayesindedir; ancak bunun öncesinde de Demeter-Persephone gizemleri Eleusis'te yüz yıllar boyunca kutlanmıştır. Bu bakımdan Eleusis inisiyasyonu, tarlaların bereketini denetleyen bir tanrısal gücün ölümünü ve yeniden canlanmasını merkez alan tarımsal bir geleneğin doğrudan mirasçısı olarak görülmelidir.

< ="http://pagead2.googlesyndication.com/pagead/show_ads.js" =text/>

Gerçekten, Eleusis'teki Demeter-Persephone kültünün İ.Ö. iki bin yıllarından kaldığı, küçük bir tapınak-ev kalıntısının ortaya çıkarılmasıyla kanıtlanmıştır. Eleusis kentinin Atina'nın politik güç alanına girmesiyle, kült binalarının sayısında hızlı bir artış olmuş, İ.Ö. 600 yıllarında diktatör Pisistratus zamanında, Eleusis Gizemleri Pan-Helenik bir kült durumuna yükselmiştir. Kırk iki adet sütunuyla "Büyük Gizemler" tapınağı bir sonraki yüz yıldan kalmadır. Roma İmparatorluğu döneminde de Eleusis'te bulunan binalar büyük ölçüde genişlemiş ve zenginleşmiştir. Eleusis törenleri, tüm diğer dinsel inançları içinde eriterek ve aynı zamanda kültür, sanat ve demokrasi kavramlarını da etkileyerek, döneminin uygarlığını damgalamıştır.

Persephone'nin Evliliği - Henry Siddons Mowbray

"Anthesterion" ayında (Şubat) Atina yakınlarındaki Agrai kentinde, "Küçük Gizemler" kutlanırdı. Bu dar kapsamlı törenler, "Boedromion" ayında (Eylül) Eleusis'te kutlanan "Büyük Gizemler" ritüelinin bir hazırlığı niteliğindeydi. Gerçekten, kutsal Boedromion ayı büyük saygıyla karşılanır, insanların şenliklere katılabilmesi için sürmekte olan savaşlara ara verilirdi. Ateşkes ilan edilir ve Sparta, Attika, Trakya ya da Pelopenesus'ta barış sağlanırdı.

Ritüel öncelikle kutsal nehirlerde oldukça eğlenceli biçimde gerçekleştirilen arınma törenleri ile başlardı. Arınma uygulamasının ardından gelen bir kaç gün süresince çevrede bulunan küçük tapınaklarda çeşitli kurbanlar sunulur, dualar edilirdi. Şenliklerin asıl başlangıcı büyük kalabalıkların Atina'da Akropol'de toplanarak Eleusis'e doğru yürüyüşe çıkması ile gerçekleşirdi. Müritler beyazlar giyinmiş olurlar, meşaleler ve "Hiera" adı verilen kutsal eşyalar taşıyarak yol boyu şarkı söylerler ve dans ederlerdi. Geçit, Eleusis'te bulunan "Telesterion" denilen büyük tapınakta son bulurdu.

Grekçe konuşmayanlar ve kan döktükten sonra arınmamış olanlar Eleusis ritlerine asla kabul edilmezlerdi. "Mystes" adı ile çağrılan her yeni adaya, çoğulukla Eleusis'in önde gelen ailelerine mensup "Mystagogos" denilen deneyimli bir önder ilk bilgileri verir ve yol yordam öğretirdi. Ezoterik bilginin daha yüksek düzeylerine ulaşmak amacıyla, ikinci kez törenlere katılanlara ise "Epoptes" adı verilirdi.

< ="http://pagead2.googlesyndication.com/pagead/show_ads.js" =text/>

Büyük tapınakta bir araya getirilen adaylara önce kutsal bir içki sunulur ve sonra da Demeter, Persephone ve Hades'i canlandıran aktörler tarafından bir drama gösterisi izlettirilirdi. Tüm şenlik tarımda bereket teması üzerinde yoğunlaşmıştı; "bolluk yeraltından kaynaklanır" düşüncesi egemendi. Oynanan dramada, biçilen tahıl ölmekte ama verdiği tohumlar yeniden büyümektedir. Bu döngü insan ruhunun da serüvenini aktarmaktadır. Böylelikle adaylara, ölümün aslında kötü değil, iyi bir olgu olduğu düşüncesi aşılanmaya çalışılmaktadır. Sonunda adaylar, gelişmeye ve daha çok bilgi almaya layık bulunurlarsa, "Anaktoron" adı verilen gizli ve küçük tapınağa alınırlardı. Burada, büyük bir gizlilik içinde kutsal ritüel uygulanırdı.

Eleusis'teki tapınağın merkezinde "Plutonion" adı verilen bir mağara bulunmaktaydı ve bu mağarada "Omphalos" (Göbek Deliği) taşı yer almaktaydı. Omphalos'un tüm yeraltı ve yerüstünün enerjilerini bir araya topladığı farzedilirdi. Böylece tüm Grekler için Omphalos, bereket ve üretkenliğin kaynağı olarak toprağı gösteren bir simge biçimini almıştı.

Gizli törende neler olup bittiği bilinmiyor. Ancak Eleusis Gizemlerine inisiyasyonun ruhsal bir yeniden-doğum ve bireyin tüm varlığının yenilenmesi anlamını taşıdığı düşünülmektedir. Bu törenin bir diğer anlamı da, bireysel varlığın kozmosun tanrısal gücü ile bütünleşmesi arayışı, yani törene sürekli eşlik eden ve belki de tüm uygulamanın gerçek değerini oluşturan bir bilinçlenme süreci olmasıdır. Ne var ki, tüm bunlar bir tahminden öteye gidememektedir, zira edilen ölümcül yeminler sayesinde gizlilik tam olarak sağlanmıştır ve adaylara nelerin açıklanığı bugün kesinlikle bilinememektedir. Arkeologlar ve tarihçiler bu gizemler üzerine çok sayıda tahminler yürütmüşlerdir, ama "Anaktoron"da neler olup bittiğini hiç kimse ortaya çıkaramamıştır.

Şenliklerin sonunda katılanlar, ölüler için özel törenler uygulardı. Tütsüler yakılır, toprağa kutsal sular dökülürdü. Artık güçlerinin sonuna gelmiş olan müritler küçük gruplar halinde ya da tek başlarına Atina'ya dönerlerdi. Şenliklerin bitişinde düzenlenmiş özel bir tören yoktu; artık herkesin yalnız kalıp yaşadıkları üzerinde düşünmelerinin zamanı gelmiş olurdu. 



-------------
Ya Rahman, Ya Rahim, Ya ALLAH



Cevaplar:
Mesajı Yazan: Takyon_7
Mesaj Tarihi: 17-Haziran-2007 Saat 17:23

Mithra Gizemleri

     


Mithracılık, Hıristiyanlık ve Masonluk Bağıntıları...... 

Araştırma ve Derleme: Thamos (Geometri)

 

.



İran'daki Köken

"Mithra ayinleri, zamanla Dionysos-Sabazius gizemlerinin yerini alırken, Mithra'nın "mağara"ları da, Babil'den İngiltere'ye kadar yayılan bir alanda, eski tanrıların yeraltı tapınaklarının yerine geçiyordu."

M. P. Blavatsky, Isis Unveiled

 

"Geç Helenistik dönem kötümserliğin egemen olduğu bir çağdı. Bu çağda hem Helen akılcılığı, hem de Doğu'nun otoriter din kurumları iflas etmişti. Her ikisi için de tek çıkar yol, kurulu yasaları yok sayan, akıl ve mantık üstü bir kurtarıcı bulmaktı."

"Batı'daki Mithra'nın köklerinin, İran'daki Zerdüşt Mithra'sı inançlarında değil de, Mezopotamya ve Anadolu'da tapınılan "daevic" tanrı kültünde bulunma olasılığı daha fazladır. Batı'nın Mithra'sı, kurtarıcı tanrılar çağında, bir kurtarıcı tanrıydı."

Richard N. Frye, The Heritage of Persia

  < ="http://pagead2.googlesyndication.com/pagead/show_ads.js" =text/>

"Mithra kültü, eski Ari'lerin Ahura-Mazda tapımlarından türemiş ve yaklaşık olarak İÖ on beşinci yüz yılda eski İran'da ortaya çıkmıştır. "Mihr" (Mithra'nın Farsça karşılığı) yalnızca "güneş" anlamına gelen bir sözcük olmakla kalmaz, aynı zamanda "dost, arkadaş" anlamını da taşır. Bu pagan tanrıya özgün tapımın, yani hem güneş tanrısı, hem de sevgi tanrısı olarak tapılmasının, asıl nedeni belki de bu anlamlardan kaynaklanmaktaydı. İÖ üçüncü yüz yıl başlarında, Pers İmparatorluğunun Batı sınırlarında bulunan askeri yönetimler Mithra'ya "ilahi savaşçı" olarak tapmaya başladılar. Mithra, artık sevgi dolu güneş tanrısı olmaktan çıkıp, gücün dostu, askerlerin "yenilmez" tanrısı haline gelmişti."

Quest for the Past

 

"Eski Ermenilerin inançları arasında en evrensel olanı Mithra kültüydü. Mithra bir yandan güneş, yani Helios ile, diğer yandan Apollon ve Hermes ile eşdeğerdi. Özgün olarak bu tanrı, Ahura-Mazda'nın yandaşı olarak savaşan bir ışık kaynağı, bir tür melek biçiminde kabul edilmişti. Mithra'nın savaşçı niteliğini daima koruduğu anlaşılmaktadır...Mithra bayramları, Mithrakana'lar, İran'da her yıl yedinci ayın on altıncı gününde kutlanırlardı. Bu bayram, değişiklik geçirmiş haliyle, İslam'ın doğuşuna kadar devam etmiştir."

Barney and Lang, The People of the Hills

 

"Mithra'nın Ahura-Mazda'nın gözü olduğuna ve dünyayı onun yönettiğine inanılırdı. Bu kültün inançlarına göre, en yüce tanrının yerine Mithra geçmiş, İyi ve Kötü arasındaki büyük mücadeleye katılmış ve zaferle sonuçlandırmıştı. Mithra, kendi zaferini güven altına almak için, doğanın prototipi olarak kabul edilen, büyük bir boğa kurban etmişti. Bu kurban edilen boğa sayesinde, doğa verimliliğe kavuşmuştu."

Ninian Smart, The Religious Experience of Mankind

 

"Mithra'cılık Pers ordularının fetihleri ile yayıldı. Pers'lerin muhteşem savaş makinası Suriye, Kalde ve Küçük Asya'ya doğru genişledikçe, Mithra'nın ünü ve etkisi aynı ölçüde gelişiyordu. Ünlü Pers general ve yöneticisi, Darius'un ölümünden sonra bile, Helen kültürünün rekabetine rağmen, Mithra'cılık halkın ilgisini çekmeye devam etti."

"Mithra'cılık hiç bir zaman Yunanistan'da değerli bulunmadı ve kabul görmedi. Bu ilgi eksikliği, Helen'lerin Pers'lere karşı hissettiği antipatiden ve iki ulusun aralarındaki unutulmaz savaşlardan kaynaklanıyordu. Ancak, bu antipati yalnızca Helen'lere özgü olarak kaldı; zira Hıristiyanlığın başlangıcında, Mithra inancı, Doğu'da İndüs vadisinden, Batı'da Karadeniz'e kıyılarına kadar yayılmış durumdaydı. Mithra'cılık Anadolu yaylasında büyük ölçüde kabul görmüştü. Roma'lılar, Mithra'cılık ile, Aziz Paul'un memleketi Kilikya'da tanıştılar."

"...Roma'lı askerler kısa sürede Mithra inancını başkentlerine taşıdılar. Helenistik dönemde, Doğu'nun dışında pek fazla tanınmayan Mithra'cılık, böylece tüm İtalya'ya yayıldı."

Harry Kenison, The Mystery of Mithra

 

"Mithra kültü, Romalı lejyonerlerce büyük ilgi ve hevesle karşılandı. Mithra'cılık lejyonerlerle birlikte İran'dan Roma'ya, Tunus'a, Ren nehri boylarına ve ta Londra ve Hadrianus surlarına kadar yayıldı. Mithra, insanları Hıristiyanlığa yönlendiren hemen hemen aynı gereksinim ve dürtüleri tatmin etmekteydi, zira rütbe ve karşılıklı sorumlulukların, yerleşik toplumsal statüye göre değil, kapalı bir çevrenin gizli bağlarına göre oluştuğu bir kardeşlik topluluğuydu. Mithra'cılık, Roma İmparatorluğu'nun toplumsal yapısının içine yayılmış ve güçlü sadakat gerektiren bir yeraltı şebekesiydi."

John Romer, Testament

 

Kült Uygulamaları

"Diğer gizem dinlerinin aksine, Mithra'cılık yalnızca erkeklere açıktı. Bu nedenle, hiç bir bakımdan evrensel bir inanç olarak değerlendirilmesi olası değildir. Mithra, yenilmeyen ve hiç bir zaman da yenilmeyecek olan güneşi (sol invictus) temsil etmekte ve askerlerin cesaret, başarı ve özgüvenini simgelemekteydi. Kültün etik değerleri, bir asker için gerekli olan özdenetim ve benzeri erdemleri içermekteydi. Bu değerler, Mithra'cılığın Roma ordusunda yaygınlaşmasının ana nedeniydi. İmparatorların koruyuculuğu da oldukça etkin olmuştu. İS İkinci yüz yıldan başlayarak, Roma İmparatorları "invictus" unvanını takınmışlardı."

Ninian Smart, The Religious Experience of Mankind

 

"Mithra'cılık, tanrısal bilginin yedi derecede düzenlendiğini kabul ediyordu. Üyelerin bir dereceden bir sonrakine geçmeleri, her dereceye özgü özel bir inisiyasyon töreni, cesaret ve dayanıklılık sınavları ile gerçekleşmekteydi. Yedi bilgi derecesi, yedi gezegene karşılık geliyor, dereceleri tırmanmak ruhun gezegen katmanlarını aşarak cennete doğru yükselmesini simgeliyordu."

Ancient Wisdom and Secret Sects

 

"Yeni üyenin ölümünü ve bambaşka bir insan olarak yeniden doğumunu simgeleyen inisiyasyonun en düşük derecesi "Sacrement" (dinsel tören) olarak adlandırılırdı."

Arkon Daraul, Secret Societies

 

"Liturgy of Mithra" (Mithra Ayini) adlı, Hermetik Gnostizm'in etkisinde olan bir metinde şu sözler yer alır:"Bugün, senden yeniden doğan kişi, ölümsüzlüğe kavuşan sayısız kişilerden biridir..." ve "Yaşam veren doğumun yinelenmesi için yeniden doğan..."

Mircea Eliade, Rites and Symbols of Initiation

 

"Yükseliş, her biri bir gezegen tarafından yönetilen, yedi inisiyasyon derecesi ile simgeleniyordu: Kuzgun (Merkür), Gelin (Venüs), Asker (Mars), Aslan (Jüpiter), Pers (Ay), Güneşin Habercisi (Güneş) ve Baba (Saturn). En son amaç, kozmosun tüm düzeylerini aşmak ve durağan yıldızlara, sonsuzluğa ulaşmaktı."

An Encyclopedia of Archetypal Symbolism

 

"Mağaralarda gizlice düzenlenen ayinlerde, her bir derece için ayrı bir maske ve giysi giyilirdi."

"Adaylar, Mithra kültüne on iki ayrı sınavdan başarı ile geçerlerse kabul edilirlerdi. Bu sınavlar arasında ateş, su, açlık, soğuk, kırbaçlanma, dağlanma ve kan akıtılması gibi zorlu denemeler vardı. Adayları neredeyse tüketen bu sınav süreci yedi hafta kadar sürerdi. Başarılı olanlar, dinin gizemlerini saklayacaklarına and içerler ve ondan sonra vaftiz edilirlerdi."

Quest for the Past

 

"Adaylar gizlilik andı içtikten sonra, yalnızca kült üyelerinin bildikleri kutsal sözcükleri öğrenirlerdi. Adaya sivri bir başlık, üzerinde takımyıldızların resimleri bulunan bol bir tünik ve burç simgeleri ile süslü bir kemer giydirilir, eline bir çoban değneği tutuşturulurdu. Göğsüne takılan altın bir yılan adayın bir Mithra müriti olarak inisiye olduğunu kanıtlardı."

"Mithra törenlerinin arasında en dikkat çeken uygulama, adayın sahte bir ölüm deneyimi yaşamasıydı. Ölüm, yaşamın yenilenmesinin ve tüm manevi değerlerin baştan oluşturulmasının mantıklı bir hazırlığı olarak düşünülüyordu. Mithra'cılıkta ölüm, yeni bir yaşamın başlangıcıydı. Ölüm ve yeniden doğuş özelliği o denli inandırıcıydı ki, İmparator Commodus, ritüelin uygulamasında gerçek bir cinayet işlemekten kendini alamamış ve töreni lekelemişti."

Harry Kenison, The Mystery of Mithra

 

"Mithra'cılığın başlıca töreni "taurobolium" idi. Ritüelik olarak bir boğanın kurban edildiği bu törende, Mithra'nın ilk eylemi yinelenir ve anısı kutlanırdı. Adaylar, boğa kanıyla vaftiz edilerek, boğanın yaşam veren özelliklerini kendilerine aktarırlardı. Törenin bu bölümünün, Küçük Asya'nın Büyük Ana'sı olan Kybele kültünün ayinlerine çok benzediğine dikkat etmek gerekir."

Ninian Smart, The Religious Experience of Mankind

 

"Boğayı öldürdükten sonra Mithra ve Sol, boğanın etini paylaştıkları bir ziyafet ile dostlıklarını kesinleştirirlerdi. Bu sırada, hayvan maskeleri takmış kişiler onlara hizmet ederlerdi. Şölenin sonunda, iki tanrı Sol'un arabası ile cennete yükselirlerdi. Bu şölen, inisiyasyon düzeylerini gösteren maskeler takmış bulunan iyilik yandaşlarının hep beraber paylaştıkları bir ortak sofra paradigması oluşturmaktaydı. Aynı biçimde, Mithra'ya iman edenler, boğanın etini yemek ve kanını içmekle, yeniden doğacaklarına ve Mithra ile birlikte güneşin göklerdeki evine yükselerek, ölümsüzlüğe kavuşacaklarına inanırlardı."

An Encyclopedia of Archetypal Symbolism

 

"Günümüzdeki gizli örgütlerden bazılarının kökeninde bulunması olası olan Mithra'cılığın, bu tür örgütlerin esasını oluşturan bir çok öğeyi içerdiği görülmektedir. Mithra kültü, mensuplarının üzerinde, yüce bir varlıkla gerçek ya da kurgusal bir ilişki kurma deneyimini yaratmaya çabalayan bir eğitim sistemidir. İnsanoğlunun gücünü aşan bazı olayları sağlamak için birtakım sözcüklerin kudretine inanmak, Mithra'cılıkta bulunan büyüsel yönü göstermektedir."

"...Dinin gizli öğretisi, kendi bedeninin üzerinde kudret kazanmak için kendini fiziksel olarak dizginlemekti. Cinsel arzuyu psişik alanlara yönlendirme eğitimi özünde Mithra'cılığın da, tüm mistik akımlarda bulunan disiplin sayesinde tinsel güç kazanma yöntemini izlediğini göstermektedir. Bu bakımdan Mithra kültü, tüm tapımları ayrım gözetmeyen cinsel düşkünlük ve toplu ahlaksızlıktan ibaret olan, daha ilkel ve daha önemsiz akımlardan kesin çizgilerle ayrılmaktadır."

Arkon Daraul, Secret Societies

 

Mithra'cılık ve Hıristiyanlık

"Mithra dini ve ayinleri hakkında yeterince bilgimiz olmamasına karşın, Paul'ün mektuplarında kullandığı anlatım tarzının, İncil'lerden çok Mithra kültünün terimlerine yakın olduğunu açıkça görebilmekteyiz."

E. Wynn-Tyson, Mithras

 

"Mithra'cılıkta kıyamet, yargı günü, diriliş ve Mithra'nın bizzat kötülük ilkesini alt ettiği ikinci gelişi dinsel gerçekler olarak kabul edilmiştir. Bir mağarada dünyaya gelen Mithra'ya çobanlar hizmet etmişler ve armağanlar getirmişlerdir."

Baigent, Leigh and Lincoln, The Messianic Legacy

 

"Tıpkı Hıristiyanlar gibi, Mithra'cılar da kurtarıcılarının göklerden yere indiğine, on iki yandaşı ile son yemeğini paylaştığına, kendi kanını saçarak insanlığı günehlarından kurtardığına ve öldükten sonra yeniden canlandığına inanırlardı. Boğa kanı ile olsa bile, geçmiş günahlardan arınmak için yeni inananları vaftiz ederlerdi."

Quest for the Past

 

"Mithra'nın simgesi olan güneşin doğuşu ve batışı, İsa'nın ölüm ve dirilişini anımsatır. Üstelik, güneş tanrının doğuşunun kutlandığı Mithra bayramı, İsa'nın doğum günü olan 25 Aralık'tadır. Her iki dinde de, vaftiz ile ekmek ve şarabın kutsanması törenleri vardır."

Ancient Wisdom and Secret Sects

 

"Benim bedenimi yemeyenler ve kanımı içmeyenler, böylece benimle birleşmeyenler kurtulamayacaktır."

J. M. Vermaseren, Mithras, The Secret God

 

"Onlar yemek yerken İsa ekmeği alıp kutsadı. Sonra bölüp öğrencilerine verdi. "Alın, bedenimdir bu" dedi. Ardından bir bardak aldı, teşekkür sunduktan sonra onlara verdi. Hepsi içtiler. İsa, "Bu birçokları için akıtılan antlaşma kanımdır"dedi."

Markos 14:22-26

 

Matta İncilinde, İsa'yı Mithra ile eşitleyen son yemek sahnesi yer almaktadır, ancak rahiplerin "Baba" ve başrahibin de "Babaların Babası" biçiminde adlandırılmasıyla ilgili Mithra'cı adet reddedilmiştir."

William Harwood, Mythologies Last Gods: Yahweh and Jesus

 

"Ama sizler Rabbi diye çağrılmayın. Çünkü Öğretmeniniz tektir, hepiniz de kardeşsiniz. Yeryüzünde hiç kimseye baba demeyin. Çünkü Göksel Babanız tektir. Size yönetici demelerine de izin vermeyin. Çünkü Yöneticiniz birdir: Mesih."

Matta 23:8-10

 

"Mithra'cıların Kutsal Baba'sı (başrahip) kırmızı başlık ve giysi giyerdi, yüzük takar, bir çoban değneği taşırdı. Hıristiyanların başı da, aynı unvanı aldı ve aynı biçimde giyindi. Hıristiyan rahipler, aynı Mithra rahipleri gibi, İsa'nın kesin yasaklamasına karşın, "Baba" (peder) adını kullandılar."

"...Mithra rahipleri, görevlerinin simgesi olarak, uzun bir başlık takarlardı. Hıristiyan rahipler de bu başlığı benimsediler. Mithra'cılar, güneş-tanrının yükselişini anmak için, "mizd" adı verilen, üzeri Mithra haçı kabartmalı, güneş biçiminde bir çörek yerlerdi. Bu çörek de Hıristiyanlığa uyarlanmıştır. Katoliklerde, mayasız ekmek güneş biçimini hala korumaktadır."

"Julius Caesar'dan Gratianus'a kadar tüm Roma İmparatorları tanrıların "pontifex maximus"u (büyük rahip, papa) unvanını taşımışlardı. Theodosius, bir Hıristiyan olarak bunun kendi statüsüne uygun olmadığını düşündü ve unvanı reddetti. Bunun üzerine, Roma başpiskoposu bu unvanı kendisine aktardı."

William Harwood, Mythologies Last Gods: Yahweh and Jesus

 

 

Mithra'cılık ve Masonluk

"Mithra'cılığın masonlar için büyük önemi vardır, zira bu eski gizem dini, masonluğun simgelerinin bir çoğunu içermektedir. Mason bilgeliğinin bazı yönlerinde Mithra'cılığın katkısının bulunması pek olasıdır."

Harry Kenison, The Mystery of Mithra

 

"Mithra'cılık mukaddes masonluktur."

Sir Samuel Dill, Roman Society in the Last Century of the Western Empire

 

"Mason yazarlar, masonlukla Mithra'cılık arasında bir çok benzer noktalar bulunduğunu açıklamışlardır. Bir keresinde, Albert Pike, Masonluğun eski gizem dinlerinin modern mirasçısı olduğunu söylemiştir. Bu benim pek onaylamadığım bir iddiadır. Eski gizem dinleri ile bizim kardeşliğimiz arasında benzerlikler vardır, ancak bu benzerliklerin çoğu yüzeysel niteliktedir ve içerikten çok, örgütlenme ve rit uygulamaları gibi dış özelliklerdedir"

"...Yine de, masonlukla Mithra'cılık arasında bulunan benzerlikler şaşırtıcıdır."

H. L. Haywood, Mithraism: Freemasonry and Ancient Mysteries

 

"Mithra inancına bağlı Roma lejyonları Almanya, Fransa ve Britanya Adalarına doğru yayılırken köprüler, yollar ve kaleler inşa etmek için mimarları ve duvarcı ustaları yanlarında götürmüşlerdi. Masonluk ile Mithra'cılığın bazı yönlerden benzerlikler içermesi, buradan kaynaklanıyor olabilir."

Harry Kenison, The Mystery of Mithra

 

"Mani'cilik, Mithra'cılığın küllerinden doğmuştur. Roma Katolik kilisesi ve teolojisini düzenlemek için çok çaba harcamış olan Aziz Augustine, önceleri ateşli bir Mani'ciydi. Bu yüzden, Aziz Augustine sayesinde eski Mithra inancının pek çok özelliği Hıristiyanlığa aktarılmıştır. Mani'cilikten Paulisianizm, Paulisianizm'den de Orta Çağın güçlü kültleri olan Kathar'lar, Patari'ler, Waldenses'ler ve Hugenot'lar ile daha nice benzer gelişmeler kaynaklanmıştır. Bu farklı kanallar vasıtasıyla Mithra'cılık Avrupa'da sürüp gitmiştir. Sıkça ileri sürüldüğü gibi, bu eski kültün izlerini mason tören ve simgelerinde bulmak olasıdır. Ancak, bu tür kuramların belirsiz ve kanıtlanması zor olmaları kaçınılmazdır; üstelik bu kuram üzerinde fazlaca tartışılacak kadar öneme sahip de değildir."

H. L. Haywood, Mithraism: Freemasonry and Ancient Mysteries

 

"Masonluk, değişime uğramış Mithracılıktır...ve onun gizli inisiyasyon törenlerinin kalıntılarına sahiptir."

Ursus Major (www.nwlink.com/justin49/mithra.htm) The Mithraism - Freemasonry Connection



-------------
Ya Rahman, Ya Rahim, Ya ALLAH


Mesajı Yazan: Takyon_7
Mesaj Tarihi: 17-Haziran-2007 Saat 17:26

 Simya

Yazan Erhan Altunay

All Rights Reserved. Copyright gizemci.com 2000.

Simya, kimyanın bir bilim olması ile hep küçümsenmiş, gerek felsefesine, gerekse sembolizmine gereği kadar değer verilmemiştir.

Simya, yaygın olarak, maddeden altın elde etmek için yapılan çalışmalarla ilgili olarak bilinir. Simyacı ise vaktini altın elde etmek için geçiren kişidir.

Aslında Simya köken olarak çok eski zamanlara dayanır ve maddi olarak altın elde etmekten çok daha derin amaçları vardır.

 

Genel olarak Simya

Etimolojik olarak Simya sözcüğü Türkçe’de varolan Kimya sözcüğü ile aynı kökenden gelmektedir. Kökeni Arapça olan bu sözcükler Arapça’ya da “Kara Ülke” anlamına gelen Khem sözcüğünden gelmiştir. Bu “Kara Ülke”ise Mısır’dır. Etimolojik olarak da Simyanın kökeni Mısır olarak gözükmektedir.

Simya gerçekte bir dönüşüm sanatıdır. Kirli olanı, hasta olanı bir çok süreçten geçirerek , arınmış ve mükemmel olana dönüştürmeyi amaçlar.

Simya okült bir sanat olarak gözükmektedir. Bunu sadece belli kimseler uygulayabilmekte, geniş kitlelere yayılması engellenmektedir. Ayrıca Simyanın ezoterik bir karakteri de vardır. Simya öğrenimi inisiyasyona dayanmakta, kullanılan semboller sadece bu eğitimi geçmiş kişiler tarafından anlaşılabilmektedir. Simya felsefesinde ise Tanrı’nın birliği ve ruhun ölümsüzlüğü yer almaktadır.

Simya eğitimi sırasında adaya öğretilen temel esas , simyacının bir şeyler icat ettiği değildir; simyacı sadece sırları çözmektedir. Bu yönüyle simya uzun yıllar boyunca genel karakterini değiştirmemiştir.

Simya aynı zamanda Hermetik felsefenin de bir uygulaması olarak kabul edilmiştir. Zaten simyacılar da kendilerini filozof olarak kabul etmişler ve bu sırların Hermes (Mısır panteonunda Thoth) tarafından verildiğini iddia etmişlerdir.

Simya en genel anlamı ile bir sanat ya da bir teknik olarak anlaşılabilir ve amacı maddenin içindeki altını ortaya çıkartmaktır. Simyacılara göre madde hastadır ve iyileştiğinde altın ortaya çıkmaktadır.

Simya bu amaçla “Felsefe taşını” aramaktadır. Bu taş maddeyi altına çevirebilmekte ve bundan elde edilen iksir (Elixir) ile insan ölümsüzlüğe kavuşabilmektedir.

Simyada ulaşılan bu son noktaya giden yol Ars Magna (Büyük/ulu Sanat) olarak adlandırılmaktadır.

Tarih boyunca simya mistik ve pratik simya olarak iki yönde gelişmiştir. Pratik simya , kimya biliminin doğuşunda büyük rol oynarken , mistik simya,ezoterik felsefenin bir başka çehresi olarak günümüze kadar gelmektedir.

 

Mistik Simya

Pratik simyanın teorilerine ve sembollerine geçmede önce mistik simyayı incelemek gerekmektedir. Böylece pratik simyada da madde ile yapılan benzetmede aslında insana ait sonuçlar çıkarılabileceği çok rahat gözükecektir.

Simyanın, maddenin içinde sağaltım ile altını keşfetmesi, bir bakıma insandaki Tanrısal tözün ortaya çıkarılması ile benzerlik göstermektedir.

Metallerdeki hastalığın,kirin yok edilip altının ortaya çıkarılması gibi , uzun bir süreçten sonra da insandaki tanrısal töz açığa çıkabilir ve kişi İyi için çalışabilir. Ars Magna , bu açıdan insan için de kullanılabilir, bu anlamı ile inisiyasyonu da temsil etmektedir.

Ars Magna ile insan Tanrı ile birleşebilmekte, kendini maddeye bağlayan bağlardan kurtulabilmektedir.

Bu bağlamda Felsefe taşı da mutlak olana , tanrısal töze kavuşturan bilinç anlamını kazanmaktadır. Aynı şekilde İksiri içip ölümsüzlüğe kavuşmak da ruhun ölümsüz olduğunu anlamak anlamına gelmektedir.

Öyleyse kendi içindeki Tanrısal tözü bulmak isteyen kişi , tıpkı maddenin saflaştırılması gibi , kendi içine dönerek kendini saflaştırmalı ve gizli olan , içindeki Felsefe taşına ulaşmalıdır. Simyada kullanılan yöntemler ezoterik olarak inisiyasyonu da bu anlamı ile temsil etmektedir.

Bu , en güzel ifadesini VITRIOL sözcüğünde bulmaktadır. VITRIOL aslında Latince bir cümledeki sözcüklerin baş harflerinden oluşmuştur. Bu cümle “Visita Interiora Terræ Rectificando Invenies Occultum Lapidem” dir ve “Dünyanın derinliklerini ziyaret et gizli taşı bulacaksın” anlamına gelmektedir. Bu pratik simyada kayıp taş ya da mineral olarak düşünülmekle beraber, aslında insanın Tanrı’yı , tanrısal olanı kendi içinde bulacağı anlamına da gelmektedir.

Bu şekli ile simya gerçek bir ezoterik doktrin olup günümüzde de bazı prensipleri ile yaşamaktadır.

 

Simyanın Temel Prensipleri

Simyacılara göre madde birdi ancak farklı şekiller almaktaydı. Madde ayrıca kendi parçaları ile birleşebilir ve sonsuz sayıda yeni form alabilirdi. Kuyruğunu ısıran yılan olarak gösterilen Ouroboros sembolü de bunu temsil etmekteydi.

Bu düşünce aslında Tanrı’nın birliğinden kaynaklanmaktaydı. Evreni yaratan Tanrı Ruh’a çeşitli formlar vermiş ve madde oluşmuştu ; ancak bu Tek olanın farklı görünüşlerinden ibaretti. Her yaratılan unum in multa diversa moda , Türkçesi ile farklı şekillerde tek olan idi. Simyacı ise bu formların arasında Altın olanı aramaktaydı.

Bu yönüyle simya, kendinden önce gelen tek tanrılı ezoterik düşüncenin , dönemindeki temsilcisidir.

Simyaya eşlik etmiş olan ezoterik felsefe, Mısır tanrısı Thoth’a Yunanlıların yakıştırdıkları Hermes isminden ötürü Hermetik felsefe ya da düşünce , ya da kısaca Hermetizm diye adlandırılır. Orta Çağ boyunca Hermes’e atfedilen hermetik metinler Corpus Hermeticum diye adlandırılmışlardır.

Corpus Hermeticum genelde diyaloglardan oluşmaktadır. Hermetik metinlerden en önemlisi Zümrüt tablettir.

Hermetik felsefede ruh ve madde birbiri ile iç içe girmiştir. Birisi ötekinin farklı bir görüntüsüdür. Aynı şekilde çoğu hermetiste göre maddenin de bir ruhu vardır.

Simyacılar eski düşünceye bağlı kalarak Ateş, Toprak, Su , Hava olmak üzere dört elementin (Tetrasomia) varlığını kabul etmişlerdir. Bu elementler bildiğimiz anlamlarından öte bazı özellikleri temsil etmektedirler. Simyaya göre görünen iki element , Toprak ve Su , içlerinde görünmeyen iki elementi de barındırmaktadırlar: Ateş ve Hava. Bunun dışında , bazı simyacılara göre beşinci bir element daha vardır ki bu da Ether’dir. Ether beden ile ruh arasında da aracılık görevi görmektedir.

Simyada Platon döngüsü denilen kavrama göre elementler arasında sürekli bir de dönüşüm vardır. Ateş Havaya, Hava Suya, Su Toprağa ve Toprak Ateşe dönüşmekte olup bu döngü bu şekilde sürmektedir.

Simyacılar ayrıca , Zümrüt tabletlerde belirtilen “Yukarıda olan aşağıda olanın aynısıdır” prensibinden yola çıkarak da her bir gezegen ile bir metal arasında bağlantı kurmuşlardır. Buna göre bilinen yedi gezegen ile metaller arasındaki ilişki aşağıdaki gibidir :

Güneş > Altın

Ay > Gümüş

Merkür > Cıva

Venüs > Bakır

Mars > Demir

Jüpiter > Kalay

Satürn > Kurşun

Bunlar içinden Altın ve Gümüş mükemmel metaller olup diğerleri mükemmel olmayan metallerdir. Bir teoriye göre metaller demir > bakır > kurşun > kalay > cıva > gümüş > altın sırasını izleyerek altına dönüşmekte , bu süreç döngü şeklinde devam etmektedir.

Simya ile astroloji arasında da sıkı bir ilişki vardır. Her metale bir gezegen karşılık geldiği gibi, bazı reaksiyonların gerçekleşebilmesi için gezegenlerin uygun konumu da gözlenmektedir.

Simyacıların , gnostiklere benzer bir de evren modelleri vardı. Merkezde Dünya, daha sonra yedi gezegen , etrafında sabit yıldızlar , en dışta da saf ruhlar bulunmaktaydı, bundan sonrası ise Tanrı’yı göstermekteydi.

Simyacılar için Güneş de büyük önem taşımaktaydı. Güneş bazılarına göre hayatın kaynağı , hatta Tanrısal sözün görünebilir hali idi. Bu nedenle, simyacılar Dünya merkezli evren teorisinden Güneş merkezli teoriye geçişte fazla zorlanma yaşamamışlardır.

Simyada bir önemli ayrım da dişil/eril ya da dişi/erkek ayırımıdır. Bazı simyacılar İlk Çağdaki bir düşünceyi savunmuşlar ve Tanrı’nın yaradılıştan önce hermafrodit olduğunu ve yaradılışla birlikle erkek ve dişi olarak ayrıldığını iddia etmişlerdir. Buna göre Güneş eril, dünya dişildir. Aslında dişil özellik en çok Ay ile kendini belli etmektedir.

Simyadaki bir başka düalite de macrocosmos / microcosmos ‘dur. Bu ikisi arasındaki benzerlik de daha önce gördüğümüz gibi ifadesini zümrüt tabletlerde bulmuştur. Bir başka görüş de insanın doğuşunun evrenin doğuşuna benzediği yönündedir.

Simyadaki bir önemli kavram da düalitenin yanında üçlemedir. Ünlü simyacılardan Robert Fludd “Üç dünya vardır : arketipler dünyası, macrocosmos ve microcosmos; yani, Tanrı, Doğa ve İnsan.” demektedir.

Bu üçleme elementlerde de karşımıza çıkmaktadır. Nasıl Tanrı’da bir üçleme var ise insanda da ruh,can,beden olarak üçleme vardır. Bunun elementler dünyasına yansıması ise , Kükürt, Tuz ve Cıva şeklindedir. Burada anlaşılması gereken bildiğimiz anlamda kükürt, cıva ve tuz olmamakta, ancak bunların temsil ettiği prensipler olmaktadır.

Aslında kükürt ve cıva iki karşıt prensip olup aralarında tuz ortayı temsil etmektedir. Kükürt aktif olanı temsil etmekte olup erildir. Cıva ise tam tersi olarak pasif olanı temsil etmekte olup dişildir. Tuz ise ikisini arasında bir bileşim olup , gövdeyle ruhun bağlanması gibi bağlayıcı bir görev yapmaktadır.

Kükürt – Cıva karşıtlığı aşağıdaki gibi de özetlenebilir : (Hutin)

Kükürt > Eril – Aktif – Sıcak – Sabit

Cıva > Dişil – Pasif – Soğuk – Uçucu

Bazı simyacılara göre bu prensipler baba/anne düalitesini göstermekte ve ayrı duran bu prensipler , çeşitli şekillerde birleşip yeni maddelerin oluşmasını sağlamaktadırlar.

Bazı simyacılar üç prensip ile dört elementi birleştirmeye çalışmışlar ve aşağıda özeti görülen sonuca varmışlardır (Albert Poisson , Théorie et Symboles des Alchimistes, Paris,1891) :

Kükürt Toprak (Görülebilir, Katı)

(Sabit) Ateş ( Gizli,sübtil)

Tuz Ether

Cıva Su (görünür, likit)

(Uçucu) Hava ( Gizli,gaz)

Bu arada dikkat edilmesi gereken bir nokta da simyada her sıvının Su, her katının Toprak, her gaz Hava ve de her ısı kaynağı Ateş olarak adlandırılabildiğidir.

 



-------------
Ya Rahman, Ya Rahim, Ya ALLAH


Mesajı Yazan: Takyon_7
Mesaj Tarihi: 17-Haziran-2007 Saat 17:27

Pratik Simya

Simyanın en bilinen ve en yaygın şekli pratik simyadır. Simya pratiğini gerçekten bilinçli ve dönemine göre oldukça bilimsel yapan üstadların yanı sıra bir çok maceraperest de bu konu ile uğraşmışlardır. Ancak o dönemden kalma prensipler, özellikle de metodlar günümüz kimyasına da temel oluşturmuştur.

Simyacı için amaç Felsefe taşını elde etmektir. Ancak bunu elde edebilmesi uzun ve zahmetli bir iştir. Simyacı uzun proseslerden geçireceği ilk maddesini dikkatli seçmek zorundadır. Latince Materia Prima diye adlandırılan ilk madde çalışmanın başarıya ulaşabilmesi için çok büyük önem taşımaktadır. Pratik simyada genelde uçucu ve hareketli olarak Cıvaya karşılık gelen ilk madde, ezoterik olarak da çırağı, inisiyasyona alınacak, mükemmel olmayan, kişiyi temsil etmektedir.

Simyacı kendi laboratuarını da kendi kurmak zorundadır. Aletlerini kendi temin etmeli ve laboratuarını bütün gözlerden uzak bir yerde oluşturmalıdır.

Simyacı için çalışmalarına başlayacağı zaman çok önemlidir. Simyacılar genel olarak İlkbaharda Güneş Koç burcundayken çalışmalarına başlarlar. Bazen Boğa ya da İkizler de çalışmak için uygun zaman olmaktadır. Ancak, İlkbahar doğanın canlanmaya başlamasını, bir tür doğumunu sembolize ettiği için, böyle bir çalışma için de en uygun zamandır.

İlk madde ile uygun zamanda çalışmaya başladıktan sonra, gelen aşama hasta olan metalin temizlenmesi, arınması işlemidir. Bunun için gizli ateş , ignis innaturalis gerekmektedir. Bu elleri ıslatmayan su ya da alevsiz yanan ateş diye açıklanmaktadır.

Bütün bunlar hazırlanıp uygun şekilde hazırlandıktan sonra hermetik olarak kapatılmış bir kap içine , ya da yaygın adı ile Filozofik yumurtanın içine konduktan sonra, tıpkı kuluçkada olduğu gibi burada sabit bir sıcaklıkta beklemek üzere, Athanor adı verilen fırının içine konur. Yumurta aynı zamanda yaradılışın da bir sembolüdür.

Burada da görüldüğü gibi pratik simya ile ezoterik simya arasında büyük bir paralellik vardır. Adayın yetişebilmesi için içinde yakmayan bir ateş olması gerekmektedir. Hermetik kap ise dış etkilerden uzaklaşmayı temsil etmektedir. Yumurta sembolizmi ise zaten adayın yeniden dünyaya geleceğini göstermektedir.

Bazı simya metinlerine göre de Materia Prima içinde Cıva ile belirtilen pasif prensibin yanında Kükürt ile belirtilen aktif prensip de vardır ve bunlar yumurtanın içinde etkileşime girerler. Daha sonra bunların ölümü ile Bilge Cıvası doğar. Bu siyah olandır. Bu yine mükemmel bir metal değildir , ancak bu da bir aşamadır. Daha sonraki aşamada ise beyaz olan açığa çıkar. Albedo diye adlandırılan bu beyazlık aşmasında Rosa Alba, Beyaz Gül ortaya çıkar. Bu aşamanın sonucu kırmızı olan Bilge Kükürdü ile tamamlanır. Son aşama ise Kırmızı kükürt ile beyaz cıvanın birleşimidir. Bu Kutsal birleşme sonucu Felsefe taşı ortaya çıkar.

Bazı metinlerde Felsefe taşı “AZOT” olarak adlandırılır. Bu doğal olarak bildiğimiz azottan farklıdır. Felsefe taşı bütün maddelerin başı ve sonu olarak görülmektedir. Bu yüzden Azot sözcüğü de bütün alfabelerde ortak olan A ile başlamakta, sırası ile Latin , Yunan ve İbrani alfabelerinin son harfleri olan, Z,O ve T ile bitmektedir.

Simyanın pratiğine de baktığımızda ezoterik yön açığa çıkmaktadır. Bu aşamalar aslında adayın inisiyasyon yolunda kat ettiği mesafedir.

 

Simya tarihi

Simyanın tarihi çok eski devirlere uzanmaktadır. Aslında ilk devirlerde kimya ve simya tarihi ortaktır denebilir. İnsanın ilk bu kavramlar hakkında düşünmesi ve kullanması kuşkusuz ateşin elde edilmesinin öğrenilmesi ile başlamıştır. Daha sonra metalleri kullanmayı ve doğal halinden saf haline getirmeyi öğrenen insan zamanla madde üzerine düşünmeye başlamıştır.

Aslında metallerin maden filizinden elde edilmesi de ezoterik simyada sık kullanılan bir örnektir. İnsan da filiz içinde saflaştırılmayı bekleyen metal gibidir denir.

Her durumda, madenin filizden ayrılması , simya için önemli bir örnek oluşturmuştur. Filizinden ayrıştırılan metalin geçirdiği evreler gibi , altın da pisliklerinden arınabilir diye düşünülmüştür.

Simyanın tarihi altının maden filizinden elde edilmesiyle başlar diyen görüş bir yana , tarihçiler simyanın Mısır’da doğduğu konusunda ısrarlılardır. Aslında Mısır’da altın elde etmek bir ruhban sınıfının elinde olduğundan iki görüş de birbirine yakın kabul edilebilir. Doğuda, Çin ve Hint’te de simyanın varolduğu bilinmektedir. Ancak biz kendimizi simyanın batı dünyasındaki tarihi ile sınırlayacağız.

İlk simya bilgilerinin Hermes Trimegistus, Üç Kere büyük Hermes, tarafından verildiği söylenir. Bu ise daha önce de belirttiğimiz gibi , insanlığa bütün bilgileri veren Mısır tanrısı Thoth’un Yunanlaşmış halinden başka bir şey değildir. Hermes Trimegistus Orta Çağ simyacıları tarafından tanrısal bilgileri bilen ve veren, ilk mürit olarak görülmüştür.

Orta Çağ boyunca varolan simya sadece Mısır’dan gelme değildir. Karmaşık bir kökeni vardır, daha doğrusu bir çok kültürden farklı şekillerde etkilenmiştir.

Yunan kültüründen simyaya geçen en önemli teori elementler teorisidir. Eski Yunan’da maddenin yapısı ile ilgili iki önemli teori gelişmiştir. Bunlardan biri atom teorisi öteki de elementler teorisidir. Kökenleri daha eskiye de dayansa dört elementin teori haliyle sunulması Eski Yunan’da olmuştur.

MÖ Yedinci yüzyılda yaşayan Thales , doğanın akıl ile anlaşılabileceğini savunmuş ve suyun dünyanın ana prensibi olduğunu iddia etmiştir. MÖ 610-545 yılları arasında yaşadığı düşünülen Anaximandros apeiron diye adlandırdığı amorf bir prensibi ortaya atmıştır. Anaximenes ise her şeyin kökeninde hava olduğunu söylemiştir. Heraklit’e göre ise bu prensip ateştir.

MÖ 540-450 yılları arasında yaşayan Parmenides ise daha ilginç bir görüş geliştirmiş ve evrenin aslında Tek olduğunu ve farklı görüntüler aldığını savunmuştur. En büyük karakteristiği hareketli olması , devamlı form değiştirmesidir.

MÖ 485-425 yılları arasında yaşayan Empedokles için ise ateş, hava,su ve toprak maddeyi oluşturan dört elementtir ve aşk adı verilen çekim kuvveti ile Parmenides’in evrenine benzeyen evreni oluştururlar. Ancak Nefret adı verilen itim kuvveti ile itildiklerinde çözülmeler olur.

Dört element düşüncesinin Orta Çağlar boyunca varolan şekli kuşkusuz Platon’un ve özellikle de Aristo’nun eseridir. Platon elementleri geometrik formları ile ortaya koymaya çalışmıştır. Ancak simyadaki teori büyük ölçüde Aristo’nun teorisidir.

MÖ 384-424 yılları arasında yaşayan Aristo, bir çok konuda olduğu gibi dört element teorisi ile de Orta Çağ boyunca tek otorite olarak kalmıştır. Aristo’ya göre ilk madde çeşitli formlar alabilmektedir. Bu alınan formlar da bazı temel özelliklere bağlıdır. Bu özellikler dört tanedir : Sıcak, soğuk, kuru, ıslak. Buna göre

Ateş : Sıcak – Kuru

Hava : Sıcak – Islak

Su : Soğuk – Islak

Toprak: Soğuk – Kuru

olarak özellik gösterirler. Bu da simyada kullanılmıştır.

Aristo ile olgunluğa ulaşan elementler teorisi ve Mısır kaynaklı simya İskender’in fetihleri ile beraber karşılaşma olanağı bulmuş ve bir senteze ulaşmıştır. Bu senteze doğu kökenli okültizm, Yahudi ve Hristiyan mistisizmi de karışarak, Orta Çağdan itibaren simyacıların temel teorilerini oluşturmuşlardır.

Yunan-Mısır sentezi simya ile ilgili en önemli belge MS. üçüncü yüzyıldan kaldığı sanılan Leyden papirüsüdür. Dördüncü yüzyıldan itibaren ise simya eğitimi yaygınlaşmıştır. Özellikle Panopolis’li Zosimus simyayı daha ritüelik bir hale getirmiştir.

Bu dönemde, özellikle İskenderiye’de simya üzerine bir çok eser ortaya çıkmıştır. Bu eserler arasında Hermes, İsis gibi tanrısal kişiliklerin yazdığı varsayılan eserlerin yanı sıra Keops gibi hükümdarların, Platon, Pythagoras, Tahles gibi filozofların ya da Zosimus gibi simyacıların yazdıkları söylenen eserler de vardı. Bunlar Felsefe taşından ve ölümsüzlükten de söz etmekte , aynı zamanda simyanın ezoterik yanını da ortaya koymaktaydılar.

Simya daha sonra Bizans’ta da varlığını sürdürmüştür. İmparator Heraklius Simyayı desteklemiştir. Ancak Bizans’ta simya çok gelişememiş, daha sonra da Batıya geçmiştir.

Arapların Mısır’ı işgal etmesi , simyanın İslam dünyasına da girmesini sağlamıştır. Arap kültüründe İslam öncesinde simya hakkında yazılan eserler bilinmemekle birlikte, Mısır’ın işgalinden sonra bu konuda yazılan eserlerde bir patlama olmuştur. Bütün İslam dünyasında Arapça tek resmi dil olduğu için , eski Mısır ve Yunan eserlerinin Arapça’ya yapılan tercümeleri de bütün İslam dünyasına yayılmış, bu konuda çalışmaların çoğalmasını sağlamıştır.

Müslüman simyacılar arasında en tanınmışı kuşkusuz Batıda Geber adıyla tanınan Abu Abdullah Cabir ibn Hayyan’dır. Cabir’den kalan eserlerin bir bölümü Corpus Jabirianus adıyla toplanmıştır. Çoğu kaybolan bu yazılarda simya kadar İslam’ın ezoterik açıklamalarının da varlığı bilinmektedir. Cabir bu yazılarda ezoterik bilgi vermesine rağmen olabildiğince açıklama yapmıştır.

Simyanın Orta Çağ Avrupa’sına geçişi göreceli olarak daha geç olmuştur. Özellikle Arap istilaları ve Haçlı seferleri sırasında bu kültürle tanışan Batı dünyası Orta Çağın sonlarına doğru simya ile ilgilenebilmiştir. Simya anlamına gelen Alchemy/Alchimie sözcüğünün ve simyada kullanılan Alkol, Alambik, Elixir gibi sözcüklerin Arapça’dan gelmiş olması da bu kökeni ortaya koymaktadır.

On üçüncü yüzyılın ilk yarısından itibaren Fransisken manastırlarında simya yaygınlaşmaya başlamıştır. Buradan Robert Grossetête tarafından Oxford’a da geçen simya, burada da popüler olmuş ve Robert Grossetête’in öğrencilerinden biri olan Roger Bacon da bu konuda oldukça sivrilmiştir. Simya kadar astroloji ve okült bilimlerle de ilgilenen Bacon sonunda kilisenin de dikkatini çekmiş ve bu yüzden hapse girmiştir. Daha sonra gizemli bir şekilde ortadan kaybolan Bacon, simyacıların ölümsüz olduğu konusunda rivayetlerin çıkmasına da neden olmuştur.

1240 – 1311 yılları arasında yaşamış olan ve Rosarium Philosophorum adlı eserin de yazarı olan Arnaud ve Villeneuve de bu konuda zamanının tanınmış isimlerindendir. Villeneuve simya kadar astroloji ve tıpla da uğraşmıştır. Eserleri ise ölümünden sonra yakılmıştır. Villeneuve’den etkilenen iki Fransisken de simya konusuyla ilgilenmişlerdir, bunlar Raymond Lulle ve Jean de Rupescissa’dır.

Fransiskenler kadar Dominikenler de simya ile ilgilenmişler ve 1193-1280 yılları arasında yaşayan ve Büyük Albert adıyla da anılan Albert de Bollstaedt Dominikenlerin arasından çıkmıştır.

Her şeye rağmen On üçüncü yüzyılın sonuna kadar simyacılar manastırlarda rahat rahat simya ile ilgilenebiliyorlardı. Ancak zamanla simya kilisenin tepkisini çekmeye başlar. Bu arada manastırlar dışında da simya ile ilgilenen kişiler türerler. Artık Hermes’in bilimi ile kilise karşı karşıya gelmeye başlar. Ancak Kilise önlemini almakta gecikmez ;1317’de Papa Jean XXII bir karar yayınlayarak (Spondent quas non exhibent) sahte altın yapanları ve simyacıları mahkum eder. Buna göre simyacılar fazlasıyla çoğalmışlardır.

Bu sırada gizemli bir kişinin simyanın sırlarını bulduğu konusunda bir rivayet yayılmıştır. Bu kişi Nicolas Flamel’dir. 1330 – 1418 yılları arasında yaşadığı söylenen Flamel , söylentiye göre “Yahudi Abraham” isimli , simyanın sırlarını veren bir kitap bulmuş, ve yıllarca karısı Pernelle ile uğraşarak buradaki şifreleri çözmüş ve bu sanatın sırrına vakıf olmuştur.

On beşinci yüzyılda gelişen simyada döneminin en önemli isimlerinden biri de Basil Valentin’dir. Yaşamı hakkında tam bir bilgiye sahip olamadığımız Valentin özellikle “On iki Anahtar” isimli eseri ile ünlüdür.

Simya Rönesans ile birlikte en yüksek noktasına ulaşmış ve bu dönemde Kabala , büyü, Yeni Plantonculuk gibi diğer ezoterik doktrinler de simyaya katkıda bulunmuştur. Bu dönem ayrıca Rose-Croix gibi gizli örgütlerin de ortaya çıktığı bir dönemdir. Bu dönemde Denis Zachaire,John Dee gibi ünlü simyacılar da ortaya çıkmıştır.

Dönemin en önemli ismi kuşkusuz 1493 doğumlu Paracelsus’dur. Maceralı bir hayat yaşadıktan sonra 1541 yılında hayata gözlerini yuman Paracelsus, kariyerine önce doktor olarak başlamış, bir çok maceradan sonra şifacılığı ile ün kazanmıştır. Doktor olmasına rağmen, simyanın tıptan ayrılamayacağını söylemiş ve doğa ve insan üzerine çalışmıştır. Macrocosmos ve microcosmos üzerine düşünce sistemini kuran Paracelsus, tuz, kükürt, cıva ile ruh, can, beden ilişkisini de savunmuştur. Ezoterik düşüncenin ifadelerini iyi bir biçimde ortaya koyan Paracelsus , Rose-Croix örgütünü de büyük ölçüde etkilemiştir.

On yedinci yüzyılda simya ile ilgili çalışmaların büyük bölümü Rose-Croix tarafından yapılmıştır. İngiltere’de de Robert Fludd bu düşünceyi sistematize etmiştir.

On yedinci yüzyıl sonundan itibaren ise okült bilimlere olan ilgi yavaş yavaş azalmış, materyalizm ön plana geçmiştir. Eski öğretiyi savunan örgütlerin varlığını sürdürmesine rağmen simya artık popülerliğini yitirmiştir.

Günümüzde simya artık mistik/ezoterik anlamı ile sürmektedir. Ezoterik düşünceler çağlara göre farklı şekillerde ortaya çıkabilir, simya da bunun özel bir türüdür. Zamanın doldurmuş ancak ezoterik içeriği ve sembolizmi ile yaşayan, tarihçilerin ilgisini çeken bir düşüncedir.

 

KAYNAKÇA

AROMATICO Andrea , Alchimie,Le Grand Secret, Gallimard, Paris, 1996

BAIGENT Michael , Ancient Traces, Viking, London,1998

BAIGENT Michael, LEIGH Richard, The Elixir and the Stone, Penguin Books , London , 1998

BARBAULT Armand , L’Or du Millième Matin, Editions J’ai lu , Paris, 1972

BURCKHARDT Titus, Astroloji ve Simya (çev. Mehmed Temelli), Verka Yayınları, Bursa, 1999

ELIADE Mircea, Forgerons et Alchimistes, Flammarion, Paris, 1977

ELLEN GUILEY Rosemary , PLACE Robert M. , Simya Tarotu (çev. Gülten Suveren) Alfa Basım Yayım Dağıtım, İstanbul, 1996

FRATER ALBERTUS, The Alchemist’s Handbook, Samuel Weiser Inc. , Maine, 1974

GILCHRIST Cherry, The Elements of Alchemy, Element Books Limited, Shaftesbury,1991

GUILEY Rosemary Ellen, PLACE Robert M. , Simya Tarotu (çev. Gülten Suveren), Alfa Basım Yayım Dağıtım, İstanbul, 1996

HOLMYARD E.J., Alchemy, Dover Publications Inc., New York, 1990

HUTIN Serge, L’Alchimie, Presses Universitaires de France, Paris,1987

HUTIN Serge, CARON M. , Les Alchimistes, Editions du Seuil, Paris,1959

JUNG Carl Gustav , Psychology and Alchemy, Routledge, London, 1968

KLOSSOWSKI DE ROLA Stanislas , Alchemy , The Secret Art , Thames and Hudson, London,1992

KLOSSOWSKI DE ROLA Stanislas , The Golden Game, Alchemical Engravings of the Seventeenth Century , Thames and Hudson, London,1997

LARGUIER Léo , Le Faiseur d’Or, Nicolas Flamel, Editions J’ai lu, Paris, 1972

McLEAN Adam, The Alchemical Mandala, A Survey of the Mandala in the Western Esoteric Traditions, Phanes Press, Grand Rapids, 1989

MIRABIL Michel, Les Cinquante Mots-Clefs de l’Esoterisme, Editions Privat, Toulouse,1981

MOURA Jean, LOUVET Paul, St. Germain, le Rose-Croix Immortel, Editions J’ai lu , Paris, 1969

PAUWELS Louis, BERGIER Jacques, Le Matin des Magiciens, Editions Gallimard, Paris, 1960

RAMSAY Jay, Alchemy,The Art of Transformation, Thorsons, London,1997

RIVIERE Patrick, L’Alchimie, Science et Mystique , Editions De Vecchi S.A, Paris, 1990

ROGER Bernard , A la Découverte de l’Alchimie, Editions Dangles, St-Jean-de-Braye, 1988

ROOB Alexander, The Hermetic Museum : Alchemy and Mysticism, Benedict Taschen Verlag GmbH, Köln,1997

SADOUL Jacques , Le Trésor des Alchimistes, Editions J’ai lu , Paris, 1972

SAINT-AILME Michel , Les Dossiers Secrets de l’Alchimie, Editions Alain Lefeuvre, Paris,1980

SANSONETTI Paul-Georges, Graal et Alchimie, Berg International, Paris,1993

THOMPSON C.J.S, The Lure and Romance of Alchemy , Bell Publishing Company, New York, 1990

VIDAL Bernard, Histoire de la Chimie, Editions Bouchene, Alger, 1993



-------------
Ya Rahman, Ya Rahim, Ya ALLAH


Mesajı Yazan: Takyon_7
Mesaj Tarihi: 17-Haziran-2007 Saat 17:28

Simya Nedir?

Yazan MIRCEA ELIADE

İngilizce'den Çeviren Kemal Menemencioğlu

Copyright © 2001 hermetics.org


Simya, Alşimi (veya ars chemica) on ikinci asırdan itibaren Batıda, basit metalleri altına çevirmek, evrensel şifa ve ölümsüzlük iksiri gibi ortaçağı arayışlar olarak gözükmektedir. Kelimedeki Çem, (sim, kim) kökü halen tatmin edici bir şekilde açıklanmamıştır. Çin, Hint ve Grek metinlerde simya "Sanat" veya radikal ve faydalı değişim, örneğin dönüşüm olarak tanımlanır. Yakın zamanlara dek, bilim tarihçileri simyayı ilkel kimya, yani olgunlaşmamış bilim olarak görüyorlardı. Aslında "Sanat"ın uygulayıcıları aynen ilk kimyagerler gibi laboratuar ve belirli aletlerden faydalanıyorlardı. Daha da önemlisi, simyagerler sonradan kimya biliminin gelişmesinde rolü olacak buluşların kaşifleriydi. Sadece bir kaç örnek verecek olursak, M.Ö. 300 yılında cıvanın izole edişi, on 13. asırdan önce aqua vitae (alkol) ve madeni asitlerin keşfi ve vitriol (zaç yağı, sülfürik asit) ve şapların hazırlanması.

Ancak erken kimyagerlerin yöntem, ideoloji ve amaçları simya geleneğini uzatmaya yönelik değildi. Simyagerler doğanın bilimsel incelenmesi ile ilgilenmiyorlardı -- veya belki sadece tali olarak. Eski Grek zihni kendini bilime verdiğinde olağanüstü bir gözlem ve tartışma sergilemektedir. Oysa Grek simyagerler işlerinin fiziki-kimyasal olguları konusunda anlaşılmaz bir ilgisizlik gösterirler. Bir örnek vermek gerekirse, sülfür, kükürt ile çalışan hiç kimse onun "eritilip birleştirilmesi ve takip eden sıvının ısıtılmasını eşlik eden garip olguyu görmemezlikten gelemez. Sülfür Grek simya metinlerinde yüzlerce kez söz edildiği halde, onun özgün özellikleri konusunda hiç bir ima verilmemektedir" (Sherwood Taylor, Eliade'de alıntı 1978, sayfa 147). Aşağıda göreceğimiz gibi simyagerin arayışı bilimsel değil, ruhsaldı.    

 

Ezoterik Gelenekler ve Sırrın Önemi

Simyanın geliştiği her kültürde, her zaman ezoterik veya "mistik" bir gelenekle yakın ilişkisi vardı: Çin'de Taoculuk, Hindistan'da Yoga ve Tantrizm, Helenistik Mısır'da gnostisizm, İslam ülkelerinde Hermetik ve mistik okullarla, Orta Çağ ve Rönesans Avrupa'da Hermetizm, Hıristiyan ve mezhebi mistisizm ve Kabala ile. Kısacası, bütün simyagerler sanatlarının esas ezoterik ve mistik geleneklerine benzer bir amaca güden ezoterik bir teknik olarak tanımlamışlardır. 

Bu sebepten dolayı, simyager tarafından sır önemle vurgulanmaktadır, diğer bir deyişle simya doktrin ve tekniklerinin ezoterik aktarımı. En eski Helenistik eser, Physike Kai Mystike (muhtemelen M.S. 200), kitabın nasıl bir Mısır mabedinin sütununda saklı bulunduğunu anlatır. Klasik Hint simya eseri Rasãrnava'nın önsözünde Tanrıça Tanrı Şiva'ya hayattayken kurtulmuş jivanmuleta olmanın sırrını soruyor. Şiva ona sırrın, ara tanrılar arasında dahi ender olarak bilindiğini söyler. Sır tutmanın önemi yine Çin simyager Ko Hung (260-340) tarafından şu şeklide vurgulamıştır: "sır örtüsü etkin reçeteler üzerine konulur... Söz konusu maddeler olağandır, ancak yine de şifreyi bilmeden tanımlanamaz" Pao-p'ru-tzu, bölüm 16). Batı Rönesans sonrası simya metinlerinin kasıtlı anlaşılmazlığı neredeyse bir klişedir. On beşinci asırda "Rosarium Philosophorum" eserinde alıntısı yapılan bir yazar şöyle diyor: "Sadece felsefe taşını yapmayı bilen kişi onunla ilgili sözlerin anlamını bilir." Rosarium okura soruların, aynı şiirlerin efsane ve alegorileri kullandığı gibi "mistik"  aktarılması gerektiğini uyarır. Kısacası, gizli bir dile karşı karşıyız. Bazı yetkin kişilere göre, kitaplardaki sırları açıklamamak için bir yemin bile vardı (Eliade'de gösterilen eserler, 1978, sayfa 164).         

Simya çalışmasının evreleri bir inisiyasyon, insanı radikal şekilde dönüştürmeye yönelik bir dizi belirli deneyim içermektedir. Ancak başarılı inisiye artık yeni varoluş şeklini basit bir dilde yeterli olarak ifade edememektedir. O zorunlu olarak "gizli bir dil" kullanmayı yönlendirilmiştir. Tabii ki gizlilik, çömlekçilik, madencilik, metalürji, tıp ve matematik gibi hemen hemen bütün teknikler ve bilimlerin erken dönemlerinde genel bir kuraldı. Yöntem, alet, reçetelerin gizli aktarımı Çin, Hindistan, Orta Doğu ve eski Yunanistan'da oldukça iyi belgelenmiştir. Hatta, Galen gibi geç dönem bir yazar bile öğrencisine öğrettiği tıp bilgilerinin aynen Eleusis misterlerine inisiyasyon (teletê) alan bir adayın aldığı şekilde kabul edilmesi gerektiğini uyarır. Denilebilir ki, bir sanat, teknik veya bilimin sırlarına girmek bir inisiyasyona girmekle eş tutulurdu.    

Gizlilik ve şifreleme şartı simya işinin başarılmasıyla bitmediği önemli bir olgudur. Ko Hung'a göre iksiri elde eden ve ölümsüz olan üstadlar yeryüzünde gezinmeye devam ediyorlar, ancak durumlarını, ölümsüz olmalarını saklıyorlar ve sadece birkaç simyager tarafından tanınıyorlar. Aynı şekilde, Hindistan'da gerek Sanskritçe, gerekse de diğer etnik dillerde asırlardır yaşayan, ancak ender olarak kimliklerini açıklayan bazı ünlü siddhiler, yogin simyager hakkında çok kapsamlı bir literatür vardır. Aynı inancı orta ve batı Avrupa'da karşılıyoruz. Nicolas Flamel ve karısı Pernelle gibi bazı Hermetistler ve simyagerlerin yaşıtları tarafından tanınmadan süresiz yaşadıkları anlatılmaktaydı. On yedinci asırda benzeri bir efsane Gül Haçlılar ve takip eden asırda daha popüler seviyede esrarengiz Comte de Saint Germain hakkında şayi olmaktaydı.


Simyanın Kökenleri 

Simya arayışının hedefleri, sağlık ve uzun ömür, basit metallerin altına dönüştürülmesi, gerek doğuda gerekse de batıda uzun tarih öncesi bir kökene sahip olmuşlardır. İlginçtir ki, tarih öncelere dek geçmiş belirli bir mitolojik-dini yapı göstermektedir. Örneğin, sayısız efsane ve mit uzun ömür, gençleşme ve hatta ölümsüzlüğü bağışlayan pınar, ağaç veya maddeleri konu etmiştir. Bütün simya geleneklerinde, ancak özellikle Çin simyasında, belirli bitkiler, meyveler yaşamı uzatma sanatı ve kalıcı bir gençliğe dönüşmede önemli bir rol oynamaktadırlar.     

Ancak simyagerlerin ortak amaçları basit metalleri altına çevirmekti. Bu "asil" metal kutsallıkla doluydu. Mısırlılara göre, tanrıların ve firavunların etleri altındı. Kadim Hindistan'da, M.Ö. 8. asırdan bir metin (Satapatha Brãhmana 3.8.2.27) "altın ölümsüzlüktür" diye beyan eder ( http://www.hermetics.org/hintsimya.html" rel="no follow - Hint Simyası ). Simyayı sadece "basit metalleri değerli olanlara dönüştürme" sanatı olarak tanımlayan H.H. Dubs, bu tekniğin (Mezopotamya'da M.Ö. 14. asırdan beri bilinen) altını test etme usulünün bilinmediği M.Ö. 4. asır Çin'de başladığını iddia etmiştir. Ancak bu hipotez çoğu alim tarafından reddedilmiştir. Nathan Sivin'e (bakınınız sitemizde http://www.hermetics.org/cinsimya.html" rel="no follow - Çin Simyası ) göre Çin'de fiziksel ölümsüzlük M.Ö. 8. asırdan beri belgelenmiştir, ancak ölümsüzlüğün ilaç ve başka tekniklerle elde edilebilir görülmesi sadece M.Ö. 4. asra rastlamaktadır ve geniş kaynaklara göre M.Ö. 133'dan önce "zincifrenin altına dönüşmesi" olasılığı söz edilmemektedir.     

 

Madencilik, Metalürji ve Simya

Simyanın tarihsel başlangıcı halen bulanık olsa bile, belirli simya inanç ve ritüelleri ile erken madenciler ve metalürjistlerin inanç ve ritüelleri arasındaki paralellikler açıktır. Bütün bu teknikler insanın dünyasal akışı etkileyebileceği fikrini yansımaktadır. Ana Toprağın rahminde saklı madeni cevherler, tanrıçaya ilintili kutsallığı paylaşıyorlardı. Çok erken bir devirde maden cevherlerin aynı ceninler gibi dünyanın karnında "büyüdükleri" fikriyle karşılaşıyoruz. Metalürji bu şekilde doğum mütehassıslığı özelliğini üzerine alıyor. Böylece, madenci ve metal işçisi yeraltı embriyolojinin gelişimine müdahale etmektedir. Maden cevherlerin gelişim ritimlerini hızlandırırlar. Doğa ile işbirlik yapmaktadırlar ve doğumun daha hızlı olmasına yardımcı olurlar. Kısacası, çeşitli teknikleriyle insan kademeli olarak zamanın yerini almaktadır: çalışmaları zamanın yerini geçmektedir.

Ateşin yardımıyla, metal işçileri maden cevherlerini ("ceninleri") metallere (yetişkinler) dönüştürürler. Bunun arkasındaki inanca göre maden cevherlerine yeterli zaman verildiğinde Ana Toprağın rahminde "saf" metallere dönüşürler, ayrıca "saf" metallere müdahalesiz olarak bir kaç bin yıl daha "büyümeleri" için zaman verildiğine onlar altına dönüşür. Bu tür inançlar birçok geleneksel toplumda yaygındır. M.Ö. 2. asır kadar eskilerde Çin simyagerler "adi" metallerin birçok yıl sonra "asil" metallere geliştiklerini ve sonunda gümüş veya altına dönüştüklerini belirtmişlerdir. Buna benzer inançlar Güney Doğu Asya toplulukları tarafından paylaşılmaktadır. Örneğin, Annamit'ler ocaklardaki altının asırlardır yavaş yavaş oluştuğunu ve aynı çok önce kazılsaydı altın yerine bronz bulunacağını inanırlar.

Bu inançlar batı Avrupa'da sanayi devrime dek sürdü. 17. asırda bir Batı simyager şöyle yazdı:

"Eğer tasarımlarının icrasında herhangi bir dış engel yoksa, Doğa her zaman üretmek istediğini tamamlar.. bundan dolayı, sadece Doğa yanlış yönlendirildiği veya aşıla geldiği yoluna girmesini engelleyen bir mani ile karşılaştığında ortaya çıkan kusurlu metallerin doğumuna kürtaj ve hilkat garibeleri olarak görmemiz gerekir. Dolayısıyla, sadece bir metal üretmek isterken, birkaçını üretmeye zorlandığını görür. Altın ve sadece altın onun arzularının meşru çocuğudur, çünkü sadece altın çabalarının gerçek ünüdür." (Eliade'den alıntı, 1978, sayfa. 50)

 

Simya Doğanın İşini Tamamlar   

Basit metallerin altına dönüştürülmesi mucizeli bir hızlı olgunlaşma ile eş anlamlıdır. Simone de Colonia dediği gibi:"Bu sanat İksir denilen bir deva yapmamızı öğretir. Bu iksiri mükemmel olmayan metallerin üzerine döktüğümüzde onlar tamamen mükemmelleşir ve bundan dolayı keşfedilmiştir." (Eliade'den alıntı, 1978, sayfa. 166). Aynı fikir Ben Jonson tarafından Simyager (1610) adlı piyesinde tekrarlanır. Bir karakter şöyle der: "Kurşun ve diğer metallere vakit verilirse altın olurlar", diğeri de yanıt verir: "Ve onu da Sanatımız sağlayıp ilerletir"

Ayrıca iksir organizmaların dünyasal ritimlerini hızlandırdığı söylenir ve böylece onların büyümesini hızlandırır. Yanlış olarak Ramon Lull'e atfedilen bir metinde şöyle yazar: "İlk baharda yüce ve harika ısısıyla felsefe taşı bitiklere can verir. Eğer bir tohuma eş bir miktarda tuzu suda eritirseniz ve bu sudan fıstık kabağına sığacak kadar alırsanız ve onunla bir üzün kütüğünü sularsanız, üzüm kütüğünüz mayısta üzüm verir." (Ganzen­muller'den alıntı, 1940, sayfa 159). Dahası, Çin ve ayrıca İslami ve batı simyagerler de, iksiri evrensel terapi değeri için yüceltiler. Her türlü hastalığı tedavi ettiği, yaşlıları gençleştirdiği ve yaşamı bir kaç asır uzattığı söylenir.  

  

Simya ve Zamanın hükmedilmesi 

Böylece gözüküyor ki, "Sanat"ın esas sırrı, simyagerin kozmik ve beşeri zamanı hükmetmesi ile ilgilidir. Erken madenciler ve metalürjistler ateşin yardımıyla maden cevherlerin büyümelerini hızlandırabileceklerini sandılar. Simyagerler daha hırslıydılar, onlar basit metalleri tedavi edebileceklerini ve olgunlaşmalarını hızlandırabileceklerini ve böylece daha asil metallere ve nihai olarak altına dönüştürebileceklerini sandılar. Ayrıca simyagerler bunun da ötesine giderek, iksirlerinin insanları tedavi edebileceği ve gençleştirip yaşamlarını süresiz olarak uzatabileceğini iddia ettiler. Simyagerlerin gözünde insan yaratıcıdır: doğayı yeniler, zamanı hükmeder, kısacası Tanrının yaratığını mükemmelleştirir. Simyanın efsanesi iyimser bir efsanedir, "doğal bir eskatologya" içerir.   

Mutlaka, kuvvetli hayal güçlü ve tükenmez yaratıcılığı ile insan konunda bu kavram, simyagerlerin ideallerinin on dokuzuncu yüzyılda sürmesini açıklamaktadır. Tabii ki, bu dönemde bu idealler radikal bir şekilde dinden soyutlandı. Dahası, simyanın görünüşte yok olduğu sıralarda bu ideallerin sürmesi hemen belli değildi. Yine de deneyimsel bilimin zaferi simyagerlerin düş ve ideallerini yol etmedi, tam tersine, on dokuzuncu asrın yeni ideolojisi sürekli ilerleme ve gelişme üzerine kurulmuştu. Radikal dinden soyutlanmaya rağmen, deneysel bilimler ve sanayileşmenin gelişmesinden aldığı güçle bu ideoloji simyagerlerin mileniyum rüyasını ileri sürdü. Doğanın mükemmelleşmesi ve değerlendirilmesi efsanesi kamufle bir şekilde amaçları özellikle maddeyi enerjiye dönüştürmekle doğayı dönüştürmek olan sanayileşen toplumlarda mevcuttur. İnsan, ayrıca on dokuzuncu asırda zamanın yerine geçmeye başardı. Organik ve inorganik varlıkların doğal süreçlerini hızlandırma arzusu, artık gerçekleşmeye başlamıştır, örneğin organik kimyagerler laboratuar ve fabrikalarda doğanın binlerce yılda ürettiği nesneleri üreterek, zamanı hızlandırma, hatta kaldırmayı becermiştir. İçinde en temeli olarak tanıdığı pratik zekası, çalışma kapasitesi ile modern insan, kendisine geçici sürecin işlevini almaktadır, diğer bir deyişle zaman rolünü üstlenmektedir.    

 

Kaynakça   

Madencilik, metalürji ve simya ritüel ve efsanelerinin en eski ilişkileri için kitabım "Ocak ve Pota, Simya'nın Kökenlari ve Yapıları" "The Forge and the Crucible, The Origins and Structures of Alchemy, 2. baskı -Chicago, 1978"e bakınız); burada eleştirisel bibliografiler verilmiştir. Madenciliğin kültürel tarihi için bakınız T. A. Rickard'in "İnsan ve Metaller: Uygarlığın Gelişmesiyle İlgili olarak Madenciliğin Tarihi" (Man and Metals: A History of Mining in Relation to the Development of Civilizations, İki cilt - New York, 1932). Metalürji tarihi için bakınız R. J. Forbes'in "Antik Çağında Metalürji: Arkeologlar ve Teknologlar için bir Kılavuz"  ("Metallurgy in Antiquity. A Notebook for Archaeologists and Technologists"- Leiden, 1950) ve Leslie Aitchison'in "Metaller Tarihi" ("History of Metals", İki cilt - London, 1960).

Simyanın kökeni ve gelişmesi bir kaç yazar tarafından iki farklı görüş açısından sunulmuştur: Edmund von Lippmann üç ciltli eseri "Entstehung und Ausbreitung der Alchemie"nin (Berlin, 1919-1954) üçüncü cildi çok önemlidir. John Reed "Simyadan Kimyaya" ("Through Alchemy to Chemistry - London, 1957); Eric John Holmyard "Simya" ("Alchemy" - Baltimore, 1957); ve Robert P. Multhauf "Kimya'nın Kökenleri" ("The Origins of Chemistry" - London, 1966). Simyanın kökeni ve gelişmesi konusunda Allan G. Debus tarafında yazılan üç makkaleye bakınız: "Erkan Simya Tarihinin Önemi" (The Significance of the History of Early Chemistry,' C'abiers d'histoire mondiale 9, - 1965: sayfa 39-58); "Simya ve Bilim Tarihçisi" ("Alchemy and the Historian of Science,' History of Science 6 - 1967: sayfa 128-138); ve "Kimya Filozofları: Paraselsus'den van Helmont'ta Kimyasal Tıp" ("The Chemical Philosophers: Chemical Medicine from Paracelsus to van Helmont," History of Science 12 - 1974: 235-259).

Bu yazıda belirli simya gelenekleri üzerinde referans verilen eserler şunlardır: Wilhelm Ganzenm "Ollers Die Alchemie im Mittelalter" (Paderborn, West Germany, 1938), Fransızc'ya "L'alchimie au Moyen-Age" (Paris, 1940) olarak terüme edilmiştir, ve Nathan Sivin's "Çin Simyası: Başlangıç Etütleri" ("Chinese Alchemy: Preliminary Studies" -Cambridge, Mass., 1968).

İngilizce'den Çeviren Kemal Menemencioğlu



-------------
Ya Rahman, Ya Rahim, Ya ALLAH


Mesajı Yazan: Takyon_7
Mesaj Tarihi: 17-Haziran-2007 Saat 17:30

Simyagerler Kimdi?

Yazan Joseph Caezza


Batı Simyası üzerinde son iki bin yıldır 100 binden fazla eser yazıldığı saptanmıştır(1).  Tabii ki bu eserlerin arasında bir çok hayalperest, sathi ve düzmece olanları vardır, ama kimler taklit edilmekteydi? Samimi yazarlar hangi tarif edilmez esrarları açıklamaya çalışıyorlardı? 

Batı'da Simya basit metallerin altına dönüşümüyle ilgili olduğu düşünülmesine karşın, günümüzün en ciddi araştırmacılar onun herhangi bir kesin tanımlamaya karşı direndiği kanısındalar(2). Onun sırları üzerinde bir araştırma belki de en iyi şekilde en ünlü üstadlarının kişiliklerini ortaya çıkarmakla başlayabilir. Bu kişiler konuya  gülünç hale düşüren fanatik "püfleyiciler"den tamamen ayrı durmaktadırlar. Bunlara "püfleyici" denilmesi kullandıkları körüklere borçludur ve onları üstadlara kıyaslamak, düzenbazları gerçek hekimlere kıyaslamaya benzer. Ayrıntılı bir araştırma sonucunda üstadların dindar, doğal bilimlere eğilimleri olduğu ve genelde "püfleyiciler"de hakim olan açgözlülük ve kibirden uzak olduğu görülmektedir.        

Morienus yedinci asırda Kudüs yakınlarında dağlarda yaşayan bir münzeviydi. Oradaki Hıristiyan kilisesine her yıl büyük çapta altın göndermesi Arap kralı Halid'in dikkatini çekmişti ve sonuçta Kralı Simya sırlarına inisiye etti(3). Cabir (Geber, 8. asır) ve İbni Sina (Avicena, 10. asır) riyazetli Sufi tarikatlarına inisiye simyager ve hekimlerdi(4). Sufizm İslam mistisizmde İlahi Birliğe ulaşmada tefekkürü öngören bir zahitlik yoludur. Simyager Roger Bacon (1214-1292) bir Fransiska keşişiydi (5). Bir süre Fransiska örgütüne bağlı olan Raymond Lully (1235-1315),  Arnold de Villanova tarafından inisiye edildi. Lully'de bir Benedik keşişi olan ve bir süre Westminister Manastırının Baş Rahibi olduğu öne sürülen John Cremer'i inisye etmişti. Albertus Magnus (1193-1280) ve saygı değer öğrencisi Thomas Aquinas (1225-1274), her biri simya filozofları tarihinde üstad mertebesine ulaşmış Dominik keşişlerdi(6). Şüphesiz on dördüncü asrın en meşhur üstadlarından Nicholas Flamel simya "Büyük Çalışması" Magnum Opus'u, dindar Yahudilerinin Roma vergilerini ödemelerine yardımcı olmak üzere yazılmış klasik "Yahudi Abraham'ın Kitabı"nı deşifre ettikten sonra başarmıştı. Flamel esrarengiz bir şekilde elde edilen bir serveti Paris'te hastane inşası ve kilise onarımı için kullandığı kaydedilmiştir(7). On beşinci yüzyılın en ünlü üstadı efsanevi Benedik keşişi ve Erfurt'taki San Pedro Manstırının Baş Rahibi Basil Valentine'di. On beşinci asrın diğer büyük bir simyageri Kudüs'lü San John Şövalyeleri örgütüne 100 bin İngiliz Sterling değerinde simya altını bağışladığı kaydedilen ve bir Karmelit keşişi olan Sir George Ripley'di(8).  Papa John XXII'da (1316-1334) bir simya üstadı olarak kaydedilmiştir ve dönüştürmeyle ilgili önemli bir simya eseri ona atfedilmiştir. Çalışmalarının bir ürünü olduğu rivayet edilen kayda değer ve menşei esrarengiz bir servet olan on sekiz milyon florinlik altın külçeyi kiliseye vasiyet etmişti(9). Dom Anthony-Joseph Pernety (1716-1796), bir Benedik keşişi, yakın zamanlarda yeninden basılan açık ve sarih bir ansiklopedi tarzında yazılan bir Simya klasiğini yazmıştı(10). Hatta Martin Luther bile Simya için "... sadece pratik yararından değil, fakat kilise doktrinlerini doğruladığı için..."(11) simyayı övgüye laik görmüştü.  Prestijli dergi Nature'de yakın zamanda yazılan bir makalede Sir Isaac Newton'nın Simya ile ilişkisini incelemeye aldı(12).  Bu denli önemli ve ünlü insanların zihninde simyaya yer verilmesi saçmalıktan mı ibarettir? 

Simya dönüşümünü sadece Newton değil, aynı zamanda on yedinci asrın iki önemli bilim adamı G. W. Leibniz ve Robert Boyle, "modern kimyanın babası" açıkça kabul ettiler. Günümüzde, araştırmacı B.J.T. Dobbs, bu çağın salt mistik havasını ince ayrıntılarla The Foundations of Newton's Alchemy or the Hunting of the Green Lyon, "Newton Simyasının Temeli veya Yeşil Ejderha Avı" (13) adındaki klasikleşen eserinde işlemektedir. Burada, Newton'un son otuz yıllını içeren Felsefe Taşı, Lapis Philosophorum'u bulma uğruna başarısız çabalarını anlatıyor.  Bu eserin devamı niteliğinde yazdığı muhteşem The Janus Face of Genius: The Role of Alchemy in Newton's Thought, "Dahiliğin İki Yüzü: Simyanın Newton Düşüncesindeki Rolü" kitabında Dobbs, Newton'un simya konusunda asal dürtüleri mistik Hakikatlere karşı duyduğu ruhsal arayış olduğunu belirtiyor(14).

Nasıl oluyor da İngiliz Müzesi, British Museum'de simya dönüşüme atfedilen altın cisimler bulunmaktadır(15)? Nasıl oluyor da bu cisimlerin altın üs sayı değerleri bulundukları çağın teknolojisinin ürettiği numunelerden daha saftır? Nasıl oluyor da dönüşüm konusunda bu denli fazla şahitlerin gözlemleri bulunmaktadır? Neden oluyor ki, M.Ö. 144 yılında bir Çin İmparator Bildirisi simyasal yöntemlerle altın imal edenlere ölüm cezası verileceğini ilan etmişti? Neden Henry IV on altıncı asır İngiltere'de simya ile altın imal edilmesini yasaklamıştı?

Eğer simya gerçekten doğanın asal arketip işlevleriyle mistik bir birlik arayışıysa, o zaman üstad bu yaratıcı işlevi sembolik laboratuar çalışmaları ve kimyasal işlemleriyle ve tabii ki vazgeçilmez olarak İlahi Takdirin desteğiyle tekarlamak istiyordur. Nasıl bütün yaşam İlahi Mükemmelliğe doğru tekamül ediyorsa, metaller de altına tekamül eder. İşte, simyager bu esas tekamül işlevini, çalışmalarının semeri olan basit metalleri en saf altına dönüştüren katalizör Felsefe taşı, kırmızı toz ile hızlandırır. Böyle bir Büyük Çalışma, Magnum Opus'un arkasındaki esrarengiz gerçek izah edilemez, sadece gösterilebilir. Aynı şekilde mistik hal gerçek kişisel deneyim gerektirir, buna salt inanç yetmez.        

 

KAYNAKÇA

1. Paules, Louis and Bergier, Jacques. 1983. The Morning of the Magicians, Scarborough, p.66 .
2. Grossinger, Richard. 1983. The Alchemical Tradition through the late 20th Century, Io. 31, North Atlantic, p.240.
3. Stavenhagen, Lee. 1974, A Testament of Alchemy, University Press of New England, p. 5.
4. Holmyard, E.J. 1968. Alchemy, Penquin, p. 71.
5. Waite, A.E. 1970. Alchemists through the Ages, Steiner, p. 63.
6. Klossowski de Rolla, Stanislas. 1988. The Golden Game, Braziller, p.114.
7. Ibid. 5, p.108.
8. Ibid. 5, p 135.
9. Ibid. 5, p 9310.
10. Pernety, Anoine-Joseph, An Alchemical Treatise on the Great Art, Weiser, 1995.
11. Courdert, Allison, 1980. Alchemy, Shambala.
12. Gregory, R. 1989. Nature, vol.342, Nov 31, p.471.
13. Dobbs, B.Y.T. 1975. The Foundations of Newton's Alchemy or the Hunting of the Green Lyon, Cambridge.
14. Dobbs,B.Y.T. 1991. The Janus Face of Genius: The Role of Alchemy in Newton's Thought, Cambridge.
16. Powell, N. 1976. Alchemy, Doubleday.



-------------
Ya Rahman, Ya Rahim, Ya ALLAH


Mesajı Yazan: Takyon_7
Mesaj Tarihi: 17-Haziran-2007 Saat 17:33

Simyanın Öyküsü, 

Ezoterizm ve Bilimsel Gelişim...  

..................Derleyen: Thamos (GEOMETRİ)

Simyanın özgün anlam ve amaçlarının yeniden kurgulanması çağdaş bilim tarihi yazımının kavrayışlarına bağlıdır. Kısa zaman önce Simya, ya kimya biliminin bir öncüsü biçiminde yani çocuksu, bilim öncesi bir öğreti olarak ya da kültür ile bağıntısı bulunmayan aptalca boş inanlar yumağı olarak değerlendiriliyordu.

İlk bilim tarihçileri, Simya metinlerinde kimyasal olguların gözlemlerini ve ilintili bilimsel buluşların ön izlerini aramışlardı. Ancak böyle bir tutum, büyük edebiyat yapıtlarını içerdikleri tarihsel gerçekler, ahlâk ilkeleri ya da felsefi anlamlar bakımından gruplandırmak gibi yanlış bir yaklaşımla eşanlamlıydı. Simyacıların gerçekten doğa bilimlerinin gelişimine katkıda bulundukları kuşku götürmez, ancak onlar bu katkıyı dolaylı biçimde, yalnızca canlı özdeğe ve minerallere karşı besledikleri ilginin bir sonucu olarak gerçekleştirmişlerdir. Zira simyacılar, soyut düşünürler ya da eğitimli bilginler değil, salt deney yapan kişilerdi. Yine de, deneye olan eğilimleri sırf doğal olanla sınırlı değildi; bitkiler ya da madenler üzerinde yaptıkları deneylerin çok daha tutkulu bir amacı vardı: “kendi yaşam biçimlerini dönüştürmek.”

Bilim tarihi yazımında kısa süre önce ortaya çıkan Simya ile ilgili perspektif değişimi kendi başına önemli bir kültürel olgudur. Bu yeni yaklaşımı, J. Needham ve N. Sivin’in Çin Simyası hakkındaki yapıtlarında, P. Krauss ve H. Corbin’in İslam Simyası ile ilgili araştırmalarında, H. T. Shephard’ın Helenistik dönem ve W. Pagel ile A. G. Debus’un Rönesans dönemi ve sonrası üzerine gerçekleştirdikleri incelemelerde gözlemlemek olasıdır.

Simyayı, kendi özgün bağlamı içinde ve daha doğru bir biçimde kurgulayabilmek için akılda tutulması gereken temel öğe şudur: Simya, varolduğu tüm kültürlerde her zaman bir ezoterik ya da mistik geleneğe sıkı sıkıya bağlı olmuştur; Simya, Çin’de Taoculuk ile, Hindistan’da Yoga ve Tantra ile, Helenleşmiş Mısır’da Gnosis ile, İslam ülkelerinde Tasavvuf akımları ile, Ortaçağ ve Rönesans boyunca Batıda Hermetizm, Kabala ve Hıristiyan Gizemciliği ile iç içe geçmiş biçimdedir. Özetle, tüm simyacılar kendi sanatlarının, önde gelen gizemci ya da içrek geleneklerin amaçlarına benzer amaçları olan ezoterik bir teknik olduğunu ifade etmişlerdir.

Bazı Simya uygulamalarının kendine özgü tekil nitelikleri bir yana bırakılırsa, üzerinde titizlikle durulması gereken en önemli genel nitelik “Giz” konusu, doğrusu Simya teknikleri ve öğretilerinin ezoterik bir biçimde aktarımı sorunudur. İS. 2. yüzyıldan kaldığı sanılan ve en eski Helen Simya metni olarak bilinen “Physike Kai Mystike”, bu kitabın bir Mısır tapınağının sütunlarından birinin içine gizlenmesini ve sonradan bulunmasını anlatmaktadır. Klasik bir Hint Simya çalışması olan “Rasarnava”nın giriş bölümünde Tanrıça Şiva, “Jivan-mukta” (yaşarken özgür olan kişi) olabilmenin gizini tanrıların bile bilmediğini söylemektedir. Çinli simyacıların en ünlüsü olan Ko Hung (260 – 340), gizin önemi üzerinde ısrarla durmaktadır: “Giz, etkili reçeteler demektir…yazılı olan maddeler pek sıradan, olağan maddelerdir, ama ilgili formül bilinmiyorsa, bu maddeleri nitelendirmek olanaksızdır.” Simya metinlerinin bilinçli olarak düzenlenen anlaşılmazlığı, Rönesans sonrası Batı yazımında neredeyse ortak bir nitelik kazanmıştır. “Rosarium Philosophorum”da bir simyacı şöyle demektedir: “Yalnızca Felsefe Taşı’nı üretmeyi bilen kişiler, Felsefe Taşı hakkındaki sözleri anlayabilirler.” Üstelik Rosarium, bu konuların “gizemli bir biçimde” aktarılması gerektiği hakkında okuyucuyu uyarmaktadır. Kısacası, bir “Gizli Dil” ile karşı karşıya bulunmaktayız. Kimi yazarlara göre, “gizi kitaplarda açıklamamak üzerine yemin edilmesi” bile söz konusu olmuştur.

Oysa bilindiği gibi gizin korunması; seramik, metalürji, tıp ve matematik gibi tüm tekniklerin ve bilimlerin başlangıcında genel bir kural olarak uygulanmıştır. Eski Çin ve Hindistan’da, Antik Yunan ve Ortadoğu’da yöntemlerin, aygıtların ve reçetelerin gizli aktarımı hakkında zengin bir belge birikimine bugün sahip bulunmaktayız. Üstelik çok daha yakın bir dönemde Galien’nin kendi öğrencilerinden birini, öğrenmekte olduğu tıp bilimini tıpkı Eleusis Gizemleri’ndeki “Telete” gibi algılaması gerektiği hakkında uyardığını bilmekteyiz. Gerçekten bir mesleğin, bir tekniğin ya da bir sanatın gizlerinin bir kişiye açıklanması inisiyasyon anlamını taşımaktadır. Yine de Simyada, gizlerin iletilmesi çok daha geniş bir mitolojik yapının parçasıdır. Bu yapı şöyle açıklanabilir: “Zamanın başlangıcında, Simya gizleri kimi efsanevi kişilere verilmiştir, ancak sonradan bunlar titizlikle gizlenmiş, mühürlenmiştir; bu uzun saklama döneminin sona ermesi çok yenidir ve artık özgün gizlere yeniden ulaşmak olası olmuştur; elbette, bu gizlerin açıklamalarına ulaşma hakkı yalnızca özel bir inisiyasyondan geçmiş birkaç seçkin kişiye aittir.”

“Geçmişin karanlık çağlarından beri saklanan ve kısa süre önce yeniden ortaya çıkarılan eski gizlerin açıklanması” biçiminde kalıplaşmış mitler, İsa’dan önceki son dört yüzyıl boyunca büyük bir yaygınlık göstermişlerdir. Bu temaya Hindistan’da olduğu gibi Ortadoğu’da, Mısır’da ve tüm Akdeniz yöresinde rastlanmıştır. Helenistik çağlarda Platon’un öğrencisi Heraclides Ponticus ile başlayan ve sayısız kehanet kitaplarına, evrenin sonu ile ilgili yapıtlara, Yahudilerin epigraflarına ve “Corpus Hermeticus”a kadar uzanan koskoca bir “gizlerin açıklanması” yazımı geliştirilmiştir.

Bu metinlerde açıklanan gizler, tarihin belli başlı ve kısa süre içinde gerçekleşecek olayları ile bağlantılı olabilirler (kehanet kitapları ve evrenin sonu ile ilgili yapıtlarda olduğu gibi); ya da yetkinliği, bilgeliği, kurtuluşu ve hatta ölümsüzlüğü sağlayacak yöntemleri öğretmek savında olabilirler.

Simya ile ilgili yazım ikinci gruba girer; Çinli, Hintli, Müslüman ve Avrupalı simyacıların yazıları, hastaları iyileştiren, insan yaşamını uzatabilen, metalleri yetkinleştiren yani altına dönüşmelerini sağlayan ve insana ölümsüzlük veren yöntem, deney ve formülleri içermektedir. Bu sonuçların elde edilebiliyor olması, giz ve gizlilik ilkelerinin ortadan kalkmasına yol açmaz. Ko Hung’a göre, iksiri elde eden ve böylece ölümsüz (Hsien) olan kişiler dünyada dolaşmaya devam ederler, ancak ölümsüz olduklarını saklarlar ve onların bu niteliklerini sadece diğer simyacılar fark edebilir. Hindistan’da ise, Sanskritçe ya da gizli dillerle yazılmış olan ve “Siddhi”lerden söz eden geniş bir edebiyat vardır (Siddhi’ler, kendilerini nadiren açığa veren, yüzyıllar boyunca yaşayan yogi simyacılardır). Orta ve Batı Avrupa’da da aynı inanç ile karşılaşılır: kimi simyacılar ve hermetistlerin, kimselere belli etmeden sonsuza kadar yaşadıkları varsayılır (Nicolas Flamel ve eşi Pernelle örneğindeki gibi). Aynı mit 17. yüzyılda “Rose-Croix”lar hakkında, 18. yüzyılda ise daha popüler bir biçimde gizemli Saint-Germain Kontu hakkında da yayılmıştır.

“Uzun süren karanlık çağların ardından yeniden ortaya çıkartılan özgün gizler ve bugün bu gizlere sahip olup çalışmalarını herkesten saklayan inisiyeler” biçiminde geliştirilen mitolojik örgü, Simyanın anlaşılabilmesi için büyük önem taşımaktadır. Simyada “Opus” (yapıt) bir inisiyasyon sürecidir, yani insanın varlık koşullarını kökten değiştirmeyi amaçlayan bir dizi özel deneyimler silsilesidir. Ne var ki, başarıya ulaşan simyacı, ulaştığı yeni varlık biçimini herkesin anlayacağı bir dille ifade edemez, “gizli” bir dil kullanmak zorunluğunu duyumsar. Diğer taraftan, şaşırtıcı derecedeki uzun yaşamını ya da ölümsüzlüğünü gizlemelidir. Bu gizliliğin nedeni, Budha’nın “Bhikku”lardan mucizevi güçlerini gizlemelerini istemesindeki nedenle aynıdır: “cahillerin aklı karışabilir ve masumlar yoldan çıkabilir”.

Simyanın kökenleri bir yana bırakılsa da; sağlık, uzun yaşam, metallerin altına dönüştürülmesi, ölümsüzlük iksirinin hazırlanması gibi Simya amaçlarının Doğuda olduğu gibi Batıda da çok uzun bir geçmişe sahip oldukları açıktır. Bu geçmiş, oldukça anlamlı bir biçimde, belirgin bir mitsel-dinsel yapıya bağlanmaktadır. Gerçekten, insana uzun yaşam, gençlik ya da ölümsüzlük sağlayan bir su kaynağı, bir ağaç ya da bir bitkiden söz eden sayısız mit vardır: Hint Veda’larında “Soma”, İran’da “Hacma”, Helenler’de “Ambrosia”, Keltler’de ölümsüzlük besininin bulunduğu efsanevi kazan, Gençlik Pınarı, mucize yaratan otlar ve ulaşılması çok zor olan bir ağacın gençlik veren meyveleri. Tüm Simya geleneklerinde, ama özellikle Çin Simyasında, bazı özel meyve ve bitkiler sonsuz gençliğin ele geçirilmesinde ve yaşamı uzatma sanatında büyük öneme sahiptirler.

Arkaik bir mitsel şema ile Simya arasındaki süreklilik, “kökenlere simgesel geri dönüş töreninin” uyarlanması ve yorumlanmasında çok daha açık biçimde görülür. Örneğin eski Hindistan’da, inisiyasyon töreninin arketipi olan “Diksa” ritüeli ayrıntılı olarak bir “regressus ad uterum” (ana rahmine geri dönüş) temsilidir. Aday, ana rahmini simgeleyen bir kulübeye kapatılır; adayın dölüte dönüştüğü varsayılır; kulübeden çıkış rahimden çıkan dölütü simgeler ve adayın “tanrılar evrenine doğduğu” söylenir. Hindistan’ın en ünlü tıp uzmanlarından Caraka, hastaları iyileştirmek ve yaşlıları gençleştirmek için benzer bir tedavi önerir: hasta, karanlık bir odaya kapatılarak “regressus ad uterum” konumuna sokulur. “Ayurveda”nın bir bölümü özellikle gençleşmeye ayrılmış olup bu bölümün adı, tam karşılığı “Özsu Yolu” anlamına gelen “Rasayana”dır. Ancak Rasayana sözcüğü Simya anlamına da kullanılmaktadır. “Rasa” sözcüğü ise sonraları cıva anlamına kullanılmaya başlanmıştır. Görüldüğü gibi, anne karnına simgesel geri dönüş ve daha yüce ruh durumu içine yeniden doğuş biçimindeki inisiyasyon ritüeli, özellikle gençleşme sağlayan bir teknik olarak Hindistan’daki geleneksel tıp uygulamalarından biri olmuştur. Üstelik, bu yöntemin adı daha sonraları “Simya” anlamına da kullanılmaya başlamıştır.

“Regressus ad Uterum” yaklaşımı, Taocu bir teknik olan “Dölüt Soluğu” (Embryonic Breathing) denilen bir uygulama için de geçerlidir. Kişinin, dölüt durumuna benzer bir biçimde kapalı devre soluk almayı taklit etmeye gayret ettiği bu yoga uygulamasında ulaşılmak istenen amacı pek tanınmış olan şu sözler açıklar: “Temele inerek ve kökene dönerek, ihtiyarlık kovulur, dölüt durumuna dönülür.” Bir diğer Taocu metin aynı uygulamayı şöyle aktarır: “ İşte bu nedenle Budha, büyük bağışlayıcılığı ile, ateş Simyasının yöntemlerini açıklamış ve böylece insana, döl yatağına geri dönerek, kendi gerçek doğasını ve yaşamın bolluğunu oluşturma yolunu öğretmiştir.”

Bu motif Batının Simya metinlerinde de sık sık görülür. Sayısız örnekler arasından belki de en anlamlısı Paracelsus’un yazdıklarıdır: “Tanrı’nın krallığına ulaşmak isteyen kişi, önce bedeniyle annesine girmeli ve orada ölmelidir.” 18. Yüzyıldan kalma bir metinde şu sözler yer almaktadır: “ Eğer ikinci kez doğmazsam, Tanrı’nın krallığına giremem. Bu yüzden, annemin karnına geri dönmek ve gençleşmek istiyorum.”

Tüm bu simge, ritüel ve uygulamalar, temel bir düşüncenin altını çizmektedir: gençliğe yeniden kavuşmak ya da uzun yaşamak için, kökene geri dönmek ve böylece yaşama yeniden başlamak gereklidir. Ancak bu düşünce, zamanı ya da geçmişi yürürlükten kaldırmak anlamını içermekte, daha doğrusu zamanın akışı üzerinde bir denetimi öngörmektedir.

Eski madencilerin inanç ve uygulamalarında, benzer bir düşünceyi görmek olanaklıdır: “Maden cevherleri, toprak ananın kutsallığına katılırlar.” Maden cevherlerinin, tıpkı dölütler gibi, toprağın karnında geliştikleri ve büyüdükleri inancına oldukça sık rastlanır. Madencilik sanatı, böylece bir tür ebelik niteliğine kavuşmaktadır. Madenci, yeraltındaki dölüt gelişimine müdahale eden kişidir: maden filizlerinin gelişme ritimlerini hızlandıran, doğanın yapıtına destek olarak, daha erken doğum yapmasını sağlayan kişilerdir onlar. Kısaca, uyguladığı teknikler sayesinde insan, yavaş yavaş zamanı ele geçirmekte, insanın emeği Zamanın yapıtının yerini tutmaktadır.

Metalürji, “çocuk” maden filizlerini “yetişkin” madenlere dönüştürür. Bu yaklaşımın altında yatan bir düşünce ise şudur: maden filizleri, yeterince zaman tanınması durumunda, Toprak Ananın karnındayken gelişmelerini tamamlayıp, “saf” maden olma niteliğine ulaşacaklardır. Söz konusu düşüncenin daha ileri taşınması, binlerce yıl boyunca rahatsız edilmeden gelişmelerini sürdüren “gerçek” madenlerin sonunda altına dönüşeceği varsayımıdır. Çok sayıda geleneksel toplulukta yaygın olan bu inanç, Batı Avrupa’da sanayi devrimine kadar varlığını sürdürmüştür. Örneğin henüz İ.Ö. 2. yüzyılda Çinli simyacılar, değersiz madenlerin uzun yıllar geçtikten sonra “soylu” madenlere dönüştüklerini yazmışlardır. Güneydoğu Asya’da yaşayan uluslar da aynı kanıyı paylaşmaktaydılar: “Annam’lılar, ocaklardan çıkartılan altının, yüzyıllar boyunca yavaş yavaş oluştuğuna ve eğer toprağın kazılmasında erken davranılırsa, altının çıkarıldığı noktada bronz bulunacağına inanırlardı”.

Örnekler daha çoğaltılabilir. 18. Yüzyılda Batılı bir simyacının yazdıklarını yinelemekle yetinelim: ” Tasarılarına karşı çıkan engeller olmasaydı, Doğa daima tüm üretimlerini tamamlardı…Bu nedenle, yetkin olmayan metallerin varlığını, doğanın düşük yapması gibi değerlendirmeli, zira bunların ortaya çıkması, doğanın eylemlerinden saptırılması, ellerini bağlayan bir direnişle karşılaşması ve alışageldiği düzenli davranışları önleyen engellerle uğraşması nedeniyledir. Yine bu yüzdendir ki, yalnızca tek bir metali üretmek istemesine karşın, çok sayıda metali üretmiş olmaktan huzursuzdur. Doğanın arzularının tek evladı altındır. Altın, doğanın meşru çocuğudur, çünkü ancak altın onun gerçek üretimi olabilir.”

Öyleyse olgunluğa ulaşan bir ürün olmak, altının soyluluğudur; diğer madenler bayağıdırlar, zira olgun değildirler. Diğer bir ifade ile, Doğanın en son amacı madenler evreninin tamamlanması, olgunlaşmasıdır. Tüm madenlerin doğal biçimde altına dönüşmeleri o madenlerin kaderidir, zira Doğa yetkinliğe doğru yol alır.

Altının kışkırttığı bu aşırı övgü, bu konuda bir süre daha oyalanmamızı gerektirir: “Homo Faber”in olağanüstü mitolojisi, tüm mitler, efsaneler ve epik şiirler, doğanın insanlar tarafından fethedilmeye başlanmasını anlatır. Ancak altın, bu mitolojinin kapsamında bulunmaz. Altın, “Homo Religiosus”un bir yaratısıdır, zira bu metal yalnızca simgesel ve dinsel nedenlere bağlı olarak değer kazanmıştır. Ne alet, ne de silah yapımına yaramadığı halde, insanların belki de en fazla işledikleri maden altın olmuştur. Tarihin akışı içinde, taş kullanımından başlayarak sırasıyla tunç, demir ve nihayet çelik işlenmesine kadar tüm teknik yeniliklerde, altın hiçbir rol üstlenememiştir. Üstelik elde edilmesi en zor madenlerden biridir; 6-12 gram altın elde edebilmek için, tam bir ton maden cevherinin yeryüzüne çıkartılması gereklidir. Yine de firavunlar döneminden günümüze dek, insanoğlu ısrarla altın peşindeki şehvetli arayışını sürdürmüştür. Doğanın ve insan varlığının giderek artan biçimde kutsallığını yitirmesine karşın, altının ilksel-simgesel değeri asla yok olmamıştır.

İS. 3. yüzyıldan başlayarak yazılmış olan ve Veda’lardan daha eski ritüel metinleri olan “Brahmana”larda, “Altın, ölümsüzlüktür” diye yazılıdır. Sonuç olarak, metalleri altına dönüştüren iksiri elde eden, ölümsüzlüğe de ulaşacaktır; madenlerin dönüşümü mucize içeren bir gelişime eşdeğerdir. Ünlü simyacı Arnold de Villanova’ya göre, “Doğada öyle saf bir varlık bulunmaktadır ki, Simya ile elde edilip yetkinleştirildiği durumda, dokunduğu tüm yetkin olmayan varlıkları kendine dönüştürecektir.” Diğer bir ifade ile iksir (ya da “Felsefe Taşı”), doğanın işini üstlenmekte ve tamamlamaktadır. “Speculum Minus Alchimiae”de Simone da Colonia’nın dile getirdiği gibi, “Bu sanat bizlere “el iksir” adı verilen bir ilaç yapmayı öğretmektedir. Bu ilaç, yetkin olmayan madenlerin üzerine dökülürse, onları tümüyle yetkinleştirir. İlacın amacı da budur.”

Ben Johnson, “Simyacı” (Alchimiste, 2. perde, sahne 2) adlı piyesinde aynı düşünceyi işler. Piyesteki kişilerden biri olan Surly, Simya ile ilgili bir yaklaşımını paylaşmakta tereddüt etmektedir. Surly’e göre, madenlerin gelişimi hayvanların dölüt olarak gelişimi ile benzerdir ve yumurtadan çıkan civciv ile eşdeğer biçimde, herhangi bir maden toprağın derinliklerinde yavaş yavaş olgunlaşacak ve sonunda altın biçimine gelecektir. “Zira yumurta, aslında bir “in potentia” civcivdir ve doğanın buyrukları ile bu amacına yönelir” diye açıklar Surly. Oyunun bir diğer karakteri olan Subtle söyle yanıtlar: “Kurşun ve diğer madenler de tıpkı öyledir. Onlara zaman tanınsa, altın biçimine gelirler.” Bir başka kişi, simyacı Mammon söze karışır: “Bizim sanatımız işte böyle gerçekleşir.”

Dahası, iksirin tüm organizmaların zaman ritmini, yani gelişmelerini hızlandıracağına da inanılırdı. Ramon Lull şunları yazmıştı: “İlkbaharda muazzam ve harikulade sıcaklığı ile “taş”, bitkilere yaşam verir; bir tuz taneciği kadarını su dolu bir ceviz kabuğu içinde eritirsen ve bununla bir asmayı sularsan, mayıs ayında olgun üzümler elde edersin.” Tıpkı Arap ve Batı Simyası gibi, Çin Simyası da iksirin tedavi edici evrensel özelliklerini hep övmüştür. Ko Hung sık sık, iksirin sıradan metalleri “iyileştireceğini” ve onları altına dönüştüreceğini yineler. Roger Bacon, “Opus Majus” adlı yapıtında felsefe taşı ya da iksir terimlerini kullanmaksızın “en değersiz madenlerin bile saflıklarını ve yetkinliklerini sağlayacak, bedenin pisliklerini yok edecek ve böylece ölümü engelleyerek, yaşamı yüzyıllar boyu sürdürecek bir ilaç” bulunduğundan söz etmektedir. Arnold de Villanova’ya göre “felsefe taşı tüm hastalıkları iyileştirir…Bir ay sürecek bir hastalığı bir günde, bir yıl sürecek olanı on iki günde, daha uzun sürecek olanı ise bir ayda iyileştirir. Yaşlılara gençliği geri verir. ” Böylece, “Opus Alchimicum”un temel gizinin, simyacıya “insansal zaman” ile “kozmik zaman” üzerinde egemenlik vermek olduğu anlaşılır.

Doğada üç farklı zaman ritminin bulunduğu ayrımsanabilir; jeolojik zaman, bitkisel ve hayvansal zaman, ve insansal zaman. Diğer bir söyleyiş ile, doğa muazzam bir canlı organizmadır ve doğayı oluşturan her şey – madenler, taşlar, bitkiler, hayvanlar ve insanlar – bir tohumlama, bir filizlenme ve bir doğum sonucu meydana gelmiştir. Yine de yaşam ritimleri her yaşam biçimi için farklıdır; madenlerin olgunluk düzeyine ulaşmaları binlerce yıl sürer, oysa bitkiler bir kaç ay içinde büyürler, çoğalırlar ve ölürler. Zamana egemen olmak için bu farklı ritimleri denetlemek, zamansal döngüleri değiştirebilmek gerekir. Daha önceden sözü edildiği gibi, eskiden madenciler ateş sayesinde madenlerin gelişimini hızlandırdıklarına inanırlardı. Simyacılar daha tutukluydular: değersiz madenleri “iyileştirerek”, onların olgunlaşma için gereken sürelerini hızlandıracaklarını, bu madenleri daha “soylu” madenlere ve en sonunda altına dönüştürebileceklerini düşlerler; daha da ileri giderek, iksir sayesinde insanları hastalıklardan kurtaracaklarına, gençleştireceklerine ve yaşamlarını sonsuza kadar uzatarak onlara ölümsüzlüğü vereceklerine inanırlardı. Özetle, simyacılar için yaşam, organik zamanın “Epiphania”sıydı (Cisimleşme). Ancak, doğal çevrime etkin olarak müdahale eden simyacı, “Eskatolojik” olarak nitelendirilebilecek yeni bir olguyu devreye sokmaktaydı. İyileştirme, hızlandırılan olgunlaşma ve doğanın yarattıklarının yetkinleştirilmesi, yani bir bütün olarak “Opus Alchimicum”, doğal bir eskatolojinin meydana çıkmasına neden olmaktadır; zira simyacı, doğanın “gerçekleşmesini ve sonunu” öncelemektedir.

Böylesi bir yaklaşım, İsa sayesinde kozmik bir kurtuluşa ulaşmayı hayal eden, yani ayinin kutsallığı vasıtasıyla kozmik özdeğin dönüşümünü ümit eden, Teilhard de Chardin’in düşünceleri ile kıyaslanabilir. Batılı Simyanın içerdiği dinsel ideoloji ile Teilhard de Chardin’in iyimser teolojisi arasında bir simetri bulunmaktadır.

Ancak öncelikle Batı ve Orta Avrupa’da simyanın nasıl geliştiğine kısaca göz atmak doğru olur. İtalya’da Rönesans döneminin başlangıcında Helen Hermetizminin ve Neoplatonculuğun yeniden keşfedilmesinin yarattığı heyecan yaklaşık olarak iki yüzyıl kadar sürmüştür. Neoplatoncu ve Hermetik öğretilerin, o dönemdeki felsefe ve sanat üzerinde derin ve yaratıcı bir etki yaptıklarını; doğa bilimleri ile Simyanın eğitimin ve politika kuramlarının gelişiminde önemli bir rol oynadıklarını bugün biliyoruz.

Simyanın, madenlerin “büyümesi” ve dönüşümü, zorunlu giz saklama, felsefe taşı ve iksir gibi temel bazı unsurlarının Ortaçağdan başlayarak Rönesans ve Reforma kadar nesilden nesile aktarıla geldiğini anımsamalıyız. Örneğin 17. yüzyıl bilim adamları, madenlerin “büyümesi” hayalinden hiç kuşku duymadan, tam tersine, simyacıların doğaya destek olup olamayacaklarını irdeliyorlar, “bunu daha önce gerçekleştirdiğini ileri sürenlerin ise, namuslu mu, salak mı, yoksa şarlatan mı olduklarını tartışıyorlardı”. Rasyonel kimyanın ilk büyük temsilcisi olduğu kabul edilen, deneysel çalışmaları ile ünlü Herman Boerhaave (1664-1739), madenlerin dönüşümü hakkındaki inancını sürdürüyordu. Simyanın Newton tarafından gerçekleştirilen bilimsel devrim üzerindeki önemli etkisi de göz ardı edilmemelidir.

Ne var ki, Neoplatonculuk ve Hermetizm etkisi altında Ortaçağın Simyası başvuru dizgesini genişletmekteydi. Aristocu model artık yerini; insan, evren ve yüce Varlık arasında bağlantı sağlayan tinsel arabulucular üzerinde ısrarla duran Neoplatoncu modele bırakmıştı. Simyacı ile doğa arasında işbirliğini öngören eski ve evrensel inanış, bu gelişme ile birlikte din bilimsel bir anlam kazanıyordu. Buna bağlı olarak Simyacılar, tıpkı İsa’nın ölümü ve dirilişi ile insanlığı kurtarması gibi, “Opus Alchimicum” ile doğanın kurtuluşunun sağlanacağını düşünüyorlardı. 16. Yüzyılda yaşayan hermetist Heinrich Kunrath, felsefe taşı ile “Makrokozmosun Oğlu” İsa’yı özdeşleştiriyordu; insan denen Mikrokozmos zaten İsa tarafından bütünlenmemiş miydi! Jung, Rönesans dönemindeki Simyanın bu dinsel niteliğine büyük önem vermiş, İsa ile felsefe taşı arasındaki koşutluğu titizlikle incelemişti. 18. Yüzyılda, Benediktin keşişi Dom Pertney, Hıristiyan Gizeminin simyacı yorumunu şöyle kaleme almıştı: “…İksir dedikleri aslında, erden bir toprakta cisimleşen evrensel tinin bir parçasıdır; damıtılarak elde edilmeli, sarsılmaz yetkinliğe ulaşması için gereken tüm işlemlerden geçirilmelidir. İlk aşamada bulanıktır, kendi kanını akıtır; çürüme sırasında ölür; siyah rengin ardından beyazlaşma başlayınca mezarın karanlıklarından sıyrılır ve zaferle dirilir; çok incelerek göğe yükselir, oradan yaşayanları ve ölüleri yargılar, her birini yapıtlarına göre ödüllendirir. Ölüler, insanın saf olmayan, özünden uzaklaşmış kısmıdır; ateşe dayanıklı değildir ve “Gehenne” (Cehennem) içinde yok olur.”

Rönesans’tan itibaren eski işlevsel Simya, yeni kazandığı mistik ve dinsel yorumlamaları ile birlikte, doğa bilimlerini ve sanayi devrimini zafere taşıyacak olan olağanüstü kültür değişimi üzerinde ağırlıklı bir rol üstlenmiştir. Simyanın yapıtları sayesinde, insanı ve doğayı yeniden kazanmak umudu, Batıda Hıristiyanlığın Giacchino del Fiore’den beri saplantısı biçimine gelen kökten bir “Renovatio” (Yenilenme, Yeniden Doğuş) özleminin uzantısından başka bir şey değildir. Bu gençleşme ya da “Tinsel Rönesans”, Hıristiyanlığın temel amacıdır; ancak çeşitli nedenlerle kurumsal din yaşantısı içinde giderek önemini yitirmiştir. Arda kalan bir “tinsel yeniden doğuş” özlemi, kolektif bir “metanoia” umudu, Ortaçağdaki “Bin Yılcı” halk hareketlerini esinlendiren beklentinin biçim değiştirmesi, kehanetler, mistik hayaller ve Hermetik Gnosis’tir. Tüm bu umutlar, “Opus Alchimicum”un yeniden yorumlanmasında esin kaynağı olmuştur. Ünlü simyacı, matematikçi ve bilim adamı John Dee, madenlerin dönüşüm gizine sahip olduğuna inanıyordu ve İmparator II. Rudolf’u buna ikna etmişti. Dee, okült işlemler vasıtasıyla özgür bırakılan tinsel güçlerin dünyayı değiştirebileceğini düşünüyordu. Sayısız çağdaşı gibi İngiliz simyacısı Elias Ashmole da; Simya, astroloji ve büyünün o dönemdeki bilimlere katkıda bulunduğuna inanıyordu. Paracelsus ve Van Helmond’un öğrencileri için ancak “Kimya Felsefesi” (Simya) ya da “Gerçek Tıp” çalışmaları ile doğayı anlamak olanaklıydı; dünyanın ve evrenin gizlerini açıklayacak olan astronomi değil, kimya idi; ve de Simyanın tanrısal bir anlamı vardı.

Yaratılışı bir çeşit kimya işlemi olarak değerlendirince, dünyadaki ve uzaydaki olguları da kimya terimleri ile yorumlamak gerekiyordu; simyacı, dünyada ve uzayda yer alan varlıkların gizlerini Makrokozmos-Mikrokozmos ilişkisine dayanarak öğrenebilirdi. Robert Fludd, insan bedenindeki kan dolaşımına, güneşin devinimine koşut bir açıklama getirmişti.

Çoğu çağdaşları gibi Hermetizm ve Simya meraklıları da, tüm sosyal, kültürel ve dinsel kurumlarda kökten bir dönüşüme hazırlanmakta ve bu değişimi beklemekteydiler.

Bu evrensel “Renovatio” için kaçınılmaz ilk aşama bilimde reform olmalıydı. 1614 Yılında yazarı bilinmeyen bir yapıt, “Fama Fraternitatis” bilimin yenilenmesi çağrısı ile “Rose-Croix” tarikatının düşünsel akımını başlattı.

Tarikatın efsanevi kurucusu Christian Rosenkrantz, tüm bilimlerin gerçek gizlerine ulaşmış bir kişi olarak düşünülürdü. Yalnızca Rose-Croix üyelerinin bildiği ve herkesten saklanan birçok kitap yazdığı ileri sürülürdü. İşte böylece 18. yüzyıl başlarında çok iyi bilinen bir olgunun yinelenmesini görmekteyiz: mitolojik bir kişi, bir gizli inisiye grubuna temel açıklamaları aktarmıştır; yüzyıllarca saklı tutulduktan sonra bu bilgilere yeniden ulaşılır; sayısız Çin ve Yunan metinlerinde görüldüğü gibi, bu buluş tüm dünyaya duyurulur; içtenlikle gerçeğin ve kurtuluşun peşinde koşan kişilerin dikkatlerine sunulur; yine de bu gerçekler, tarikat dışındakilerden gizlenecektir. “Fama Fraternitatis” yazarı aslında Avrupa’nın tüm bilim adamlarından bilgilerini gözden geçirmelerini ve reformu hızlandırmak için Rose-Croix’lara katılmalarını istemektedir.

Bu çağrıya yanıt öylesine geniş oldu ki, on yıldan daha kısa bir süre içinde, bu gizli örgütle ilgili yüzlerce kitap ve broşür yayınlandı. 1619 Yılında, “Fama Fraternitatis” yazarı olduğu düşünülen Johann Valentin Andreae, Bacon’a “Yeni Atlantis” adlı yapıtın esinini verecek olan “Christianopolis” adlı bir kitap yayınladı. Bu kitapta Andreae, bir kent-örgüt kurulmasını öneriyordu. Bu örgütün amacı, “Felsefi Kimya” üzerine yapılanan yeni bir bilgi yöntemini geliştirmek olmalıydı. Bu ütopik kentin merkezi, “gök ile yerin birleştiği ve doğa kitabına yazılmış tanrısal gizemlerin araştırılacağı” bir tür laboratuar olacaktı.

“Fama Fraternitatis” ile Rose-Croix’ları destekleyenler arasında, “Kraliyet Koleji” üyesi ünlü mistik simyacı Robert Fludd önde geliyordu. Fludd, okült bilimler üzerinde ciddi bir eğitimi olmayan kimselerin doğa felsefesinin bilgilerine ulaşmalarının olanaksız olduğunu ateşli bir dille belirtmekteydi. Fludd için, “Gerçek Tıp” bu felsefenin temeliydi: Mikrokozmos, yani insan bedeni, hakkındaki bilgilerimiz bize evrenin yapısını da öğretmekte ve bizi Yaratıcımıza yönlendirmekteydi; üstelik, evren hakkında ne kadar çok şey öğrenebilirsek, kendimiz hakkında bilgimiz o denli artmaktaydı.

Son dönemlerde gerçekleştirilen kimi çalışmalar, özellikle Delsus ve Yates tarafından yazılanlar, “Felsefi Kimya” ile okült bilimler üzerine yapılanan doğa bilimleri araştırmalarının sonuçlarını yeni bir ışık ile aydınlattılar. Yeterli teknik donanıma sahip laboratuarlarda gerçekleştirilen deneyler ile Simya reçetelerinin geliştirilmesine verilen önem, rasyonel kimyanın önünü açmaktaydı. Bilim adamları arasında sürekli ve sistemli bilgi alışverişi, çok sayıda akademilerin ve bilim derneklerinin kuruluşuna öncülük ediyordu. Yine de, “Gerçek Simya” düşü, bilimsel devrimin yaratıcılarını etkilemeyi sürdürmekteydi. 1658 Yılında yayınlanan bir denemesinde Robert Boyle, Simya gizlerinin özgür dolaşımını talep ediyordu; Newton ise, tam tersine, Simyanın gizlerinin tehlikeli olduğunu düşünüyor ve “Royal Society of Sciences” (Kraliyet Bilimler Derneği) sekreterine yazdığı bir mektupta Boyle’nin Simya bilgilerini gizli tutması gerektiğini bildiriyordu.

Newton, kendi Simya araştırmalarının ve deneylerinin sonuçlarını hiç yayınlamadı; ancak, 1940 yılına kadar ihmal edilen sayısız el yazmaları Profesör Dobbs tarafından incelendi ve “The Foundations of Newton’s Alchemy” (Newton Simyasının Temelleri) adlı bir yapıtta toparlandı. Dobbs, Newton’un “ne kendisinden önce, ne de kendisinden sonra yapılmadığı kadar derinlemesine, tüm eski Simya yapıtlarını incelediğini” belirtiyordu. Newton, bu yapıtlarda kendi kozmolojik sisteminde kullanabilmek için dünyanın yapısını araştırıyordu: çekim gücü hakkındaki buluşu bile Newton’u tümüyle doyurmamıştı. 1668’den başlayarak süren yoğun deneylerine karşın, 1679-1680 yıllarında yörünge deviniminin dinamiğini titizlikle incelemeye başlayıncaya kadar, cisimlerin devinimini yöneten enerjiyi bulamamıştı; bu çalışmalar Newton’un kozmosun kimyasal çekimi hakkındaki düşüncelerinin uygulamasıydı.

Newton, ilk zamanlardan bu yana “Tanrının, gerçek din ve doğa felsefesi gizlerini birkaç seçkin kişiye öğrettiğine, sonradan bu bilgilerin yitirildiğine, ancak kimi bölümlerini yeniden bulunduklarına ve masallara, mitolojik öykülere karıştıklarına” inanıyordu. Modern çağlarda bu bilgilere ancak deneyler yoluyla ulaşılabilirdi. İşte bu nedenledir ki Newton, gerçek gizleri barındırdığını varsaydığı ezoterizme yönelmişti.

Modern fizik ve mekanik bilimlerinin kurucusu olan Newton’un, ne okült açımların teolojisini, ne de Simyanın temeli olan madenlerin dönüşümü ilkesini asla reddetmemiş olması çok aydınlatıcıdır. Optik üzerine çalışmasında şunları yazmıştır: “Cisimlerin ışığa dönüşmesi ya da bu dönüşümün tersi, bu tür dönüşümlerden mutlu olduğu belli olan doğanın yasalarına uygundur.”

Profesör Dobbs’a göre, “Newton’un Simya hakkındaki düşünceleri öylesine derin temellere sahiptir ki, genel olarak onların değerinden asla kuşku duymamıştır ve 1675’ten sonra tüm çalışmalarını, Simyayı mekanik ile bütünleştirmeye adamıştır”. Newton’un ünlü yapıtı “Principia” yayınlandığında, düşmanları kitapta açıklanan güçlerin aslında okült güçler olduğunu ileri sürmüşlerdir. Dobbs, bu eleştirinin yabana atılmaması gerektiğini belirtir: “Newton’un güçleri, Rönesans okült literatüründe görülen, sempati ve antipati etkilerine çok benzemektedir. Ancak Newton bu güçlere, madde ve enerjiye denk gelen ontolojik bir statü kazandırmıştır. Bu güçleri ölçümleyerek, mekanik bilimini hayalcilikten kurtarmıştır.”

Richard Westfall, “Force in Newton’s Physics” (Newton Fiziğinde Güç) adlı yapıtında modern bilimin, hermetik gelenek ile mekanik felsefenin birleşmesinden doğduğu sonucuna ulaşır. Ancak bilim, şaşırtıcı gelişimi sırasında, hermetik mirasını bilmezden gelmiş ya da reddetmiştir. Diğer bir anlatım ile, Newton mekaniğinin başarısı kendi bilimsel ülküsünün ortadan kalkması ile sağlanmıştır; aslında Newton ve çağdaşları, gerçekleşenden çok farklı bir bilimsel devrimi beklemekteydiler.

Rönesans dönemi simyacılarının umutlarını ve doğayı kurtarma yönündeki amaçlarını geliştirerek ve sürdürerek Paracelsus, John Dee, Comenius, Andreae, Ashmole, Fludd ve Newton gibi farklı insanlar, Simyada çok daha tutkulu bir girişimin modelini görebilmekteydiler: yeni bir bilimsel yöntem ile insanın yetkinleşmesi. Onlara göre böylesi bir yöntem; doğa bilimleri, hermetik gelenek ve boş inançların üstünde bir Hıristiyanlığın bütünleşmesini sağlayacaktı. Bu tutkulu sentez, gerçekten de Platoncu, Aristocu ve Neo-platoncu metafizik düşüncelerin sentezi ile kıyaslanabilecek ölçüde önemli bir dinsel yenilik anlamına da geliyordu.

17. Yüzyılda ortaya çıkan bu yeni bilim yaklaşımı, Hıristiyan Avrupa’nın son dinsel atılımı oldu. Eski Yunan’da bilimin dinsel sistemlere bağlanmasını Pisagor ve Platon, önermişlerdi. Ama din-bilim bütünleşmesi en yoğun biçimde Çin kültüründe kendini göstermişti; bu nedenle, Çin’de kozmolojik, etik ve ontolojik etkileşimlerini dikkate almadan sanat, bilim ve teknolojinin kavranması olanaksızdır.

Sonuç olarak simyacının, ilk insanların doğayı değiştirmeleri ile başlayan çok eski bir projenin son aşamasını tamamladığı söylenebilir. Simyanın dönüşüm kavramı, doğayı değiştirmek isteyen insan eylemi hakkındaki unutulmuş bir inancın son ifadesidir. Simya miti, çok ender rastlanan iyimser mitlerden biridir; aslında “Opus Alchimicum” sadece doğayı dönüştürme, yetkinleştirme ya da yenilemekle yetinmez, yetkinliği insanın varoluşuna da yaygınlaştırmaya çalışır; insana sağlık, sonsuz gençlik ve hatta ölümsüzlük vermeye çabalar.

Dinler tarihi perspektifi altında, yitirilmesi tüm dünya üzerinde sayısız acıklı efsanelere esin kaynağı olan, insanın özgün yetkinliğine yeniden kavuşması umudunun Simyanın amacı olduğu belirtilmelidir.

Simyacı için, insan da bir “Yaratıcıdır”: doğayı yenileyebilir ve zamana egemen olabilir; böylece tanrısal yaratımı yetkinleştirir. Bu doğal eskatolojiyi, Teilhard de Chardin tarafından geliştirilmiş bulunan ve bilinen en iyimser Hıristiyan yaklaşımı olan evrimci teoloji ile kıyaslamak olanaklıdır. Kuşkusuz insanoğlunun, sonsuz imgelemi olan yaratıcı bir varlık olarak kavranması, 19. Yüzyıl düşüncesinde Simya ülkülerinin etkilerini sürdürmelerini açıklamaktadır. Ancak bu ülküler o dönemde tümüyle laikleşmişler; Simyanın kendisi yok olduğu için, genel düşünsel eğilimlerle uzlaşmışlardır. Deneysel bilimlerin zaferi, Simyanın düşlerini ve ülkülerini ortadan kaldıramamış ve 19. yüzyılın yeni ideolojisi, bu düş ve ülküleri sonsuz gelişim miti çevresinde billurlaştırmıştır. Sanayiin ve deneysel bilimlerin gelişimi ile doğrulanan bu ideoloji, simyacıların kökten laikleşen düşlerini yeniden ele alarak, bunlara farklı boyut ve atılımlar kazandırmıştır. Doğanın kurtarılması ve yetkinleşmesi mitleri, biçim değiştirerek sanayileşmiş toplumların “Prometheus” benzeri projelerinde yaşamaya devam etmektedir.


Kaynaklar:

Mircea Eliade, Le Mythe de l'Alchimie
Mircea Eliade, Forgerons et Alchimistes
Titus Burckhardt, Astroloji ve Simya 



-------------
Ya Rahman, Ya Rahim, Ya ALLAH


Mesajı Yazan: Takyon_7
Mesaj Tarihi: 17-Haziran-2007 Saat 17:35

Felsefi Simya

Derleyen Bülent Şenocak

copyright © 2004 Hermetics.org


Simya yaygın biçimde, temelsiz boş inanç ya da en iyimser gözle kimya biliminin gelişmesinden önceki ilginç bir geçiş dönemi olarak görülmektedir. Simyanın, Aquinos’lu Thomas, Isaac Newton, Robert Boyle gibi insanlarca da ciddiye alınmış olduğu ve simya ile Ortaçağ felsefesi ve dini arasında önemli bağlar bulunduğu çok az bilinir. Simyacı, altın üretmeye çalışan bir kimse olarak tanınmaktadır. Elbette bu işle uğraşan birçok kimse vardı. Fakat onlar kadar, yüksek düşünceli ve zeki başka insanlar da vardı ki, altın elde etmek için uyguladıkları kimyasal işlemler aslında simgeseldi ve amaçlanan sonuç altın elde etmek değil, ‘Filozof Taşı’nın keşfedilmesi idi. Sanat’ın tüm sırrını kapsayan bu gizemli “taş” bir yandan onların çalışmalarının bir ürünü, öte yandan da, varlığı olmaksızın simyanın da var olamayacağı, Tanrı’nın bir armağanıydı. Hem bir ruhu vardı hem de ruh’un kendisi olarak kabul ediliyordu. Onu araştırırken simyacı, maddenin içinde gizlenmiş olduğuna inandığı ruhu özgürleştirmek çabasındaydı ve böyle yaparak, bir bakıma ruh ile fiziksel gerçeklik arasındaki köprüyü kuruyordu.

15. yüzyılda bir yazar şöyle diyor: "Sadece felsefe taşını yapmayı bilen kişi onunla ilgili sözlerin anlamını bilir." Bu taş maddeyi altına çevirebilmekte ve bundan elde edilen iksir ile insan ölümsüzlüğe kavuşabilmektedir. Simyada ulaşılan bu son noktaya giden yol “Ars Magna ” olarak adlandırılmaktadır. Metallerdeki hastalığın, kirin yok edilip altının ortaya çıkarılması gibi, uzun bir süreçten sonra da insandaki tanrısal töz açığa çıkabilir ve kişi iyi için çalışabilir. Ars Magna, bu açıdan insan için de kullanılabilir, bu anlamı ile inisiyasyonu da temsil etmektedir. Ars Magna ile insan Tanrı ile birleşebilmekte, kendini maddeye bağlayan bağlardan kurtulabilmektedir.

Bu bağlamda “Felsefe Taşı” da mutlak olana, tanrısal töze kavuşturan bilinç anlamını kazanmaktadır. Aynı şekilde iksiri içip ölümsüzlüğe kavuşmak da ruhun ölümsüz olduğunu anlamak anlamına gelmektedir. Öyleyse kendi içindeki Tanrısal özü bulmak isteyen kişi, tıpkı maddenin saflaştırılması gibi, kendi içine dönerek kendini saflaştırmalı ve gizli olan, içindeki “Felsefe Taşı”na ulaşmalıdır. Simyada kullanılan yöntemler ezoterik olarak inisiyasyonu da bu anlamı ile temsil etmektedir.

Simyacılar eski düşünceye bağlı kalarak Ateş, Toprak, Su, Hava olmak üzere dört elementin varlığını kabul etmişlerdir. Bu elementler bildiğimiz anlamlarından öte bazı özellikleri temsil etmektedirler. Simyaya göre görünen iki element, Toprak ve Su, içlerinde görünmeyen iki elementi de barındırmaktadırlar: Ateş ve Hava. Bunun dışında, bazı simyacılara göre beşinci bir element daha vardır ki bu da Ether’dir. Ether beden ile ruh arasında da aracılık görevi görmektedir.

Simyada Platon döngüsü denilen kavrama göre elementler arasında sürekli bir de dönüşüm vardır. Ateş Havaya, Hava Suya, Su Toprağa ve Toprak Ateşe dönüşmekte olup bu döngü bu şekilde sürmektedir.

Ateş; tarih boyunca ilahi gücün sembolü görülmüştür. Herakleitos’a göre her şey ateşten gelmiştir ve ateşe dönecektir. Ateş dönüşüm aracıdır. Dolayısıyla diğer elementler arasında bir aracı görevi görür. Ateşin rengi kırmızıdır ve erkeklik unsuru içerir. Ateş ışık verdiği için aydınlığı simgeler. Ateş yakıcı olduğu için azap verici rolü de olmuştur. Yıkıcı ve tahrip edici yan da vardır. Dolayısıyla sembolik olarak arınmak ve aydınlanmak ile ifade edilen yüksek bir yanı olduğu gibi ayrıca ihtirasları, azabı ve yıkıcılığı simgeleyen aşağılık bir yanı da vardır. Yüksek unsurunu güneş simgeler ve aşağı unsurunu Mars gezegeni simgeler. Ayrıca insanın ilahi pırıltısını simgeler.

Su, ateşe zıttır. Dişi unsuru içerir. Yansıma gücünden dolayı kadimler onu bilgeliğin simgesi olarak görmüşlerdir. Diğer özellikleri soğukluk, gizlilik ve uykudur. Ateş şuuru ve su şuur altını simgeler. Ateş gündüzün hakimi Güneş’i içerir, su ise gecenin hakimi Ay’ı içerir. Su değişkendir ve etrafındaki tesirlerin özümseyerek sergiler. Dolayısıyla hayat verici de olabilir, zehirleyici de. Temizleyici de olabilir, kirletici de. Ancak saf hali ile sadece hayat verici ve arındırıcıdır.

Hava; ateş ve suyun unsurlarını içerir. Hava simgesi ortasından çizgi geçen eşit kenar üçgendir. Hava kendi başına bir elementtir ve nötr prensibi içerir. Hava hareketli ve incedir. Genel olarak zihni temsil eder ve mental alemi simgeler.

Toprak; bazı görüşlere göre gerçek bir element değildir ve diğer üç elementin karışımından meydana gelmiştir. Ancak, tradisyona uygun olarak elementlere dahil edilmektedir. Toprak maddi varlığın temelidir ve pratiktir. Toprak bereketi ve kazancı simgeler.

Simyada bir önemli ayrım da dişil/eril ya da dişi/erkek ayırımıdır. Bazı simyacılar İlk Çağdaki bir düşünceyi savunmuşlar ve Tanrı’nın yaradılıştan önce hermafrodit olduğunu ve yaradılışla birlikle erkek ve dişi olarak ayrıldığını iddia etmişlerdir. Buna göre Güneş eril, dünya dişildir. Aslında dişil özellik en çok Ay ile kendini belli etmektedir.

Simyadaki bir başka düalite de macrocosmos/microcosmos’dur.  Bu ikisi arasındaki benzerlik de daha önce gördüğümüz gibi ifadesini zümrüt tabletlerde bulmuştur. Bir başka görüş de insanın doğuşunun evrenin doğuşuna benzediği yönündedir. Simyadaki bir önemli kavram da düalitenin yanında üçlemedir. Ünlü simyacılardan Robert Fludd “Üç dünya vardır: arketipler dünyası, macrocosmos ve microcosmos; yani, Tanrı, Doğa ve İnsan. ” demektedir.

Bu üçleme elementlerde de karşımıza çıkmaktadır. Nasıl Tanrı’da bir üçleme var ise insanda da ruh, can, beden olarak üçleme vardır. Bunun elementler dünyasına yansıması ise, Kükürt, Tuz ve Cıva şeklindedir. Burada anlaşılması gereken bildiğimiz anlamda kükürt, cıva ve tuz olmamakta, ancak bunların temsil ettiği prensipler olmaktadır. Aslında kükürt ve cıva iki karşıt prensip olup aralarında tuz ortayı temsil etmektedir. Kükürt aktif olanı temsil etmekte olup erildir. Cıva ise tam tersi olarak pasif olanı temsil etmekte olup dişildir. Tuz ise ikisini arasında bir bileşim olup, gövdeyle ruhun bağlanması gibi bağlayıcı bir görev yapmaktadır.

Simyacılara göre: kırmızı iksir adi metalleri altına dönüştürür. Beyaz iksir adi metalleri gümüşe dönüştürür. “Elixir Vitae” ise, bitkilere ve hayvanlara uygulanır, yaşamı yoğunlaştırır, uzatır ve genişletir. Bazı simya metinlerine göre de, Materia Prima içinde Cıva ile belirtilen pasif prensiple, Kükürt ile belirtilen aktif prensip, yumurtanın içinde etkileşime girerler. Daha sonra bunların ölümü ile “Bilge Cıvası” doğar. Bu siyah olandır. Bu yine mükemmel bir metal değildir, ancak bu da bir aşamadır. Daha sonraki aşamada ise beyaz olan açığa çıkar. “Albedo” diye adlandırılan bu beyazlık aşamasında “Rosa Alb ortaya çıkar. Bu aşamanın sonucu kırmızı olan “Bilge Kükürdü” ile tamamlanır.  Son aşama ise “Kırmızı Kükürt” ile “Beyaz Cıva”nın birleşimidir. Bu kutsal birleşme sonucu Felsefe Taşı ortaya çıkar.

Simyanın pratiğine de baktığımızda ezoterik yön açığa çıkmaktadır. Bu aşamalar aslında adayın inisiyasyon yolunda kat ettiği mesafedir. Şimdi bu aşamaları, simya yöntemiyle yorumlamaya çalışalım: Birinci aşamada haricinin içeriye alındığı tefekkür hücresi siyahtır. Tıpkı simyadaki kara yapıt gibi. Harici burada yeni bir hayata girmektedir. Harici hamdır, rafine edilmemiştir, yontulmamıştır. İçeriye alındığı andan itibaren çürüme başlamıştır. Değişim başlamıştır. Maddenin özü ölmektedir. İkinci aşamada Nur’a kavuşmaktadır. Bu simyadaki beyazdır. Değersiz bir metal altın olma sürecine girmiştir. Yani saflaştırma başlamıştır. Yer altı dünyası denilen kendi benliği içerisinde yol almakta ve kendini tanımaktadır. Tüm boş inançlardan ve bağnazlıklardan uzaklaşmıştır. Özündeki kötülükleri ve iyilikleri ortaya çıkarmaktadır. Bencillikten uzaklaşmaya başlamıştır. Öldürülen maddenin yerine, yeni bir elementin katılması söz konusudur. Madde, yeni kimliğini kazanmaya hazırdır. Üçüncü aşama felsefe taşının ele geçirilerek kırmızı yapıta ulaşılmasıdır.

Simyacı için amaç felsefe taşını elde etmektir. Ancak bunu elde edebilmesi uzun ve zahmetli bir iştir. Simyacı uzun proseslerden geçireceği “İlk Madde”sini dikkatli seçmek zorundadır. Latince “Materia Prima” diye adlandırılan ilk madde çalışmanın başarıya ulaşabilmesi için çok büyük önem taşımaktadır. Pratik simyada genelde uçucu ve hareketli olarak cıvaya karşılık gelen ilk madde, ezoterik olarak da çırağı, inisiyasyona alınacak, mükemmel olmayan, kişiyi temsil etmektedir.

Simyacı kendi laboratuarını da kendi kurmak zorundadır. Aletlerini kendi temin etmeli ve laboratuarını bütün gözlerden uzak bir yerde oluşturmalıdır. İlk madde ile uygun zamanda çalışmaya başladıktan sonra,  gelen aşama hasta olan metalin temizlenmesi, arınması işlemidir. Bunun için “ignis innaturalis” gerekmektedir. Bu elleri ıslatmayan su ya da alevsiz yanan ateş diye açıklanmaktadır.     

Bütün bunlar hazırlanıp uygun şekilde hazırlandıktan sonra hermetik olarak kapatılmış bir kap içine, ya da yaygın adı ile “Filozofik Yumurta”nın içine konduktan sonra, tıpkı kuluçkada olduğu gibi burada sabit bir sıcaklıkta beklemek üzere, “Athanor” adı verilen fırının içine konur. Yumurta aynı zamanda yaradılışın da bir sembolüdür.

Burada da görüldüğü gibi pratik simya ile ezoterik simya arasında büyük bir paralellik vardır. Adayın yetişebilmesi için, içinde yakmayan bir ateş olması gerekmektedir. Hermetik kap ise dış etkilerden uzaklaşmayı temsil etmektedir. Yumurta sembolizmi ise zaten adayın yeniden dünyaya geleceğini göstermektedir.



-------------
Ya Rahman, Ya Rahim, Ya ALLAH


Mesajı Yazan: Takyon_7
Mesaj Tarihi: 17-Haziran-2007 Saat 17:36

Altın Şafak Hermetik Cemiyeti

Diskur No. VII

Simya 

Yazan Frater S.A. (Dr. W.W. Westcott)  

Maddenin yapısını inceleyen bilim, Kimya, Ortaçağı ve Kadim Kemi'nin torunudur. Önüne konulan Arapça "AL" öneki aynı İbranice "He" öneki gibi "O" anlamına gelir, dolayısıyla "O kimya" veya "Al-kemi" denilir ve Element, metal ve minerallerin öz nitelikleriyle ilgilenen Yüksek Kimyayı beliriyor [veya dilimizde daha aşina olduğumuz "simya" adını alıyor], oysa modern bilim daha ziyade pratik yaşam ve ticari kullanımla ilgilenir.  

"Alkemi" sözcüğün en eski kullanımı İmparator Konstantin'in devrinde yaşayan Astronom Julius Firmicus Maternus'in eserlerinde olduğu inanılmaktadır. Firmicus şöyle yazmıştır: "Doğduğunda Ayı Satürn evinde bulunan kişinin Simyada hünerili olması gerekir".  Anlaşılan aynı zamanda bir astrologmuş, ama hangi evi demek istiyor? Satürn'ün Gündüz evi (Kova) mı, yoksa Akşam evi (Oğlak) mı? Yoksa o modern astrologlar gibi bunlardan birini, Kova'yı Uranüs'e mı atfediyordu?

Paris İmparator Kütüphanesi bilinen en eski simya eserini muhafaza ettiği söylenir. Yaklaşık olarak 400 yılında yazılan "Altın ve Gümüşü elde etmenin Kutsal İlimi" adlı bu Grekçe eserin yazarı Panopolis'li Zosimus'tur. En eski bilinen bir sonraki eser de 480 yılında Aeneas Gazius tarafından Grekçe dilinde yazılmıştır.  

Ortaçağı yazarları simyaya "Hermetik  Sanat" olarak tanımlayarak menşeini Zümrüt Tableti yazan tarih öncesi Mısırlı yarı-tanrı veya ruhsal öğretmen Hermes Trismegistos'e (üç kez yüce) atfetmiştir. Eski bir Grek yazarına göre Hermetik sırlar Hermes'in mezarında gömülü olup bu sırları arayan Büyük İskender tarafından mezarı açılıp belgeler bulununcaya dek saklı kalmışlardı, ancak ona danışmanlık yapan alimler onu çözememişlerdi. İşte bu şeklide, zaman zaman insanlığın sahip olduğu bilgelik anlaşılmaz hale gelip kayboluvermişti.

İskenderiye şehrinde entelektüel özgürlük kalktığından beri, bilimsel başarıları hemen hemen tamamen ilimde büyük adımlar atan Araplara sınırlı kalmıştı. Yine de Hıristiyan manastırlarında bulunan bazı keşişler inzivada bu konuları araştırdılar ve simyager ve majisyen olarak ün saldılar ve hatta bunlardan bazıları aynı zamanda kilisede mevkii sahibi oldular, Vikar, Abbot veya Başpiskopos oldular. En çok başarı sağlayanlar en az şey yazdılar, dolayısıyla hemen hemen bizce bilinmemektedir.

Simya konusunda bir sürü kitap yazılmıştır, bunlar çeşitli sınıflara girerler:— iyi, kötü ve vasat; bilgili ve düzeysel; bilgeli ve ahmakça — yazarları arasında iyi, önemli, saçma ve sahtekar kişiler de var. Bunun sebebi simya farklı boyutlarda varolan bir ilim oluşundandır; ve her boyutunda gerçek ve başarılı Simyagerler olmuştur; düşük boyutlarında ise şarlatanlar fırsat kovalamıştır ve safsatalar yazanlar olmuştur.  

Simyanın bazı modern öğrencileri akılcı eserler bırakmıştır, bazılar saçmalamıştır, ama günümüzde bu konuda yanılgılar genelde aşırı yanlı fikirleri beyan etmekten kaynaklanmaktadır. Bazı modern yazarlara göre simya delalettir, bazıları da tüm simyanın kimya olduğunu ısrar etmiştir ve günümüzde yaygın olan bir üçüncü grup tüm simyanın Din olduğunu savunmaktadır.   

Bütün bu görüşlerin kısmen yanlış olduğuna kesinlikle eminim — bu konuda orta yolu tercih ederim.

Simya ilmi dört planda varolup irdelenmiştir ve öğretilmiştir.

[Maddi] Assiah aleminde Kadim okült Kimya, üstatların Kimyası maddelerin bilgisi ve kullanımına, 'cisimlerin Cevherine' majikal beceri ve İrade Gücüyle etki yapmayı ilave etmiştir. Burada dönüşüm fiziksel bir gerçektir. — Bu hem uygulanmıştır, hem de yalandan iddia edilmiştir ve bu konuda gerçek eserler de yazılmıştır.

Yetzirah aleminde psişik simya, canlı formları yaratma sanatı uygulanmıştır, ama bu konu ender olarak öğretilmiştir.

Briah aleminde Zihinsel Simya — Sanat ve dahilik eserlerinin yaratımı, ruh sahibi müzik, resim ve heykel — bu uygulanmıştır ama sadece yakın zamanlarda açıkça öğretilmiştir.

En Yüksek Planda, Ruhsal Alemde uygulama birkaç gizlenmiş üstat dışında bilinmemekteydi; ama bazı iyi ve gerçek filozoflar bu konuda eserler bırakmışlardır. Kurumsallaşmış kiliselerden kaynaklanan zülüm ve ölüm tehdidinden savulmak üzere insan menşei ve nihai mukkaderatı, Tanrıdan menşei ve ona tekrar dönüşü hakkındaki fikirlerini şifreli bir dille örtme gereğini görmüşlerdir. 

Kimyagerlik perdesi arkasında heteredoksluğun cezasından kurutuldular, üzerlerinde kimya aletlerinin bulunmamsıyla Simyagerlere öngörülen baskı ve işkenceden kurtuldular.

İlk başta söz edilen maddi simyada çok az uygulayıcı başarılı olduğunu iddia etmiştir ve birçoğu bu uğraşta yaşamlarını yitirdiler. Bu günümüzde dahi, maddenin dönüşümünde başarılı olup itiraf eden hiç kimsenin yaşamı güvende olamaz. Adi metallerin Altın ve Gümüşe dönüştürülebileceği ve bunun tarih boyunca sıkça yapıldığı konusunda tamamen ikna edilmiş durumdayım. Ama bu sadece kimyayla mümkün olamaz ve sadece bir Üstadın arınmış yaşamı ve geçirdiği talimin mümkün kıldığı fiziksel süreç üzerinde İradeyle ve "Doğanın Ruhu" üzerinde gücünü kullanmasıyla olabilir.

Gerçek simyager başarısını dünyaya yayacak son kişi olacaktır — eğer bunu yaparsa, olası olarak gücünü kaybedecektir. Önceden sonuç veren iksir ve tozları, günümüzde artık gücünü yitirir — zira İsis, Mabedinin bakire saflığıyla oynanmasına tahammül etmez. Kişisel çıkarlar ve ün salmak sonuçta pratik majikal çalışmalarda başarıyı yitirir ve başarı sağlayabilecek en son öğrenci arkasına dönüp nefsi duygulara, kibre ve Şeytanın ihtiraslarına pay veren olacaktır.

Hiç kimse zengin olmak uğruna Simyayı irdelemesin. Hiç kimse ihtiraslarını tatmin etmek için Okültizmi irdelemesin; bu affedilmez bir günahtır. Dolayısıyla diyebiliriz ki, Maddi Simya bile yüksek ve asil bir sanattır, zira başarı arınmışlığın, Üstatlığın ve ruhsal gücün kanıtıdır. Sadece kimyager, sınırlı alanı içinde kişilik özellikleri ne olursa olsun, egosu ne denli kirli de olsa sadece entelektüel beceriyle başarı sağlayabilir.  

Konu dışı bu sözlere mazur görünüz, ama simyanın ahlaki ve ruhsal bir yönü de vardır, ama diğer yandan sevgili arkadaşım Anna Kingsford'un her simya sürecinde Din ve ahlak öngörmesiyle hataya düştüğünü düşünüyorum. Simyagerler her şeyden önce üç şey üzerinde bilgi iddia etmişlerdir ve öğrencilerini bunları irdelemelerini teşvik etmişlerdir:

Kırmızı İksir Adi metalleri Altına dönüştürür.

Beyazı İksir Adi metalleri Gümüşe dönüştürür.

Elixir Vitae [Dirilik İksiri] Bitkilere ve Hayvanlara uygulanır, yaşamı yoğunlaştırır, uzatır ve genişletir.

Sağlık ve uzun ömür arzu edilecek niteliklerdir, zira sanat uzundur. İnanıyorum ki birinci ve ikinci güçleri için değil de,  yüce ruhsal bir mevkiye vakit kaybetmeden ulaşmak üzere,  Üstat için ömrü uzatma sanatına sağlayan Elixir Vitae — önemliydi ve diğerleri sadece ona giden bir basamaklar olarak aranmaktaydı, zira kısa yaşam sürelerinde daha fazla vakit kaybı yaşardı.

Muhakkak ki, 'İçsel Üstatlık' erişildikten ölümün akıbetinde uzun bir dinlenme ve tekrar çocukluk çağı yaşanması yerine  yıllarca yaşamı uzatmanın avantajı vardır. İnsanlara yol gösterecek gerçek öğrenci, belki de daha yüksek yaşamlarda topluluklara rehberlik edecek kişiler için uzun ömür mutlaka bir avantajdır.

Dünya yaşamının ötesine geçen bir ruhsal gelişim (Doğululara göre) en yüksek Budalık veya Aydınlama şekli değildir. Şefkat Budası ruhsal mutlulukları feda etmişti ve halen dünyada sürünenlere destek olmak üzere, yol göstermek üzere dünyasal yaşama dönüş yapmıştı... işte en yüksek ruhsal erişim budur.

Dolayısıyla, dünyasal yaşamları yüzlerce yıl varan üç Gül Haç üstadına inanıyorum. Gerek yaşadıkları yıl sayısı, gerekse de adaları alegoriktir, belki de sadece semboliktir, ama üstatlıkta gelişme süreci, Büyük Ruhları dünya üzerinde çalışmaya bağladığı konusunda bir hakikati ifade etmektedirler. Böyle bir yararlılık amacı, burada aramıza giren ve Üstat C.R.'un sembolik şeklini tefekkür eden herkes için de geçerlidir.

Eğer bana neden simya kitaplarının Gümüş ve Altına dönüşümle doludur diye sorulsa, yanıt olarak bunların Elixir Vitae sanatına gerekli ön adımlardır derim ve doğal olarak inisiye olmayandan neredeyse tamamen örtülü olan üçüncü üstün basamaktan daha fazla ilgi ve deneyim gerektirmiştir ve daha fazla uygulayıcısı olmuştur.

Bu sözlere ek olarak, ayrıca birçok simya eserinin yazıldığı zamanının kimyası açısında yazıldışı ve gerçekten Altın elde etmek isteyen ve ruhsal konularda sezgileri olmayan o zamanının kimyagerleri tarafından Altına dönüşümün gerçek deneylerini kapsamadığını söyleyebilirim, ancak bu amaçları sadece başarısızlık sonuçlanmıştır.

Assiah aleminde fiziksel kimya ve simyaya dönelim — bazı Altın cisimlere yıldırım çarpmıştır ve değişime uğradığı gerçeği inkar edilmemiştir. Bu değişimde yüzeylerinde Kükürt parçaları bulunmuştur — Bu olayın temelinde ne yatar? Ya kadim simyada öğretildiği gibi kükürt Altında bulunmaktaydı veya şimşekte Kükürt vardı, oysa modern bilim şimşeğin elektrik olduğunu ve kükürt içermediğini öğretir. Ancak başka şeylere yıldırım çarptığında kükürt bulunmamaktadır.  

Hermetik doktrin bütün Maddenin özde bir olduğunu ve ruhun en fazla düşmüş şekli olduğunu öğretir, Lux'un [nur] pasif şeklidir:

Ruh — Madde

Aktif — Pasif

Hareket Ettiren — Hareket Eden

Tek Eus'tan [?] iki zıt tezahür etti, sonra üç ilke ve dört element — bütün madde planlarında, tek baz Grek filozofların Hyle'idir. Sonrada Homojen — varyasyon türedi. Heterojen gelişmeyle ortaya çıktı. Assiah alemindeki Sefirotik etkiyle tüm farklılıklar ortaya çıktı ve zaman içerisinde formlar ve karışımlar üretildi. Çağlar boyunca atomların somutlaşmasıyla modern kimyanın elementleri, Metaller ve Metaloitler, halojenler ve topraklar belirgin ve kalıcı şekillerde yapılaştı. Mölekül yapıları sabitleşti ve oluşum zamanlarından bu denli uzakta günümüzde, Kali Yuga'da bilinen maddi süreçlerde modern anlamda elementler haline gelmiştir. Ancak iddia edebilirim ki, Üstat için bunlar halen değişime ve ayrışıma tabidir, ama Üstatlık dışında bile bazı sözümona Elementler dahi modern bilim tarafından ayrışmaya tabi tutulacaktır. Ancak modern bilim sağladığı ilerleme konusunda gurur duyarak gün geçtikçe otoritesi konusunda mutlak bir inanç talep edecek kadar ileri gidebilmektedir. Modern bilim hatasını gösterecek kişiyi susturup kürsüden indirmek durumundadır. Modern Bilim önceden Dinin gösterdiği bağnazlığı aratmamaktadır.    

Dolayısıyla Metaller ve bildiğimiz Elementler çağların işiyle oluşmuş, belirlenmiş ve mevcut özelliklerine sabitleşmiştir. Doğanın yavaş süreci, ısı, ışık, elektrik, yoğunlaşma, basınç ile metaller taşların damarlarına işlenmiştir. Bazı ani ve şiddetli etkiler de olmuştur, belki bazı metaller Doğanın yavaş sürecinden ziyade bu şiddetli etkiler tarafından ortaya çıkmıştır.  

Kim bilir, belki de saf bir şekilde bulunan altın Yıldırım ve depremler sonucunda ortaya çıkmıştır. Yoğun basınç ve ısı mevcut karışımlara yeniler eklemiştir. Altının ağırlığı yoğundur. Yoğun basınç böyle saf ve homojen bir şeyi yaratma olasılığı vardır.

Simyagerler, günümüzde Element olarak bilinen Metallerin hep öyle olmadığını — basit maddeler olmadıklarını öğretirlerdi. Simyagerlerin "Elementleri" haller ve süreçlerdir. Her metalin, örneğin kurşunun bir "Metalik Kök" ve bazı başka maddeler — kükürt içerdiğini inanıyorlardı. Kükürtlerin özellikleri ve miktarı Metali beliriyordu. Adi ve dönüşmeye kolay girebilen bir metali alarak ve evreden evreye bu kükürtleri arındırarak her bir metalin sırayla yaratılabileceğini ve sonunda Altın yaratılabileceğini öğretiyorlardı. Bu teorinin doğru olduğunu ve astralda çalışırken aynı zamanda fizik planda çalışarak uygulamasının olası olduğunu inanıyorum. Ama bu şekilde altın yaratılabilirse, Cui Bono? Ne işe yarar? Bu şekilde hiçten Altın edildiği anda değeri de düşer — Altının değerli kılan şey, karşılığında ekmek ve lüksü satın alan şey onun nadir olmasıdır. Eğer onu anında yaratılabilme olasılığı gerçekleşirse, toz kadar değeri olur.       

Dönüşümde başarılı olan simyagere gelince, ki bir üstat olarak başarır, o öyle bir yapıya sahip olacaktır ki, zenginlik ve ün onun için bir amaç olmayacaktır. Bilecektir ki, kazanıldığında, kendilerine yardım etmeyenlere verildiğinde zenginlik kötü harcanmış olacaktır. Bilecektir ki, bireysel gelişim, ulusal gelişim ve dünya gelişimi dilenmeye değil, bireysel, ulusal ve dünyasal çabaya dayanır.

Bir arkadaşa, komşuya yardım etmek veya arzu edilen bir şeyi elde etmek üzere küçük bir dönüşüm yapabilme isteğinin gaflet olduğunu ve gerçekleştiğinde de kötülük olacağını inanıyorum.

Aramızda çabalarına karşılık olarak böyle bir mükafat arzu etmemiş kim yoktur ki?

Dünyada bunu istemeyecek kaç kişi vardır? Dünyada zengin olup da günlük yaşamlarında sadece kendilerine gerekli olana ve daha fazlasına sarf etmeyen, kalanı da bir arkadaş, komşu, ihtiyacı olana veren kaç kişi vardır? Ah! — ben bir inisiyeyim farklı davranırım der misiniz? Arkadaşım — daha büyük fırsatla, daha büyük sorumluluk gelir. Ne böyle düşüneni ne de sizi bu konuda yargılamam, ama bütün kalbimle şu anda dönüşüm gücüne olmadığım için Tanrıya şükrediyorum. Tanrı bilir — ve ben bilirim — düşmek, yoldan sapmak ne denli kolaydır.

Sürekli konu dışına çıkıp Ruhsal hususlara girmekteyim, oysa maddi ve fiziksel metot hakkında bir çift laf söylemek niyetindeydim. Ama bunları yine de erteleyip iki alıntı sunmak isterim, biri Simya süreci üzerinde bir betim, diğeri de alegorik ve efsanevi dilde Simya sürecini anlatan bir Fransız şiirin İngilizce tercümesidir. İlk alıntı astrolojiktir, astroloji simya ile yakından ilintilidir. İkincisi şiirsel bir güzellik taşır ve tefekküre değerdir. 

İlk alıntı aşağıdadır:

Büyük Çalışma Güneşin Satürn'ün Gece evinde bulunduğu zaman başlamalıdır.

Siyahlık kırk gün sonra Güneşin Satürn'ün Gündüz evinde olduğu zaman gözükür.

Jüpiter'in Gece evine girdikçe siyahlık kararır ve Koç'a girince bir ayrışım oluşur.

Güneş Luna'nın (ayın) Yengeç evine girince Luna'nın beyazlığı oluşur.

Güneş, özel değişim şeklini kendi evi Aslana girince başlar.

Kırmızı metal bakırın, Venüs Gündüz evi Terazide Kırmızı oluşur, sonrada Akrep takip eder,

ve Çalışma Jüpiter'in Gündüz evi Yay'da tamamlanır. 

 

Bu alegorik betimin iyi bir örneğidir, şüphesiz fiziksel bir temeli de vardır, — ve açıkça astral evrim planında şeylerin, hususların, mevsimlerin ve süreçlerin Ruhuna hitap etmektedir.

İkinci alıntı aşağıdadır:

I

 

Bilgelerin bahçesinin altın kapısı içinde,

Yedi fıskiyeli bir çeşme eşliğinde

Hesperia Ejderhası yatar.

O muhteşem fışkırmalar kutsal kahinin düşünde

Sürekli yanan çalılar gibi,

Asya kiliseleri gibi gözükür,

Kanatlı ejderha üç kez

Sihirli suları içmeli

Sonra pulları üstünden

Patlayarak dökülmeli

Kalbi ikiye bölünmeli,

İçinden akmalı bir sıvı

Bir ilahi şekil çıkmalı

Ve Güneş ve Cynthia ve siz 

Sihirli Anahtar sizin olacaktır.

 

 

II

 

Hermes'in hayaletli hücresine yakın

Kara çamların gölgelerini attığı

Bilgeliğin kutsal korularında

Üç güzel çiçek vardır

Mor renkli menekşe

Bütün çiçekler arasında üstün kokulu

Süt beyaz saf zambak

Ve aşkın eflatun çiçeği.

Kırmızı Güneş sana bir işaret verecektir,

Dolanan dereciklerin sulandırdığı

Safir renkli menekşe parladığı yerde,

Manzarasız altın dereden

Bir menekşe toplayacaksın —

Ama ah—dikkat, dikkat ! —

Zambak ve Amaranth

En fazla dikkatini gerektirir

 

III

 

Kristal bir göl içinde,

Pırlanta gibi parlayan gözlü, 

Güneşin ilk ışını Roseate

Bin balık oynar

Su içinde bir ağ

Altından yapılı bu ağı

Eğer hava kabarcıkların parladığı yere atılsa

Bir balık yakalayıp tutar.

 

IV

 

Tepeleri güneşe yakın olan

En eski dağlar arasında

Ebedi nehirler

Parlayan kanallardan akar

Bu nehirler altındandır

Böylece dünya krallarının 

Sayısız hazineleri yuvarlar,

Ama Harika Taşın(1) parladığı

Kadim Dağları arayan

Çok uzaklarda dolaşmalı

Bilinmeyen diyarları ve denizleri aşmalı.

 

Sefirot'a [Sefira veya kabalistik kürelerin çoğul hali, Sefiralar gibi] metalleri eşlendirmek için halen iki sembolik şema size öğretilmiştir — belirli tekabülleri kurmak ve bu Metallerin simya ilişkilerini ortaya koymak üzere — her birini geçerli kılabilecek nedenler vardır. Burada modern kimyanın tanıdığı metalik olmayan 10 hafif elementleri Dekada eşleştiren geliştirdiğim başka bir şema veriyorum:

 

Binah = Nitrojen, her zaman bir gaz — çok pasif — ne yaşamı ve de yanmayı destekler.

Flüorür = bir gaz — çok aktif, neredeyse tamamen soyut.

Klor = bir gaz — altın gibi sarı renkli, yakıcı, aşındırıcı. 

Bromin = daha ağır, kırmızı bir sıvı.

İyot  = kırmızı bir Bakır ve hermafrodit Pirinci.

Karbon Tifereth'dir, metal olmayan elementler arasında en kayda değerdir — çok başka elementlerle birleşir — bütün bitki ve hayvanlar karbon bazlıdır.

Fosfor ve Kükürt Yesod ve Malkuth'u temsil eder, ikisi katı elementtir ve şemayı tamamlar.

Bu eşleştirmeler ilginçtir ve daha da genişletmek mümkündür. Bunun dışında gerçek metalleri de saflık derecelerine göre, G.D. formlarına ek olarak saf Temel Hyle veya 'tek maddeye' yaklaştıkça Kimyasal Sıralamalarıyla Sefirot'a eşleştirmek mümkün olabilir.  Sefirot'un her biri tedricen öncekine göre daha az yüce olan tecellilerdir. Onlar plandan plana, alemden aleme inerler ve her bir sonraki öncekine kıyasla daha maddi olarak düşünülebilir. Assiah'ta benzeri orantılarda Metaller, metaloitler ve diğer maddeler olarak ayrışımlar olabilir. Durum böyle olduğunda Simyanın derece derece arındırma teorisi her bir metali doğal olarak bir üstündeki metale dönüştür. Kurşunu Bakıra, Bakırı Gümüşe ve Gümüşü Altına, Hayat İksirin (Elixir Vitae) Altını, Bitkisel ve Hayvansal yaşamın Altını. I

Simya bütün metallerin Felsefi Merkür ve onu sabitleştiren Kükürtten oluştuğunu öğretirdi.

Felsefi Merkür bilinen cıva — tek sıvı metal — değildir. Kimyagerlerin Hidrojeni de değildir.

Bu Merküre Hydrardgyram derlerdi  — sıvı, gümüş renkli — Gümüşün Suyu. Öğretilerine göre bu 'düşük sıcaklık kaynaşması' durumunda Gümüştür — ona 'Proteus' = 'değişik formlar içeren' derlerdi. Simyagerler Altını son derece ağır olarak buldular, dolayısıyla çok ağır olan başka metallere denemeler yaptılar — kurşun, cıva ve bakır. Zira onların dönüşüm basamaklarında Altına daha yakın olduklarını veya her bir ağır metalin daha az dönüşüm ve arınma süreçlerine gereği olduğunu inanıyorlardı.     

Örneğin, Kurşunun ağırlık olarak Altına yakın olduğunu ve bundan dolayı Kurşunun neredeyse tamamen Felsefi Merkür ve Altından oluştuğunu ileri sürüyorlardı. Eğer Kurşunda Felsefi Merkür dışındakileri yakıp kaldırabilecek bir ajan bulunursa ve kalan Felsefi Merkür Kükürtle sabitleşebilirse, o zaman elimizde sonuç olarak Altın kalır.  

Eşit kütlelerin orantılı ağırlıkları şöyledir: —      

    

Altın  19
Cıva         14
Kurşun     11
Gümüş   10
Bakır    9
Demir ve Kalay   7
Antimon    6
Arsenik         5

‘Elementler’in birçoğu,  1750-1800 yılları arasında (özellikle bileşik madde olarak bilinen Potas ve Soda, 1807'de Davey tarafından) analizle bölünmüştür.

Bu bölme ilk başta Ayrışma ile yapılmıştır, zira birçok mineralde az miktarda Altın bulunur. 

İkincisi Olgunlaştırmayla, Merkürü inceltmeye, arındırmaya ve sindirmeye yönelik işlevlerle, böylece o daha ağır bir maddeye ve nihai olarak Altına dönüştürür.

Onlar Merkürü, Altın ve Diğer bir Unsurun alaşımı olarak görürler: Ateş kullanarak ve tutuşturma için uygun maddelerle; kirlilik ve katışıklar yakılarak çıkarılır ve Altın kalır. 

Üçüncüsü, adi metalleri Felsefe Taşıyla kaynaştırarak mükemmel bir dönüşüm oluşacağı söylenmekte, tortu yakılarak yok edilir ve Metalik kök Altın olarak ortaya çıkar.

Simya argümanın örneği olarak, şöyle yazılmaktadır, "eğer 19 ons Kurşun alırsak ve 8 onsunu giderecek şekilde uygun ajanla kaynaştırırsak elimizde 11 ons kalır ve bu saf Altından başka bir şey olmaz, çünkü Altın ve Kurşun 19'un 11'e karşı orantısıdır. Aksi taktirde, eğer düşürme süreci 19'a 14 olursa, sonuç Merkür olacaktır, ama süreç devam ettirilip 11'e düşürülebilir, o zaman aradaki basamak olmadığı duruma eşit bir şekilde yine de sonuç Altın olur."

Diğer bir bakış açısından, şöyle yazılmaktadır "Felsefe taşı en ince, sabit ve yoğun ateşli maddedir ve erimiş metalle eklendiği vakit, adeta manyetik bir erdemi varmışçasına metalin Merkür unsurunu diriltir ve kirden arındırır ve sonuçta elde erimiş saf bir Sol [Altın] kütlesi kalır."

Ama daha önce belirttiğim gibi, saf kimyasal deneylerle uğraşmak yararsız olur. Simyasal süreçleri yerine getirmek, aynı anda hem Astral planda, hem de fizik planda işlem yapmak gerektirir. Eğer, ısı ve nemle birlikte, İrade gücüyle, yaşam gücüyle, elektrikle aynı zamanda çalışabilecek konumda değilseniz, hiç bir yeteri sonuç alınamaz.   

Bildiğim kadarıyla, dönüştürme gücü başka majikal edintilerle birlikte gelebilir—Labor omnia vincit. O herhangi bir Dereceyle bağışlanamaz, ama zaman zaman belirli öğrenciler tarafından elde edilir. Herhangi birinizde doğabilir veya majikal olay en beklenmedik zamanda oluşabilir!

1Mitoloji Sözlüğü—Hermetik (Le Dictionaire Mytho—Hermetique) şöyle yazar "Bahçede bulunan Çeşme" çeşitli kaynaklardan geldiği için  yedi metallerin 'Prensibi', 'Bilgelerin Merkürü'dür  ve yedi gezegenin etkilerinden oluşmuştur. Ama esasen sadece Güneş babasıdır ve Ay annesidir. Üç kez içen ejderha maddeyi fetheden arınmadır. Adını siyah renginden alan ejderha, Gri rengi siyahın yerine aldığında pullarını veya derisini kaybeder. Sadece Güneş ve Ay size yardım ettiğinde başarırsınız. Ateşi kullanarak Gri rengini Ayın Beyazlığına dönüştürürsünüz (ve sonra da, son evre olarak Güneşin kırmızısını elde edersiniz). "Balıklar" ısıtılan potada hava kabarcıkları anlamına gelir. "Göl" çoğu zaman imbik veya şişe anlamına gelir. 



-------------
Ya Rahman, Ya Rahim, Ya ALLAH


Mesajı Yazan: Takyon_7
Mesaj Tarihi: 17-Haziran-2007 Saat 17:38

İksirler

Yazan Alison Coudert 

Çeviren Kemal Menemencioğlu - Copyright © 2000 hermetics.org

Elixir, Arapça el-iksir kelimesinin Latinceleşmiş bir şeklidir ve Grekçe'de tıp ve simya dönüşümü için kullanılan kuru bir toz olan xerion kelimesine akrabadır. İksirler yenileyici ve şifa verici olduğu inanılan içkilerdir. Bu terim ilk önceden simyagerler tarafından (aynı zamanda felsefe taşı olarak bilinen) basit metalleri altına dönüştüren, hastalıkları tedavi eden ve yaşamı uzatan maddeyi tanımlamak için kullanılırdı. Simyagerler her ne kadar bu kelimeyi türetmişlerse de, böyle bir madde konusundaki inanç simyadan önce de vardı ve sürekli olarak mitoloji ve din tarihinde rastlanır.

Özelliği ve Önemi

Din, mitoloji ve peri hikayelerinde bir yerlerde yaşlıyı genç kılan, hastayı iyileştiren, veya ondan bir yudum, soluk veya parça ısıracak kadar şanslı, bilge veya kurnaz olana refah ve sonsuz yaşam veren bir ot, pınar, taş, sarhoş edici içki veya cadı kazanında hazırlanan zehirleyici bir karışım olduğu fantezisi oldukça yaygındır. Gılgameş Destanında Uruk'un görkemli kralı sonsuz yaşamın sırrını bulmak için yolculuğa çıkar ve denizin dibinde sonsuz yaşam otunu bulma şansını sahip olur. Onu yerinden söker ama dikkatsiz bir şekilde onu ortalıkta bırakır ve bir deniz yılanı onu çalar.

Gılgameş'in kaybettiği şeyi bulmak için sayısız insan çabalamıştır. Sağlık, refah ve sonsuz yaşamı bağışlayabilen sihirli bir maddenin varlığı konusunda inanç insanların ölüme meydan okuması kadar eski bir düşünsel dilektir. Ölümü yaşamın doğal sonucu olarak kabul etmekten uzak, her yerde insanlar ölümü cehalet ve kötü niyetin sonucu olarak görmüşlerdir. İnsanların bir zamanlar ölümsüz oldukları ve halen olmaları gerektiği inancı ölümün dünyaya nasıl girdiğini anlatan mitolojik öykülerde içerilmektedir. Gılgameş Destanındaki gibi bir deniz yılanın ölümsüzlük otunu çalması motifi dünyanın her tarafında tekrarlanmaktadır. Hepsi bir yılan veya deniz canavarının kutsal bir ölümsüzlük pınarı, yaşam ağacı, gençlik pınarı, altın elma vs. koruduğu mitinin varyasyonlarıdır. Bütün bu mitlerin arkasında tanrıların kıskanç olduğu ve ölümsüzlük iksirini insanların ulaşamayacağı yerlerde sakladığı korkusu yatar (Tekvin 3:22'e bakınız). İnsanlar öz hakkı olan ölümsüzlüğü geri kazanmak için tanrıları ayartmak veya atlatmak için gerek fiziksel, gerekse de ruhsal olarak büyük çaba harcamışlardır.           

 

Yaşam Suları

Mısır, Hint, Grek, Babil ve İbrani yaratılış efsanelerine göre hayat, her şeyin özünü taşıyan ilkel madde olan sudan çıkar. Tufan efsanelerinde hayat sulara (şekilsiz biçim) geri döner, buradan yeni şekillerle yeniden ortaya çıkabilir. Vaftiz töreni suyun hayatın kaynağı olduğu ve dolayısıyla yeniden doğma ve ölümsüzlüğün kaynağı olduğu inancından doğmuştur. Bu şekilde su nihai büyüsel ve tıbbi madde olmaktadır. Arındırır, gençliği yeniler ve bu yaşamda ve gelecek yaşamda ölümsüzlüğü temin eder. Bu sihirli "ab-ı hayat"a (yaşam suyu) birçok isim verilmiştir - soma, haoma, ambrosya, şarap - her biri insanlara ve tanrılara bilgi, güç ve ölümsüzlük başlayabilecek kutsal bir içecektir.

Hem aylık yinelenmesinden dolayı, hem de hayatın kaynağı su üzerindeki kontrolünden dolayı ay yinelenmenin nihai sembolüdür. Ayı deniz suyu, yağmur, bitkisel yaşam, dişi bereket, doğum, ölüm, inisiyasyon ve yinelemeye ilişkilendiren sembolizm Neolitik çağına dek iner. Güneş de güçlü bir yineleme ve ölümsüzlük sembolüdür. Güneş ve ayla ilgili mitolojik ve dini bağlantılar, insanların bu gök cisimlerine ilintili sıvı, bitki, hayvan, mineral ve metalleri kullanarak neden iksirler hazırlamak istediklerini açıklar.

 

İlkel Kavim ve Kadim Dinler

Şamanizm'in temsil ettiği ilkel kavim ve kavim dinlerinde iksirler, topluluğa psikotik maddeler şeklinde sağlanıyordu. Şaman ve takipçilerini yaşadıkları dünyadan da daha gerçek bir ruh alemiyle irtibat kurmalarını sağlayan vizyon ve vecit halleri yaratma açısında psikotikler, halüsyonojenler ve uyuşturucular çok önemlidir. Bu vizyonlar sefalet, hastalık ve ölümün içinde bulunmadığı doğaüstü bir alemin varolduğu inancını desteklemektedir (ve belki de üretmektedir). Ölümsüzlük vizyonundan ölümsüzlük arayışına geçiş küçük bir adımdır. Vizyonu yaratan madde şifa ritüellerinde kullanılıyordu veya da ilaç olarak veriliyordu. Bazen Vedik ritüellerde soma için ve Kuzey Amerika düzlük Kızılderililerin kullandığı psikotik madde "Baba Peyote" için yapıldığı gibi onlara bizzat tanrılaştırıp tapılıyordu. İnsanlar bu tanrıları elle tutabileceklerini ve onları yiyip güç ve ölümsüzlüklerini özümseyebileceklerine inanıyorlardı.  Bunun arkasındaki inanç insan yediği şey olduğu ve hayvan, insan ve ilahi gücü sindirim sistemi ile özümseyebileceği fikri yatmaktadır. Bu inancın ciddi veya mecazi olarak alınması, değişik dini akımlarda kurbanların yenilmesi için zemin hazırlamıştır (Dionysis, Attik, Eleusis, Hıristiyan).

Rg Veda'da anlatılan Soma ritüeli bir iksirin hazırlanışını ve kullanışını anlatan en eski kayıtlı dini törendir. Soma'nın ne olduğu konusunda farklı fikirler ortaya atılmıştır. R. Gordon Wasson'un araştırmaları (1969) soma'nın sıvısı öldürücü bir zehir olan, ama sulandırıldığında psikotik bir madde olan Amanita Muscaria mantarından hazırlandığı olasılığını oldukça inandırıcı kılmaktadır. İçkinin neden olduğu ölümsüzlük vizyonları içkinin kendisiyle özdeşleşti.

Somayı içtik ve ölümsüzleştik

Tanrıların keşfettiği ışığa eriştik

Bize artık hangi şerlik işler ki?

Ve ölümlülerin kini bize karşı ne yarar ki? ey Ölümsüz Tanrı

Soma'nın kullanımı Vedik dönemin sonuna dek ortadan kalktı. Bazı alimler bu gelişmeyi Hint-Avrupalıların mantarın yetiştiği bölgelerden uzak yerlere göçmelerine atfetmektedirler. Belki de daha inandırıcı bir görüşe göre zamanla ruhban sınıfın daha çok hakim olduğu kurumsallaşmış ve daha az coşkulu bir din anlayışı yaygınlaşmıştı.

 

Dünya Dinleri

Şamanizm'in yerine yavaş yavaş daha organize dinler geçerken, zihinsel farklılaşım yaratan druglar şeklinde iksirlerin ritüel kullanımı giderek ruhban sınıfın tekeliyle sınırlandı. Zamanla tamamen terk edildi veya ruhban sınıfın  kontrolü altında (etkisiz maddelerin kullanıldığı) sembolik ritüeller yerini aldı. Bu durum hem Hint ibadette ravent suyu ve diğer sıvıların somanın yerine aldığı Vedik sonrası döneminde, hem de haoma'nın içimi Zerdüst tarafından vazgeçirildiği İran'ın erken Zerdüşt döneminde yaşanmıştı. Bireysel vecit özelliklerine dayanan Şamanların transları, hiyerarşi ve muhafazakarlık üzerinde kurulu dini teşkilatlara ters düşmektedir. Eleusis Misterlerde kukeon'i içme ritüeli teşkilatlı dinlerin bireysel vecit deneyimleri nasıl bir takdis edilmiş bir rahip tarafından toplumsal bir olaya dönüştürüldüğü konusunda bir örnek oluşturmaktadır.  

 

Diğer bir örnek de Hıristiyanlıkta komünyon ayinidir. Bir iksir kavramında ölümsüzlük vaadi bu ritüelin esasını oluşturur. Yuhanna İnciline göre (6:51) ekmek ve şarap tam anlamıyla İsa'nın bedeni ve kanıdır ve onu sindiren kişiye sonsuz yaşam verir. Antakya'lı Ignatius (Ölümü M.S. 113) ekmeği ebediyet ilacı ve ölüme karşı çare olarak tanımladı. Ancak Hıristiyan teologlar komünyon doktrininde İsa'nın gerçek varlığında saklı tanrılaşma ve (ahlaki terbiye gerekmeden imanın hidayet için yeterli olduğu) antinomyanizim fikirlerinin tehlikelerinin farkındaydı ve sürekli olarak bu iki konuda uyarılarda bulunuyorlardı. Aziz Pavlus'ın erken Hıristiyanlar tarafından kutlanan Aşk Ziyafeti Agape'yi kınaması (bakınız 1 Cor. 10-11), coşkunun heteredoks inançlara yol açabileceği korkusunu yansımaktadır. Kilise güç kazandıkça eki Şamanik uygulamaları devam eden bireyler din sapkınları olarak afişlendiler ve kıyıma uğradılar. Cadıların, majisyenlerin ve simyagerlerin kaderi buydu.

 

 

Simya

Hem doğu, hem de batı simyagerler insanları ölümsüz kılan iksirler ürettiklerini iddia etmişlerdir. Ama Çin simyagerler Hint, Grek ve batı simyagerlere kıyasla fiziksel ölümsüzlük arayışında daha da ısrarcı bir tutum içindeydiler. Batı düşüncesine o denli has olan bu dünya ve öte dünya arasındaki fark Çin simyagerler tarafından göze alınmıyordu, ayrıca Grek ve Hint simyagerler gibi kozmostan kurtulmayı da ummuyorlardı. Çinliler için madde ve ruh tek bir organik bütünün parçalarıydı ve iksirlerin işlevi bir nevi sürekli tutkal gibi hareket edip beden ve ruhu sonsuza dek bir bütün olarak tutup "cevheri" (şen) korumaktı.

 

Çinliler her zaman yaşamı uzatmakla ilgilenirlerdi, ancak görünüşe göre ölümsüzlük iksiri fikri erken Taoist felsefesinin harfi tefsirinden dolayı ilk kez dördüncü asırda ortaya çıktı. Esasında Tao kelimesi fiziksel bedenlerin gelişmesi ve çalışmasını sağlayan yaşam gücü anlamına gelmişti. Zamanla Taoist simyagerler bu soyut ilkeyi içilir veya yenilir bir iksire dönüştürdü. Tek sorun Tao'nın maddi yapısını tayin etmek ve yenilir bir şekle sokmaktı. Genel görüşe göre özellikle dayanıklılığından dolayı altın ve renginden dolayı zincifre en gözde adaylardı. Dünyanın her tarafında insanlar altının mükemmel ve yok edilmez özelliğini kendileri dahil mükemmel olmayan şeylere aşılamaya çalışmışlardır. Bunu başarmak için altın tozunu yemişler ve altınlı içkiler içmişlerdir. (Batı simyagerler Musa için simyager demişler, bunun sebebi Çıkış 32:20'de İsrailoğullarını altın buzağıyı toz haline getirip suyla karıştırıp içmelerine zorlamıştır).

 

Zincifrenin iksir için ideal madde olduğu fikri onun rengi ve kimyasal yapısına dayanmaktaydı. Zincifre kanın rengi kırmızıdır ve cıva kükürt karışımı cıva sülfat olduğu için metallerin en canlısı saf cıvaya dönüştürülebilir. Tabii ki, burada önemli bir sorun var, zincifre zehirlidir, ama ölümsüzlük güçlü bir hayaldi ve simyagerler başkaları gibi çileyi gerekli bir bedel olarak kabul etmişlerdi. M.S. 820 ve 659 yılları arasında tam altı Çin İmparatoru sonsuza dek yaşama dileği ile aldıkları iksirlerden zehirlendiler. Joseph Needham (1957) dokuzuncu asırdan sonra Çin simyasının gözden düşmesinin sebebi için zehirlenmenin önemli bir unsur olduğunu ortaya atmıştır.

 

Simyasal bir iksirin fikri Orta Çağlarda Batıya İslam aracılığı ile gelmiştir. Ancak Hıristiyanların madde ve ruh ayrımı ve ahrette yaşam üzerinde durmaları simyagerlerin bu yaşamda ölümsüzlüğü kabul etmelerini zorlaştırdı. Yine de bazı simyagerler ölümsüzlük iksirini yaratmaya çalıştılar ve deneyleri tıbbi teori ve uygulamalara katkıda bulundu, çoğu simyager ise basit metalleri altına çevirecek daha sınırlı ve dünyevi amaca yöneldiler. Seçkin bir grup ruhsal simyagerler her iki amacı hor gördüler ve ruhu yüceltip ilahi menşeine götürecek ruhsal iksirler aradılar.

 

Ölümsüzlük iksirini arayan bütün bu simyagerler arasında, bildiğimiz kadarıyla hiçbiri başaramadı. Ancak insanoğlunu sefalet, hastalık ve ölümden kurtaracak bir maddenin olduğu fikri dini, felsefi ve bilimsel düşünceye güçlü bir dürtü olmuştur.  

 

 

Kaynakça

Güneş, ay ve yıldız sembolizmin yeniden doğma ve ruhsal yenilenmede rolünün mükemmel bir açıklanması için Mircea Eliade'nin "Mukayeseli Dinlerde Motifler" ("Patterns in Comparative Religion" - New York, 1958). Şamanizm konusunda Eliade'nin "Şamanism: Arkaik Vecit Teknikleri" ("Shamanism: Archaic Techniques of Ecstacy", rev & enl. ed. -New York, 1964), Weston La Barre'nin "Peyote Kültü" ("The Peyote Cult", enl. ed. New York, 1969), ve Michael J. Harner tarafından derlenen "Hülüsinojenler ve Şamanizm" ("Hallucinogens and Shamanism", Oxford, 1973) önerilir. Ayrıca R. Gordon Wasson soma'yı tanımlamakta ve etkilerini "Soma: Kutsal Ölümsüzlük Mantarı" ("Soma: Divine Mushroom of Imortality", New York, 1968) eserinde açıklamaktadır. Joseph Needham Çin'de Bilim ve Uygarlık" ("Science and Civilization in China", cilt 5, Cambridge, 1983) eserinde Taoist iksirlerin tarihçesini vermekte. Yazdığım "Simya: Felsefe Taşı" ("Alchemy: the Philosopher's Stone", Boulder, 1980) eserimde iksirlerin Doğu ve Batı simyadaki yeri üzerinde yazdım. 



-------------
Ya Rahman, Ya Rahim, Ya ALLAH


Mesajı Yazan: Takyon_7
Mesaj Tarihi: 17-Haziran-2007 Saat 17:39

Zümrüt Tablet

Yazan Erhan Altunay

Zümrüt Tablet Metinin Tarihi

Hermetik yazılar içinde en önemlisi kuşkusuz Zümrüt tablettir. Orta Çağlardan bu yana bu metin bir çok okültistin dikkatini çekmiş, farklı yorumları yapılmıştır.

Metinden ilk olarak Albertus Magnus, De Mineralibus adlı eserinde bahseder. Buna göre Hermes’in mezarı İskender tarafından bulunmuş olup tabletler burada açığa çıkmıştır.

En yaygın söylence, bu tabletlerin, Hermes’in lahitinin olduğu yerde, ellerinin arasında bulunmuş olduğudur. Burada sembolik bir ifade kullanıldığı da varsayılabilir. Tabletlerin Zümrüt olması önce bu taşın Hermes’ e ait bir taş olduğunu akla getirmektedir, ancak zümrüt yeşil rengi ile ekini sembolize ettiği gibi, okült gelenekte bilgelik sembolü olarak da kullanılmıştır. Bu tabletlerin içeriğinin hermetik bilgelik olduğu düşünülürse bu yazıların zümrüt tablet üzerine yazılmış olmasının anlamı daha iyi gözükür. Zümrüt Hıristiyanlık’da da inancı sembolize etmiştir.

Hermetik yazıların bir çoğu Helenleşmiş Mısır’a aittir. Bu yazıların da orijinal Yunanca metninin varolduğu varsayılmış, ancak bugüne kadar eksiksiz metin bulunamamıştır. Sadece yirmiye yakın Arapça versiyona rastlanmıştır.

Zümrüt tablet hakkında elimizde olan ilk versiyon Tyan’lı Apollonios’a aittir. (Apollonios Arapça metinlerde Balinus olarak geçer.) İsa’dan sonra birinci yüzyılda yaşamış olan Apollonios Yeni-Pitagorasçı filozoflar arasında önemli bir yer tutmakla birlikte, döneminde okült bilgisi ile de tanınmıştır. Ayrıca büyü ve simya üzerine kitapları vardır.

Apollonios’a atfedilen en önemli kitaplarından biri de “Yaradılış’ın Sır Kitabı”dır. (Kitab-ı Sırrı Al-Halika). Bu kitapta Zümrüt Tablet metninin bir versiyonu bulunmaktadır. Bu kitabın Sagiyus isimli bir din adamı tarafından Altıncı yüzyılda Arapça’ya çevrildiği söylenir, ancak orijinal Yunanca metin bulunamamıştır.

Kitabın giriş kısmı oldukça ilginçtir. Bu kısmın bir bölümünde bu yazıları nasıl bulduğunu Balinus kendi ağzından anlatır :

« Yaşadığım yerde tahta bir sütunun üzerine dikilmiş bir heykel vardı. Sütun üzerinde şu yazılar okunuyordu : “Ben kendisine ilim verilmiş olan Hermes’im; eserim önce herkese açıktı, ancak daha sonra, benim kadar bilge biri tarafından yeniden bulunsun diye, sanatımı sakladım.” Heykelin göğsünde ise eski dilde yazılmış şu yazılar vardı : “Eğer birisi varlıkların yaratılışının sırlarını merak ediyorsa ayaklarımın altına baksın”

Herkes bu heykeli görmeye gelirdi ve ayaklarına bakıp bir şey bulamazlardı. Ben ise , küçük , zavallı bir çocuktum .

Fakat büyüyünce, kuvvetlenince , göğsünün üzerindeki yazıyı okudum ve anlamını kavradım. Ve hemen sütunun altını kazmaya başladım. Toprağın altında içine güneş ışığı girmeyen karanlık bir geçit buldum. Burada bir meşale de yakmaya çalışmak da boşunaydı , çünkü sürekli esen rüzgar buna izin vermiyordu.

Karanlık yüzünden keşfettiğim yere giremiyordum, ve rüzgarın gücü ışığın yanmasına izin vermiyordu.

Tedirgin bir uykuya daldığımda yüzü bana benzeyen bir ihtiyar karşımda belirdi ve bana seslendi : “Kalk Balinus ve yeraltına gir; bu yol seni yaratılışın sırrına götürecek ve Doğa’nın nasıl oluştuğunu göreceksin”

“Karanlık hiçbir şeye izin vermiyor ve ışık rüzgara dayanmıyor” diye yanıtladım.

O zaman bana dedi ki : “Balinus , ışığını şeffaf bir kabın içine koy, böylece rüzgardan korunmuş olacaktır. Ve seni karanlıkta aydınlatacaktır. “

Bu sözler benim ruhumu neşe ile doldurdu ve isteğime ulaşacağımı hissettim. Ona seslendim : “ Siz kimsiniz? , bu büyük iyilik için kime minnettarım?”

“ Ben senin yaratıcınım , mükemmel olan! “

O anda neşe içinde uyandım , onun bana söylediği gibi ışığı şeffaf bir kabın içine koydum ve yeraltına girdim.

Orada altın bir tahtın üzerinde oturan yaşlı bir adam gördüm . Elinde zümrüt bir tablet tutuyordu ve tabletin üzerinde “Doğa’nın varoluşu buradadır” diye yazıyordu. Önünde duran kitapta ise “Bütün varolanların yaradılış sırrı ve her şeyin nedenlerinin bilimi buradadır.” diye yazıyordu.

Bu kitabı korkusuzca aldım ve buradan çıktım. Bu Bütün Varolanların Yaradılış Sırrı kitabında yazan her şeyi öğrendim ; Doğa’nın nasıl varolduğunu anladım ve her şeyin nedenlerinin bilgisine eriştim. İlimim beni meşhur etti. Tılsım ve olağanüstü şeylerin bilgilerini öğrendim ; dört elementin birleşmelerini, çekimlerini, itimlerini tanıdım. »

 

Zümrüt Tablet Tercümesi:

Hermes Trimegistis’in Simya üzerine Zümrüt Tableti

Hermes’in cesedinin bulunduğu karanlık mağarada , ellerinin arasında bulunmuş , Zümrüt tablet üzerine yazılı sırları :

Hiç yalan olmadan doğrudur , kesindir ve çok gerçektir.

Aşağıda olan yukarıda olan gibidir, yukarıda olan da aşağıda olan gibidir , ve birlikte tek bir şeyin mucizesini gerçekleştirirler.

Ve bütün her şey bir olandan geldiğinden , bir olanın düşüncesinden gelmiştir. Böylece her şey bu tek olandan uyum sağlayarak çıktı.

Güneş onun babasıdır, Ay annesidir. Rüzgar onu karnında taşımıştır, Toprak beslemiştir.

Dünyanın bütün gücünün babası budur. Onun gücü eğer toprağa dönerse her şeye yeter .

Toprağı ateşten ayıracaksın, sübtil olanı kalın olandan ; bu büyük bir maharetle olmalı

Topraktan gökyüzüne çıkacak ve yeniden toprağa inecek , ve yukarıda ve aşağıda olanın gücünü alacak . Bununla bütün dünyanın zaferi senin olacak ; bunun için bütün karanlık senden uzaklaşacak.

Bu bütün kuvvetlerin en kuvvetlisi ; çünkü her sübtil şeyi yenecek, her katı şeyin içine girecek.

Dünya da böyle yaratıldı.

Hayranlık verici biçimler bundan çıktı , bunların ortamı buradadır.

Bu yüzden bana Üç Kere Büyük Hermes denir , çünkü bütün dünyanın felsefesinin üç bölümü de bana aittir. Güneş’in yaptıkları hakkındaki söylediklerim böylece bitiyor ve tamamlanıyor.

 

Açıklama

«Hiç yalan olmadan doğrudur , kesindir ve çok gerçektir.»

Metin öncelikle söylenenlerin doğru olduğunun ve yalancı bilimlerle ilişkisinin olmadığının söylenmesi ile başlar. Bu bir anlamda kendini doğrulamaktır. Burada “çok gerçektir” ifadesi de anlamı kuvvetlendirmekte, belki de eski nitelemeler düşünüldüğünde Güneş’e atıfta bulunulmaktadır. Güneş ve onun sembolize ettikleri “en gerçek” olarak kabul edilmektedir.

«Aşağıda olan yukarıda olan gibidir, yukarıda olan da aşağıda olan gibidir , ve birlikte tek bir şeyin mucizesini gerçekleştirirler. »

Daha sonra ise Yukarıda olan ile aşağıdaki olanın birliği vurgulanarak dönemin en önemli ezoterik yasası ifade edilmektedir. Bu aynı zamanda astrolojiye de temel teşkil etmektedir. Buna göre macrocosmos ile microcosmos arasındaki bağlantı kesindir ve ikisine de hükmeden Tanrısal yasalardır. Bu tanrı’nın bir mucizesinin görüntüsüdür.

Bu ifadenin bir başka yorumu da aslında burada filozof taşından söz edildiği şeklindedir. Bu taş yukarı ile aşağısı arasında , başka bir deyişle insan ile tanrısal özü arasında bir ilişkiyi belirmektedir. Bu ise her şeyin bir olmasından, başka bir deyişle insanın tanrıdan çıkması mucizesinden olanaklı olmaktadır. Öyle ise bu yoruma göre aslında Simyanın ana amacı olan Filozof taşı ortaya konmuş olmaktadır.

«Ve bütün her şey bir olandan geldiğinden , bir olanın düşüncesinden gelmiştir. Böylece her şey bu tek olandan uyum sağlayarak çıktı. »

Burada ise her şeyin Tanrı’dan ya da Tanrısal tözden geldiği bir kere vurgulanarak yaradılış ifade edilmiştir. Bu ifadelerdeki anahtar sözcükler meditatio ve adaptatio’dur. Meditatio derin düşünmeyi ifade eder ancak buradaki anlamıyla , bir eylemi ifade etmekte ve Tanrı iradesini belirtmektedir. Adaptatio ise daha anlamlıdır. Adaptatio , adaptasyon, uyarlama anlamına geldiği için, tek olandan uyum içinde çıkmak , zaten bu tek olanın içinde her şeyi barındırdığını ve uyarlanarak varolan her şeyde bulunabileceğini göstermektedir.

Simya yorumunda ise tek olanın materia prima olduğu ve bir takım işlemlerden sonra başka şeylere dönüşebildiği söylenmektedir.

«Güneş onun babasıdır, Ay annesidir. Rüzgar onu karnında taşımıştır, Toprak beslemiştir.»

Bu ifade daha da semboliktir. Güneş ve Ay birleşmesi Simyada kutsal birleşmeyi sembolize ettiği gibi Güneş ateşi, Ay da suyu sembolize eder. Böylece dört element düşüncesi burada yerini bulmuş olur. Güneşin baba olması ise tanrısal yaratıcı gücü belirtmektedir.

«Dünyanın bütün gücünün babası budur. Onun gücü eğer toprağa dönerse her şeye yeter. »

Buradaki ifade de telesma sözcüğü farklı anlamları ifade edebilmektedir. Bazı yorumlarda irade/güç anlamına gelmekte , bazı yorumlarda da mükemmelliği göstermektedir. Her iki anlamda da tanrısal töze atıfta bulunduğu açıktır. Tanrısallığının farkına varmış insan toprağa dönerse , yani maddede her şeye gücü yetebilecek durumda olur.

«Toprağı ateşten ayıracaksın, sübtil olanı kalın olandan ; bu büyük bir maharetle olmalı. Topraktan gökyüzüne çıkacak ve yeniden toprağa inecek , ve yukarıda ve aşağıda olanın gücünü alacak . Bununla bütün dünyanın zaferi senin olacak ; bunun için bütün karanlık senden uzaklaşacak.»

Burada ezoterik düşüncenin temel prensipleri açıkça ortaya konmuştur. Yukarıda da açıkladığımız gibi, Tanrısallığının farkına varmış insanın madde üzerinde kontrolü olanaklı olabilir. Ancak bunun için sübtil olan kalın olandan ayrılmalı , yani ruh maddeye olan esaretinden kurtulmalıdır. Bu ancak kendi nefsimizden kurtulacağımız inisiyasyon ile olanaklı olmaktadır. Maharet buradadır. Tanrısal tözünün farkına varan gökyüzüne çıkmış olur , ancak yine maddi aleme dönerek , maddeye hükmederek , yaşamına devam etmeli ve bu dünyada alacaklarını almalıdır. Artık bundan sonraki hayatta , bu aşama bir kere geçildikten sonra karanlıklar uzak olur.

Bu düşünceyi Nicolas Valois şöyle ifade etmektedir : “Solvite corpora et coagulate spiritum “. Türkçe ifadesiyle, bedeni çöz, ruhu pıhtılaştır , anlamına gelen bu ifade de ruhun bedenin esaretinden kurtularak evrimleşeceğini belirtmektedir.

Ancak bütün düşüncelerde varolan ruhun bedenin esaretinden kurtulduktan sonra madde yokmuş gibi yaşamak değil, kişinin bunun farkına vararak günlük yaşantısına devam etmesi esastır.

Metin, bundan sonra yaradılışın da bu şekilde olduğunu ve her varolanda Tanrısal tözün varolduğunu söyleyerek son bulur.

 

KAYNAKÇA

HERMES TRISMEGISTE , La Table d’Emaurade , Les Belles Lettres, Paris, 1995

EVOLA Julius , The Hermetic Tradition , Inner Traditions International , Vermont, 1994

FONTANA David, The Secret Language of Symbols , Pavilion Books , London , 1993

GÜRSU Faik, Esoterik Astroloji, Güzel Sanatlar Matbaası A.Ş. , İstanbul,1992

KLOSSOWSKI DE ROLA Stanislas , Alchemy , The Secret Art , Thames and Hudson, London,1992

RACHET Guy , Hermès Trismégiste , Le Grand Texte Initiatique de la Traditon Occidentale , Editions Sand, Paris, 1996

TEZ Zeki , Kimya Tarihi, V Yayınları, Ankara , 1986



-------------
Ya Rahman, Ya Rahim, Ya ALLAH


Mesajı Yazan: Takyon_7
Mesaj Tarihi: 19-Haziran-2007 Saat 13:12

Simya ve Tamil Siddharlar

Yazan Joseph Caezza

Çeviri: Kemal Menemencioğlu

 


Geleneksel Hint Tıbbı, Ayurveda'nın ilkeleri o denli iyi tanındığı bu aç Yeni Çağ coşkunluğunda, Batı halen Güney Hintli Tamil Siddhar geleneği konusunda bilgisizdir. Oysa Gül-Haç simyagerlerin geleneğine harika bir paralel temsil etmektedir. Nasıl Gül-Haç geleneği menşeini "Atlantis"in mirasçısı kadim Mısır olarak gösteriyorsa, aynı şekilde Tamil Siddharlar menşeini yaklaşık 10,000 yıl önce büyük bir tufanda yok olan ileri bir uygarlığa addediyor. Rivayette göre bu kayıp kıta Madagascar'dan Avustralya uzanıyordu ve Sri Lanka onun merkezi topraklarını oluşturuyordu.     

En erken devirlerinde bile çok yüksek bir seviyede olan Kadim Mısır Yüksek Kültürü  aniden ortaya çıkıyor. Onun üstünlükleri arasında yüksek rekoleli tahıl, dakik bir takvim sistemi, nevro-cerahi dahil gelişmiş tıp ve en önemlisi yüksek bir şuur haline hitap ettiği görülen tam oluşmuş bir hiroglif dili. Bu gelişmeler neolitk kaostan aniden doğmakta. Aynı şekilde en eski tarihi kayıtlarda dahi Tamil dili dünyanın en sofistike dil sistemlerinden biri olarak gözükmektedir. Gelişme sürecinin bulunmaması, hem Tamil, hem de Mısır kültürü varlığını jeolojik felaketlerde yok olan çok ileri uygarlıklarının en büyük bilginleri tarafından korunan kalıntalara borçludur.  

Çağdaş araştırmacı Kamil Zvelebil  "Murugan'ın Gülümsemesi" adlı eserinde Güney Hindistan uygarlığını derin bir şekilde kavrayabilmek için kadim Tamil bilgeleri, Siddharları anlama gereğini açıklıyor. Bu ruhsal devler edebi ve bilimsel gelişmenin temelini inşa ettiler. Ancak batı simya edebiyatını andıran anlaşılması zor bir üslupta yazdıkları için ve ritüel ibadete dayalı ortodoks kast sisteminden alay ettikleri için, Siddharlar her zaman kabul gören sosyal normların dış çevresinde hareket etmişlerdir. Siddharların geride bıraktıkları komple bir tıbbı sistemi dışında, oldukça hacimli bir ezoterik külliyatı ve popüler kırsal şiirler ve şarkılar içermektedir.   

Zvelebil Siddhar şiirlerin ortak öğelerini şu şekilde özetliyor: "Yaşam ve dinin tutucu kurallarına karşı bazen çok sert bir ifade ile dile getirilen bir protesto; özellikle Brahminler olmak üzere rahiplere karşı acımasız eleştiri; Brahmanizm'in dini inanç ve uygulamalarına ve hatta genel kabul edilen Pan-Hint sosyal doktrini ve dini uygulamalarını reddetme; tapınak yönetimin suiistimallerine protesto; karakter saflığı üzerinde durma; bu şiirlerin yazarları tarafından belirli psikokinetik ve parapsikoloji dalına giren diğer güçler kazandıklarına dair iddialar; kullanılan dil müphem ve simgeli imalarla dolu olmakla beraber halk dili kullanmakta ; sistematik bir doktrin açıklanılmıyor ve son olarak bütün bu şiirler Siddharlar denilen bilgelere addedilmektedir."(1)

Bu Roma Katolik Kilisesinin yozlaşmasına karşı tepki gösteren Gül-Haç manifestolarının ruhunu ve Avrupa'daki 17. asır simya literatürünü anımsatmıyor mı?

Siddharlar kendilerini yoga, tıp ve simyanın en büyük üstatları olarak sunmaktadırlar. Adi metallerin altına dönüşümü ön plana alan batılı hemcinslerinden farklı olarak Tamil bilgeleri kendini-gerçekleştirmenin bir göstergesi olarak bedensel ölümsüzlüğü veya en azın uzatılmış ömrü esas alırlardı. Batıda buna paralel olarak "yüceltilmiş beden" kavramı vardır. Aynı batıdaki gibi sadece inisiyelerin anlamlarına erişebileceği cüsseli sayıda eser bırakmışlardır. Onların realiteyi "doğanın imzalarını" okuyarak doğrudan bilmeye yönelik Hermetik görüşe ağrılık vermeleri; Castenada'nın kullandığı şekilde tefekkürle "görme"ye geliştirme esasları; Schwaller de Lubicz'in açıkladığı "kalbin zekası anlayışları genelde bilenen doğu meditasyon tekniklerinin anlayışının çok ötesindedir. Kadim çağlarda bu tür vizyon bol miktarda pratik uygulamaları olan bir kutsal bilimin temelini oluşturmuşlardır.     

Rameswaram'da kendini-gerçekleştiren en büyük Tamil Siddharlardan biri olan Patanjali, ünlü "Yoga Sutraları"nda mistik disiplinin esaslarını açıkladı. Duruş, nefes eğitimi ve tefekkür teknikleri önemli bir role sahip olmalarına rağmen, gelenek Doğa'nın pratik bilimleri, Kozmoloji, Astroloji, Şifalı Otlar, Kimya, Simaya ve Tıbbı da içerir. Ayrurveda tıbbı genelde otlar ve organik tedavilerle ilgili olmasına karşın, Siddharlar inorganik tuzlar, metaller ve maddeni zehirlere çok önem verirler. 

Gül Haçlıların romantik kavramında olduğu gibi Siddharlar gizlilik yemini ile bağımlıdırlar. Bir yandan yoga disiplinlerini uygularken, diğer yandan özellikle güçlü ilaçlar vererek insanlara hizmet ederek yerden yere dolaşırlar. Batıda Roger Bacon, Albertus Magnus ve Basil Valantine gibi bilgeler simyager olarak efsanevi üne kavuştular. Aynı şekilde, bu Tamil mistiklerin öykülerini övgüyle dile getiren zengin bir gelenek vardır. 18 Siddhar en yüksek mükemmellik düzeyine erişme konusunda diğerlerine kıyasla ayrı bir yerde tutulurlar. Günümüzde onların Hindistan'da disiplinlerini icra ettikleri tarihi yerler ruhsallıkla şarjlı hac yerleridir.     

İlk ve ön önemli Siddhar Agastyar, batılı hemcinsi Toth-Hermes'in imajına uymaktadır. Kendisi Tamil dil ve gramerinin kurucusu olarak görülür ve Sri Lanka'nın güneyindeki batmış kıtada sangram olarak bilinen iki kadim edebi akademiyi idare etmişti. Ayrıca zaman öncelerinde sanat ve bilimleri veren bir kişi olarak gözükmekte. Yazarı olarak üzerinde adı geçen sayısız eser vardır. Çağdaş Tamil araştırmacılar en az 26 yazarın onun adı altında yazdıklarını savunurlar. Onlar kimi taklit etmeye çalışıyorlardı? Agastyar'ın yerel ifritlerle mücadelelerini anlatan bir sürü folklorik öykü vardır. Hayırlı kılmak ve kılavuzluk etmek üzere Ramayana ve Mahabharata gibi klasik destanlarda zaman zaman kritik anlarda ortaya çıkar. Geleneksel rivayetlere göre Agastyar halen Batı Ghat'ların altında Pothigai Tepelerinde yaşamakta ve zaman zaman samimi müritlere gözükmektedir (2)

Thirumoolar, diğer bir ünlü Tamil ustası yoga birleşmenin "büyük Çalışama"sını (magnum opus) Şiva'nın kozmik dansını yaptığı kutsal yer Chidambaram'de gerçekleşti. Thirumoolar'ın esas katkısı Thirmandiram 3000 mısralık bir ezoterik başyapıttır ve mecazi olarak basit metalleri altına dönüştüren Felsefe Taşından söz ederek insanoğlunun ölümsüz tanrısallığa götüren yoga yolunu açıklamaktadır. Bu Siddhar bilgeliğin esas klasik eseridir ve ancak yakın tarihte tercüme edilerek İngilizce okuyanlara sunulmuştur.  

Bir mimar ve yogi-simyager olan Karuvoorar, Thanjavur'daki Brihadeshwara Tapınağın tasarım ve yapımda önemli bir rolü vardı. Bu yapının yapımımda kullanılan olağanüstü ustalık yaklaşık aynı zamanda inşa edilen katedralleri hatta piramitleri anımsatıyor. Popüler bir tur kılavuzu onu Hindistan'ın en muhteşem tapınaklarından biri olarak tanımlıyor:   

"Bu ihtişamlı ve ilginç anıt Hindistan'da World Heritage listesine girenlerden birkaçı arasında yer almaktadır ve bir kaç ziyarette değer. 31 metrelik tapınağın tepesinde bir kubbe devasal bir Şiva Lingam korumaktadır. Tek bir granit parçasından kesilen kubbenin 81 ton ağırlında olabileceği hesaplanmıştır. Kubbe Mısır Piramitlerinde kullanılanlara benzer altı kilometrelik bir toprak rampadan çekilerek yerleştirildi(3)."   

Batılı görüş açısından Bogar Siddharlar arasında en ilginci gelebilir. Orta Güney Hindistan'da bir kuyumcu ailesine doğan Bogar, ünlü Natha Yogi, Kalangi tarafından inisiye edilmişti. Rivayette göre tefekkürden gelen ilhamla Çin'e uçmak üzere kullandığı ilkel bir uçak imal edebilmişti. Ayrıca buharlı motorla çalışan bir deniz aracı, dokuz zehirli ot ve madden kullanarak Muruga tanrısının aşınmaz heykelini yaptığı ve günümüzdeki tedavi edilemeyen hastalıkları tedavi ettiği ve olağanüstü uzun yaşam sağlayan ilaçlara sahip olduğu söylenen Siddhar tıbbına önemli katkılarda bulunmuş. Bogar, yaptığı heykelin halen bulunduğu Palani tepesinde nihai mükemmellik haline erişmiş. Burada karmaşık tapınak resimleri yaşamındaki harikaları göstermektedir. 

Bu iddialar günümüzde Fransa'yı ithal yakıttan kurtarmak çabasıyla sebze yağlarıyla çalışan bir motor icat eden Hermetik üstadı Schwaller de Lubicz'i anımsatmaktadır. Tefekkür vizyonundan elde ettiği sayı ve armonik orantılarla en şiddetli denizlerde hız ve denge ayarlayarak yüzebilen bir gemi tasarlamıştır. Halen Fransa'da kullanılan bir uçak motoru tasarlamıştır. Ayrıca bitkilerden Homeopatik ilaçlar hazırladı ve Gotik katedrallarda kullanılan kırmızı ve mavi vitray boyalarının simyasal sırrını bulup çözmüştü. Scwaller'in Fulcanelli olayında ortaya çıkarılan eserlerinin arkasında gerçek dahi olduğuna dair kanıt vardır (Bakınız Gnosis Mecmuası No. 7). 

Popüler bir efsane Bogar'ın Çin'e bir kaç kez misyon görevine gittiğini anlatır. Astral seyahat ve ruh göçü üstadı olarak Bogar yakın zamanda ölen bir Çin gencinin bedenine girmiş ve onu yeniden canlandırarak "Tao Te Çing" eserinin yazarı ve Taoculuğun kurucusu Çin üstadı Lao Tzu oluvermiş.  Taoculukta bu garip söylentiye destekleyen uzun ömre dayanan zengin bir simya edebiyatı vardır. "Tao Te Çing" eserinde Tamil Siddharlarının muğlak diline eş bir ezoterik stil görülür. Taocu yoganın öğrencileri Tamil Siddharların tekniklerini inceledikleri zaman benzerlikler onları şaşırtıyor. 

Esas olarak Bogar'ın Lao Tzu olabileceği olasılığına pek hoş bakmıyordum. Ancak 1989 yılında Siddhar anıtlarına kapsamlı bir gezide Bogar'ın gerçekten Lao Tzu olduğunu kesin inanan Palani'nin tahsili bazı yerlisine rastladım.  Bu güzergah dışı yerde ender bir vaka olarak İngilizce yazılmış bir hac rehberi buldum, Palani'deki Efendi Muruga'ya adanmış tapınağı anlatıyordu ve Bogar hakkında kısa bilgi vererek onu Çin bilgesi Lao Tzu olarak tanımlıyordu.

Bogar'ın 7000 mısralık devasal eseri yakın tarihte bu geleneğin yaşayan bilgelerinden Madras'lı Yogi S.A. Ramaiah tarafından Tamil dilinde derlenmesi yapılmıştır. 1954 yılından beri, yogi Ramaiah bütün dünyayı gezerek konuşmalar yapmıştır, öğrenciler inisiye etmiştir ve tapınaklar inşa etmiştir. Yuma, Arizona'da bir Amerikan merkezi yüce Siddharlara adanmış on sekiz granit kabartma içermektedir. O bilinen guru-mürit ilişkisi yerine Anthony Rooley'nin "Alexandria" dergisinin üçüncü sayısında mükemmel bir şekilde "Görünmeyen Kolej" olarak izah ettiği yüksek bilinç haline erişim sağlayacak duruş, nefes kontrolü ve tefekkür teknikleri öğretiyor. Çağdaş Fransız simyageri Jean Dubuis buna benzer bir uygulamayı "gece okulu" olarak tanımlıyor. Bu kavramlar ortaçağlarda "azizlerin vahdeti"ne benzeyen kör inanç değil yerine yönlendiren bir tefekkür deneyime ilişkindir. Yogi Ramaiah'ın ileri seviyedeki tekniklerde mantraların (titreşimli anahtar sözler/sesler) da rolleri olmakla beraber, batı simyadaki yöntemlere oldukça uyumlu gözükmektedirler. 

Yogi Ramaiah bir şahsiyet kültünü teşvik etmemek için dikkati kendi gurusu Yogananada'nın ünlü "Bir Yogi'nin Biyografisi" kitabında adı duyurulan ölümsüz Yogi "Babaji"ye yönlendirmiştir. Bu esrarengiz kişi Harikhan Baba ve Bagwan Lakulisa gibi yarı efsanevi mükemmelleşmiş azizler sınıfında önemli biri olarak tanınmaktadır. Bu varlıkların Himalayalarda ısız yerlerde bulundukları ve zaman zaman yoganın daha ezoterik seviyelerini açıklamak üzere ortaya çıktıkları söylenir. 

Yakın zamanlarda "Babaji", Sondra Ray'den "rebirthing" (yeni doğma) hareketi başlatan Leonarda Orr ve Alman Rock şarkıcı Nina Hagen gibi herkesin hevesle katıldığı bir Yeni Çağ dalgası haline gelmiştir. Hatta Babaji'nin resmi Beatles'lerin albümü "Sergent Pepper's Lonely Heart's Club Band"in kapağında gözükmüştür. İnsan hayalinin sonsuz olasılıkları arasında bedensel ölümsüzlükten daha çekici ne olabilir ki? 

Yogi Ramaiah ölümsüz aziz Babaji'nin özgün bir yaşam öyküsünü sunmaktadır. Babaji 203 yılında Chidambaram tapınağına yakın bir yerde doğmuştu. Genç bir yaşta kaçırılmış ve köle olarak satılmıştı, ancak zengin biri ona hürriyetini bağışlamıştı. Babaji böylece aile ve kast sorumluluklarından mahrumdu. Bundan sonra kendini gerçekleştirmeye yönelik ileri seviyede tefekkür teknikleri uygulayan bir grup gezgin bilgenin arasına girdi. Gezilerinde Babaji Sri Lanka'da Katirgama'da Bogar'dan ve Courtrallam'da Agastyar'dan eğitim aldı. En yüksek yoga hedefine Himalaya sınrına yakın Badrinath'rta aldı. Burada öksüz bir genç olarak kutsal topraklara bir hac için yola koyulan ve bir grup esrarengiz üstadın arasına katılan Christian Rosenkreutz'in yaşam öyküsüne bir paralellik görebiliyor muyuz? 

Babaji'nin kutsamasını ve kılavuzluğunu davet etmek üzere mantrayla birlikte kullanılan yantrası ilginçtir. Bu yantra bir daire ile çevrili bir kare içerisinde bir üçgenden oluşmuştur. Bu bir kaç 17. asır simya çizimini akla getiriyor. Bu konuda can alıcı örnekler arasında Heinrich Khunrath'nın "Amphitheatrun Sapientiae Aeternae" (4), Basil Valantine'nın "On İki Anahtarı"nın yedinci anahtar ve "Manly Hall'ın  Orders of the Great Work-Alchemy"(5) (Büyük Çalışma Cemiyetleri-Simya) kitabında basılan 1794 yılında esrarengiz bir üstad tarafından Dr. Bacstrom'a verilen diplomadaki Gül-Haç mührü. Stanislas Klassowski de Rolla, Khunrath'nın amblemini şu şekilde açıklıyor:     

"Makrokozmik Birliğin mikrokozmik üçlüğüyle kesişmesi veya "syzygy", işte Simyasal Felsefe Taşının bütün işlemleri burada gösterilmektedir...(4)

Tamil Siddharların tarihi henüz yazılmamıştır. Eserleri dağınık bir şekilde layık oldukları bilimsel araştırmayı bekliyor. Karmaşık efsaneler arasında gerçek tarihi biyografileri çıkarmak batı simya geleneğinde bilgeliğe erişmenin güçlüklerini anımsatıyor. Araştırmacılar tarihsel açıdan İsa'nın gerçekten var olup olmadığını tartışabilir, ancak sonunda iyi bir düş herhangi bir tarihsel gerçekten daha güçlüdür. Gül-Haç simyası ve Tamil Siddhar geleneklerinin arkasındaki öz bilgelik zaman ve mekanı aşmaktadır. O, herhangi bir samimi adayı hayal gücünün ölümsüz diyarına ve özündeki marifet tacına yönlendiren sürekli varolan bir kılavuzdur. Marifetin aydın ışığında tarih boyunca her kıtada bulunan bütün bilge kişiler sonsuza dek birliktedirler.  

 

Kaynakça

1. Kamil Zvelebil, "The Cittar: An Enigma", chapter 14 of THE SMILE OF MURUGAN on TAMIL LITERATURE OF SOUTH INDIA (Leiden, Brill, 1973) p. 218

2. Thiru N Kandaswamy Pillai, HISTORY OF SIDDHAR MEDICINE, (Madras, Manorama Press, Gov. of Tamil Nadu, 1979), p 254

3. Hugh Finlay, editor INDIA, A TRAVEL SURVIVAL KIT (5th edition, Hong Kong, Lonely Planet, 1993), p. 1011

4. Stanislas Klassowski de Rolla, THE GOLDEN GAME: ALCHEMICAL ENGRAVINGS OF THE SEVENTEENTH CENTURY, (New York, Braziller, 1988), p. 41

5. Manly P. Hall, ORDERS OF THE GREAT WORK- ALCHEMY (Los Angeles, P.R.S., 1940) p. 34.



-------------
Ya Rahman, Ya Rahim, Ya ALLAH


Mesajı Yazan: Takyon_7
Mesaj Tarihi: 19-Haziran-2007 Saat 13:13

Hint Simyası

Yazan David White 

Çeviren Kemal Menemencioğlu - Translation Copyright © 2000 hermetics.org

"Altın Ölümsüzlüktür". Brahmana kutsal kitaplarından bu alıntı Hint simyagerlerin görüşlerini betimliyor. Aynı altının zamanla yıpranmadığı ve parlaklığını yitirmediği gibi, insan bedeni de mükemmel ve değişimsiz bir duruma geçebilir. Hint simyada bu simyagerlerin sanatı anlamına gelen rasayana "rasa (özler) yolu ile" başarılır.  

Arhaşastra, Suşruta Sahita ve Bower el yazmasında eski kimya ve metalürji işlevleri konusunda bilgi verilmektedir. Ancak, Hint simya geleneği esas olarak bu işlevlerin bedeni mükemmelliğe ulaştırma teknikleri ve amaçları ile bağdaştırılmadan gelişmedi.  Rasayana kelimesinin tarihçesine bakıldığında bedensel mükemmelliğe öncelik verilmesini açıkça görülmektedir. Eski Ayrurveda geleneği Caraka Samhita'da , rasayana bedenin zindeleştirmesi ve gençleştirilmesi ile ilgili teknik ve işlevlere denilirdi.

Hint simya kozmolojisi ve metafiziğin kökenlerini Samkya felsefesinin "zuhurat" (tecelliyat) ve mikrokozmos-makrokozmos ilişkilerinde, yogik Upanişadlar ve Vedanta'da bulmak mümkündür.  Bu felsefelere göre, varolan her şey esas bir kaynak veya özün zuhurudur (vyapana ve srsti) ve belirli bir zamandan sonra geldiği kaynak ve özle tekrar özdeşleşecektir (laya veya pralaya). Zuhur ederek tezahür eden evren yapı itibarıyla hiyerarşiktir.  Bu hiyerarşinin tepesinde mutlak olan Puruşa, Prakiti, Brahman veya Şiva ve Şakti'nin birleşimi vardır.  Zuhurat Mutlaktan tezahürlü dünyanın beş duyusal kaliteler, duyular ve elementler alemine kadar iner. Bunların da aralarında tanmatras sistemini izleyen bir hiyerarşisi vardır. Akaşa (eter) da tekabül eden duyu ve duyusal kalitesi ile birlikte hava, ateş, su ve toprağa doğru dağılır.  İnsan, tezahür etmiş dünyanın bu kaba (sthula) elementleri esas ince (suksma) ve mükemmel durumlarına dönüşüm işlevi (samskaras) ile geri getirebilir. Burada elementler madde yerine safhalar olarak görülürler. Bütünlüğe dönme işlemi kavramsal olarak gerçek ve mükemmel özü ortaya çıkarmak için illüzyon içeren formları bir bir soymayı gerektirir.

Yarı efsanevi Nagarjuna, Hint simyasının atası olarak görülür. Olası olarak, Hindistan'da 2nci ve 12nci asırlar arasında Nagarjuna adı altında tanınan en az 5 simyager vardı. Ancak yaşamları o denli iç içe geçmişti ki, araştırmacılar neredeyse Nagarjuna'nın en az 8 asır yaşadığını varsayan genel Hint görüşüne kabul etmek durumdalar.  Nagarjuna maji ağırlıklı Kaksaputa Tantra, cıva ağırlıklı Rasendramangalam ve  Ayurveda ağırlıklı Suşruta Samhita (bakınız Nagarjuna'nın biyografisi) gibi farklı eserlerin yazarı veya derleyicisi olarak tanınır.

Budist simyası, dışsal kimyasal veya cıvalı işlemler yerine, içsel yoga işlevleri ön plana almasından dolayı Hint simyasından farklıdır. Budist simya (rasayana) bedensel yaşamı uzatmak için kimyevi maddeleri kullanır, ancak bunu sadece yoga, seks ve meditasyon teknikleri ile içsel kurtuluşu gerçekleştirmek amacını destekleyici daha yüksek bir amaç için kullanır.  

Dönüşüm ve mükemmel bedeni gerçekleştirmek için cıva ve ilaçlara ağırlık verdiği için, Hint simyası ayrıca Budist rasayana'ya kıyas olarak cıva (dhatuvada) simyası olarak bilinir. Budist yogik ve Hint kimyasal yöntemleri çoğu kes bir arada yürürler ve Nath, Siddha, Sahajiya ve Vajrayana Tantrik geleneklerinde her iki yönetemden de unsurlar bulmak mümkündür.  Simyasal düşünce ve uygulamaların filizlenmesi yaklaşık olarak 6. ve 15. asırlar arası Tantra'nın yayılışı ile eşzamanlıydı. Hint simyagerler çoğu kez metafizik görüşleri ve teknikleri aynı anda simya, yoga ve Tantra'yı kapsamına alan siddha'lar tanımlanırdı. Bu geleneklerin guru (mürşid) soy ağaçları da üst üste gelmektedirler. Böylece simyagerler arasında Gorakh, Carpate, Vyâdi ve Nagarjuna Güney Hindistan'ın Sittar (Siddha) simyagerlerinden, Tibet'in Vajrayana Budistlerine kadar bir çok Tantrik gelenekte anılmaktadır. (Bakınız Gorakhnath'ın biyografisi) 

Hint cıva simyagerlerin laboratuarı evrenin minyatürü (mikrokozmos) olarak tanımlanmıştır. Nasıl Vedanta felsefesine göre tezahür edilmiş dünyanın kaba elementleri nihai olarak Mutlak'a dönerse, burada simyager fiziksel maddeleri kullanarak paralel bir bütünleşme gerçekleştirmeye çalışmaktadır.  O, bitki, hayvan ve mineralleri, metaller hiyerarşisini: kurşun, kalay, bakır, gümüş ve altın, tırmanmak için kullanır.  Kullandığı en önemli element cıva (rasa veya pârada) ve kükürttür (gandhaka).  Hint simyasında bu elementlerden cıva erkek Şiva'nın tohumu (bija veya bindu) ve kükürt dişi Şakti'nin cinsel özü veya kanı olarak görülür.

Hint simya, yoga ve Tantra'ya göre, evrende her nesne ve element birleşiminin cinsiyeti vardır. Hint Tantrik dünya görüşünde tezahür eden dünya Şiva ve Şakti'nin sonsuz birleşiminin zuhurudur. Cinsel özlerinin en üst tekabülleri olarak, cıva ve kükürt dünyayı bütünleştirme ve mükemmelleştirmenin araçlarıdır. Simyasal saskrara'lar çok şiirsel ve etkileyici bir dile anlatılırlar: Cıva kükürdün içine girip (vedhana) nüfuz eder, böylece ölüp (mrta) yineden daha saf ve istikrarlı (bandha)  bir durumda "yeniden doğabilir" ve bu durumda başka elementleri dönüştürmeye daha fazla kapasiteye sahip olur. Dönüşüm sürecinde cıva daha basit metallere nüfuz eder.  Onlar "öldürülür" ve metal hiyerarşisinde artan derecede daha yüksek seviyelerde "yeniden doğarlar". En sonunda kaba safhaların kabuklar ve tortular içinden mükemmel simyasal altın ortaya çıkar. Bu samskara'ların dili inisiyasyon (diksa), cinsellik ve yeniden doğum dilidir.  Simyagerin sanatı ruhsal bir çalışma,  ritüel, özveri ve adamak olarak, ayrıca hem genişleyen, hem de ufalıp öze dönen bir evrenin kutsal oyununda katılımcı olma olarak görülür. İşte bu bağlamda ölümsüzlüğü cıva simyasının nihai amacı olarak görebiliriz. Simyasal evrende cıva (Şiva tohumu veya bija) aynı metalik "bedenleri" mükemmelleştirdiği gibi, insan bedenini de arındırıp mükemmelliğe sevk edebilir.        

Amrta-bija-rasa'nın tekabülleri sayesinde simya hiyerarşileri ve süreçleri kundalini ve diğer yoga türlerinin psiko-kimyasal sistemleri ile kaynaşırlar.  Kundalini yogada, yogin nefsini kıran riyazetleriyle kendi tohumunu içsel dişi kundalini yılanının aracılığıyla altı çakrayı delip geçmesini sağlar. Kundalini her bir çakrayı nüfuz ettikçe, üretilen ısı tohumu (meni) kafatasında mevcut en yüksek çakrada (sahasrãra) ambrosia'ya, yani ilahi sıvıya (amrita) dönüştürür. (Budist simyada benzeri "bodhicitta'yı yerleştirme" cinsel yoga çalışması tohumu amrita'ya dönüştürmenin başlıca yöntemidir.) Bundan sonra kundalini sahasrãra'nın (erkeksi) dolunayı ile birleşir ve orada biriken amrita bedene inip zindeleştirir, gençleştirir ve onu ölümsüz kılar. Cıva birleşimleri mantra, mudra, nefes teknikleri ve diğer yoga teknikleriyle birlikte özümlemeyle simyager bedenin mükemmelleşmesini sağlamak üzere psiko-kimyasal teknikleri katalize eder. 

Birbirini tamamlayan bu uygulamaların sonucu istikrarlı süreçleri (sthira) içeren mükemmel bir siddha bedenidir. Beden altın gibi parlar, sert, elmas (vajra) gibi sağlamdır ve doğa üstü güçlere (siddha) sahiptir. Siddha bedeni sanki daha önce yaşlanma, hastalık ve ölüme tabii bir bedenden yeniden doğmuştur. Şimdi kişi jivanmukta'dır (bedenden kurtulmuş), ölümsüz ve tanrılar kadar güçlüdür. Eğer isterse Mutlak ile nihai birleşme olan samadhi'ye girebilir. Bunu yapmakla fiziksel bedenini aşar ve Tantrik Hinduizm'de moksa veya Budizm'de mahãsukha olarak bilinen tam kurtuluşa ulaşır.          

Kaynakça

Hint Simyası konusunda en geniş kapsamlı yaklaşım Prafulla Chandra Ray'nin 2 ciltlik "Hint Kimyanın Tarihi" (A History of Hindu Chemistry,  Calcutta, 1904—1909); ayrıca Priyadaranjan Ray tarafından bu eserin bir revizyonu "Eski ve Ortaçağı  Hindistan'da Kimya tarihi (History of Chemistry in Ancient and Medieval India, Calcutta, 1956), bazı simya metinlerinden alıntılar ve tercümeler içerir. Ayrıca kurdukları özgün sentezlerden dolayı ilgi çekici Mircea Eliade’in "Simyanın Kaynağı ve Yapısı" (The Forge and the Crucibles The Origins and Structures of Alchemy", 2nci baskı, Chicago, 1978), ve Sashibhusan Da.Sgupta’nın "Sıradışı Dini Kültler" (Obscure Religious c’ults, 3ncü Baskı, Calcutta, 1969). Yakın zamanlarda Hint-Tibet Budist Simyası üzerinde yazılan iki mükemmel eser ise Michael Walter’ın "Tibet Tantrasında Simya ve Tıbbın Rolleri" (The Role of Alchemy and Medicine in Indo-Tibetan Tantra", Doktora tezi, University of Indiana, Bloomington, 1982) ve Edward Todd Penner’s "Rasayana Siddhi: Budist tantralarda Tıp ve Simya" (Rasayana Siddhi: Medicine and Alchemy in the Buddhist Tantras,   Madison, Wis., 1983); Bu son eser Kalaçakra Tantra üzerinde bir tevsir olan Vitnala-prabhã'nın simya bölümünü içermektedir.

Edward B. CowelI tarafından tercüme edilen Madhava’nın ondördüncü asır eseri Sarva-darşana-sarngraba, (7nci baskı, Varanasi, 1978), Hint felsefesinin "Cıva Okulu" konusunda Hint simyasının önemli metinlerini gözden geçiren bir bölüm içermektedir. Bunlar arasında önemli bir yer işgal eden ve simyanın ibadetli yönleri (bakınız 1.37—38, 1.43—52, and 1.109—1 16) ve kükürdün menşei miti (7.57—66) konularında referanslar veren Indradeo Tripathi tarafından derlenen Sanskritçe Rasãrnavam (onuncu asır, 2nci baskı, Varanasi, 1978). Shridharmananda Sharma tarafından derlenen Vagbhata'nın Rasaratnasamucchaya  (öndördüncü asır, 2nci baskı, Delhi, 1962), cıvanın menşei mitini içermektedir (1.60—66). Nägarjuna ve diğer simyagerlerin yaşam öyküleri için K. Satchidananda Murty’nin Nagarjuna (New Delhi, 1971) ve Giuseppe Tucci’s "Animadversiones Indicae", Bengal Asya Cemiyeti Dergisi (Bengal Journal of the Asiatic Society of Bengal) 26 (1930 : 125—160) başvurun. 

The Encyclodedia of Religion , Editor in Chief Mircea Eliade,  Copyright © 1989, MacMillian Puplishing Co.  



-------------
Ya Rahman, Ya Rahim, Ya ALLAH


Mesajı Yazan: Takyon_7
Mesaj Tarihi: 19-Haziran-2007 Saat 13:14

Çin Simyası

Yazan Nathan Sivin 

Çeviren Kemal Menemencioğlu

Simyanın tanımlarında genelde Avrupa olmak üzere tek bir uygarlığın deneyimlerini esas alınmıştır ve belirtilen tanıma uymayan geleneklerin gerçek olaya uymadıkları itibarı verilmiştir. Buna tek istisna H.J. Sheppard'ın tanımı: "Simya Kozmosun bazı parçalarını geçici varlıklarından kurtarıp mükemmelliğe ulaştırmaktır, bu da metaller için altın, insan için uzun ömür, sonra da ölümsüzlük ve halâstır (ruhsal kurtulma/aklanma)." Bu tanım biraz tek yönlü olabilir. Uzun ömür ve fiziksel ölümsüzlük belirli bir zaman ve mekanda halâsa eşlik edebilir veya etmeyebilir. Bazı basit maddelerin evrimleri altından daha önlemli olabilir. Örneğin, Çin'de zincifre iksirlerin prototipi olmuştur. Simyada kimyasal değişimlerin kişisel mükemmelliğe erişmenin sürecini simgelediğini de düşünürsek Helenistik İskenderiye, Çin, İslam ülkeleri, Hindistan ve Rönesans sonrası Avrupa'sında ortak bir motifin işlendiğini görebiliriz.

Her bir büyük uygarlığın simyada kullandığı bilgi, yarattığı sembol ve ulaşmak istediği amaç açsından özgündü. Bu unsurlar hem bu toplumlardaki umumi anlamlara, hem de simyayı ele alan grupların özel öğretilerine dayanıyordu.   

Özellikle Yangtze bölgesinde tahsili gruplar arasında simya popüler dinle yakın bağlarla başladı. Kişisel mükemmelliğe ve ölümsüzlüğe yol açabilecek birkaç disiplinden biri olarak kabul edilirdi. 5. asırdan sonra bazı Taocu hareketler bu uygulamaları adapte etmeye başladı. Hem Budist, hem de Taocu sembolizm ve ayinleri etkilemişti. Aşağıda simyanın amaç ve usulleri, tarihinde bazı önemli noktalar ve Taoculuk ve bilimle olan muğlak ilişkileri elle alınacaktır.

 

Amaç ve Usulleri    

Kişisel mükemmellik konusunda Çin düşünceleri Mısır veya İran'da uygun görülmeyecek üç fikri bağdaştırmaktaydı. Bunlardan ilki biçimsel felsefe veya dinden çok önce varolan ölümsüzlük arzusuydu. Popüler kültürde uzun ömür idealleri mutlaka yaşamın sona ermesi gerekmediği varsayıma doğru gelişti. Bu fikirde ruhun beden dışı ölümsüzlüğü değil de, ölümsüz bir beden içinde kişiliğin devamı söz konusuydu. Ölümsüzlüğü en karmaşık doktrinlerde bu yeni fiziksel kişilik simya ile birlikte birçok disiplinle içsel olarak besleniyordu ve sonunda "çıplak çocuk" olarak gelişip şekil aldığında kelebek gibi kozalığını ağırlıksız bir hurda gibi geride bırakıp doğardı.      

Birisi öldükten sonra bir süre etrafta uçuşan kişisel güç avam tarafından ayrışılmazdır, ancak bilginlerce 10 "ruha" bölünürdü (üç "yang hun" ve yedi "yin p‘o"). Normal ölüm sonrası çürümeyi önlemek ancak ortak mekanları bedenin de onlarla birlikte varlığını sürdürebilirse mümkün olabilir. Bundan dolayı, Lu Gwei-djen ve Joseph Needham'in belirttikleri gibi Çin ölümsüzlüğün maddesel olması zorunluydu.

Ölümsüzlüğün diğer bir belirtisi de ruhun mükemmelleşmesidir. Bedensel ve ruhsal arasında herhangi bir ikilem tanınmadığı için, bedenin geliştirilmesi ruhsal geliştirmeden farklı görülmüyordu. Ölümsüzlük yaşlanma ve ölümden kurtulmaydı. Yaşamın uzatılması için dindarlık, ritüel, ahlak ve hijyen de gerekliydi. İster Taocu, Budist veya Konfüçyüsçü inisiyelerin popüler fikirleri olsun, Yüce Yol, yani Tao'ya kişinin uyum sağlayabilmesi için her türlü uğraş ve çaba da gerekli görülüyordu.     

Ölümsüzlüğün ruhsal ve fiziksel mükemmellik yanında üçüncü bir belirtisi de ilahi bir hiyerarşiye dahil olmadır. Popüler düşüncede bu hiyerarşi dünyevi düzenin ayna imajı olarak bürokratı. Hatta, güç ve sorumluluğun bir mevkie ait olup, bu konumu dolduran kişi için onunla birlikte gelen gücün ancak geçici sahip olunduğu düşüncesi gerek siyaset, gerekse de dinde paralel gelişti.       

Aynı anda uzun ömür, halâs ve semavi atanmayı vaat eden birçok yol vardır. Örgütlenmiş dini hareketler tarafından grup olarak veya bireysel inisiyeler tarafından özel olarak yürütülen meditasyon, tapınma ve nefsi kırma çalışmalarını bedensel disiplinler, yaşamsal enerjileri açığa çıkaran cinsel teknikler, diyet kürleri veya simya destekleyebilir. 

Bu ruhsal arayışta simyanın neden bir rolü olmalıdır? Başka bir deyişle, kimyasal etkileşimin sembolizmi nasıl bir katılımda bulunabilir? İlahi bir düzende atanmanın dünyasal imalarına rağmen, bu hedef mistik bir yola varılırdı... bireyin Yüce Yolla birlik sağladığı bir yöntem. Kendisi Yol denilen bu yöntem mükemmel bir şekilde kozmosu, toplumu ve kişiyi birleştirmekteydi. 

Yol ile özdeşleşmek için aydınlanma veya sezgisel öngörüyle onu deneyimleme gerekirdi. Bu deneyim bilmekle başlayabilir, ancak rasyonel algılamanın sınırlarının çok ötesinde bir derinlikte. Eski bir simyasal şiirde, Kırmızı Çam üstadının Arcane Memorandum'da (Ch‘ih-sung-tzu hsüan chi, muhtemelen 7. asır veya önce) yazdığı gibi:

Kusursuz Tao kalp ve zihnin kusursuz bir şekilde boşaltılmasıdır.

Karanlıkta, bilinmeyen harikalar.

Bilge kişi Zirvedeki Kaynağa ulaştığı zaman,

Ergeç gerçekten bulutlara ulaşır.  

(Yün-chi ch’i-ch’ien 66.14a)

Büyük evren (makrokozmos) veya küçük evrende (mikrozmos) mükemmellik getiren Yol'un gelişimsel yönü doğadaki canlıları yaşam devinimlerinde görülebilir. İnsan sadece bitki ve hayvanlardaki yaşam devinimlerinden değil, ama Aristoteles'in topraktan geliştiğini kaydettiği madenlerin devinimlerinden de söz edebilir. Maden evrimi yaşlanma ve ölümün ötesine ulaşabilir. Çünkü nihai hedefi zincifre veya altının mutlak mükemmelliydi. Bu iki maddenin vasat seviyeden evrimleri insanları ölümsüz kılan işleminin basit metaforlarıydı. Aslında zincifre olan iksir (tan) doğanın Yol'unu mükemmelleştiriyordu ve simyasal düşüncede insanların mükemmelleşme potansiyellerini simgelemeye başlamıştı. Böylece, iksir ve onu imal etme sanatı, kullanılan maddeler arasında bulunmadığı durumlarda dahi zincifreden (tan) adını almaya başladı.

Simyacıların "Büyük Çalışması" doğanın mükemmelleştirme işleminin aynısı tekrarlıyor. 9. asırda yazılan bir metinde dediği gibi: "doğal devinimle dönüşmüş iksir, akan cıvanın kurşunu kucakladığı ve hamile bıraktığı zaman oluşur... 4320 yılda iksir tamamlanır... O güneş ve ayın, yin ve yang'in çi enerjisini 4320 yıl kucaklar; böylece kendi çi enerjisi doyuma ulaştığında, o en yüksek kademede ölümsüzler ve semavi varlıklar için devinimle dönüşmüş bir iksir olur. Aşağıda, dünyada kurşun ve cıva ölümsüzlük uğruna simyasal işleme maruz kaldığında, suni iksir bir yılda tamamlanır... Simyagerin hazırladığı şey binlik skalasına tekabülünden dolayı kalmaktadır (Tan lun chüeh chih hsin chien, sayfa 126). Diğer bir deyişle, simyager 4320 saatlik bir yılda (360 günlük bir yılda günde 12 Çin saati) doğanın 4320 yılda tamamladığını başarıyor.     

Böylece simya işlemi kozmik evrimin bir minyatür modeli olmakta. Uygulamacı sadece zamanı küçültmüyor, fakat laboratuarın sınırları içine evrenin boyutlarını sığdırıyor. Yol'un işlevini tefekkür edebileceği ve birleşebileceği mekan ve zaman sınırlarına daraltıyor.  

Simyager mekan ve zamanı maniple etmek için çoğu niceliksel ve niteliksel tekabüller olan çok farklı araçlar kullanmaktadır. Labarotuarı dört esas yöne tam hizalı, fırını tam ortada ve her ikisi gökyüzü ile ilgili çizimlerle kaplı olabilir. Fırının hacmi, platformuna basamak konulmuş olması, ateşleme için konulan kapılar ve sayısı, hepsi onu gök ve yeryüzüyle hizaya getiryor.  

Ateşin sıcaklığı geliştirici kozmik güçleri temsil ettiğine göre, bu güçleri yeniden yaratmak için ateşin zamana tabi olması gerekir. Böylece ateşin yoğunluğu ölçülü yakıt kullanarak zamanı dikkatle ayarlanmış devrelerde yavaş yavaş yükseltilerek alçaltılıyordu. Termometrenin olmadığı için mevcut yegane kesin ölçü aleti teraziyle dört mevsimdeki sıcaklık ve soğukluk tekrarlanmaktaydı. Kök kömürün ağırlığını artırmak ve azaltmak için ve bir seri kapıyla fırın beslemek için birkaç teknik şema günümüze dek kalmıştır. Bunlar başı ve sonu eşit olan basit devreler değildi, fakat devre sonraları giderek azalıp simyasal bileşimlerinde hem devinimsel, hem de gelişen bir değişim ima etmektedirler.  

Kurulan modellerde devinimsel yaklaşım ayrıca bileşimlerde de belli oluyordu. En etkin eski işlem iki bileşim veya birbirlerine karşı yin ve yang, yani zıt olan, iki bileşim kullanırdı. Onlar bir devinimden diğer devinme konjuge ve ayrılmış oluyorlardı ve (simyagerin gözünde) giderek daha mükemmel bir dizi ürün üretiyorlardı. Daha önce söz edilen cıva ve kurşun örnektir. Diğer sık rastlanan bir çift de cıva ve kükürttür, bunlar da karışarak sülüğen (suni zincifre) oluşturup yüksek bir ısıda ısıtıldığında cıva tekrar elde edilebilir. Yaklaşık bin yıl önce yazan bir simyagere göre: "Zincifre cıvadan oluşması ve cıvayla tekrar öldürülmesi sırrın sırrıdır ("Cheng-t'ung tao tsang" cilt 587'de "Ch'en Ta-shih" içinde "Pi yü chu sha ban lin yü shu kuei" ). Bazen devinimden devinme kademeli olarak ilerleyen değişimler ek maddeler katarak elde edilirdi, ancak simyager açısından işlem esas itibarıyla ikilemli olarak görülürdü.  

Bu, Yol'un devimsel dinamiklerini taklit etmede simyacının kullanacağı bütün metaforları tüketmiyor. Kozmik yumurta sarısının kademeli olarak yarı oluşmuş civcivi yetiştirmesi metaforu bütün büyük simya geleneklerinde mevcuttur. Simyasal işlemlerin yapıldığı kap veya şişe çoğu kez yumurta olarak söz edilir. Çin'de simya unsurlarının yumurta kabuğun içine kapatıldığı sıkça görülmüştür. Bu konuda en eski ayrıntılı yazılı kayıtlar 9. asır veya biraz sonrasından ve son kayıtlar 17. asır ortalarından gelmektedir. 15. asırda yaşayan bir Ming imparatorluğu prensi bu işlemi mantıksal sonucuna dek yürütmüştü ve zincifre dolu yumurtasını kuluçkada yatan bir tavuğun altına yerleştirmişti. Kozmik işlemler sadece bir odada değil, aynı zamanda bir üstadın bedeninde yenilenebilir. Beden içinde yaşam enerjisi veya kozmik ışık devresini imgelemeyi içeren meditasyon teknikleri muğlak bir şekilde dördüncü asırda belgelenmişti. Birinci asıra doğru üstatlar bedenleri içerisinde tanrısal varlıklarla ilişkilendirmeler kuruyorlardı.  

Bu çalışmalarda sadece simyaya (veya Taocu'luğa) özgün olan bir şey yoktur, ancak simya işlemini içselleştirmeye bir baz oluşturmaktadır. Yol'un tam bilinciyle zıtların birleşmesini ifade etmek için fırının işlevi konusunda metaforlar kullanıldı. Farzeen Baldrian-Hussein'in dediği gibi: "İçsel simyanın üstadı (nei-tan) iç laboratuarı kendi bedeninde kurmakta. Hatta içinde gelensel simyanın bütün unsurlarını ve aletlerini bulmaktadır: firin, reaksiyon şişesi, cıva, zincifre, kurşun ve diğer madenler. Zihinsel ve fizyolojik bir işlemle laboratuarı donatır, ateşi yakar, alevi gözetir, bir reaksiyon şişesinde unsurların evliliğini sağlar ve istenilen sonuç elde edildiğinde, işlemi değişik bir seviyede yeniler"  (Hussein, 1984, sayfa 14). 300 yıllı civarlarına ait önemli bir yazıda, üstad kalp işlevleriyle ilgili güneş solunumu ve böbrek işlevleriyle ilgili ay solunumun hareketlerini kontrol eder. Bu solunumlardan birincisine "ilahi iksir" denir ve ikincisine "sıvılaşmış altın" denir. Bu içsel simya bedenin küçük evren (mikrokozmos) olarak hayati işlevlerinin fiziksel dünyaya tekabül eden ve ruhsallığı semavi ve dünyevi bürokrasilerin ayna imajları şeklinde düzenlenmiş içsel tanrıların tezahür ettiğine dair yaygın düşünceden doğdu.                      

Bu disiplinleri takip ederken, ürün değil işlemin kendisi önemlidir. Dışsal simya metinlerde dahi ya iksiri içmekten söz edilmez veya ölümsüzlüğün "Büyük Çalışma"ya tanık olmaktan oluştuğu yazılır. Reaksiyon şişesi açıldığında iksirin renk ve şekliyle ilgili bazı tarifler, onun yüksek bir şuur halinde tefekkür edildiğini ima eder.  

Eğer ölümden bağışıklık kazanmanın yöntemi derin bir kişisel deneyimse, simyanın menfaatleri aktarılamaz. Ancak iksirlerin aktarımını arzulanır kılan simyanın farklı boyutları da vardı. Bu sanat ister yüklü masraflarını karşılamak için olsun, ister kâr amacıyla olsun, masrafları karşılayacak birinin himayesini sağlayabilir. Tıpta simya öncesi bir geleneğe göre üst seviye ilaçları ölümsüzlüğe verir (alt seviyede ilaçlar ya tükenmiş diriliği, ya da şifa vermektedir). Bu düşünce tarzının bir uzantısı olarak birçok hekim yeni ilaçların kaynağı olarak simyayı etüt etti ve simyagerler mevcut ilaçları çalışmalarına adapte ettiler.   

Günümüze dek intikal eden birçok simya yazıları doğrudan doğruya ekonomik ve terapi açıdan arzulanır ürünler elde etmeye amaçlarlar. Bu kaynaklar simayasal altın ve zincifreyle ilgili iksirlerin hazırlanması üzerine dururlar. Altın, kişisel gelişimi ön plana alan esas simya gelenceğinde nispeten önemsiz bir sorundur.   

 

Tarih

Bu bölümde din ve simya arasındaki ilişkiyle ilgili üç önemli sorunu gözden geçirecek: Çin'de simyanın başlangıçları, simyada değişmeler ve dışsal ve içsel simyanın tarihsel işkileri.

Simya daha önce Helenistik Mısırda veya Çin'de mı geliştiği halen belli değildir. Her iki toplumun en eski kanıtı henüz belirli bir tarihe iliştirilmedi. Simya için bir Çin menşei kabul eden görüşler arasında farklar olmakla beraber efsanelerde tarihsel gerçek payı kabul etmeye bağlı kalmaktadır.  

Zincifre ve benzeri kan rengi bileşkenler neolitik çağdan itibaren ölüm ve ölümsüzlükle bağlantılı fikirlerle ilişikti. Araştırmalar gömülecek ölülerin üzerine kırmızı toz serpme arkaik adetinin bu şekilde izah ederler. Tai'lı (veya Dai) Hanımın mükemmel korunmuş cesedi (M.Ö. 168 yılın başlarında ölen ve 1972 yılında kazılan) yüksek derecede cıva ve kurşun konsantrasyonları içermekteydi. Bu elementler ölümden önce sindirime uygun bir şekilde dağılmışlardı. Bağırsaklarda sık sık bir ölümsüzlük ilacı olarak hekimler tarafından verilen zincifre bulunmuştu. M.Ö. 144 yılı tarihli sahte altın yapımına karşı yasaklayıcı bir beyanat bazen de simyanın yaygınlığını kanıtlamak için kullanılır, ancak bu kuyumcuların metal karışımları kullanmalarından başka bir şey olmayabilir. M.Ö. 133 yılında İmparatora bir okültist suni altından tabaklardan yemek yediğinde yaşamı uzar ve böylece bazı ölümsüz kişileri bulup onların yardımıyla bazı ritüeller uygulayarak kendisi de ölümsüz olabilir. Bu himaye talebi altını dolaylı olarak ölümsüzlükle iliştirir ve doğrudan simyasal bağlantının henüz yapılmadığını ima eder. Himayenin giderek yaygınlaştığı bunu takip eden yıllarda himaye edenlerin temas kurabileceği ölümsüzler konusundaki efsaneler giderek arttı. "Ölümsüzlük İlaçları" sık sık söz edildi, ancak bunların suni oldukları söylenmedi. Eleştirisel araştırmacılar sadece simya konusunda ilk eserlerin "Üçün Uyumu" ("Chou its 'ant'ung ch'i" - M.S. 140 ve kısmen 9. asırda) çıkmasıyla ve "Sarı Efendinin Dokuz-Şişe Kutsal İksir Kitabı"nın (Huang ti cbiu ting sben tan ching)  hemen hemen kesin olarak 3. asrın sonlarında yazılan ilk bölümünün çıkmasıyla simyanın ortaya çıktığı tarih konusunda açık kanıt bulmaktadırlar. Dünyanın her iki tarafında işlemler yeteri kadar aynı olması dışında, kronoloji açısından doğu ve batı arasında bir ilk tarih fazla önem taşımaz. 

Ancak durum böyle değildir. Joseph Needham, Çin simyası Makrobiyotik (ilaçlarla bedensel ölümsüzlük arayışı) ve altın imalatının ("aurifiction", yani bilinçli olarak altının sahtesini üretmek yerine "aurifaction", suni yöntemlerle gerçek altını yapma girişimi) bir karışımı olarak tanımlarken önemli bir farka işaret ediyor. Bu tanımlarda zincifrenin önemli rolünden söz edilmemektedir. Needham markobiyotik daha eski batı sanatında eksik olduğunu, dolayısıyla "gerçek" simya olmadığını belirtiyor. 

Diğer araştırmacılar simyagerlerin sadece tekniklerini değil, fakat aynı zamanda inançlarını değerlendiriyorlar. Yukarıda özetlenen ruhsal deneyimler ve simyanın ilahi bir hiyerarşide atama aracı olabileceği Çin'e özgündür. Bunlar Doğu Asya'da simya arayışının, İskeneriye'de olduğu gibi sadece teknik hedeflerle ifade edilemeyeceğini ima etmektedir. Her iki uygarlık kimyasal metotları ve metotları ruhsal halasa yönelik hedefler için kullandılar. Hedefler faklı çünkü Çin ve Helenistik Mısır arasındaki mana ve değer yapılarında farklar vardı. Her ikinin sanatlarını "gerçek" simya olarak nitelendirmek doğru olur ve şimdiki bilgimize göre her ikisinin yaklaşık olarak aynı zamanlarda ortaya çıktıklarını söyleyebiliriz.  

Simyagerler, tarihçiler gibi sanatlarının geliştiğini veya değiştiğini kabul etmiyorlardı. Bütün Çin dini veya teknik geleneklerde olduğu gibi, uygulayanlar onun bütün olasılıklarının onu kuran kadim ve ilahi düzen tarafından indirilip kurulduğunu kabul eder. Simya olarak daha önce söz ettiğimiz iki eser dışında öncü bir kaç temel eser vardır. Bu yazmalar sözlü açıklamalarla ilaveli olarak değiştirilmeden layık olan kişilere nesilden nesile aktarılacaktı. Metafor ve sembollerden dolup taşan bu yoğun temel eserler için çok izah gerekiyordu (özellikle "Üçün Uyumu" için). Bilginlerin tükenmez anlam bolluğu ancak nispi olarak idrak edilebilir. Sorun bilgiyi geliştirme değil, kadim bilgeliği korumaktı. 

Yine de, asırların geçmesiyle simya metinlerinde kimyasal işlemler üzerinde giderek daha kapsamlı bir bilgi sergilemekte. Ayrıca popüler dinden gelen yeni etkileri uyarma konusunda daha açık olabilmekteydiler. Bazı üstatlar simyadaki bu yeni içerik konusunda bilinçliydiler. Onları esinlenen ek (anacak ilke olarak zamansız) ifşalara addediyorlardı. Bunlar çoğu kez farklı kılıklara bürünmüş ölümsüzler, tuhaf durumlarda rastlanan "olağanüstü insanlar" veya da rüya veya düşlerde ifşa edilir. Değişmezlik ideali değişimi silmemişti. 

Günümüzdeki anlayış içsel ve dışsal simyanın birlikte başladığını ima etmektedir. Her ikisinin birlikte yürütülmesinin geç başladığını veya kademeli bir gelişmeye tabi olduğuna dair herhangi bir gösterge yoktur. "Üçün Uyumu" hem içsel, hem de dışsal olarak yorumlanabilir işleme karmaşık bir sembolizmi getirmektedir. Kitap sadece iç simyanın imgelemeleri değil aynı zamanda mutlak kurtuluşu veren zıtların evliğini içeren cinsel disiplinleri de vermektedir. Sonraki simyagerler cinsel uygulamaların konusunda farklı düşünceler sergileyip, kimi ölümsüzlüğü ilerlettiğini, kimi de engellediğini iddia ettiler, ancak birçok önemli üstat "Üçün Uyumu"nu takip ederek dışsal, içsel ve cinsel simyanın tek bir sürecin değişik yönleri olarak görmektedirler. Dolayısıyla, kimya tarihçileri belerli metinlerin madensel işlemleri içerip içermediği konusunda karar vermede zorlanıyorlar.    

Dışsal simya içsel benzeriyle aynı dinamiği korumadı. 1000 tarihinden sonra kimyasal işlemler konusunda yeni bilgiyi yansıtan yazılar ender olarak görüldü. Daha sonraki yazarlar sık sık sadece hariçte olanların simyanın bir laboratuarda yapılması gerektiğini veya yapıldığını inandıklarını açıkladılar. Dolayısıyla gözükmektedir ki dışsal simyada uygulama veya en azından keşif varlığını büyük çapta sürdürmemişti. Bu tahsili insanların sanatlarla uğraşmasını teşvik etmeyen Confuçuşcu ideallerin yeniden doğmasıyla izah edildi. Diğer bir sebepte, 11. ve 12. asırda elit tabakadan heveslileri çeken Taocu ekollerde meditasyon ve imgelemenin pratik operasyonlar giderek yayılmasıydı. Yukarıda anlaşılabileceği gibi, erken dönemde okült ve ameli uygulamalar birbirini dışlamıyordu. Diğer bir neden de birkaç imparator ve yüksek görevlilerin simyasal iksirleri aldıktan sonra ölmeleri yaygın olarak bilinmekteydi. Üstadlar için ölüm mükemmelleşmiş benliğin yumurta görevini gören eski bedenden ayrılıp ölümsüzler arasında mevki almasıydı. Popüler inançları ciddi almayan laik hümanistler için bu intihar için budalaca bir gerekçeydi.            

 

Simya, Bilim ve Din

Simya genelde Çin simyasının birçok kimyasal maddeyi kullandığını ve niteliksel ilişkiler konusunda oldukça kapsamlı bilgilerden faydalandıklarını belirten kimya tarihçileri tarafından incelenmişti. Tıp tarihini inceleyen araştırmacılar simya ve tıp arasındaki bağlantıları her ikisinin birlikte kullandıkları madde ve işlemlerle ve genelde suni, inorganik iksirlerin hastalığı ve yaşamı uzatmada kullanımı ile göstermişlerdir. Tarihçiler genelde simyayı bir genç bir bilim, modern inorganik ve iyatro kimyanın öncüsü olarak kabul ederler. Lu ve Needham içsel simyayı "prto-biyokimya" olarak tanımlamaktadırlar. 

Bu görüş simyanın hedeflerinin bilmeye yönelik olmadığını göz ardı etmektedir. Onlar ölümsüzlüğe odaklanmıştı ve üzerinde tefekkür etmek üzere kozmik süreçleri tekrarlamaya yöneliktiler. Simyagerlerin yeni bir kimyasal etkileşimi veya işlemi bulup bulmadığını kesin olarak söylemek mümkün değildir. Zanaatçıların okuma yazmaları olmadığı için yaptıkları yeniliklerin okuma yazmaları olan (elit tabakada kimyasal sanatlarla tek ilgilenen) simyagerler tarafından kaydedilmesi doğaldır. Simyagerlerin barutun ve damıtma aletlerin keşfinde önemli rolleri olduğu iddiası M.S. ilk bin senelik devrede iyi araştırılmamış olan sanayi işlemlerin gelişimi ile ilgili bağımsız kanıtlar tarafından desteklenmemektedir. Ayrıca, simyagerlerin tıptan aldıklarından fazla şey verdiklerine dair bir geneleme yapmak için tıp literatürden henüz çok az inceleme yapılmıştır.   

Simyanın esas olarak Taocu olduğu veya bir Taocu keşif olduğu fikri 1970 yılından itibaren yapılan Taocu tarihsel etütleri tarafından desteklenmemektedir. Semavi Üstatlar tarikatı ve diğer erken Taocu hareketlerde ilaçlar (suni preparatlar dahil) yasaktı. Sadece dini alıştırmalarla uzun ömür ve ilahi mevki sağlayabilirdi. Kuzeyde üst düzey inisiyeler popüler ilaçlar kullanmaya başladılar. 311 yılında Lo-yang'ın işgalinden sonra göçmen olarak ilk kez simyanın popüler ölümsüzlük uygulamalarında simyanın uzun süredir yerleşik olduğu Yangtze bölgesinde iksirlerle karşılaştılar. Yerine geçtikleri güneyli aristokratlar ruhsal üstünlüklerini telafi etmek için yeni dini yapılar oluşturdular. Michel Strickmann (1979) onların bunu yapmakla popüler yerli uygulamalara, ölümsüzlük ve simyanın önemli bir rol oynadığı ve inorganik ilaçların dini kullanımı olağan olan kuzeyli Taocu uygulamaları uyarladıklarını göstermiştir. Yaklaşık olarak 500 yılında asil güney aristokrat ataları olan T'ao Hung-ching imparatorluk himayesinde Taocu Yüce Saflık (veya Mao-şan) kurduğu zaman 4. asırdan kalma gelenekleri kaynak olarak kullandı. T'ao sadece eski güneyli teknikleri değil, karmaşık simya ve astral sembolizm uyarlamadı. T'ao böylece üst tabaka katılım sağlayan ve devlet gücünü destekleyen ve böylece beş asrı aşkın bir süre gücünü koruyan bir hareket başlattı. İlk kez olarak yarattığı taoculuk biçiminde simyayı Taoculuk ile birleştirdi. Simya Taocu ortamında yaratılmadı ve onunla sınırlı değildi. Ayrıca Taoculuk dışındaki hareketlerde simyanın rollü belirli bir ilişki tespit etmek için fazla farklılık arz etmektedir.  

 

Kaynakça 

Çin simayanın en ayrıntılı etüdü Joseph Needham’in Science and Civilisation in China ("Çin'da Bilim ve Uygarlık", Cambridge, 1954), cilt. 5, bölüm 2—5. Daha kısa bir özet için Needham’in The Refiners Fire. The Enigma of Alchemy in East and West (Simagerin Ateşi: Doğu ve Batıda Simya Esrarı - London, 1971), ikinci olarak da  J. D. Bernal Lecture (Konferans), veya kültürler arası mukayese için yazdığı Science in Traditional China (Geleneksel Çin'de bilim - Cambridge, Mass., 1981), sayfa 57—84'de “Comparative Macrobiotics,” (Mukayeseli Makrobiyotik).  Simyada kullanılan sembolik yapıları kapsamlı olarak yazdığım Science and Civilisation in China, (Çin'de Bilim ve Uygarlık) Cilt 5 Bölüm 4, sayfa 210— 305'de veriyorum ve daha sonuçlanmış bir şekilde “Chinese Alchemy and the Manipulation of Time,” (Çin Simyası ve Zamanın Manipülasyonu)  Isis 67 (1976): 513—526, bu ayrıca benim derlediğim Science and Technology in East Asia, (Doğu Asya'da Bilim ve Teknoloji - New York, 1977) yeniden basılmıştı. İçsel simyanın dini anlamı üzerinde Farzeen Baldrian-Hussein’s Procédés secrets au Joyau magique: Traité d’alchimie taoiste dui onzième siècle (Paris, 1984). Simya dahil Taocu öncesi güney okült gelenekler üzerinde Isabelle Robinet’nin “La revelation du Shangqing dans l’histoire du taoisme” (Ph.D. diss., University of Paris, 1981). Simya ve Taoculuk arasındaki ilişkiler üzerinde  Facets of Taoism. Essays in Chinese Religion, edited by Holmes Welch and Anna Seidel (New Haven, 1979), sayfa 123—192'de Michel Strickmann’nın “On the Alchemy of rao Hung-ching,” ayrıca onun Le taoisme du Mao-Chan: Chronique dune révélation, İki cilt, “Mémoires de l’lnstitut des Hautes Etudes Chinoises,” no. 17 (Paris, 1981). Çin simyayı araştırma kılavuzu olarak da yazdığım Chinese Alchemy: Preliminary Studies, ‘Harvard Monographs in the History of Science,” cilt. 1 (Cambridge, Mass., 1968), ve Ch’en Kuo-fu’s Tao tsang yüan liu hsü k'ao (Taipei, 1983).



-------------
Ya Rahman, Ya Rahim, Ya ALLAH


Mesajı Yazan: Takyon_7
Mesaj Tarihi: 19-Haziran-2007 Saat 13:16

İslam'da 

Simya

Yazan Habibeh Rahim 

İngilizce'den Çeviren Kemal Menemencioğlu - Translation Copyright © 2000 hermetics.org

Simyanın Arapça'sı al kimiya'dır.  Kimiya kelimesi de Grekçe'de "dönüştürme sanatı" anlamına gelen chumeia'den  (veya Çemeya) veya "altın yapan sıvı" anlamına gelen Güney Çinli kim-iya'dan gelir. Grek ve sonraki Helenistik yazılar genelde İslam bilimin arkasındaki itici güç olarak kabul edildiğinden kelimenin Grek kaynağı genel kabul görmüştür. 

İslam açısından al kimiya maddi ve ruhsal olarak nesneleri en yüksek mükemmellik şekline dönüştürme sanatı anlamına gelir. Kimiya ayrıca dönüşümü gerçekleştiren katalizör anlamına gelerek aynı zamanda iksir (al iksir) ve "felsefe taşı" (hajar al falasifah) anlamlarında kullanılır. İdeal iksiri bulmak dünyanın birçok kültüründe kadim bir arayıştı. Metalleri en mükemmel biçimlerine (altın), madenleri en güçlü konumlarına ve doğru iksirin ölümsüzlüğü getirebildiği inanılırdı. Her madde türü, örneğin metaller aynı elementleri içerdiği varsayılıyordu. Doğru kimiya veya iksir elementleri ideal düzene koyarak, söz konusu metalı basit bir biçimden mükemmel bir biçime değişmesini sağlardı. Örneğin bakırı altına çevirmek.        

Diğer bir bağlamda, simyanın felsefi teorisi ruhun arınmasını açıklamak için kullanılmıştır. Simyanın terminolojisi ve işlevleri alegorik bir üslupla ruhun vasat, dünyevi, kirlenmiş halinden saf mükemmelliğe dönüşümü için uygulanmıştı. Ayrıca psikolojik kuramlar alegorik olarak kimyasal özelliklere çevrilmişti. Mistikler için iksir imansızı hidayette erdiren ilahi hakikat sembolüydü. Sufi edebiyatında ruhani mürşit müridin rununu bir tür ruhsal simya süreciyle arındırır.  Ruhsal konularda simya unsurlarının kullanımı, insan ruhunu evrenin içerdiği güç ve prensiplerinin bir mikrokozmosu olarak gören ortaçağı İslam dahil olmak üzere kadimlerin dünya görüşlerini yansıtmaktadır.      

 


Tarihi özgeçmişi

Müslümanlıkta görülen simyanın kadim kökenleri vardır. Simyanın kökeni birçok peygamber ve bilginden Adem'e dek atfedilmişti. İntikal zinciri kadim dünyanın üstatları, Aristo, Galen, Sokrates, Plato ve diğerlerine dek iner. Müslümanların bu sanatı bu üstatlardan aldığı düşünülür. Haz. Muhammet'in (ölm. 632) bu sanatı tasvip edip ettiği söylenir ve damadı Haz. Ali ibn Abi Tãlib (ölm. 661) onun hamisi olarak görülür. Haz. Ali'nin torunu Ja'far al-Sadiq (ölm. 765) sanatı yayan bir sonraki kişi olarak kabul edilir. Ümeyyi prens Hãlid ibn Yazid (660-704) simyayı uyguladığı gibi himaye edip ilgili eserleri Grekçe ve Süryanice'den (Arameikce) Arapça'ya tercümelerini teşvik ettiği kaydedilir. Efsaneye göre simyayı farklı ülkelerde süren uzun bir arayıştan sonra bulduğu Marianos adında Süryani bir keşişten öğrenmişti. Ja'far al-Sadiq'in müridi olduğu kabul edilen Jabir ibn Hayyãn (ölm. 815) simya üzerinde 300 eser yazdığı söylenir. Dolayısıyla, bu efsaneleşmiş tarihi kişinin adı yetkin üstatlık ima etmeye başlamıştı.      
 
Jabiri Külliyatı - Bu efsanevi tasvirlere rağmen, modern araştırmalar İslami simyanın gelişmesini 9. asra atfetmektedir. Jãbir ibn Hayyãn ilk önemli simyager olarak kaydedilir, ancak ona atfedilen eserlerin çoğunu yazdığı şüphelidir ve 10. asır gibi tarihlerde ortaya çıkmıştı. Merhamet Kitabı, Dengeler Kitabı, Yüz ve Oniki Kitabı, Yetmiş Kitap ve Beş Yüz Kitap bu külliyatın önemli eserlerindendir. İhvan-us Safa (İkhwân al-Safu - Saflık Kardeşleri) muhtemelen simya teknikleri, aletleri, malzemeleri ve görüşleri konusunda önemli bir kaynak olan Jabiri külliyatına katkıda bulundular veya en azından etkilediler.   

Külliyatta yer alan kükürt-cıva metal kuramına göre bütün metaller özelliklerini tayin eden değişik orantılarda bu iki elementi veya temsil ettikleri prensipleri taşımaktadırlar.  Kükürt sıcak/kuru ve cıva soğuk/nemli özelliklerini neden oluyordu.  (Aristo bu dört unsurun - sıcak, kuru, soğuk, nemli -  ateş, toprak, su ve havayı temsil ettiklerini iddia etmişti)  Kükürt ve cıva, ayrıca erkeksi ve dişi unsur olarak tanımlanan maddenin pozitif ve negatif yönlerini içerirler.  Dengeleri Kitabı metallerin zıt elementler tarafından üretildiklerini iddia eder. Her cisim onun birleşimi olan unsurların dengesini ifade eder ve bu armoni sayısal olarak semayı yöneten müziksel armoni ile ifade edilir.  Unsurların kalite farkları ve yoğunluk dereceleri müzik ıskalasına tekabül eder. Ayrıca her cisim iki içsel ve iki dışsal kalitenin dengesini temsil edip her metal iki içsel ve iki dışsal kalite ile ifade edilir.  Dolayısıyla, bir metalin başka bir metala dönüşümü bir iksirin etkisiyle içselin dışsal potansiyel ve mevcut unsurlarının birbirine orantı ayarlaması ile mümkün olur.  Her metal diğer birinin zıttı, içi dışa ve dışı içe çıkmış şeklidir.  Dönüşüm basit olarak iç ve dış kalitelerin yer değişmesidir. Bu da aynı bir hekimin tedavi için verdiği hastalığa ters ilaç gibi. Başka bir deyişle iksir simyagerin ilaçlarıydı.      

Jabiri külliyatına göre belirli dönüşümler için belirli iksirler vardır. Ancak, her türlü dönüşümü gerçekleştirebilen bir ana iksir vardır. Jabiri külliyatından "70 Kitap"ın yazarı teori ve uygulama arasında önemli ve özgün bir ağ kurmakta ve damıtma ile fiziksel oluşumlar sadece elementlere değil aynı zamanda zıt kalitelerine de ayırmak mümkün olduğunu yazmıştır. Organik maddelerin ısıya tabi tutulunca ortaya çıkan tutuşabilir ve tutuşmayan gazlar "ateş" ve "hava"yı, damıtılıp yoğunlaşan sıvı "su" ve kalan tortu "toprak" elementleri temsil ederler. Yazar sonrada bu elementleri her birinin oluştuğu zıtlar çiftine ayırmaya çalışıyor. Ayrıca bu işlemin sadece organik maddeye değil ama en sert taşların bile damıtılabileceğini iddia etmekte. Bir Jabiri buluş sayılan organik maddelerin damıtılmasından elde edilen iksirler simyanın tıbbi yönünü göstermektedir. İksir arayışı ile Jabiri eserler al-Razi'nin eserlerine benzerlik arz ederler.       

Al-Razi  - Hekim ve filozof Muhammad ibn Zakariya al-Râzi (ölm.. 925) simyaya önemli etkisi olan ikinci Müslüman simyagerdir.  Metallerin kükürt ve cıva unsurları teorisine tuzluluk unsurunu ekledi. Simyada kükürt, cıva ve tuzdan oluşan üç unsurun bulunduğuna dair popüler teori Avrupaya geçerek Batı Simyada önemli bir rol oynamıştı. Al-Râzi'ye göre cisimler aralarında boşluk bulunan görünmeyen elementlerden (atomlar) oluşur.  Bu elementler sonsuzdur ve belirli bir hacmi vardır. Bu kavram modern fizikteki madde yapısına oldukça yakın gözükmektedir.  Al-Râzi'nin kitapları Sirr al asrãr (Sırların Esrarı) ve Madkhal al-ta'limi (Talime Başlangıç), özellikle İran'da 10. asır İslam dünyasında uygulanan simyanın prensip ve tekniklerini anlamak açısından önemli kaynaklardır. Bu eserlerde kimyevi maddelerin yapıları, tepkileri ve inceleme aletleri konusunda dikkatle incelenmiş ve doğrulanmış veriler sitemli sınıflandırmalar altında aktarılmaktadır. Dili simya eserlerinde görülen mistik ve muğlak ifadelerden uzak, açık ve anlaşılırdır. Çok sayıda Jabiri eserler arasında al-Râzi sadece Merhamet kitabından söz etmekte, belki de diğer eserlerin zamanından sonra yazıldığı içindir.   

Diğer Üstatlar  - Muhammad ibn 'Umayil (10. asır) simya üzerinde iki esas kitabından dolayı önlüydü: Kitab al-ma' al-waraqi (Gümüşlü Su ve Yıldızlı Toprak Kitabı) ve Kitäb al ilm al-muktasab.  'Ali ibn Wahshiyâ'nin (10. asırlı efsanevi bir kişi) eserleri İslam'da simya geleneği konusunda adeta bir ansiklopedi kadar bilgi vermekte.  Simyagerler ve sanatları konusunda önemli bir bilgi kaynağıdır. Ayrıca konu üzerinde simyager olmayan önemli kişilerin görüşlerine de yer vermektedir. Bu sıralarda derlenen ancak yazarı henüz tespit edilemeyen önemli diğer bir eser de batıda meşhur Latince tercümesi ile Turba Philosophorum olarak bilinen Musbaf al-jamâ'ab, eski çağlarda Pitagoras'ın yönetimde simyagerlerin bir toplantıda Archelaus'ün Sokrates öncesi dokuz filozofun doktrinlerini kaydettiğini aktarır. Maslamah al-Majriti (ölm. 1007?) Rutbat al-hakim (Bilginlerin Adımları) adlı ünlü simya kılavuzunun yazarıydı. Ayrıca Ghayat al-hakim (Bilginlerin Gayesi) başlıklı maji kitabı da büyük rağbet görmüştü ve batıda tercüme edilmişti.  Bir sonraki asırda önemli bir simyager Husayn 'Mi al-Tughra'i (ölm. 1121?) 1112 yılında yazdığı Kitãb haqa 'iq al-isthishad fi-al-kimiya' (Simya Konusunda kanıtlanan Gerçekler) kitabıyla simyayı savunarak Ibni Sina'nın inkarlarına karşı sert çıkışlarda bulunmuştu. Simya konusunda daha sonra Mısırlı Aydamir ibn 'Mi al-Jildaki (ölm. 1360) kendisinden önce simya ve maji konusunda bütün yazılanları özetleyerek yorumlamıştı.  

 

 

İnkar ve Muhalefet 

Yaygın Olmasına rağmen simya bütün Müslüman bilginler tarafından kabul görmedi. İbni Sina  (ölm. 1035) simyanın fuzuli bir uğraş olduğunu ve insanın doğayı taklit edebileceği iddiasını çürütmek üzere savlar ortaya koydu. Simyagerlerin sadece dış görünüşü itibarıyla kıymetli metallere benzeyen bir şeyler imal edip basit metallerin esasında değişmediğini. Ünlü Kuzey Afrikalı İbni Haldun (ölm. 1406) da Arap-İslami simya uğraşlarını eleştirmişti.  O simyayı basit metalleri altına çevirecek bir iksiri hazırlamak ve aramak amacıyla elementlerin özellik, fazilet ve huylarının etüdü olarak tanımlamıştı. İksir için kullanılan elementler arasında hayvan dışkıları, sidik, gübre, kemikler, kuş tüyleri, kan, saç, yumurta, tırnak ve metaller vardır. İksirin hazırlanmasında kullanılan özütteki elementleri ayırmak için damıtmak, süblimasyon, kalsinleme, kavurma ve  başka teknikler kullanılırdı. Simyacılar, bu yöntemlerle doğru iksir elde edilirse kurşun, bakır ve kalayla birlikte ısıtılıarak altın edilebilir.  İbni Haldün simyagıcların mekanik ve teknik ilşlemlerle yapılması öngörülen dönüşümlerinin doğa işlevlerini mükemmelleştirmek amacını taşıdığını inkar etmişti. Ayrıca Khalid ibn Yazid'e afdedilen eserlerin doğruluğunu eleştirdi, vcerdiği gerekçe olarak da İslam'da gelişmiş bilimler ve sanatlar o denli erken bir dönemde henüz gelişmemiş olmalarıydı.       

 

 

Batıya Etkisi

Islami simya genelde tercümeler aracılıyla batıya 12. asırda getirildi. Simya üzerine Arap eserlerin en eski Latince tercümesi genelde Robert of Chester'nın 1144 tarihli "De compositione alchemiae" olduğu sanılır. Bazı araştırmacılar onun daha geç bir tarihte yazılmış sahte bir Latince eser olabileceğini iddia etmişlerdir, ancak bu son derece karmaşık bir konudur ve daha çok araştırma gerektirir. Gerard of Cremona (1114-1187) Jabiri Yetmiş Kitap'ı Latince'ye çevirmiştir  translated the "De aluminibus et salibus" ve "Liber luminis luminum" onun tercümeleri olduğu inanılır. İlg özgün Avrupalı simya yazısından (the Ars alchemia, c. 1225, attributed to Michael Scot, d. 1232) önce Arapça'da tercümeler olabilecek diğer eserler İbn Dina'nın "De anima", "Turba philosophorum",  "Zümrüt Tablet", "Yaratılış'ın Sırrı" ve al-Razi'nin "Sırrın Esrar"dır. Böylece 13. asrın ortalarında önemli İslami simya eserlerinin çoğu Avrupa'da bilindiği gözükmektedir. 

Kaynakça

İslami simyaya genel bir bakış için şu metinler faydalıdır: Salimuzzaman Siddiqi ve S. Mahdihassan'nın "A History of Muslim Philosophy"nin (Islam Felsefesi Tarih, editör M. M. Sharif, Wiesbaden, 1966, cilt. 2, sayfa 1296-1316) Kimya bölüm; Seyyed Hossein Nasr'ın "İslam Bilimi" (Islamic Science, An Illustrated Study,  Westerham, England, 1976) kitabındaki "Alchemy and Other Occult Sciences," (Simya ve Diğer Okült İlimler, sayfa 193-208) bölümü: ; Eric J. Holmyard'ın "Ortaçağı İslam'da Simya" (Alchemy in Medieval Islam, Endeavour Dergisi 14, Temmuz, 1955 sayfa: 117-125); Julius Ruska'nın Turba Philosophorum: Em Beitrag zur Geschichte der Alchemie (Berlin, 1931); ve Manfred Ullmann'ın  İslam Ansiklopedisinde (The Encyclopaedia of Islam, Leiden, 1960) "al-Kimiya," yazısı. 

Şimdeye dek,  geleneksel İslami simyanın kaynağı, gelişmesi ve uygulamaları konusunda herhangi bir geniş kapsamlı eleştirisel eser çıkmamıştır.  

Simya ve kimya üzerinde yazılan genel eserler dahilinde Islami simyanın işlendiğini Eric J. Holmyard’in "Alchemy", (Simya, Baltimore, 1957, bölüm 5);  George Sarton’in "Introduction to the History of Science" (Bilim Tarihine Giriş, 3 cilt, Washington, DC, 1927—1948); Robert P. Multhauf'ın "The Origins of Chemistry "(Kimyanın Kaynakları, London, 1966); Julius Ruska'nın derlediği "Studien zur Geschichte der Chemie" (Berlin, 1927); ve Homer H. Dubs‘in "The Beginnings of Alchemy” (Simyanın Başlangıcı,  Isis 38, Ekim 1947, sayfa 62—86); Dubs İslam simyasının kaynağı Çin'den geldiğini iddia ediyor.  

Julius Ruska ve Karl Garbers 9. ve 10. asırlarında yazılan oldukça geniş kapsamlı Jabiri külliyatı ve al-Razi'nin eserleri arasındaki ilişkiden “Vorschriften zur Herstellung von scharfen Wassern bei Gabir und Raz,” (Islam 25, 1938: sayfa 1—35) de söz ediliyorlar. Bu yazılarla ilgili bazı problemler Ruska’nın "Chalid ibn.Jazid ibn Mu‘awija"  ve "Ga'far al-Sadiq der sechste Irnam",  "Arabische Alchemisten" (cilt 1 ve 2, Heidelberg, 1924);  Paul Kraus’nın "Studien zu Jâbir lbn Hayyan", (Isis Şubat, 1931: sayfa 7—30); ve Gerard Heym’s "Al-Razi ve Simya” (Ambix 1, Mart 1938: sayfa 184—191) ele alınıyor.  

Arap simyagerlerin kullandıkları gizli adlar konusunda değerli bir eserde Sitzungsherlchte der physikalisch-medicinische Sozietat' (Erlangen, 1924) içinde yayınlanan Julius Ruska ve F. Wiedemann’nın “Alchemistische Decknamen,”dir. Bu araştırma özellikle al-Tugra’i’nin Kitab al-Jawhar al-nadir'i (Parlak Taş Kitabı) kullanmaktadır.



-------------
Ya Rahman, Ya Rahim, Ya ALLAH


Mesajı Yazan: Takyon_7
Mesaj Tarihi: 19-Haziran-2007 Saat 13:17
 

Antik Çağ Simyasının Rönesans İzdüşümleri: Sanat ve Bilim Bağlantısı

Yazan Cihan Başpınar


Antik Çağda Sanat 

Öncelikle antik dönemlerde sanat, bilim ve dinin birbirinden çok kesin bir şekilde ayrılmadığını, ancak bugün bizim keskin bir tanım getirme arzularımızdan kaynaklanan bir zaruret ve/veya bir keyfiyet olduğuna deyinmek gerekmektedir. Kelimelerin kökenlerinde bile şaşılacak derecede bu gün ayrı tutulan kavramlar barındırırlar ve bu tekliğin içindeki çokluk bile yeterince konuya hakim olunmasını zor kılar. Aynı durum sanat içinde geçerlidir. Dinsel bir tiyatro, kutsal bir mimari, bilimsel anatominin keskin bir şekilde kullanıldığı heykelcilik ve yaşamın her noktasında bulunan kusursuz estetik. Sanat bu günkü gibi statik ve yaşamdan ayrı bir unsur değil yaşamın her anında uyulması ve uygulanması gereken vazgeçilmez bir prensipti. Bu yolla ilahi olanın bir yansıması elde edilir ve bu yolla kutsal olan kavranır ve yaşanırdı. Asıl konu güzellik ve estetikti ki aynısını doğada kozmosta ve her şeyin içindeki tanrıda görmek mümkündü. Bu her şeyin bütünsel bir hareket içinde algılandığı bir dönemdi ve sanat bu kutsal bütünlüğün sadece bir yanıydı. "Antik dönemin sanat anlayışı natüralist, simgesel, büyüsel öğenin bileşik durumundan ibarettir. Mister gösterileri, kutsal dramalar ve klasik antikteki bazı oyunlar tiyatroya tekabül ediyordu. Antik şiirin kutsal esin ile ve 'dize'nin de efsun ile yakın ilişkisi vardı. Müzik, dans ve ritim içinde de bu böyle oldu. Lucien, dansçı rahiplerin mısırlıların kutsal gizlerini bildiğini anlatır"(1)

Önemli olan simgesel, imgesel ve metafizik bir görev üstlenmesiydi. Bu, modern sanattan apayrı bir kavramdır ki bugün soyut adı altında yapılandan da oldukça uzaktır. "Tradisyonel insan fiziksel dış gerçekliğin bilgisine gerektiğinden fazla değer vermiyordu."(2) onunki apaçık içebakışın ve oradan görülen imgelerin şekillenmesiydi ve bunlar doğaya ve onun yasalarına hiç de aykırı değildi. Sanat burada hem bir araç hem de bir sonuçtu. O eserler vasıtası ile hissedilir alemden çıkılır ve imgelemin gerçekleştiği ve onu yukarı taşıyacak olan imajinal aleme varılır. Burada akledilir gerçekleri şekil ve boyut yardımıyla yani maddeleştirmeden boyut verme yetisini geliştirir. Bu sıradışı bir dikkat, hafıza ve konsantrasyon gerektirir. Bu ara alem (akledilir ve hissedilir alem arasındaki) hem fantezileri hem de insandaki arketiplere ulaşmada kullanılan imgeleri barındırır ki yukarıdaki değerler göz önünde tutulmasaydı bugün sanat tarihi kitaplarını ve müzeleri dolduran o eşsiz eserleri görmek pek mümkün olmazdı. 

"Antik sanatlar tradisyonel açıdan, müteal bir edim ya da anlamın simgesi olarak, daima bir Tanrıya yada bir kahramana 'adanmıştır'".(3) Ptah, Knum, Vulcain, Hermes, Bald, Promethe sayabileceğimiz bazı Tanrılardır ki bunlar kendi kültleri aracılığıyla tarihteki yerini almışlardır. Örneklerden anlaşılacağı üzere bu tarz beşer dışı idi ve kutsal bir işlevi vardı. 

Burada bahsedilen her ne kadar zamanın belirli bir diliminde var olmuş olan bir gelenekten söz edilse de onu var eden koşullar incelendiğinde sadece tarihin yitik sayfalarında var olan bir durum olmadığı anlaşılır. Rönesans'taki koşullar buna bir örnek teşkil eder ve bu sebepler antiğin Rönesans'a hem fiziksel bir izdüşümü hem de bir ilkesel bir yansımasıdır.


Antik Bir Bilim ve Sanat Olarak Simya: Rönesans ve Ortaçağ Avrupa'sındaki Yeri 

Şüphesiz ki antik dönemlerden günümüze kadar ulaşan, hayranlık ve merak uyandıran bir bilim ve sanat olan simya, özellikle klasik anlayışın, kozmolojik ve ahlaki tutum hakkında bilgi verecek önemli bir bilgi kaynağıdır. Simyanın kendisi oldukça uzun bir yolculuk sonucunda modern dünyaya ulaşmıştır ancak günümüzde pek rağbet görmemiştir. Hermes'in antik bilgeliği ile M.Ö. 4000'lerde(?) yola çıktığı varsayılan simya, sonraları kabalistlerde oradan Araplarda ve son olarak da 1000'li yıllardan 1700'lü yılların sonuna kadar Avrupa'da kendine yer bulmuştur. Şu an ona atfettiğimiz adı Araplar vermiştir ki bu 'al-kimya'dır' ve kara toprak anlamını karşılar.

Klasik dünya için simya bir kozmos ve ruh bilimi ve sanatıydı. Gezegenler, metaller(daha açık bir ayrımla madde) ve ruh arasındaki, analoji yasası vasıtasıyla yapılan, bir keşifti. Kişi kendini, doğayı, onun yasa ve eserlerini tanır daha sonra evrimsel durum olarak alt basamaktaki unsurları üst basamaklara çıkartmaya çalışırdı. İlk malzeme kendisiydi ve "yukarıdaki neyse aşağıdaki de oydu".


Ortaçağ ve Sonrasında Simya

Simya, batı Hıristiyanlığına ilk önce Bizans yolu ile ve daha sonra da Endülüs yolu ile İslam uygarlığından giriş yaptı. M.S.6 yy da simya, Cabir İbn Hayyan'ın kurduğu bir okul ile yüzlerce metinin etrafa yayılması ile kendine yer buldu ki bu ismin Avrupa dünyasına girişi Geber ismi altında oldu ve bir çok Avrupalı simyacının kullandığı bir isim oldu.

Ayrıca Rönesans'la birlikte Yunan felsefesinin tekrar dirilişinden sonra Bizans simyasının yeni bir dalgası batıya ulaştı. Bu Hermesciliğin incelenmesini ve eski değerlerin yeniden popüler olmasına yol açtı. 16 ve 17 yy.'lar bu konularda bir çok eserin basıldığı zamanlardır. Gerilemesi ise tek taraflı rasyonalist bilimsel gelişme ve Hıristiyan mistizminin teolojiye kartel olması ile açıklanabilir. Ancak bu noktada metafizik arka planı eksik olan bu dogmalardan kaçan kişilerin başvurduğu alan yine simya olmuştur. Bu kişilerin başında Jakob Boehme, Paracelsus, Francis Bacon, Meister Eckhart ve George Gichtel sayılabilir.


Simyanın Doğası

Bir bilim ve sanat olarak simya, asli olarak yasası okunmuş doğanın onunla işbirliğinden geçen bir yoldur. Onun yaptığını simya vasıtası ile insan bir 'sıçrama' ile yapar ki bu da insanın doğadaki görevi hakkında bize bir bilgi verir. "simya üstatları tarafından bir sanat -hatta kral sanat (ars regia)- olarak adlandırıldı ve baz metalleri altın ve gümüş gibi soy metallere dönüştürmesi imajıyla birlikte, söz konusu dahili sürecin oldukça hatırlatıcı bir sembolü olarak hizmet etti."(4)

Burada metallerle simyacı arasındaki derin ilişkiden önce kişinin kendi iç yasasını elde etme yolundan bahsedilmelidir. Ortaçağ Avrupa'sında 'kömür yakıcıları' denen bir gruptan bahsedilir. Bu kişiler simyanın içsel dönüşümünden çok altın elde etme işine enerji harcamışlardır. "Ahlaki eşik, sadece altın yüzünden simya sanatının peşinden koşmak ayartmasıdır( meyvesi için yapılan eylem). Simyacılar işlerinin en büyük engelinin açgözlülük olduğunda ısrar ederler. 'aşk yolu' için kibir neyse ve "bilgi yolu" için kendini aldatma neyse, onların sanatı için de en büyük günah o dur. Buradaki açgözlülüğün diğer bir adı basitçe egoizmdir"(5). Simyanın öğrenilmesi tamamen maneviyat öğretisinden geçiyordu yanlış kişilere öğretilmemesi, istikrar ve sabır denemeleri ile çözümleniyor liyakat ilk planda tutuluyordu. "Filozof taşı (onunla baz metaller altına çevrilir), ona sahip olan kişiye uzun ömür ve hastalıktan kurtuluş ihsan eder ve onun gücünde, en kudretli fatihlerin sahip olduğundan daha fazla altın ve gümüş getirmek vardır. Buna ilaveten, bu hazine bu hayattaki diğer bütün hazinelerin üzerinde bir avantaja sahiptir, yani ona sahip olan kişi tamamen mutlu olacaktır ve onu kaybetme korkusu ona asla ilişmeyecektir".(6) Kaybedilmeyen taşlardan ve öğretilerden bahsedilmesi zamansız kısmı için bir referans oluşturmaktadır. "Kişinin onu öğrenmemiş olduğu durumda her şeyden önce şunun anlaşılmasını isterim; bu ilahi felsefe insani gücü fazlasıyla aşar; onu kitaplardan elde etmek bir yana, Tanrı onu kutsal ruhu ile kalplerimizin içimize sunmadıkça veya yaşayan bir kişinin ağzından bize öğretmedikçe elde edemeyiz."(7)

 

İç Altın

"Özellikle soy metallerin, katışık maden filizlerinden, cıva ve antimon gibi çözücü ve saflaştırıcı aracılar vasıtası ile ve ateşle birlikte çıkarılması, kaçınılmaz olarak tabiatın karanlık ve kaotik güçlerinin mukavemetine karşı icra edilir, tıpkı değişmez saflık ve parlaklıklarında 'dahili gümüş' ve 'dahili altın' elde edilmesinin nefsin bütün karanlık ve akıldışı dürtülerinin fethini istemesi gibi".(8) Bunun için simyacı filozof taşını kullanır. Tutkular ve alışkanlıklarla engellenen kaotik ve opak cisimsel bilinç, baz metaldir. Onun içinde spirit ve ruh, batmış, kararmış ve toprakla karışmış gibi görünür. Öte yandan aydınlanmış cisimsel bilincin(soy metal) kendisi, varoluşun manevi bir biçimidir. Simyacılar, ruh önce baz metalden çıkarılmalıdır derler(değerli olan ve değersiz olan ayrıştırılmalı). Geri kalan cisim saflaştırılmalı ve külden başka bir şey kalmayıncaya kadar yakılmalıdır(bir torbaya koyup çekiçle vurulmalı). Sonra ruh onunla yeniden birleştirilmelidir. Bu basitçe Paracelsus'un 'böl ve birleştir'idir. Solve et cougula ya tekabül eder yunanca spao ve ageiro kelimelerinden gelir.

Bir dönemin sanat ve bilime bu noktadan baktık. Burada dikkati çeken çoğul görüntüler arkasındaki ilkesel yolun takibidir bunu daha geniş bir şekilde Rönesans'a özgü o, ortaçağın karanlığından çıkan bilim ve sanatta görebiliriz.


Ortaçağdan Çıkış, Yeni Bir Döneme Doğru

Rönesans'ı doğuran fiziksel koşullardan bazıları, kilisenin tek taraflı dinsel dogması ve fanatizmi, Amerikanın keşfi ve haçlı seferlerinin sonuçlarına bağlı olan doğudaki bilgeliğin ve teknolojinin batıya gelmesiydi 

Sanat koruyucularının ün tutkusu bu dönem sanatçıları için büyük bir fırsat oldu. "İtalya'da saygınlık ve üne kavuşmak isteyen birçok küçük saray vardı. Şahane yapıtlar yükseltmek, çok güzel gömütler veya büyük fresko dizileri sipariş etmek, ünlü bir kilisenin büyük sunak masasına bir resim adamak kişinin adını sonsuzluğa kavuşturması ve yeryüzündeki şu yaşamına layık anıta sahip olması için kesin araçlar sayılıyordu. Birçok kent, ünlü ustaların hizmetini elde etme yarışına girdikleri için de, sanatçılar koşulları ileri sürme durumuna geldiler. Önceleri prens, sanatçıya lütuf bahşederdi. Şimdi neredeyse taraflar tersyüz olmuştu. Sanatçı artık özgürdü." (9)

 

Ortaçağ Üslubu ve Rönesans Üslubunun İncelenmesi

Rönesans dönemine yaklaşıldıkça eserlerde bir antiğe dönüş yaşanmakta ancak bu ilk dönemlerde bir üslup sentezi görülmekteydi. Gotik mimarinin heybeti ve yeni dönemin eskiye özelliklede Roma mimarisine bir eğilim. Floransalı mimar Leon Battista Alberti' nin(1404-1472) tasarladığı, önyüzü Roma tarzı dev bir zafer kemeri gibi... Gotik tarzlı dev katedrallerden farklı olarak girişi destekleyen ön cepheden kabartılarak çıkarılmış dört sütun, üst tarafta üçgen bir partenon ve geniş bir giriş kapısını destekleyen iki yan kapı dikkati çekmektedir. Ancak bu geçiş döneminde dörtgen ve dik formlar terk edilmemiş iki dönemin bir uyumlulaştırılması yaşanmıştır. 

Ortaçağın resim, ikonografi ve fresk çoğunlukla altın yada başka bir renkteki zemin üzerine olayın ya da kişinin resmedilmesiydi. Rönesans sanatında ise arka plan olarak bir doğa manzarası kullanmak yaygındı. Evren,insan ve kilise merkezci, mekanik ve statik doğa anlayışı bir yana doğal olanın hareketi başlıyordu.

Gotik katedrallerinin önemli özellikleri arasında dev ve sivri kuleler, geniş iç mekanlar ki dikey form olarak anılan bu tarzda tavan yükseklikleri daha da artmaktaydı, oransal olarak küçük kapılar ve son olarak da İngiliz gotiğinde daha da açık bir şekilde görülen süslemelerdeki aşırılık. Bu aşırılığın ve temel olarak gotik üslubun doğmasındaki bir ana sebep olarak papalık ve krallık arasındaki çekişmeyi sunarsak sanırım bu üsluptaki ihtişam ve devsel ölçeklerin nedeni belli olur. Gotik eserler İtalyanlar arasında "barbar sanatı" olarak isimlendirilmiştir. İdeal uyum ve güzelliğe ulaşmada kuzey Avrupa sanatından daha fazla kaygı duyan İtalyan sanatında ise Platon, Plotinus ve diğer antik filozof ve bilgelerin estetik güzellik ve ahenk fikirlerini görmek mümkündür. Platon 'a göre aşk, müzik, şiir ve güzellik ruhu uyuma sokmadaki temel unsurlardır ki bu öğeleri Rönesans'ta ve takip eden dönemde görülebilir. Bu dönemde kiliseye endeksli müzik anlayışı yerini klasik müziğin doğuşuna bırakmaktadır. Bu klasik akımı Rönesans, barok ve romantik dönemler takip etmektedir. 

Dönemin önemli özelliklerinden biri de sanat din ve bilimin bir potada birleştirilmeye çalışılmasıydı. Doğa gözlemlerinin önem kazanması, matematik, geometri ve altın oran kullanımının artması, anatomi çalışmaları, perspektifin önem kazanması, resimlerin ve heykellerin canlanacakmış gibi durması, ki bu Roma ve Yunan resim ve heykellerinin bir özelliğiydi,bilimsel gelişmenin nasıl sanatla tekrar buluştuğu hakkında bir bilgi vermektedir. "Doğayla bir yarış vardı",sanatçılar onu en iyi bir biçimde taklit etmek istiyorlardı, doğa gözlemlerindeki kesinlik ...... kısaca doğaya bir dönüş vardı.

Sanatçı, "eski Yunan düzenlerinin kurallarını, sütunların, Dor, İyon ve Kronit sarakların oran ve ölçütlerini bilmek zorundaydı. Bilge ustalar tapınak ve zafer kemerleri yapmaya can atıyordu."(10) Antik dönemin mimari,heykel, şekil, biçim, öğe ve oranları dönem içinde öylesine revaçta oldu ki "papa 2. Giulio'nun söylenceye bakılırsa Aziz Petrus'un gömülü olduğu yerde kurulmuş Saint Pietro bazilikasını 1506'da yıktırıp, kilise mimarisinin yüzyıllık gelenek ve işlevine meydan okurcasına yeniden yaptırmaya karar verişini ancak bu şekilde açıklayabiliriz."(10) Yapılan eser ki sanatçı Donato Bramante buna 'tapınakçık' adını vermiştir, klasik gotik üsluptan çok farklı olarak dairesel bir form ve etrafında sütunlarla bezemiştir, antik tapınaklara çok benzemekteydi. Bramante ayrıca, bu tapınağın etrafına da aynı üslupta bir manastır inşa etmiştir. "Bramante , bu tür kiliselerin; inançlıların, ayinin yapıldığı büyük sunak masasına doğru bakarak doğu doğrultusuna yöneldikleri dörtgen bir salon olmasını öngören, yüzyılların batı geleneğiyle bağları kesinlikle koparmaya kararlıydı."(10)

Leonardo otuzdan fazla kadavra keserek insan vücudunun gizlerine girmeye çalıştı. Ana karnındaki dölütün büyümesindeki gizin serüvenine ilk atılanlardan biri oldu. Dalgaların ve akımların yasasını inceledi. Uçan makinelerine örnek teşkil etmesi için böcekleri ve uçan canlıları gözlemledi. O dönem için radikal sayılabilecek bazı fikirleri ve eserleri ifşa etti bazılarını ise sakladı. Yayımlamadığı ve belki de temkinli olmak istediğinden söz etmediği şu satır göze çarpar: Güneş dönmüyor.

 

Dönemin Sanat ve Bilim Anlayışının Simya ile Bağlantısı

Antik dünya için bile arketip olan arkaik simya döneme klasizm olarak adını verdi. Sanatçı bilim adamı ve filozoflar için temel malzeme haline gelmişti, hatta Hıristiyan din adamlarının doğal eğilimlerinin arka planını yine simya oluşturmuştu. Özellikle meslek örgütleri ve şövalyelik sistemlerinde kendini gösteren öğreti templiyerler, masonlar, güllü haçlıların ve hatta günümüz eklektik ve ezoterik örgütlenmelerinin kökenini oluşturmuştur. Özellikle okuyucu için aydınlatıcı bulduğum klasik simya atölyesi manzarası dikkati çekmek istiyorum. Bunun hem klasik bir atölyenin usta ve çırağı arasındaki ilişkisini hem de bu ilişkinin inisiyatik ve meslek örgütlerindeki aynılığının kökeninin yine Hermetik geleneğe dayandığının görülmesi adına veriyorum. " babamın bir işareti üzerine iki çırak, demir ocağının her iki yanında bulunan ve kil borular vasıtasıyla ona bağlanan koyun derisi körükle çalışmaya başladılar... ocaktaki alevler yükseldi ve canlı ve kötü bir cin olarak hayata dönmüş gibi göründü. "Babam daha sonra, eritme kabını uzun maşasıyla kavradı ve onu alevlerin üzerine yerleştirdi.

"Birdenbire demirci atölyesindeki diğer bütün işler durdu, çünkü altının eritilmekte olduğu süre boyunca ve soğurken onun çevresinde bakır ya da alüminyumla çalışmak,-bu baz metallerin eritme kabına atılması gerektiğinde bile- unutulur. Sadece demirle çalışmaya devam edilebilir. Fakat bunlar demirle ilgili bir görev üstlenmişlerse bile, ocağın etrafında toplanmış çıraklara katılmak için, genellikle onu çabucak tamamlarlar veya bir kenara bırakırlar...

"Babam hareketlerinin etrafında toplaşan çıraklar tarafından engellendiğini hissettiği zaman sessizce onlara geride durmalarını işaret ederdi. Ne o ne de bir başkası bir kelime dahi söylemezdi. Hiç kimse konuşmaya cüret etmezdi, ozan bile sessizdi. Sükunet sadece körüğün hışırdaması ve altının alçaktan tıslamasıyla bozuldu. Fakat babam bir kelime dahi söylemediği halde, içinden konuştuğunu biliyordum; altın ve odun kömürünü bir çubukla karıştırırken sessizce hareket eden dudaklarından bunu görebiliyordum.

"İçinden neler söylüyor olabilirdi? Kesin olarak bu asla bana anlatılmadı. Ancak bir çağrıdan başka ne olabilirdi ki,? ateşin ve altının ruhunu, ateşin ve rüzgarın- körükten esen rüzgar, rüzgarın doğurduğu ateş ve ateşle evlenen altının- ruhunu çağırmadı mı? Şüphesiz onların yardımını celbetti ve arkadaşlıklarını niyaz etti; şüphesiz en önemlileri arasında olan ve yardımları eritme için zorunlu olan bu ruhları çağırdı.

"Gözlerimin önünde vuku bulan işlem, harici olarak sadece altının eritilmesiydi. Bunun dışında daha çok şeyler vardı: ruhların kolaylaştırdığı veya engel olduğu büyüsel bir işlem."(11)


Dönemin Sonucu 

Dönem, yüzünü döndüğü antik dünyadan bu bilimsel ve sanatsal unsurların önem kazanıp rasyonel ve bölünmüş bir şekilde incelenmek istenmesi eğilimi ile son bulmuştur. Dinden uzaklaşma ve doğa ve insani bilimler diye adlandırılan şey salt beşeri, algıların bilgisine dönüştü. Saklı gerçeklikler çocuksu bir heves ve bilimin ve tekniğin gelişmesi ile unutulmaya başlandı. Hafıza yitirildi, simgeler ve imgeler yerini fanteziye bıraktı. Artık nasıl olduğu değil ne kadar olduğu sorusu arayışları kamçıladı. Amerikanın keşfinden sonra doğan büyük fantezi dünyasını doğu ve batıya açılan büyük ticaret kapıları doyurdu. Artık en büyük gereksinim doğudan ve batıdan gelen teknolojinin zihinlere verdiği durgunluğu bir kenara bırakıp bunların ne amaçla kullanılacağının belirlenmesiydi. Seçim güç, iktidar ve sömürü oyununa dönüşmüştü. 

15/03/200



NOTLAR:

1- Lucien, De la Danse,LIX 
2- O. Spann, Religions philosophie, s.44
3- J. Evola, Modern Dünyaya Başkaldırı, s.170
4- T. Bruckhardt, Astroloji ve Simya, s.29
5- A.G.E, s.37
6- G.Salmon, bibliothéque des philosophes chimiques, Paris 1741
7- Denis Zachaire 16.yy Fransız simyacısı 
8- T. Bruckhardt, Astroloji ve Simya, s.19
9- E. H. Gombrich, Sanatın Öyküsü, s.218
10-A.G.E, s.219
11- T. Bruckhardt, Astroloji ve Simya, s,19

KAYNAKLAR:

· Fernand Schwarz,Kadim Bilgeliğin Yeniden Keşfi, İnsan Yayınları
· T. Bruckhardt, Astroloji ve Simya, Verka Yayınları
· E. H. Gombrich, Sanatın Öyküsü, Remzi Kitabevi
· J. Evola, Modern Dünyaya Başkaldırı 
· J. Evola, Tradizione Ermetica
· Dr.Hüseyin Yurtsever,Uygulamalı Estetik
· P. Tompkins/ Christopher Bird, Bitkilerin Gizli Yaşamı, Sungur Yayınları,
· Jacob Bruckhardt, İtalya'da Rönesans Kültürü, M.E.B. Yayınları
· Eflatun, Şölen, Remzi Kitabevi
· Plotinus, Enneadlar, Gündoğan Yayıncılık



-------------
Ya Rahman, Ya Rahim, Ya ALLAH


Mesajı Yazan: Takyon_7
Mesaj Tarihi: 19-Haziran-2007 Saat 13:21

Simya Artık Sadece Ortaçağa Ait Değil

Yazan Mark Stavish M.A., FRC, SI

Çeviren Kemal Menemencioğlu - Translation Copyright © 2004 hermetics.org

 Atlantis Rising Spring 1997

All Rights Reserved. Copyright ©  Mark Stavish, M.A. 1997.

Birine simyadan söz ederseniz o ne düşünür? Ortaçağında unutulmuş bir bodrumda bilinmeyen köpüren sıvılar dolu şişeler üzerinde eğilmiş, veya bir fırın önünde erimiş kurşunu altına çevirmeye çalışırken uğraşan yaşlı adamlar. Bunlar zaman, efsane ve önyargılı tarihin bize sunduğu simyager imajlarıdır.

Erken dönem simyagerlerin modern bilimin öncüleri olduğu doğrudur. Fizik ve kimya alaycı bir tavırlı püfleyiciler denilen bu eski dönem simyagerlere çok şey borçlu., zira saatlerce uğraşarak döktükleri terlerden birçok modern keşifler ortaya çıktı: porselen, alkol damıtma, asitler, tuzlar ve birçok metal alaşımı erken dönem simya denemelerinin sonuçlarıdır.

Ama ya simyanın basit metalleri altına çevirme arayışı sadece saçma bir zaman kaybı değilse.    

 

Eski Mısır, Simyanın Anası

Simya veya Al Kemi, "ilahi kimya", kutsal kimya veya olası olarak Nil nehrinin yıllık sellerin bıraktığı çamur birikintilerinden "kara toprak"tan türediği inanılan Arapça veya Mısırca bir terimdir. Ancak simyanın kökeni ne olursa olsun son derece belirgin bir ruhsal gelişme anlamına gelmiştir.

Platon'un Yunanistan'ından Avrupa Rönesans'a dek, kadim Mısır tüm mistik şeylerin yeri, hatta menşei olarak görülmüştür. Grekler tarafından Hermes denilen Mısırlı tanrı Thoth'un tüm majikal sanatlar ve bilimlerin babası olduğu ve yaratılışı idare eden yasaları açıklayan bir sürü kitaplar yazdığı inanılırdı. Bu tür edebiyat zamanla Batı okült öğretilerin temelini oluşturmaya başladı ve Hermetik Korpus veya Hermes'in Bedeni olarak anıldı. Bunlar Hermes'in sıfatı olan "tanrıların yazıcısına" addedilen eserleri içermekteydi. Bu yazıların içerdiği öğreti ve uygulamalara "Hermetizm" denilirdi ve Rönesans öğretileri ayrıca Yahudi mistisizmin (Kabala) unsurları, simya, ritüel ve semavi varlıklar veya meleklerle irtibat gibi unsurları da içermeye başladı.

Kadim dünyada Rönesans'ın sonuna dek (16. asır) majinin bir batıl inanç olarak görülmediği, aksine evreni anlamanın ve kaderimizi kontrol etmenin mantıklı ve açık bir yöntemi olarak görüldüğünü aklımızda tutmamız önemlidir. Maji, imajinasyon, manyetizma hepsi akrabadır, zira aynı "maj" kökten gelmiştir, hepsi ayrıca majisyen ve simyagerin zihninde görüldüğü şekliyle de akrabadır. 

Majisyen ve hatta simyager için de, evren İlahi Varlığın imgelemesinin yansıması olarak idrak edilir. Kanunları tutarlı ve mantıklıdır ve eğer biz Yaratıcının suretinde yaratılmışsak, o zaman biz de Yaratıcı gibi imgeleme gücüyle yaratabiliriz. Yoğun imgeleme evrenin "dokusunda" bir gerilim yaratır, manyetik gücünü odaklar böyle imajlarımızı tezahür eder.  

Rönesans maji ve simyanın temel fikirlerini ayrıca Doğulu Yoga'da da bulmak mümkün, bunlar aslında New Age hareketin, hipnoz-terapinin, zihinsel sağlık veya kanser için yönlendirilmiş imgeleme, afermasyon ve bir sürü psiko-ruhsal uygulamanın temellerini de oluşturur.  

Ancak bu asrın ortasına dek [20. asır], çoğu zaman dini veya siyasi zülüm korkusundan dolayı bu ruhsal uygulamaların çoğu gizli tutulmaktaydı. Bundan dolayı "okült" veya "gizli" olarak anılmaya başladılar. Çoğu yaygın dinlerle, Yahudilik, Hıristiyanlık, Müslümanlık ile aynı sembol, imge ve literatürü kullandıkları için gizli, okült veya Hermetik sanatlar ezoterik, içrek, batıni olarak tanımlamaya başlanıldı, bunun tersi egzoterik günlük din ve dogma uygulamaları vardı.  

Tutuklanma, yargılanma ve idam korkusu ezoterik uygulamaların öğretimini sadece birkaç güvenilir ve seçilmiş kişiyle sınırlanmasına yol açtı. Bu da sadece inisiyasyonlar diye bilinen yavaş, dikkatli, sembolik ritüeller ve şifreli öğretiler sürecinde mümkündü. Her bir inisiyasyon veya gradus, öğrencinin aydınlanmaya doğru içsel yolculuğunda bir adımı veya dereceyi simgeliyordu.

17nci, 18nci ve 19ncu asırlarda ruhsal öğretiler yaymak üzere Avrupa boyunca düzinelerce inisiyatik örgüt ve cemiyet kurulmuştu. Bunların arasında en önde gelenler Gül Haçlılar, Framasonlar ve Tapınakçı Şövalyeleriydi. Bazıları, örneğin Framasonlar gibi üyelerine ahlaki öğretiler verdiler, Gül Haçlılar gibi diğerleri mistisizm, ritüel kullanımı, Kabala ile evrenin yapısı ve laboratuar simyası öğrettiler. Bu organizasyonların bir çoğu Avrupa veya Amerika'da bir şekilde devam etmektedirler. 

Ancak simyada her bir adım veya evre sadece bir içsel uyanma (inisiyasyon) değil, ama laboratuarda gerçekleştirilen fiziksel ve pratik bir tekniği temsil ediyor. Fiziksel, laboratuar işi şuurun ruhsal ve psişik gelişme ve genişlemenin doğrulama yöntemi olarak çalışır. 

Fransız simya organizasyonu Doğa Filozofların kurucusu Jean Dubuis şöyle der: "Simya herhangi bir yanılsamaya tabi olmadığınız inisiyatik bir sistemdir. Simya Laboratuar yoluyla objektif bir kontrolü bulunan yegane inisiyatik sistemdir. Dolayısıyla, denemeleriniz evrenin olağan yasalarının dışına çıktığını gösterirse, bu içsel bir uyanmadan geçmiş bir simyager olduğunuzu gösterir ve bu 'Eğer kendinizi dönüştürmedinizse, hiç bir şeyi dönüştüremezsiniz' kuralına tekabül etmektedir."

Dubuis altmış beş yıla yakın bir süredir simya ve ilgili ezoterik sanatları uygulamış biridir. Ruhsal yolu on iki yaşında Normandy sahilinin açıklarında Mont Saint-Michel katedral adasında bir ruhsal uyanma yaşadığında başladı. Bu uyanma Dubuis'ı Avrupa'nın ezoterik çevrelerinde yaşam boyu süren faaliyet ve yakın ilişkiye girmesine neden oldu.  Gül Haç Cemiyetinin, (Rosicrucian Order, AMORC - Ancient Mystical Order Rosae Crucis) Fransız dalında görev almış, yüksek dereceli öğrencilerin İlluminati bölümüne başkanlık yapmıştır, bunun dışında daha birçok ezoterik örgüt ve cemiyette de bulunmuştur.

Gizlilik seviyelerden ve bu tür ant tutmaların getirdiği güç ve menfaat odaklamalarından bıktıktan sonra, tüm üyeliklerinden çekildi ve simya ve Kabala yollarını iyi huylu ve sağduyulu herkese açan Doğa Filozoflarını (The Philosophers of Nature - PON) kurdu. Bu yaklaşım simyanın temel felsefesi hakkında yakın zamanda Doğa Felsefesinin Yıllık konferansında şöyle ifade edilmiştir:  

"Simya Yaşam Bilimidir, Bilinç Bilimidir. Simyager madde, yaşam ve bilinç arasında çok sağlam bir bağlantı olduğunu bilir. Simya maddedeki can ve bilinci maniple edip tekamül etmesine, içsel ahenksizlik sorunlarını çözmek üzere yardım etmektir. Madde sadece insan tohumundan yaratıldığı için vardır. İnsan tohumu veya ilksel insan, maddeye düşmek ve sonrada evrim yaparak tekrar tırmanmak üzere maddeyi yaratmıştır. Eğer bunun ötesine gidersek mutlak varlık kendi kendini yaratmış bir varlıktır ve bizi de onun suretinde kendi kendini yaratan varlıklar olmalıyız."

Buna yakın bir açıklama Fransız simyageri Francois Trojani tarafından Gnosis dergisinin 1996 yaz baskısında Joseph Rowe ile bir söyleyişte söylemişti:

"Simya derin anlamda bir içsellik ve anlam boyutudur: Yaşamın anlamı, benim yaşamının anlamı, ruh ve madde arasındaki ilişkiye dair sorular, davranışlarımın anlamı ve değeri, "Nereden geldim?", "Neden buradayım?", "Kimim?" gibi sorulara simya net yanıtlar veriyor demiyorum, ama bu tür soruların ortaya çıktığı bir boyutta çalışmaktadır."

Dubois'ın Fransa'da önemli bir elektronik firmasında elektrik mühendisi olarak uzun profesyonel kariyeri ve Nobel Ödül sahibi Jollio-Curie ile nükleer fizik alanında işinden dolayı, simyager arkadaşları tarafından ister elementlerin peryodik tablosu, ister kabalistik bir diyagram olsun, her ikisiyle eşit bir şekilde aşina olabilecek nadir kişilerden biri olduğu söylenir.  Elektroniks konusunda ilgisi, Dubois'ı beden dışı seyahat ve genel inisiyatik deneyime yardımcı olabilecek birkaç aygıtı keşfetmesine yol açmıştır. 

Dubois'e göre "Kadim çağlarda, insan evrimi geliştikçe Kabala'dan simyaya geçtik. Şimdi, dünyamızın mevcut evrimiyle, belki de inisiyatik yola elektronik metotları ekleyebiliriz. Bu insanların çalışma gereğini ortadan kaldırmıyor, ama inisiyatik çalışma daha kolay olacaktır. Bu tüm dünyanın evriminin hızlandırılması gerektiği gerçeğine dayanmaktadır."

Dubois "kutularının" piyasada şu anda mevcut değişik bilinç hallerine girme aletlerinden daha ileri olduğunu belirtmektedir. Işık ve ses senkronize çalışmalarında karmaşık matematiksel permütasyonlar kullanılmaktadır. Dubois'e göre birinin bu keşifle geçireceği deneyimleri belirleyebilir. Dubois'ın "zihinsel aygıtlarının" iki neslini denemiş biri olarak bunların raf üstü aygıtlar üzerindeki üstünlüğüne bizzat şahit oldum, onların berraklığı, etkisi, odaklama gücü ve kalıcılığı inanılmazdır.                         

 

Alchemy and Modern Psychology/Jung

Ezoterik inisiyasyon insanoğlundaki psişik hasarı nasıl onarmaya çalışıyorsa, aynı şeyi üvey evladı psikoloji de yapmaktadır. Sonuç olarak, birçok kişi simya ile İsviçreli psikolog Carl Gustav Jung sayesinde ilgilenmektedir. Jung simyaya geçirdiği bir dizi rüya ve ayrıca hastalarının rüyaları sonucunda, bu rüyaların simyadaki kişisel gelişme veya bireyselleşme evrelerini temsil eden simya sembollerine benzemesi sonucunda ilgi göstermeye başladı. Ancak, Jung için tüm simyasal çalışma veya opus katı bir psikanaliz perspektifi ile değerlendirilmekteydi. Dönüşüm fiziksel maddenin değiştirilmesi değil, ama psikolojik unsurların yıkıcı sorunlarının olumlu yaşam özelliklerine değiştirilmesiydi. 

Beşeri bireyselleşme ve kendini oluşturma hakkında Jung'un bazı öncü çalışmaları Simya Etütleri eserinde bulunabilir. Burada insan evrimin içsel evrelerini anlatmak için simyanın kilit evrelerini ve sembollerinin anlamlarını veya simyagerlerin içsel inisiyasyon dediklerini yorumlayıp anlatmaktadır.

Laboratuar simyagerler dikkatle belirtmektedirler ki, katkılarına ve simyadaki psikolojik yönün önemine rağmen, Jung gerçek bir Simayager olarak görülmemektedir. 

Dubois ve başkalarına göre, simyanın gerçek simya olabilmesi için, ruhsal, zihinsel, duygusal ve fiziksel olmak üzere yaratılışın her düzeyinde çalışması gerekir.

Russell House'e göre: "Jung'un sembolizme katkısı olduğu ve insanlara içsel yaşamlarına bakmak için bir yöntem verdiği doğrudur. Simya'ya gelince, Jung'un psikolojisi simyanın evrensel bir sanat ve bilim olduğunu ve her şeye uyarlanabileceğini göstermektedir, ama simyayı terapik bir alegoriye indirgeme bir hatadır."

Whinefield, Illinois'lı Russell House Doğa Filozofların şimdiki başkanıdır ve bu asrın önde gelen laboratuar simyagerleri Jean Dubois, Orval Graves, "Frater Albertus" ve Manfred Junius ile birlikte simyayı etüt etmiştir.  1989'den 1993 yıllarına dek, House ayrıca San Jose, California'deki Gül Haç Cemiyetinin (Rosicrucian Order, AMORC) sponsorluğunu yaptığı Rose+Croix Üniversitesinde simya dersleri verdi. 

 

Simya ve Alternatif Tıp

Psiko-ruhsal gelişme ve fiziksel dönüşümle birlikte simya uzun zamandır "tedavisi olmayan hastalıklara" tedaviler bulmayla  bir ilintisi vardı. Dubuis meşe palamudundan dikkatle hazırlanmış bir tentür veya arındırılmış alkolü simyasal olarak hazırlanmış bir ilacın kanser ve bazı otoimüm hastalıklara karşı mücadele etmede yararlı olabileceğini önermişti.

Ancak, simyanın alternatif tıbba daha açık ve kolay erişebilir bir katkısı vardır, o da homeopatidir.

Çoğu eczanelerde ve süpermarketlerde bulabilen homeopatik ilaçlar 16. asır İsviçreli simyager Paracelsus'un simya uygulamalarına dayanmaktadır. Ancak, homeopatiyi yaratan Paracelsus değildi, o sadece "benzeri benzeri tedavi eder" ve ilaçların küçük dozları büyük dozlarına nazaran daha çabuk tedavi edebilir fikrini ortaya atmıştır. Simya tentürleri aynı homeopatik ilaçlar gibi bitki, mineral ve metallerden yaratılmaktadır. Homeopatik tedavi 1796 yıllında geliştirildi ve Amerika Birleşik Devletlerine 1825 yılında girmiştir. Avrupa'da homeopatik ilaçlar simyasal olarak hazırlanır ve kullanımı halka açıktır.

House'e göre: "gerçek simyager için şifa aynı simya gibi tüm seviyelerde olmalıdır ve doğa ve evrim çerçevesinde kişiyi bir tüm olarak tedavi etmelidir. Şifacının amacı hastanın içsel dünyasına teşvik sunmak olmalıdır, doğanın evrim planına ters çalışmamalıdır. Homeopati,i Bach Çiçek tedavileri, aromaterapi gibi simya ilaçları aynı zaman hem ince, hem de kaba bir seviyede çalışmaktadırlar.      

 

Simya ve Kuantum Fiziği / Zaman Yolculuğu ve Başka Tuhaf Şeyler

Ortaya çıktığından beri simya dönüşüm veya bir şeyi başka bir şeye değiştirmek, genelde kurşun gibi bir basit metali başka bir şeye, bu durumda altına çevirmekle ilişkilendirilmiştir.

Ama dönüşüm mümkün mü?

Günümüzde ve geçmiş simyagerler için bunun tereddütsüz yanıtı: "evet"tir.

Trojani dönüşümün yapıldığı ve halen yapılmaya devam edildiğini söylediği kaydedilmiştir. Simya operasyonları modern kimya elementlerinin periyodik tabloları düzeyinde değil, ama zaman ve uzayın dokusu üzerinde çalışmaktadır. Uzay ve zaman enerjisi üzerinde elementler üzerinde yapılan bu çalışma kişinin üzerine odaklanmaktadır.

Hatta, Dubois, Trojani ve daha önceki Francois Jollivet-Castelot'e göre sadece dönüşüm mümkün olmakla kalmıyor, ama atomdan küçük fizikle birlikte andığımız yüksek teknoloji, yüksek enerji ekipmanlarının bunun için pek gerekli olmayabileceğini belirtmişlerdir. 

Jollivet-Castelot simyager olmak isteyene yol gösteren bir kitap yazmıştır Comment on devient alchimste (1897) veya "Bir Simyager Nasıl Olunur." Burada gerekli Hermetik disiplinleri, laboratuar ekipmanı almak için pratik öneriler ve simyager olmanın ahlaki gereklerini vermiştir.   

Amerikan Gül Haç Cemiyetinin (Rosicrucian Order, AMORC) kurucusu ve başkanı Harvey Spencer Lewis, Jollivet-Castelot ve çalışmalarına aşinaydı ve 1915 yılında hemen hemen sadece bir gaz ateşi ve bir şişeyle bir miktar çinkoyu altına çevirdiği söylenmektedir. Bu umumi gösteri birkaç kez cemiyetin dergisi The Rosicrucian Digest'te (Mart 1942) yayınlanmıştır. Bunun dışında Mistik Üçgen'in (Mystic Triangle) 1926 baskısında AMORC Jollivet-Castelot'un basit metali altına çevirmeyi içeren kendi deneyimlerini ve bunu yapmanın yöntemini yayınladılar. 

Daha yakın zamanlarda, simya ucuz enerji tedarik etmenin ve "süper metallerin" yaratılmasına olası bir yöntem olarak araştırılmıştır. Ocak 1997 tarihinde, Vichenze, İtalya'ya yakın bir yerde gerçekleştiren Palladian Akademi konferansında, "Gül Haçlılar"ın (The Rosicrucians, Samuel Weiser Yayınevi) yazarı ve UNESCO'nun Hamburg, Almanya'daki Eğitim Ofisinin üyesi Profesör Christopher McIntosh, Birleşmiş Milletlerin yakın zamanda simyanın yeni alaşımları geliştirmek üzere olası bir araç olması  konusunda bir konferansın sponsorluğunu yaptığını aktarmıştır.  

Bu meyanlarda, Dubois UFO fenomeni hakkında bazı spekülasyonlar yaptı:

"Herşeyden önce, uzaylılar için iki hipotez vardır. Birinci hipoteze göre, eğer dünyada Kuzey Kutbuna yakınsanız, orada insanoğlunu denetleyen ileri seviyede bir kardeşlik vardır ve uçan daireler onlara aittir. İkinci hipoteze göre günlük fiziksel şartlarıyla dünyamıza uzak sistemlerden gelemezsiniz. Dolayısıyla, bence bu şöyle olabilir, geldikleri sistemde ileri seviyede kişileri alıyorlar, enerji hzını yüz binlerce veya bir milyon kez hızlandırıyorlar, böylece bize daha hızlı geliyorlar, ama dünyanın aurasına girince evre evre gelip yeniden materyalize oluyorlar (maddeleşiyorlar). Rossewell (New Mexico) olayı doğru mu değil mi bilmiyorum ve bilmek istemiyorum, ama bana verilen ayrıntılar doğru olduğu intibasını veriyor, çünkü olması gerektiği gibi görünmezliye giden materyaller buldular. Bulunan varlığın beninin sınırı olmadığını söylüyorlar, bu demek ki görünen ve görünmeyen alemler arasında sınırları olmayan varlıklardır. Eğer bunlar sahteyse, bunu yaratan kişilerin okült konusunda bilgileri olması gerekir.      

 



-------------
Ya Rahman, Ya Rahim, Ya ALLAH


Mesajı Yazan: Takyon_7
Mesaj Tarihi: 19-Haziran-2007 Saat 13:23

Simyanın Ne Olduğu 

Yazan Frater Parush

Çeviren Kemal Menemencioğlu - Translation Copyright © 2004 hermetics.org

All Rights Reserved. Copyright © Frater Parush. 1997


Simyanın ezoterik bilimi belki de okült disiplinler arasında en çok yanlış anlaşılanıdır. Modern okültizm genelde yüksek maji sanatı üzerinde odaklanmıştır ve geçmişte ve günümüzdeki yüksek majinin en bilgili uygulayıcıları arasında bile Batı Simya Geleneğinin hakiki niteliği hakkında çok az şey anlaşıldığı veya kabul edildiği görülmektedir. Dolayısıyla, soruyoruz, eğer günden güne kadim misterlere dalan o son derece ezoterik disiplin "yüksek majinin" Büyük Kardeşleri, Simya hakkında kaba bir yanılgıya kapılmışsa, hevesli orta halli kişinin spagirik sanatının gerçek mahiyetini anlamasının ne şansı olabilir?       

Dolayısıyla, Simyayı bir de Simyagerin gözüyle göz atalım, bir Majisyenin değil, New Age gönüllüsü de değil, ama bu Bilimin Batı Tradisyonuna inisiye olmuş, klasik ve kadim edebiyatının önemli bir bölümünü okumuş ve anlamış, günlük yaşamında, zihninde ve laboratuarında bir Simyagerin yaşantısını yaşamış birinin gözüyle göz atalım. 

Tanım olarak Simyanın ne olduğunu ve ne olmadığını ve her ikisinin lehte ve aleyhte esas savlarını düşündüğümüzde, ilk başta sorumuzun ana hatlarını ortaya atmamız gerekir. Doğada somut ve soyut her "şeyin" ve her "sistemin" Simya kanunları tarafından idare edildiğini genel bir tarzda belirterek başlayabiliriz. Her şey evrime, tekamüle tabidir. Simya evrimdir, doğada ham ve temel bir maddeyi veya nesneyi daha yüksek bir düzeye yüceltmektir. Bu meyanda, bazı müzik ve şiir türlerinin, sanat formlarının, bilimin, sanayinin bazı yönlerinin simyasal olduğunu söyleyebiliriz. Simyanın genel bir tanımı olarak sanırız ki çoğu kişi buna katılır. Eğer burada duracak olursak, genel bir tartışma sonucunda "simyasal" olarak nitelendirebileceğimiz her şeyin bu sıfata uyacağını belirtebiliriz.  

Eğer klasik çağı batı dünyasında herhangi birine Simya nedir diye soracak olursak, hiç tereddüt etmeden ayrıntılı veya basit bir şekilde vereceği yanıtı, altın veya hayat iksirini üretecek şekilde kimyasal maddelerin maniple edilmesinin okült sanatı şekline az çok uyacağını söyleyebiliriz. Hatta günümüzde bile okültist olmayan birine Simya nedir diye soracak olursak, eğer bu konuda herhangi mevhumları varsa, az çok aynı şeyleri açıklayacaklar. Bir okültist ise, hemen hemen kesin olarak birkaç farklı basit veya karmaşık açıklama verecektir, bunlar genelde seks maji, çeşitli şifa yöntemleri, şifalı otlar, Jung psikolojisi gibi olası olarak konunun gerçeklerine önemli ışık tutmayacak türden açıklamalar içerecektir. 

Simya Batıda Alkemi (Al Kimya) olarak bilinmekte, bu da Arapça kökenli bir sözdür. Arapların bu kelimeyi hangi köklerden elde ettikleri ve dil bilimi açısından ne demek istediklerine dair birkaç teori vardır. Ancak Alkemi teriminin standart ve kabul edilen anlamının aynı anda hem kimyasal, hem de ruhsal olan uygulamalarının genel anlamı olarak kullanıldığı hususunda pek şüphe yok. Simyager basit olarak okült kimyayı uygulayan biriydi.           

Simya sanatı karanlık çağlarda Avrupalılar tarafından uygulandığında, aynı zamanda Alkemi terimini icraatlarının genel anlamı olarak uyarladılar. Ayrıca önemli herhangi bir değişiklik uygulamadan bilgilerini aldığı Arap ve Sufi Simyagerlerin yöntem, felsefe ve amaçlarını da uyarladılar. Arap ve Sufi Simyagerler de sanatlarını Grekler ve Mısırlılar'dan önemli değişiklik uygulamadan almışlardı. Bu gerçeklerden yola çıkarak görebiliriz ki, gerçek Simya geleneği metot ve felsefesini koruyarak 3500 yıl veya daha uzun bir süredir varolmaktadır. 20 asrın Batı Geleneksel Simyageri üç yüz yıl önce doğu çöllerin sert iklim şartları altında toprak şişeler üzerine eğilmiş Kardeşleri ile çok benzeri bir yaklaşımı ve hemen hemen aynı amaçları vardır.    

Bu şekilde, bir Simya inisiyesi Simya terimini diğer bir inisiye Simyager ile kullanırken, kişisel tercihlere dayanan birkaç küçük ayrıntı hariç, her ikisi tam olarak diğerinin bu genel terimle ne kast ediğini bilir. Onlar onu Doğa ve evrenin sırlarını açımlamak üzere dikkatle belirlenmiş kadim metotlara göre maddeyi ayrıştırmak, ayrıca ayrıştırma sürecini, elde edilen ürünleri ve bunların yaşamın kutsal yönlerine tekabülleri üzerine tefekkür etmek olarak görmektedirler. Ayrıca onlar olasılıkla Simyagerin esas amacının ruhsal aydınlanma olmasına rağmen, buna varmanın geleneksel yolu Felsefe Taşı denilen bir kimyasal maddenin üretimi olduğu konusunda da anlaşırlar. Bu efsanevi maddenin niteliği konusunda herhangi bir genel argüman yoktur. Bir cinsel sıvı veya sıvılar karışımı değildir. Psikolojik bir hal değildir, ama bu tür bir metaforu kullanmak yanlış değildir. O tarlada veya mağarada bulunan bir taş değildir. Basit anlamda bir metafor veya entelektüel kavram değildir. O Simyager tarafından üretilen ve hem ruhsal olgunluğunu, hem de onun gerçekleşme cevherini taşıyan mineral bir maddeden başka bir şey değildir.

1700'li yıllarda modern kimyanın doğuş sancıları sırasında, okültistler yanlış olarak simya kavramının bütünlüğünü korumak için onu aslında son 3000 yıldır olmadığı bir şey olarak açıklamak gereğini duymuşlardır. Anlamının kasıtlı tahrifatlarının en önemlilerinden birine göre Simya Tantra'dır ve görünüşe göre bu günümüzdeki okültistler arasında en fazla taraftar toplamaktadır. Klasik ve kadim çağların Simyagerleri metaforu sıkça kullanmaktaydı. Uygulamalarını mecazi kılıflara sokmak tüm okültistler arasında yaygındır. Birçok ünlü Simya temaların arasında erkek ve dişinin çiftleşmesi anlatılır. Günümüzde bu tür betimleri seks maji uygulaması olarak yorumlamak yaygın olsa da, Batı Tradisyonun Simyagerler eğer seks majiyle ilgilenmiş olsalar bile, buna öncelik vermiş olmaları pek olası gözükmüyor. Bu açıdan bu konu üzerine durmaya değmez.

Seks maji teorisi dışında, psikolog Carl Gustav Jung'ın zamanında beri genelde okültist olmayan veya sahte-okültist kişilerden oluşan bir grup tarafından iddia edilen Simyanın sadece gizli bir psikoloji olduğu görüşünü görmekteyiz. Kimyasal spagiriks'in kanunları direkt olarak psikolojiye tekabül ettiği doğrudur, ama Geleneksel Simyager bir psikolog değildi, ama yine de kimya ve zihinsel dinamikler arasındaki tekabülü tefekkür ederek zihnin niteliği hakkında derin bir anlayış kazanmıştı.

Çoğu zaman uygulama alanlarda fazla deneyimleri olmayanlar tarafından, Batı Ezoterik Bilime artan oranda giren diğer bir ilgi alanı Doğu Yoganın uygulama ve terminolojileridir. Batı Tradisyonun şekillendiği dönemlerde bilinmeyen veya nadiren bilinen Doğu Mister Tradisyonunda yaygın fikir ve kavramlar şimdi Batı Ekollerin terminoloji ve uygulamasıyla karıştırılmakta ve Geleneksel Batı Maji veya Simya olarak sunulmaktadır. Bazı ithal bilgilerin yararlı eklenti olduklarını kabul ederken, zaten son derece yeterli ve etkin bir sisteme çok sayıda süprüntü, kirlenme, söylenti ve sulandırma başarılı bir şekilde aşılanmıştır.

Simya sembolleri çözmenin sorunlarından biri de Geleneksel Simyagerlerin günlük meşgalelerinin niteliğini tanımadan, insan bu yanlış anlaşılan okültistlerin gizli faaliyetleri için farklı bir açıklama arayışına girebilir. 

Hiç bir zaman belirli bir sembolizme yazarı tarafından vermek istenmediği fikir ve kavramlar bir şekilde ortaya çıkarma isteği günümüzde cehalet ve entelektüelizmin hakikatin ölçeği görüldüğü pop okültizmde son derece yaygındır.  

Dahası Simyagerin motivasyon, metot ve amaçları hakkında inisiyatik bir bilgisi olmayınca, tehlikeli kimyasal maddelerle uğraşmanın herhangi bir yararlı tarafı olmadığı yönünde sanatı kötüleyenlerin fikirlerine kapılmak çok kolaydır, hele hele modern teknolojinin yararlarından faydalanmayan "cahil" bir ortaçağı okültistin söz konusu olduğu zaman.  

Oysa, bu bir yanılsamadır. Ortaçağ Simyagerleri sadece kutsal niteliği olan bir kimyayla ilgilenmiyorlardı, ama aynı zamanda birçok bakımdan modern bilimi aşan kimya ve fizik konusunda son derece ileri düzeyde bilgileri vardı. Dahası, kimyasal açıdan Simyanın motivasyonu açık bir zihinle anlaşıldığı anda, dirayetli irdeleyici Simyanın belirli bir Kimyasal Ruhsal Tradisyonun dışında her şey olabileceği yönündeki modern eğilimin doğru olmayacağı olasılığını kabul etmeye başlayabilir.  

Simyagerin kendini keşfetmeye karşı motivasyonu basittir. Standart yüksek maji felsefesiyle, hatta herhangi bir saygın kadim felsefeyle hiç bir şekilde çelişkisi yoktur. Magus veya diğer bir deyişle majisyen Hermes'in Zümrüt Tabletinden "yukarıdaki aşağıdaki gibidir ve aşağıdaki yukarıdaki gibidir" sözünü sıkça alıntı yapar. Zira bu onun için ruhsal alemler ve dünya arasındaki eşleşmeyi gösterir. Yine birkaçı fark etmiştir ki...

"Maddenin niteliğini, başlangıcını, işlevleri, unsurları ve yüceltilmiş şeklini anlamak, üzerinde kesin ayrıntılarıyla İlahi niteliğin yansıdığı içimizdeki bir aynaya bakmaktır."

etrafında dönen bir ruhsal disiplin aydınlanmaya giden rasyonel ve anlaşılır bir yaklaşımdır. 

O halde, simyager Doğanın metotlarına göre laboratuarında maddeyi ayrıştırması, arındırması ve bir araya getirmesi işlerinin mikrokozmosunda uygulama ve tefekkür ile evrensel ve makrokozmik düzenin sürecini tekrarlamaktadır. İçsel alemlerinin şartları, işlevleri, metotları ve amaçlarının maddede yansıdığını anlamakla başlayarak, "yukarıdaki aşağıdaki gibidir", Simyager her gün her şeyde ilahinin yüceliğine şahit olduğundan hayranlık içindedir.  Ayakları sağlam bir şekilde yeryüzüne basarken güvenli bir bilgiyle gözlerini gökyüzüne kaldırır. Zamanla harekete geçirdiği kimyasal süreçleri anlamaya öğrenir, özgün bir iç-görüyle İlahi İradenin Doğada icrasını görmektedir. Bununla, Yaratıcının gerek soyut, gerekse de somut olarak tüm şeylerin evrimini sağladığı formülü tam olarak  saptamaktadır. Bundan sonra İlahi İradenin Doğal ifadesini geliştirecek metotları ortaya çıkarması kişisel hünerine kalmıştır ve bu onun Sanatıdır.  

Bu anlayışın doruk noktası, evrim kavramından başka bir şey olmayan, maddeden çıkarılan, arıtılan, yoğunlaştırılan ve bir kimyasal maddede odaklaştırılan Felsefe Taşıdır.  

O halde, amacımız bu felsefenin tümünü ilgilenmeye eğilimi olan kişilere tekrarlanabilir ve güvenilir bir tatbikat ile açık bir şekilde ortaya koymaktır. Hakikati arayan herkese popüler ve ticari okültizmin sahte-simyasına değil, ama Geleneksel Simyanın içeriğine bakmalarını lütfediyoruz. Metotlarını pratik olarak uygulayınız, sindiriniz ve bu metotla geçmiş hatalarınızı düzeltiniz, ve bunu yaparken ayrıca son üç yüz yılın okült inisiyelerinin ki de, ve bunu yaparken Kadimler tarafından doğru bir şekilde tüm sanat ve ilimlerin Anası olarak tanımlanan Simyanın Hakiki Niteliğini anlamaya başlayınız.  

Son olarak sorabilirsiniz, Simyager tam olarak ne yapar diye sorabilirsiniz? Sanatımızın Bilge kişilerinin klasik literatürünü sürekli tefekkür etmek dışında, modern Simyager tam olarak iki faaliyet alanı ile ilgilidir. Bunlardan ilk ve en bariz olanı laboratuar geleneğidir.  Bu dereceli etüt kursu modern Simyagerler tarafından birkaç şekilde yapılmaktadır. Genelde bu her zaman simyasal herbalizm (şıfalı otları) ve uygulayıcı isterse Felsefe Taşını aramakla bitirir. Bu aradaki süreçte Simyager hayvan, mineral ve metal alemleri hakkındaki Simyasal görüş açısı hakkında mümkün olduğu kadar tam bir anlayışa varmaya çalışır. Doğa gizli kanunları üzerinde giderek artan bilgileriyle çeşitli madde türleri üzerinde denemeler yapmak üzere yardım arayacaklardır. Birçok Simyager iyi sağlık ve fizik bedenin ıslahını sağlayacak tedaviler arayacaklar ve bulacaklardır, böylece daha çok ruhsal iç-görü ve yaşam süreçlerinin uzaması sağlanmış olacaktır. 

Diğer yandan, laboratuar işinden başka, Simyagerin psişik varlığını ve ruhsal yönünü geliştirmesi gerekiyor. Bu da meditasyon uygulaması gerektiriyor, saatlerce Simya kavramları ve resimsel sembolizmi tefekkür etmesi gerekir. Günümüzde birçok Simyager kendilerini ve Sanatlarını daha derinden anlamak üzere ve Ruhsal Aydınlanma için düzenli olarak zihinsel Yol Çalışmaları veya aktif imgeleme uygulamaktadırlar.

Simyanın amacı, her zamanki gibi Ruhun İlahi Aydınlanmasıdır. Hayat İksirini veya Felsefe Taşını bulmak bu nihai amaca varmak  için birer araçtan başka bir şey değillerdir.  



-------------
Ya Rahman, Ya Rahim, Ya ALLAH


Mesajı Yazan: Takyon_7
Mesaj Tarihi: 19-Haziran-2007 Saat 13:25

Splendor Solis

Salomon Trismosin Tarafından 16. asırda Hazırlanan Simya Kitabı

Bu açıklamamlar ve sayfalar sitemizce hazırlanmıştır 

Salomon Trismosin "Splendor Solis" kitabından 22 Simya Evrelerini gösteren 22 renkli resim bu sayfamızdan verilmiştir. Bu resimlerin orijinalleri British Museum'deki elyazmasında bulunur ve 1582 tarihlidir. En eski kopyası Berlin'deki Prusya Devlet Müzesinde Kupferstichkabinett'te bulunur ve tarihinin 1532-35 olduğu saptanmıştır. Elyazmanın metni  Joscelyn Godwin tarafından İnigilzce!ye çevrilmiştir ve Phanes Press tarafından basılmıştır. Yogi Publications baskısında 1498 yılında yazılmış Trismosin'in biyografisini içerir ve burada Felsefe Taşını elde etmek için verdiği gayreti ve başarısını vermektedir. Bu 22 resmin tek renkli baskısı James Wasserman'in "Art and Symbols of the Occult"te (Greenwich Editions, London, 1993) basılmıştır. Splendor Solis konusunda daha çok bilgi Internet'in en kapsamlı simya sitesi, Adam MacLean'in 'de bulunur. The Virtual Alchemy sitesi ayrıca bu 22 resmi yorumlu bir şekilde vermektedir, ancak sitemizdeki resimle yüksek çözünürlüğe sahiptir, yüklenmeleri biraz zaman alır, ancak hak ettikleri muhteşem ve ayrıntılı görünüme kavuşmuş olurlar.   

S.L. MacGregor Mathers "Splendor Solis" konusunda bir çalışma yaptığı bilinir. Bu konuda Ithell Colquhoun Bilgelik Kılıcı, MacGregor Mathers ve Altın Şafak" ("The Sword of Wisdom, MacGregor Mathers and the Golden Dawn, G.P. Putnam's Sons, New York, 1975) kitabında şöyle yazar: "Mısır Sembolizmi" Kitabı dışında Mathers'in hiç kimsenin görmediği bir kitabı daha onun "Splendor Solis" baskısıdır. Yazarı on beşinci asır simyager Salomon Trismosin, Paracelsus'ün okült öğretmeni olduğu iddia edilir. Edward Garstin bu esere çok değer vermişti ve özellikle basılmayan Simya Sözlüğünde (Alchemical Glossary) olmak üzere kendi simya eserlerinde bir kaç kez söz etmişti. Trismosin ayrıca Altın Posta'nın (The Golden Fleece), yazarıydı. Bu British Museum’s el yazma kütüphanesinin hazinelerinden birisidir, renkli minyatürleri Les Très Riches Heures du Duc de Berry yazmasına dahi rakip çıkmaktadır.

"Mathers eserini yayıncı F. L. Gardner'e verdi, belki de finansal taahhütlere karşı bir kısmi ödeme olarak ve Gardner onu 1907 yılında bastı, böylece Mathers'e başka bir eser için verdiği avansı karşılamak istemiştir. Ancak yaptığını Mathers'e söylememişti ve Mathers (haklı olarak) itiraz etmişti. Herhalde çok az baskı çıkarılmıştı, çünkü çok enderdir. Eğer (Altın Şafak tarihçisi) Ellic Howe bir suretini görmemişse kim görmüş olabilir ki? British Museum kataloglarından ondan eser yoktur. Mathers’in önsözü ve notları, eğer yazdıysa, okumaya değer olurdu, çünkü simya üzerindeki düşünceleri hemen hemen hiç bir yerde kaydedilmemiştir ve Cemiyetin bu konudaki öğretileri konusunda ışık tutardı." 

Altın Şafak Cemiyetinin "Splendor Solis" konusunda tutumu konusunda daha fazla bilgi için Jean-Pascal Ruggiu's ilginç yazısı " yazısını sitemizde bulabilirsiniz.

Aşağıda "Splendor Solis"in ilk resmi verilmiştir. Resimleri görmek için lütfen sonraki veya ilgili resim sayısını tıkayınız.   

[ http://www.hermetics.org/solis/s-solis2.html" rel="no follow - sonraki ]

[1][ http://www.hermetics.org/solis/s-solis2.html" rel="no follow - 2 ][ http://www.hermetics.org/solis/s-solis3.html" rel="no follow - 3 ][ http://www.hermetics.org/solis/s-solis4.html" rel="no follow - 4 ][ http://www.hermetics.org/solis/s-solis5.html" rel="no follow - 5 ][ http://www.hermetics.org/solis/s-solis6.html" rel="no follow - 6 ] http://www.hermetics.org/solis/s-solis7.html" rel="no follow - [7 ][ http://www.hermetics.org/solis/s-solis8.html" rel="no follow - 8 ][ http://www.hermetics.org/solis/s-solis9.html" rel="no follow - 9 ][ http://www.hermetics.org/solis/s-solis10.html" rel="no follow - 10 ][ http://www.hermetics.org/solis/s-solis11.html" rel="no follow - 11 ][ http://www.hermetics.org/solis/s-solis12.html" rel="no follow - 12 ][ http://www.hermetics.org/solis/s-solis13.html" rel="no follow - 13 ][ http://www.hermetics.org/solis/s-solis14.html" rel="no follow - 14 ][ http://www.hermetics.org/solis/s-solis15.html" rel="no follow - 15 ][ http://www.hermetics.org/solis/s-solis16.html" rel="no follow - 16 ][ http://www.hermetics.org/solis/s-solis17.html" rel="no follow - 17 ][ http://www.hermetics.org/solis/s-solis18.html" rel="no follow - 18 ][ http://www.hermetics.org/solis/s-solis19.html" rel="no follow - 19 ][ http://www.hermetics.org/solis/s-solis20.html" rel="no follow - 20 ][ http://www.hermetics.org/solis/s-solis21.html" rel="no follow - 21 ][ http://www.hermetics.org/solis/s-solis22.html" rel="no follow - 22 ]



-------------
Ya Rahman, Ya Rahim, Ya ALLAH


Mesajı Yazan: Takyon_7
Mesaj Tarihi: 19-Haziran-2007 Saat 13:28

Yazan John Wright 

Çeviren Kemal Menemencioğlu - Copyright © 2000 hermetics.org

Spagiriks simyasal yöntemlerin ilaç üretiminde kullanılması anlamına gelir. Bu terim 1493-1541 yıllarında yaşayan ünlü tıp doktoru, simyager ve şifacı Paracelsus tarafından ilk kullanılmıştır, Spagira iki Grek kelimeden türemiştir, spao - ayrıma, çıkarma ve ageiro - bir araya getirme, birleştirme. Bu ikiz kavram çoğu zaman "Solve et coagula, et habebis magisterium" ("Çöz ve birleştir ve majisteri elde edersiniz") deyimi altında bütün simyasal işlemlerin temelini oluşturur. Majisteri yüceltilmiş kimyasal preparattır.  

Bitkiler üzerinde çalışma simyasal preparatların esas metotlarını açıklamak için kullanılır. Minor Arkanum, Küçük Sır veya Küçük Çalışma olarak bilinir ve genelde yeni başlayanlara önerilir. Doğum, ölüm ve daha yüksek bir güce yenileme devinimin içerdiği bio-dinamik süreç üzerinde odaklanır. Büyük Çalışma veya Major Arcanum, metallerin dönüşümünü içerir ve esas olarak Minor Arcanum'dan öğrenilen aynı süreç, teknik ve felsefenin bir uzantısıdır.  

Bir yandan simyada güçlü bir mistik gelenek varken, edebiyatı dikkatli incelendiğinde simyagerlerin çalışmalarının her şeyden önce fiziksel deneylere dayandığı görülür. Onların mistisizm ve kimyayı bağdaştırmaları Hermes Trismegistrus "Yukarıdaki aşağıdaki gibidir ve aşağıdaki yukarıdaki gibidir" sözüne dayanır. Bu gerçek laboratuarda kanıtlanıp fiziksel duyular tarafından doğrulanabilir. Simyagerler, deneyimsel metodun babası Roger Bacon'un kurduğu kıstaslara göre bilimsel açıdan tam anlamıyla kanıtlanıp gösterilemeyen hiçbir metafizik iddiayı kabul etmezlerdi.         

Bio-dinamik Süreç

Maddi açıdan simya ne kimya, ne de hiper-kimyadır (terimin modern anlamında) ama klasik kimyasal reaksiyonlar yerine daha ziyade fermantasyon ve çürümeye yakın bio-dinamik bir süreçtir(1). Felsefi ve/veya ruhsal yönleri dahil, doğanın temel mekanizmaları konusunda bilgiye yol açar. Oysa bilim bu mekanizmaların sadece maddi yönleriyle ilgilidir. 

Simya felsefe, teori ve pratik çalışmaya dayanır(2). Bunu bir sufleyi yapmaya benzetebiliriz. Başkasının hüneriyle yapmasını seyredebiliriz, ama kendin işe koyulduğunda bir yandan deneme ve hata yoluyla geliştirilen yetenekler söz konusudur, diğer yandan ise uygulayıcının enerjileri yapılan işle karşılıklı etkileşimde olduğu inancı vardır. Sadece işlemi izlemek ve aynısını kopya etmeye çalışmak her zaman aynı sonucu vermez. Ancak simyagerlerin verdiği önerileri takip eden Münih Üniversitesinden DA Schein gibi araştırmacılar modern bilimin önceden hor gördüğü simyacıların iddialarını doğrulayabilmiştir. Schein Basilius Valentinius ve Paracelsus'in tanımladığı şekilde özel bir kükürdün varlığını doğrulamıştır(3).

Bitki simyası konusu Manfred Junius'un 1985 yıllında yayınladığı bir kitapta kapsamlı olarak anlatılmıştır(4). Pratik bir seviyede ilk adım simyagerlerin mineral, bitki veya hayvan kökenli cisimleri "Üç Prensip" veya "Üç Esaslar" dediklerine ayırmaktır, ama bu yazının içeriği açısından sırf bitkiler söz konusudur. Bu Üç Esasa, Paracelsus tarafından Tuz, Kükürt ve Cıva(5) olarak söz etmişti. Bu terimleri harfi harfine almamak gerekir, bunlar doğada bütün maddelerde bulunan belirli kaliteleri belirten mecazi terimlerdir.          

Çeşitli metinlere göre simyasal Tuz, mineral, bitki veya hayvanların sabit beyaz mineral içeriğidir. Simyasal Kükürt yanabilir bir yağlı reçine veya gayri safi bir yağ gibi bir madde olarak geçer. Simyasal Cıva da hemen uçabilen berrak bir sıvıdır.     

Spagirik preparatlar üzerinde modern metinlerde simyasal teori ve terimler kullanmaktadırlar. İlk pratik adım bitkinin trepenes'i(6) olan ve genelde "öz yağlar" olarak bilinen Kükürdü ayırmaktır. Çıkarma işlemi buhar damıtma denilen bir yöntemledir. Yağlar çıkarıldıktan sonra bitki, çıkarma işleme yardımcı "gizli" bir çözücü olan simyagerlerin alkahest (ignis-aqua, ateş-suyu) dedikleri sıvının içinde ıslatılır.

Spagirik çalışmalarda alkahestlerin biri alkoldür. Terpenes çıkarıldıktan sonra, otun sindirme sürecine girmesi için alkahest içeren sıkıca kapalı bir şişeye konulur. Sindirme süreci simyasal Merkürü çıkarır. Çıkarma işlemi bitikten sonra, sıvı sembolik olarak ölü addedilen (caput mortem) bitki gövdesinden ayrılır. Bu sonradan kalsinleme (kavurma) işleminden geçer: ilk önce siyah bir kül oluncaya dek yakılır, sonradan toz oluncaya dek ezilir ve ısı üzerinde önce gri renge ve nihai olarak beyaz renge dönüşünceye kadar kalsinlenir (kavrulur).        

  

Ot Taşları

Üç Prensipten her biri dikkatli sıcaklık kontrolüyle daha çok damıtlama ve kalsinlemeyle saf bir duruma getirilir. Nihai olarak üçü de saf hale gelince dengeli bir şeklide yeniden bir araya getirip monte edilirler. Genelde simyasal Tuz, Kükürt ve Tuz ile doyuma getirilir ve sert bir taş oluşuncaya dek tekrar birleşmesi sağlanır. Bu Felsefe Taşının imalinden tamamen değişik bir işlemdir ve onunla karıştırmamak gerekir. Bu ot taşının tıbbi özellikleri vardır ve bitkinin özelliklerinden kat kat üstün olduğu söylenir.   

Eğer modern simyager Frater Albertus'un simya "titreşimleri" yükseltmektir"(7) tezini düşünürsek bu fikir olasıdır. Bu açıdan, herhangi bir arındırma yöntemi ayrı parçaların titreşimlerini yükseltmelidir. Jean Dubois şöyle yazar: "Spagiriks toksik kısmı ortadan kaldırmak için cismi arındırır ve sonradan gövdede enerji seviyesini yükselten bir rezonans durumu yaratır."(8) 

Spagiriksin diğer şifalı otlar tedavi sistemleri ile nasıl bir ilişkisi vardır? Spagiriks açısından şifalı otlar tedavisi Kükürt, Cıva ve Tuzu gayri safi şekillerinde kullanmaktadır. Bach Çiçek Tedavilerinde simyasal Kükürt ve Cıvayı çıkarmak için bir menstrum veya çözücü kullanılır, ama simyasal Tuzu değersiz addederler, böylece simyasal açıdan etkisini üçte bir azaltmaktadırlar. Homeopatik ilaçlar esas maddeden neredeyse bir zerre kalma olasılığı olmayacak kadar sulandırılmış maddeler içerir. Bu açıdan bilimin madde anlayışına uymadığı için ortodoks bilimi rahatsız etmektedir. Homeopatinin etkinliği olası olarak bir titreşimsel özle ilgilidir, ama simyasal açıdan yine de saf değildir. Öz yağ tedavileri ise sadece simyasal Kükürdü kullanırlar.  

Saf titreşimsel bir bakış açıdan bir tedavi hiyerarşisi olabileceği tartışabilir, eğer durum böyleyse bu ot taşları en etkin şeklidir.

 

İçsel Benliğin Simyası

Son olarak yapılan yeniden montaj adımları çok uzun süre içerir - aylar, hatta yıllar sürer. Simyasal prensiplerin arındırılması büyük dikkat ve sabır gerektirir. Nasıl bir çocuk gece üstü bir yetişkine dönüşmüyorsa, aynı şekilde simyasal veya bireysel ruhsal gelişme de aniden olmaz. İçsel gelişme spagiriksin fiziksel sürecini takip etmelidir ve eğer birisi içsel benliğin simyasını geçirmemişse, pratik laboratuar deneylerle sonuç elde etmeyi çok zor bulacaktır.  Örneğin, hiç bilmediği sonuçlar elde edip bunları değersiz olarak algılayabilir.

Simya uygulaması sabır, ciddiyet ve kararlılık gerektirir ve adanmış bir azınlığın yaşam boyu meşgalesidir. Bu yazı süreci aşırı derecede basite indirgemektedir ve buzdağının  sadece ucunu göstermektedir.

Her hangi bir pratik çalışmadan önce, ister laboratuarda olsun ve iç ruhsal varlığımızda olsun, teoriyi anlamak gerekir. Simyasal yazmalar sürekli olarak okuyucunun yazıları dikkatli bir şekilde incelemelerini ve üzerinde tefekkür etmelerini önerir: "Ora, lege, lege, lege, relege, labora et invenies" (dua ediniz, oku, oku, oku ve tekrar oku, çalış ve bulursunuz (Mutus Liber, 1877).

 

Hem kimya, hem de felsefe ve bilim tarihinden derecelerim olduğu için, insanlar simyanın neden beni o kadar ilgilendirdiği konusunda merak ederler. Bunu yanıtlamak kolay değildir, ancak şu kadarını söyleyebilirim: varoluşun esrarını çözmenin kişisel bir girişimidir. Simyada sorgulamadan takip edilmesi gereken sabit bir dogma yoktur, çünkü bütün simyasal girişim direkt deneyime dayanır.  Bazıları onu entelektüel bir alıştırma olarak görebilir, ve kabul etmek gerekir ki mantık denilen metodu izlediğimizde entelekt kanıt aracıdır.

Objektif ve sübjektif bir varoluş, Tanrı ve İnsanlık arasında bir rekabet yerine bireyleri yeni bir perspektife koymaktadır. Zıtlara bayılırız. Düşünce bir ikilemde bölündüğünde bir seçeneği seçip, diğerini reddetmeye meyillidir.  Ancak ikilem düşüncenin şartı olduğu için, düşüncenin kendi şartını aşması mümkün değildir.  Simya yazıtlardaki paradoks bu zıtlara meydan okur ve ikilemleri yukarıdan bakmamızı sağlayan bir köprü yaratmaktadır. Wittgenstein'ın yazdığı kitabı Tractatus hakkında bir merdiveni tırmanıp, sonradan orada olmadığını fark etmeye benzediğini söylemesi bu anımsatır.  Eğer bir merdiveni tırmansak ve sonradan onun olmadığını fark etsek, bu deneyimden sonra daha iyi yerde olacağız.       

John Wright   

Jhn Wright Warwickshire, İngiltere'de kimya öğretir.

 



-------------
Ya Rahman, Ya Rahim, Ya ALLAH


Mesajı Yazan: Takyon_7
Mesaj Tarihi: 19-Haziran-2007 Saat 13:29

Pratik Bitki Simyası - Bölüm 1

Yazan Mark Stavish 

Çeviren Kemal Menemencioğlu - Translation Copyright © 2002 hermetics.org

All Rights Reserved. Copyright Mark Stavish, M.A. 1996.

 

Simya veya "İlahi Kimya" yüzlerce yıldır gerek uygulayıcıları, gerekse de koltuk başı meraklıları fazlasıyla ilgilendirmiştir. Basit bir metali altına çevirme, uzun ve sağlıklı yaşam, hatta ölümsüzlüğe kavuşma olasılığı, Felsefe Taşını arayan başarılı simyageri bekleyen efsanevi vaatlerdir. 

 

Kabadan İnceye 

Gerek kadim, gerekse de modern zamanlarda simyagerler ve uygulamaları konusunda birçok yanlış izlenimlere rağmen, gerçek simya sanatı en iyi şekilde "Büyük Çalışma" konusunda Staninslas Klossowiski de Rola'nın pratik eserinde açıklanmaktadır: 

"Simya, dünya ve semavi alemler, madde ve ruh arasındaki boşluğu kapatan ve köprü görevini gören bir gökkuşağıdır ... ayrıca asil ruhbanların sanatı simya, hermetik felsefe olarak da bilinir ve ezoterik metinler ve esrarengiz amblemler ile Doğa, Yaşam ve Ölüm, Birlik, Sonsuzluk ve Ebediyetin sırlarına erişme yöntemini saklar.  

"Bu sırların içeriği açısından, altın yapımı nispeten önemsiz kalmaktadır: Bunu aynı yogilerin bazen elde ettikleri süper güçlere (siddhiler) benzetebiliriz, bunlar belli başına birer amaç değil, sadece yogilerin ruhsal erişmelerinin yan ürünleridir." - Simya yazan S.K. de Rola. 

 

Çalışmanın Evreleri

Simya eserlerinde söz edilen ruhsal ve fiziksel yenilemesi "Büyük Çalışma" veya Magnum Opus'a göre mükemmellik erişilinceye dek sürecinin sürekli olarak tekrar edildiği yedi veya on iki evresi vardır. Bu evreler ilk başta Bitkiler Alemi, sonra Metaller Alemi ve nihai olarak Mineraller Aleminde gerçekleştirilir. Paracelsus dahil olmak üzere, bazı ekoller hayvanlar aleminde de çalışma yapılması gerektiğini iddia ederler, ama genel olarak bu uygulamacılar tarafından pek kabul görmez.

Bu evrelerin, Doğanın ilk yaratılış sürecinde geçirdiği evreleri temsil ettiği söylenir. Bu evreler ayrıca Kozmosta Zodyak'ın on iki burcu, Sanskritçe çakralar olarak bilinen insan bedeninde yedi asli ve beş tali (toplam on iki) psişik-ruhsal merkezleri tarafından da temsil edilirler. Bu merkezler ayrıca insanlarda, endokrin ve sinir sistemine ilintilidirler.

Dolayısıyla, deneylerin astrolojik zamanlanması için astrolojinin etüdü (en az başlangıçta) ve kundalini olarak bilinen ruhsal enerjinin yükseltilmesi için yoga benzeri ezoterik meditasyonlar simyagerin disiplinlerinin birer parçasıdır. Simyager özde bir mistik, astrolog ve majisyendir.   

Bu hayati bir noktadır, zira simyagerlerin fiziksel faaliyetlerini birlikte yürütülen içsel çalışma ve yansımalarını kullanmadan fiziksel laboratuara taşımak, simyayı basit kimyaya indirgemek anlamına gelir.

Simyanın "alkemi" veya al kimya olabilmesi için, Al veya ilahi niteliğin her zaman pratisyenin şuurunda bulunması gerekir.

 

Kökenler

Her ne kadar kadim Mısır simyanın esas yurdu ve Mısır tanrısı Thoth veya Yunan karşılığı Hermes'in simyanın Atası olduğu söylense de, başka ülkelerin de katkıları olmuştur. Çin ve Hindistan'ın son derece gelişmiş laboratuarlı simya gelenekleri vardır ve bunlar tarih boyu aralıksız süregelmişlerdir.

Ancak bu sanatın en ilginç yönlerinin Batıda geliştiğini görmekteyiz. Burada Babilli, Keldani, Mısır, Grek, İbrani ve Arap yöntemleri yan yana yürütülmekteydi. Büyük olasılıkla, Arap ticareti ile Çin ve Hint yöntemleri Orta-Doğuya getirdikten sonra Avrupa'ya da yayılmıştı. Nihai olarak bütün bu farklı gelenekler Felsefe Taşını bulma uğruna bir karışım ve sentez haline getirilmişti. 

Bu basit metalleri altına çevirebilen, yaşamı uzatabilen ve bütün hastalıkları tedavi edebildiği rivayet edilen Bilgelerin Taşıdır. Bununla ölümsüzlük iksiri de elde edilebilir.

Dramatik değişiklik yaratabilen fiziksel bir obje olarak Taş fikri, simyagerin basamak basamak üzerinde çalışacağı üç Alemdeki deneylerinin çoğunun temelini oluşturur.

 

Kükürt, Tuz ve Cıva

Simyada her şey üç unsurdan oluşmuştur: Kükürt (Ruh veya bireysel öz), Cıva (Can veya Yaşam Enerjisi) ve Tuz (Fizik Bedeni). Simyagerin Çalışması, bunların birbirleri ile mükemmel ahenkli ve orantılı bir dengeye gelinceye dek ayrıştırması ve gerektiği kadar tekrar tekrar bir araya getirmektir. Bu ahenk başarıldığında, simyagerin, veya belirli bir şeyin dönüşümünde su, şarap gibi bir aracıyla veya direkt temasla kullanılan fiziksel "taş" yaratılır.

Bitki Aleminde, bitkinin fiziksel bedeni Tuzdur, öz yağları ise Kükürttür ve alkol (bazen su) Cıvadır.

Böylece, yola koyulmuş simyager bu üç unsuru ayırıp tekrar birleştirmeye çalışır, ve Paracelsus'un ürettiği ve anlamı "ayır ve birleştir" anlamına gelen Grek kökenli "spagiriks" terimi bitki çalışması ve Küçük Dolaşım anlamına geliyor. Büyük Dolaşım metalik ve mineral çalışmasını içerir ve bitki çalışmasındaki aynı prensipleri içerir ve genelde sadece bir nebze bitki çalışmalarında hakimiyet sağlandıktan sonra başlanılır.

Spagiriks'i teorik açıdan incelemede her ne kadar çok şey kazanılırsa da, sadece bizzat deneyleri yürütmekle anlamlı içsel görü ve gelişme kazanılmış olur. Bundan dolayı, aşağıdaki deneyler, simya heveslilerin herhangi bir pahalı laboratuar gerecine yatırım yapma gereği olmadan uygulamaları için sunulmuştur. Verilen yöntem ve süre bu basit düşük-teknoloji yaklaşımı yansıtmaktadır. Ancak, bazı vakalarda uygun cam eşya ve ısı kaynağı ile gerekli süre önemli ölçüde azaltılabilir.

 

Spagirikse Yeni Başlayanlara Deneyler                            

Spagiriks tentürlerin hazırlanması bütün uygulamaların en basitidir ve herhangi özel teçhizat, alet edevat gerektirmez ve herkes tarafından her yerde yapılabilir. Gerekli yegane esas aletler sabır ve azimdir. 

Kısa ve öz olma uğruna, belirli bir ot - Melisa (Mellissa Officianalis) ile hazırlanan bir tentür örneği verilecektir, ama herhangi bir ot da kullanılabilir. Bitkinin toksinliği [zehirliliği] konusu dikkat edilmesi gerekir. Bu açıdan bu eserin sonunda listesi çıkarılanlar en sık kullanılanlardandır ve toksinli değildir.

Her operasyon için 50 gram kuru ot gerekecektir. Farklı şeklide bildirilmediği sürece, kullanılan ot çoğunlukla yaprak, sap ve biraz da kök içerecektir. Eğer içeriği konusunda emin değilseniz aldığınız aktarcıya sorunuz veya kendi otlarınızı yetiştirip toplayınız. Kendi otunuzu yetiştirirseniz ondan emin olabilirsiniz. Her ne kadar vahşi doğadan ot toplayanlar arasında çok az sayıda kişi zehirlenerek ölse de, zamansız olarak bu talihsiz azınlığa katılmak istemezsiniz, dolayısıyla tedbirli olunuz, onları hazır satın alınız veya kendiniz yetiştiriniz.   

Eğer otun kurusu elde yoksa, tazesi yerini alabilir. Simyagerler ne zaman ve hangi şartlar altında yaş veya kuru otların kullanılması gerektiği konusunda kişisel tercihleri vardır. Deneyim elde ettikçe bunları sonradan çözersiniz. Şimdilik otun her çeşidi de işi görür. 

Ek olarak, 200-400 gram saf etil alkol gerekli olacaktır. Bazı Amerikan eyaletlerinde etil alkolün satışı yasaktır ve bazılarında sadece 190 derece veya % 95 saf alkol bulunabilir. 190 derecelik alkol aslında yeterlidir ve başlayanlar tarafından en sık kullanılan maddedir. Eğer bunlardan hiç biri yoksa, votka kullanılabilir veya alkol kırmızı şaraptan veya güçlü bir brendiden damıtılabilir.   

Not: Bazı eyaletlerde şaraptan alkol damıtmak yasak olabilir. Bunun bir sorun olacağını sanıyorsanız kontrol ediniz. 

Konservelerde kullanılanlar gibi geniş ağızlı ve kapaklı bir kavanoz, mutfaklarda kullanılan türden plastik sarma kağıdı, alüminyum kağıt, ince bir tül elek veya kahve filtresi ve huni gerekli olacaktır. Bir havan ve havaneli şart değildir ama yararlıdır. Ayıca bir kahve değirmeni şart olmamakla beraber işe yarar.

 

Temel Spagirik Tentür

Çalışmayı ota tekabül eden gezegen saatinde başlayınız. Bu durumda gezegen Jüpiter'dir, çünkü mellissa geleneksel olarak Jüpiter tarafından idare edildiği kaydedilir. Her ne kadar gezegensel saatler her gün birkaç kez gelirlerse de, ilk ve çoğu zaman en basiti gezegenin hakim olduğu günde, güneş doğuşundan birkaç dakika içinde başlamaktır. Melisa ve perşembe Jüpiter tarafından idare edildiğine göre, Jüpiterin perşembe günü ilk gezegensel saati perşembe günü, güneş doğuşundan ilk dakikalarda başlar. Çalışmaya Tanrıya, sırrın açıklanması ve Evrende yerinizin tesis edilmesi duasıyla başlayınız. İçsel hazırlıklar tamamlandıktan sonra, otun alınız ve elle eziniz ve küçük parçalar şeklinde havanda dövünüz. Mümkün olduğu kadar onu ince bir toz haline getiriniz. Bu arada Çalışma ile otun içinde ve kendinizde İlahi Gücü açığa çıkardığınız fikri üzerinde odaklayınız. Eğer otun tamamını dövmek için yeteri zaman yoksa, veya çekirdek veya kökte olduğu gibi fazla sertse, kısmi olarak bir kahve değirmeni kullanınız. Burada önemli olan, otla fiziksel temasta olmak ve enerji alanınız, auranız kapsaması önemlidir. Eğer tamamıyla kahve değirmeninde parçalamanız gerekiyorsa, yinede de sonradan havana koyunuz ve elle bir süre dönünüz ve ot, gezegen ve sizin aranızda, ayrıca gezegenin bedeninizde tekabül eden kısımlarla olan enerji bağlantısı üzerinde zihinsel olarak odaklayınız.    

Toz hazır olunca, onu bir kavanoza koyunuz ve yavaş ve dikkatli bir şekilde etil alkolü bitki tamamen sıvıyla doyuncaya dek dökünüz, sonra yaklaşık olarak 2, 4 parmak yüksekliğe doldurunuz. Kavanoz ½ ve 2/3 arasından fazla dolu olmamalıdır, çünkü sindirme işleminde ısıtıldığında genişleme için yer bırakmak gerekir.

Isıtıldıkça kavanozdaki sıvı buharlaşacaktır, ama kapalı olduğu için tekrar yoğunlaşacaktır. Bu sıvının her geçen gün biraz daha koyulaşmasına sebep olacaktır. Bur renklendirme veya tentürleme Kükürt-Ruh niteliğin Tuz-fiziksel bitki maddesinden Cıva-alkol aracılıyla çıkarılmasıdır.  

Sıvı metalle değmemelidir ve gerekirse, kavanoz ağzını kapağı ile sıkı bir şekilde kapatmadan önce iyicene plastik folyo ile kapatınız. Kavanozu dıştan ışık görmeyecek bir şekilde alüminyum folyo ile sarınız ve sıcak bir yere koyunuz, günde bir iki kez şiddetli bir şekilde çalkalayınız. Bu işlemi bir iki hafta sürdürerek tentürün rengi koyulaşıncaya dek sürdürünüz.

Unutmayınız ki bu sizin "Felsefi Çocuğunuz"dur ve sevgi ve saygı görmesi gerekir. Ne zaman incelemek, çalkalamak veya başka bir şekilde ellenmesi gerekirse, unutmayınız ki o ruhsal kişiliğinizin fiziksel bir temsilcisidir. Ona kendinize yaptınız muameleyi uygulayınız, veya daha iyisi ona karşı küçük bir hayvan, çocuk veya misafire gösterdiğiniz özeni gösteriniz. Aynı bitkinin çürüyen posasından Kükürdü ayırdığınız şekilde, Ruhunuzu fiziksel yaşam ve enkarnasyonun sıkıntı ve zorluklarından sıyırmaktasınız.       

Simyayı ilahi kılan, süreçten ziyade pratisyenin tavrıdır. Bu tavır, aynı manyetik veya ruhsal şifa alan birisi gibi, üzerinde çalışılan maddenin üzerine bizzat aktarılmaktadır. Nihai ürün içildiğinde, aynı Hıristiyan Komünyon ayininde ima edildiği gibi bir tılsımla özdeşleşmekteyiz, ama bu durumda Bedenimiz (Tuz) ve Kanımız (Cıva) yenilenerek içimize Kutsal Ruhu (Kükürt) tesis etmektedir.  

Ne zaman süreci tekrarlarsak, adım adım mükemmelliğe yaklaşarak yenilenmekteyiz.

Sıvının rengi yeteri kadar karardıktan sonra onu bir elekten geçirerek bitki posasından ayrınız, kalan posadan da son damla sıvıyı ezerek çıkarınız.  

Bu tentür şimdi Melisanın Kükürdü (öz yağlar, mumlar ve sebze yağları) ve Cıvasını (alkol ve biraz su) içerir. 

Bitki posasını alınız, buna ayrıca feces (dışkı) veya caput mortum (ölü kafa) da denilir, ve onu dışarıda ısıya dayanıklı kaba koyarak yakınız. Gerekliyse bahçe çimen veya taşları aşırı sıcaklıktan korumak üzere kabı bir kaç tuğlanın üzerine koyunuz. Hazırda bir çift fırın eldiveni ve büyük bir kapak bulundurunuz. Kapak, aşırı alevi  boğmak ve küllerin rüzgardan uçup gitmelerini önlemek için kullanılır. Bu işlem için derin bir kap idealdir. Burada metal de kullanılabilir, çünkü bizi burada küllerden çıkarılabilen değil, sadece tentürden çıkarılan ilgilendiriyor.  

Yanan bitki posasından epey duman çıkar, bu açıdan eğer işlem içeride yapılacaksa, ocağınızın davlumbazının çalıştırmaya ihmal etmeyiniz.

Madde (Tuz) soğuduktan sonra, onu ısı geçirmez bir tabağa yerleştiriniz, mümkünse üstünü örtünüz, sonra onu fırında 250°C veya fazlasında gri beyaz ve tamamen beyaz rengi alıncaya dek ısıtınız. Tuzun sürekli öğütülmesi bu sürece yardımcı olur. Sindirme işleminde parçacıklar ne denli ince şekle getirilse, o denli fazla Kükürt çıkarılmış olur, ısıtma ve kalsinleme işleminde parçacıklar ne denli ince şekle getirilirse, arınmanın gri-beyaz veya beyaz evresini elde etmek o denli kolay olur.   

Tuzu ayrı tutunuz, birkaç taneciğini tentürlü (1-2 ml/10-20 damla) bir çay kaşığına koyunuz bunu da damıtılmış su bardağına koyunuz. Bu işlem otu idare eden gezegenin gezegen günü ve saatinde yapılmalıdır, bu durumda Perşembe.   

Her ne kadar Tuzlar tentür ile birlikte tüketilmesi şart değilse de, bu operasyonun genel etkisini destekleyecektir.  

Her şeyden önce yaptığınız operasyonun kutsallığını ve ruhsal gücünüzün tezahüratı olarak tentürün yardımıyla fiziksel, psikolojik ve ruhsal yenilenme amacınızı anımsayınız. Bazı simyagerler istenilen sonuca yoğunluk getirmek üzere aynı tılsımlara uygulanan kabalistik veya astrolojik dua ve çağrılara benzer çağrılarla Çalışmanın bu yönünü karıştırırlar.    

Bundan sonraki bölümde diğer bir basit ve faydalı deney olan Ens Tentürün hazırlanmasını inceleyeceğiz. Bu dizinin üçüncü ve son bölümünde Bitki taşının hazırlanmasını inceleyeceğiz.   


Bu dizideki yazılar yakında basılacak olan Mark Stavish'in "Bitki Simyası üzerinde Kısa bir Kurs" ("A Short Course in Plant Alchemy") kitabından alıntılardır. 



-------------
Ya Rahman, Ya Rahim, Ya ALLAH


Mesajı Yazan: Takyon_7
Mesaj Tarihi: 19-Haziran-2007 Saat 13:32

Pratik Bitki Simyası - Bölüm 2

Yazan Mark Stavish 

Çeviren Kemal Menemencioğlu 

All Rights Reserved. Copyright Mark Stavish, M.A. 1996.

Ens

Paracelsus'e göre Ens en güçlü ve aynı zamanda yapımı en kolay ilaçlardan biridir. Ens, veya entia (çoğul) bizi etkileyen bir tesir veya prensiptir ve somut ruhsal, psişik ve fiziksel bir cisimdir. Bu tür beş prensibin içimizde hastalığa neden olduğu söylense de, Bitki Aleminden yaratılan ens tentürü bu dengesizlikleri düzeltip, bize fiziksel ve psişik sağlık verirler.

Bir yazara göre: "Ens yapıldığı bitkinin en yüksek inisiyatik erdemini açığa çıkarır." 

 

Ruhsal İnisiyasyon

"Ruhumun tüm şevkiyle önerdiğim tek inisiyasyon bizi Tanrının kalbine götürecek ve Tanrının kalbini içimize yerleştirip bizi sonsuz bir evlilikle İlahi Kurtarıcının dostu, kardeşi ve eşi kılan inisiyasyondur. Bu kutsal inisiyasyondan geçmenin başka hiçbir sırrı, esrarı yoktur, bu sadece öz varlığımızın dibine inerek diri, can veren özümüzü ortaya çıkarmadan peşini bırakmamaktan ibarettir. Çünkü bundan böyle meyve içimizde ve dışımızda doğal bir şekilde oluşur" -Louis Claude de St.-Martin, 18. asır Fransız mistik ve filozof.  

Dolayısıyla, belirli bir bitkinin Ens'ini imal edip sindirdiğimizde aradığımız onun inisiyatik yönüdür. Bu noktaya geldiğinde, bilginler spagirik ilacın özelliği konusunda bazı fikir ayrılıkları arz etmektedirler. En azından bir bilgin bu simyasal ürünün tek amacı inisiyasyon olduğunu iddia etmektedir. Diğer bazıları, özellikle Frater Albertus, Bacstrom ve Manfred Junius bu simyasal yöntemle fiziksel hastalıkları tedavi edici  güçlü ilaçların imal edilebileceğini belirtmişlerdir. Bunların arasında orta yeri işgal eden bir görüşe göre ürünü imal eden biri daha çok ruhsal bir fayda görürken, diğer biri ağırlıklı olarak fiziksel bir fayda görebilir. Hermetik gelenekler ve öyküler de bunu ima etmektedir, ayrıca özellikle daha güçlü ve yüksek etkili metalik ve mineral ilaçlar durumunda, ürünün imalinde rolü olmayanların titreşimsel seviyelerinin ani yükselişiyle daha da şiddetli tepkiler gördüğü olasılığını dile getirmektedir. Esas itibariyle denilebilir ki, düzenli bir şekilde ruhsal veya ezoterik uygulamalarda bulunmayan herhangi biri, ya daha fiziksel bir tepki görür, ya da ilacın etkilerine karşı daha şiddetli bir şok yaşayabilir.

Eğer inisiyasyon Ens'in nihai amacıysa, o halde inisiyasyon nedir? Onu neden istemeliyiz? 

İnisiyasyonun özelliği çoğu zaman onu amaçlayan ve bazen de onu verdiklerini sanan veya intibasını veren kişiler tarafından yanlış anlaşılmaktadır. Bu bağlamda, inisiyasyonun içsel gelişmemizin yeni bir yönünün başlangıcı dememiz yeterli olacaktır. Birilerinin içsel deneyimleri olabilir, ama inisiyasyon bunları ayrı bir yere koyarak işlev, yoğunluk ve amaç açısından gelişken kılabilir. Dolayısıyla, diyebiliriz ki, inisiyasyonun tamamı gelişken içsel deneyimizi yaşamaya ve anlamaya yarar. Ancak burada bir engel yatmaktadır. Birçok okul, tarikat ve cemiyet belirli derecelere çeşitli inisiyasyonlar vermektedir, bunların arasında çok güzel ritüeller, derece başlıkları vs. vardır. Ancak olası olarak simya öğrencisi simya etütlerine başlarken bu dışsal inisiyasyonların gelecek olan şeylerin sadece gölgeleri, vaatleri, imalarıdır ve gerçek, hakiki ve kalıcı inisiyasyon sadece içsel olanıdır.

Ancak sorarız, ikisi hep ayrı mıdır? Bütün dışsal ritüeller esas olarak içsel hallerin soluk kopyaları mıdır?  Hayır, böyle bir mutlak kural yoktur. Maalesef, bir ritüel inisiyasyonun çalışması için veya amaçladığı etkiyi başarması için inisiyatör veya kalabalık bir seremonide inisiyatörlerin psişik etkiyi alacak kişiden daha yüksek bir psişik titreşime sahip olması gerekir. Modern toplumumuzda da bu enderdir.

Simyanın Büyük Çalışma dışında kurulu ritüelleri, locaları veya gelişme yöntemleri olmadığı için, ezoterizmin bu şeklinde bütün inisiyasyonlarının içsel olduğu söylenir. Biz kendimizi Büyük Çalışmaya inisiye ediyoruz ve Büyük Çalışma bizi daha yüksek (ve derin) şuur hallerine inisiye ediyor. Bu görüşe itiraz edecek olanlar, bu soru üzerinde tefekkür etsinler: "Biz hep kendi inisiyatörlerimiz değil meyiz?" Başka bir deyişle, Yolu başlama, gelişme ve tamamlamanın tek sorumlusu biz değil meyiz? Bizi ileriye doğru iten kendi Yüksek Benliğimiz değil mi? işte bu Yüksek Benliğimiz, meditasyon, rüya ve aniden gelen berrak ilhamlarla bizi inisiye etmektedir. Bu inisiyasyon bizi tekrar Gerçek Belleğimize, Varlığımızın merkezine ve menşeine getirmektedir.

Bu açıdan hiçbir ritüel ve seremoni unsuru olmayan bir inisiyasyondan da geçebiliriz. Bu yaşamımızı tamamen değiştiren ve içsel bir açılışa yol veren ani bir olay olabilir. Hatta etrafımızda oluşan bir kabalistik veya simyasal "yol çalışması" da olabilir. Ancak sonunda, kelimenin ima ettiği gibi inisiyasyon sadece yeni bir gelişme evresinin başlangıcıdır ve o evre sadece İçsel Üstadımız, Ruhumuzun kendisi bir sonraki evreye inisiye olduğumuz zaman tamamlanmaktadır. Üstatlık taslayan ve hatta gerçek üstatlardan bir sürü ritüel inisiyasyonları toplamamın hiç gereği yoktur, zira bunlar bir diploma gibi duvara asılacak şeyler değildir. En iyisi tek bir yol üzerinde dikkatimizi toplayıp onu tamamlamamızdır. Bu sürekli her yerde kestirme yollar arayıp hiç bir yere varmamaktan daha iyidir.

Böylece ruhsal içsel halleri arayan bizler, sadece kendimizi inisiyasyona hazırlayıp İçsel Mabedin kapı dibine gidip kapıya vurabiliriz. O ünlü söze anımsayalım: "Kapıyı vur ve açılacaktır; isteyin ve size verilecektir." Kapıya vurabiliriz, isteyebiliriz ve sessizce bekleyebiliriz, ama hiç bir zaman talep edemeyiz. Gerçek içsel inisiyasyon bir kere gelir ve bir kere yaşanır, çünkü gerekli olan bu kadardır, zira şuurumuzda  daimi ve kalıcı değişiklikler yaratır. Bu hem geniş çaplı, birleştirici, kapsamlı ve evrimsel özelliklere sahip bir değişiklik olacaktır. Bu Israel Regardie'nin Işık, Hayat, Sevgi, Kanun ve Özgürlük (Dört L: Light, Life, Love, Law, and Liberty) dediği spiralle giderek yükselip genişliyor.

Kaç inisiyasyon yaşayacağımız, ister simyasal, kabalistik veya her ikisi olsun seçtiğimiz yolla bağlı. Ama burada dahi, ayrılık fikri içsel farkındalığımızdan ziyada dışsal bilincimizin işleviyle ilgilidir. Boğazımızda takılması veya hazımsızlık geçirmemek için küçük porsiyonlar şeklinde hem ruhsal, hem de fiziksel gıda tüketiyoruz, ama yemeğin sonunda gelişmemiz ve hayatta kalmamız için gerekli olan bütün gıdalar tüketilmiş oluyor. İnisiyasyon aynı olup büyük bir Yaşam Şuurunun küçük lokmasıdır. İçsel inisiyasyon olarak tam gelişmemiz için gerekli olanı alırız, ne fazlasını ne de azını. Bu küçük yaşam kaşıkçıklarından ne denli fazla yutacağımız seçtiğimiz içsel Yolumuza ve orada kat ettiğimiz mesafeye dayanıyor. Böylece tekrardan sorumluluk ve yükümlülük bize aittir.                               

Özet olarak, her bir Şuur planı ve ayrıca her bir alt planı için bir inisiyasyon yaşamaya bekleyebiliriz denilebilir. Bunun matematiksel olarak nasıl sonuç verebileceği tartışmaya açıktır. Bir ekolle göre 12 plan vardır ve bunların yedisi asli ve beşi talidir, ayrıca da her planın 5 alt planı olup, 60 Varlık seviyesi vardır. Oysa ne zaman bir inisiyasyon yaşarsak, aslında yaşadığımız tek bir Varlık vardır ve bizde o tek Varlığın bilinci genişler. Bize açıklanmadan önce, sayılar veya yaratılışta yerimiz konusunda ilgilenmek ruhu değil, egoyu beslemektir. 

Kabalistik ekoller, aynı bazı Budist ekoller gibi, on şuur seviyesini tanımaktadır, ayrıca bunlardan her biri de sonlarında birleştirici bir alt plan ve altında dört alt plana bölünür. Böylece her kürenin Toprak, Su, Hava, Ateş ve Ruh yönleri olduğu söylenebilir. İlk iki plan hariç, her  plan belirli bir gezegensel seviye, kalite veya güce tekabül eder. Kabala'da bunlar asli ve esas birliği ve yaratılışın ilk evresi olarak genişlemesi, bunları takiben de sırasıyla Satürn, Jüpiter, Mars, Güneş, Venüs, Merkür, Ay ve Dünya sembolik gezegensel değerleri alırlar. 

Özellikle ens olmak üzere spagirik tentürlerin özelliği, yogadaki nadiler veya akupunkturdaki meridiyenlere  benzer psişik yapı ve anatomimizdeki blokları temizlemektir. Bu ince anatomi yoğun fiziksel madde alem, mutlak alem ve uzantısı olduğu ince psişik alem arasında iletişim sağlar. Yaratılışta boşluk, aralık veya delik yoktur, bunlar sadece bizim doğa konusunda bildiklerimizde vardır.  Çoğu zaman eterik veya esir denilen bu ince ara seviyede değişiklik yaratmakla daha ince "üst" alemlerden "aşağıdaki" fizik aleme inen enerjinin akış ve kalitesini artırabiliriz.        

Her yoğunluk artışında, bir inisiyasyonun gerçekleştiği söylenebilir, ama tabii enerjinin yüksek seviyeye geçici bir sıçrama şeklinde değil, daimi olarak bize açık olması şarttır.

W.E. Butler'e göre bu psişik sinir kanalları aynı zamanda gezegenimizde de "ley" hatları olarak mevcuttur. Doğal yaratılış gücü veya Sanskritçe'de denildiği gibi kundalini giderek daha ince seviyelere yüceltip, sürekli olarak tüm yaratılışı değiştiren güçtür. Spagirik ürünleri yaratıp yediğimiz zaman kişisel evrimsel işlevlerimizi hızlandırıp Doğa'ya yardımcı oluyoruz.  

O şöyle demiştir: "Kundalini eterik seviyede madde öncesi nesne üzerine çalışır ve bütün madde ve elementlerin menşei bu madde öncesi nesne olduğu için, eğer Kundalini'yi nasıl ayarlanıp yönlendireceğini bilirsen bu açıdan onlara ulaşabilirsiniz."

Diğer bir yerde şöyle demiştir:

"Kundalini gücü cansız madde dediğimiz şey üzerinde hakimiyet kurmamızı sağlar. Aslında tabii ki, tam anlamıyla cansız madde diye bir şey yoktur. Bütün maddede can vardır, hiçbir şey ölü değildir. Sadece yaşam dereceleri vardır: taşta trans, bitkide uyku, hayvanda uyanma ve insanlıkta bilinçlenme olur. Herşeyin arkasında Tek Hayat vardır. O halde görüyor musunuz içimizde çok potansiyel taşımaktayız."   

 

Ens'in Yapımı

Daha önce anlattığımız temel tentür gibi, her bir yedi gezegen gücü, haftanın her günü için bir Ens tentürü imal edilebilir. Dolayısıyla, belirli bir gezegen tarafından idare edilen otla o gezegenin idare ettiği küre veya dünyaya inisiye olmayı çalışıyoruz. Ama bir sonraki dersimizde anlatacağımız bitki taşına kıyasla Ens'in daha az bir inisiyatik gücü vardır, ama yine de etkilidir. Bitki taşında dört element: Toprak, Hava, Su ve Ateş dengelenmiştir. Oysa, Ens'te şimdi açıklayacağım sebeplerden dolayı Ateş elementi hakimdir. Ancak burada avantaj, hazırlama usulünün basitliğindedir, zira deneyim derecesi ne olursa olsun herkes Ens tentürü hazırlayabilir.  

Başka bir açıdan bakıldığında, Ens'i tentürün sürekli işlemle yüceltildiği ve kalsinlenen (yakılan/ısıtılan) Tuzların işleme ilave edilen iksirlere kıyaslamak da mümkündür. Ancak, ikisirler hemen hemen her zaman birkaç tür bitki de içerir.

Ens'i imal etmek için birkaç yöntem mevcutken, aşağıdaki yöntem basit, güvenilir ve hiç bir özel alet gerektirmemektedir.  

Daha önceki çalışmada sıralanan aynı malzemeler gerekli olacaktır. Bunlara ek olarak 700 gram potasyum karbonat ve en az 3 cm. derinlikte bir cam tabak gerekli olacaktır. 

Potasyum karbonatı ince bir tabaka şeklinde 1-2 cm. kalınlığında can tabağa içine seriniz. 

Potasyum karbonat hem kuruyken, hem de akşam üstü nemli havaya maruz kalıp sıvı haline geldiğinde çok dikkat etmek gerek, çünkü zehirlidir ve cildi tahriş edebilir veya burunda yanma hissi verebilir. Onunla çalıştıktan sonra, göz veya diğer hassas bölgelerinize temas kurmasını önlemek için ellerinizi iyicene yıkayınız. Potasyum karbonat ayrıca deneyim sırasında kullandığınız tabağın kenarlarında iz bırakacaktır. 

Tepsiyi akşam havasına maruz olacağa bir yere koyunuz.  Potasyum karbonat (Tartar Tuzu) eriyip sıvılaştıkça akşam havasındaki nemi emer. Bu su veya nem Sanskritçe'de prana denilen Evrensel Ateşin aracıdır ve kolay şekilde ilk veya son bahar aylarında elde edilir. 

Gerek kişisel, gerekse de gezegensel Kundalini'yi çeşitli seviyelerde harekete geçiren bu Evrensel Ateştir.

Ritüel majiyle konusunda Kabalistik talim görenler, burada sunulan fikirler ile sözüm ona "majikal daire"deki elemental özelliklerle bir benzerlik görürler. Prana (İbranice'de Ruah, Latince'de Spiritus) Havanın (Doğu) taşıdığı Dirimsel Yaşam enerjisidir, bundan dirimsel unsuru ayıklayıp çekeriz veya Su (Batı) aracılığıyla Ateş (Güney) olarak yaşarız ve onu Toprak (Kuzey) otunun fiziksel aracılığında yakalarız. 

Her sabah sıvıyı içinden süzünüz, güneşe veya yağmur gibi direkt olarak bir su kaynağına maruz kalmasından sakının. Bunu yapmak için bir iğne, şırınga, büyük bir damlalık, kamışçık kullanınız.  

Dikkat: Kamışçığı ağızla kullanmayınız!!

150-200ml sıvı süzüldükten sonra ilk Ens tentürüne başlayabilirsiniz. Elekten geçirmek suretiyle bu değerli sıvının fazla kaybını önlemek için onu önce bir kap veya şişede toplayıp sonradan toptan elekten geçirmek isteyebilirsiniz. Unutmayınız: İçinde saklandığı camda da iz bırakacaktır. Civardan daha fazla nem almasını engellemek üzere, sıvıyı bir kavanozda sıkı bir şekilde kapatınız. 

50-60 gramlık ince bir toz haline gelecek şekilde dövülmüş otu başka bir temiz bir kavanoza koyunuz ve toplayıp elekten geçirdiğiniz sıvıyı üzerine dökünüz. Yine de önceki çalışmadaki gibi bu çalışmayı da otu idare ede eden gezegenin gün ve saatinde başlamanız çalışmaya güç katacaktır. Bitkiyi tamamen örtecek kadar sıvı ekleyiniz ve sonra iyicene çalkalayınız. Otun yeteri kadar örtülmesi, otun kuruluk derecesi ve emme kapasite göre ot başına 100 ml ve 200 ml toplanmış bu "Tartar Yağı" gerektirebilir. Eğer elinizde "Tartar Yağı" kalırsa onu ileride kullanmak üzere saklayınız.

İki sıvının karışmasını temin etmek için kavanozun içine eşit miktarda etil alkol (hububat ispirtosu) dökünüz, zira daha hafif alkol yüzecektir. Bu alkol, sıvı koyu kırmızı bir renk aldığında süzülüp çıkarılacak olan Ens tentürü olacaktır. Unutmayınız: "Tartar Yağı" yakıcıdır ve yutulması hoş değildir.

Bu sıvının manyetik özelliğinden dolayı, kavanozun kapağı metal olmaması önemlidir, veya kavanozun ağzı kapatılmadan önce plastik yiyecek sargısıyla kapatılabilir. Ayrıca, sıvının alacağı psişik teması azaltmak üzere kavanozu alüminyum folyoyla sarabilirsiniz.            

 

Ens Nasıl Kullanılır 

Söz konusu gezegen gününün güneş doğumunda başlayan gezegen saatinde tercihen kaynak suyu içeren bir bardağın içine 10 veya yirmi damla akıtınız, eğer bu mümkün değilse o gezegen gününde diğer üç gezegen saatinde de olabilir. Daha önceki deneyimdeki gibi, aynı bir tılsım için uygulandığı gibi, onu da kabalistik veya astrolojik ritüellerle kutsayabilirsiniz. 

Ens inisiyatik bir ürün olduğu için, kullanıcının süptil veya astral bedeni üzerinde etkisi olacaktır. Rüyalarınızı dikkatli bir şekilde bir defterde kaydediniz, ayın konumu ve diğer psişik ve tesadüfi olayı da kaydediniz. 

 

Bir Bitki Nasıl Seçilir 

Yedi Ens'i aynı anda imal etmeye amaçlamayanlar, ilk kez bir bitkiyi seçerken aşağıdaki hususlara dikkat etmeleri önerilir:  

 

Bir bitkiyi gezegensel etkisinden dolayı seçebilirisiniz, örneğin sizde eksik olan bir özelliği pekiştirmek için. 

Ay Ens'i özellikle Yesod olmak üzere, Yetzirah'ın psişik dünyasını açar. Ayrıca, 32., 30., 28. ve 25. yollar gibi Ayla ilgili yol çalışmalarında kullanılabilir.   

Alchemia Ens'i (Alchemilla Vulgaris - Lady's Mantle, Not: Turhan Baytop'un Türkiye'de Bitkiler ile Tedavi kitabı dahil Türk Şifalı Bitki kaynaklarında bu otun kaydı yoktur) Netzach-Venüs'ü açar, ayrıca bitki simyası konusunda bilgi verir resmi adı Alchemia bundan dolayı alır.

Güneş Ens'i sezgileri, oto-hakimiyeti geliştirmeye yardım eder, ayrıca Yetzirah'teki Tifaret küresini açar. Briatik aleme (Yüksek Zihin) yönelik açılımlara da meydan verebilir.  Ayrıca Güneşle ilgili yol çalışmalarda kullanılabilir.  

Bir Satürn Ens'i, özellikle Atkuyruğu Otu (Herba Equiseti - Horsetail) 32. yol çalışmasında ve Yetzirah'te Briah-Satürnü açmak için kullanılabilir. Ayrıca Briatik aleme ve Sonsuzluğa yönelik açılımlara da meydan verebilir.

 

Paracelsus Tarafından Alınan Ens Hakkında Notlar

Franz HartmanIn yazdığı Paracelsus'in yaşam öyküsünde özel bir koleksiyonda bulunduğu iddia ettiği bilinmeyen bir eserde Paracelsus Melissa Ens'in hazırlanması ve erdemlerini anlatmaktadır.   

"Esas Ens Melissa (Primum Ens Melissae) şu şekilde hazırlanır: 250 gram potas (potasyum karbonat) alınız ve eriyinceye dek havaya maruz tutunuz (havadan nem çekmek suretiyle). Sıvıyı elekten geçiriniz ve sıvı bitkiyi tamamen örteceği kadar alabileceği kadar melissanın taze yapraklarını içine koyunuz. Sıkıca kapatılmış bir camda yirmi-dört saat ılık bir yerde kalsın. Sonra sıvıyı yapraklardan ayırıp yaprakları atabilirsiniz. Bu sıvının üzerini 3-5 cm örtecek şekilde etil alkol dökülür ve alkol derin yeşil bir renk alıncaya dek bir iki gün beklemeye alınır. Sonra alkol üzerinden alınır ve saklanır, sonra da kalan alkalin sıvının üzerine tekrar taze alkol konulur, bu işlem renkler alkol tarafından tamamen çekilinceye dek tekrarlanır. Uçan alkolün geride bıraktığı sıvı yoğun bir şurup şeklini alıncaya dek alkollü sıvı damıtılır. Bu kalan sıvı Esas Ens Melissadır, ama damıtılan alkol ve kalan sıvı potas tekrar kullanılabilir. Sıvı potas çok yoğunlaşmış ve alkol güçlü olmalıdır, yoksa karışırlar ve işlem başarısız olur."    

Yukarıdaki metine bir not olarak, Hartman, Fransız Kralı Louis XIV'in hekimi Lesebure'un "Kimya Kılavuzu"ndan  (Chemischer Handleiter, Nuremburg'de 1685 yılında basılı, sayfa 276) bir alıntı aktarıyor, burada Lesebure Esas Ens Melissa'in sürekli kullanımıyla ilgili şahit olduğunu iddia ettiği bir deneyi anlatmakta:

"En yakın dostlarımdan biri Esas Ens Melissa'yı hazırladı ve bu sırlı çalışmanın (arcanum) sonuçlarını bizzat görmeden rahat edemedi, böylece hakkında duyduğu rivayetlerin doğru olup olmadığı konusunda emin olabilirdi. Dolayısıyla deneyleri ilk başta kendisi üzerinde, sonra da yetmiş yaşında bir kadın hizmetkarı ve nihai olarak evin etrafında yaşlı bir tavuk üzerine uyguladı. Her sabah bu tentürün damlatıldığı bir kadeh beyaz şarap aldı ve on dört gün aldıktan sonra hiç acı çekmeden el ve ayak tırnakları döküldü. Bu deneyi devam edecek cesarete sahip değildi, ama yaşlı kadın hizmetkarına verdi, bu bayan on gün süreyle her sabah Ens'i aldıktan sonra tekrar eskisi gibi adet görmeye başladı. Bu onu çok korkuttu çünkü bir ilaç aldığını bilmiyordu ve sonuçta deneyi devam etmeyi reddetti. Bundan sonra arkadaşım tavuğun yediği yemleri tentürlü şarapla ıslattı, altıncı günde tavuğun tüyleri dökülmeye başlamış, sonunda hiç tüyü kalmamış, iki hafta sonra yeni tüyler büyümeye başlamış. Bunların renkleri çok güzelmiş, başındaki ibik tekrar dik durmaya başlamış ve tavuk tekrar yumurtlamaya başlamış.  

Yine bir simya el yazmasını göre, melissa ile farklı bir süzme yöntemle daha az şiddetli bir sonuç alınarak verildiği tavukların yumurta sayısı ve ağırlığı artığı kaydedilmiştir.  

Bunları her ne kadar tentürün düzenli kullanımını teşvik etmek için aktarmıyorsak da, bu tür hikayeler simya ürünlerinin şifa verici ve gençleştirici özelliklerini efsanesinin yayılmasına neden olmuştur.  


Bu dizideki yazılar yakında basılacak olan Mark Stavish'in "Bitki Simyası üzerinde Kısa bir Kurs" ("A Short Course in Plant Alchemy") kitabından alıntılardır. 



-------------
Ya Rahman, Ya Rahim, Ya ALLAH


Mesajı Yazan: Takyon_7
Mesaj Tarihi: 19-Haziran-2007 Saat 13:33

Pratik Bitki Simyası - Bölüm 3

Yazan Mark Stavish 

Çeviren Kemal Menemencioğlu 

All Rights Reserved. Copyright Mark Stavish, M.A. 1996.

Bir simyasal veya spagirik ürünü yaratmak bir ezoterik öğrencinin başarabileceği en yüce ve mükafatlandırıcı faaliyetlerden biridir.

Bitki Aleminde dahi, bir "Taşın" yaratılışında "Elementler"in sembolik dengelenmesi işlevselliğinin esasıdır.   

Ana bitkinin Kükürt, Tuz ve Merkürünün ahenkleşmesiyle, bitki, esiri (eterik) ve astral enerjinin potansiyel aracısı olarak mükemmelleşir.  

 

Bitkisel Taş 

Bir Bitkisel Taşı yapmanın birçok yöntemi vardır. Bunların arasında basit olanı ve çok karmaşık olanı da olup, her birinin avantajı ve dezavantajı vardır. Konuyu fazla uzatmamak ve başarı olasılığı artırmak açısından bazı basit yöntemleri vereceğiz.

Daha önce ima edildiği gibi Taşın etkileri inisiyatiktir. Fiziksel sağlık etkilenirken, bu evrede esas amacı öğrenciye daha geniş bir şuur alanı açmaktır. Ayrıca bir yere kadar, onu yaratan kişinin "Bitki" (veya hayvani nefsi ruhu - İbrani Kabalada Nefeş/Nephesh) niteliklerini üzerinde hakimiyetini temsil etmektedir. Onlar astral-Yetzirah alemine etkili ve güçlü kapılar olabilirler ve bizi Briatik (Güneş-Arketipsel) inisiyasyon kapısının önüne getirebilirler.

Bütün yedi gezegensel taşların imalatı ve mükemmelleştirilmesi, öğrencinin Astral-Yetzirah Aleminin hakimiyetinin fiziksel bir göstergesini temsil etmektedir. 

Bir bitkisel taşı yapmanın süreci bir önceden anlatılan bir spagirik tentürü yapmaya benzemektedir. Ancak, Tuzu çıkarma opsiyonu yerine burada kalsinlenmesi (yakılmak veya yüksek ısıda tutmak) ve ileride kullanmak üzere saklanması gerekmektedir. Eğer bitkiden elde edilen tuz yetersizse, bazı durumlarda Deniz Tuzu ilave edilebilir.

Tuzun ıslatıp süzdürülmesi de elementlerin dengelenmesinin son evrelerinde daha çok gelişmeye neden olabilir. Süzdürme şöyle yapılır: tuz az damıtılmış suyun içine konur ve yavaş yavaş buharlaşmasına izin verilir veya ısı lambası veya ekmek fırınında ısıtılır. Sonra tuz kaptan kazılır, dövülür ve tekrar yakılır (kalsinleme). Deneyimsel olarak tuzun iyi yayılması ve ısı kaynağın yakın olması durumunda süzdürmenin 15-30 dakikada yapılabileceği görülmüştür. 60'lık ampullü basit bir masa lambası bu iş için yeterlidir.  

Daha önce tentürde birlikte olan Kükürt ve Merkür, bazı durumlarda farklı özelliklerine ayrıştırılır. Böylece bir simya laboratuarında tekrar birleşecek Taşın yaratılışında üç ayrı madde vardır.

Eğer Kükürt yağının ve Merkür alkolünün ayrıştırılması teçhizat yetersizliğinden dolayı mümkün değilse, onlar birlikte de kullanılabilir, ama bu üretilen Taşın kalitesini etkileyebilir. Bir "yapay bitkisel taş" ayrıca deniz tuzu, alkol ve istenilen bitkinin yüksek dereceli öz yağlarından da elde edilebilir. Her şeyden önce, bir Bitkisel Taşın yaratılması uzun sürdüğünü idrak etmek gerekir, bazı durumlarda bu bir kaç ay sürebilir ve yaratıldıktan sonra renk ve dokusu değişecektir. Bu evrede gerekli olan özellikler sabır, adanma ve güvendir.   

 

Metot I

Simyasal çalışmalarda başarının anahtarı hazırlıktır. Gerekli maddelerin, çalışma yerinin ve her şeyden önemli uygulayıcının tavrının hazırlanması. Tavır alçak gönül ve operasyonun başarısı konusunda sarsılmaz bir güven olmalıdır. Mümkünse, ürünün ortaya çıktığı nihai sonuç ve beraberinde verdiği his hayal edilmelidir. Bu gerçekleşmesine yardımcı olacaktır. 

Şu sözleri anımsayınız, Khunrath'ın: "Ora et Labora" - Dua ve Emek; ve Mutus Liber'deki on dördüncü plakanın altındaki aforizme: "Ora, lege, lege, lege, relege, labora et invenies - Dua ediniz, okuyunuz, okuyunuz, okuyunuz ve tekrar okuyunuz, çalışınız ve keşfedeceksiniz."

Talimatların sırasına dikkat ediniz: Önce dua gelir, sonra okumak ve tekrar okumak, ve nihai olarak maddi operasyonlar.

Simyager yalnız veya en azından bir yardımcıyla çalışırken, çalışmayı sadece kendileri için değil ama acı ve çileyi gidermek için yaparlar. Bu amaç Tapınakçı Şövalyelerin sloganları olarak aldıkları Eski Ahittin 115nci Mezmurunda iyi bir şekilde ifade edilmişti: "Non nobis Domine! Non nobis, sed nomini tuo da Gloriam" (Şahsımıza değil, şahsımıza değil, ama Adınıza ihtişam veriniz).

 

Taş

Tuz zamanından önceden kalsinlenebilir veya otun gezegen gününün gezegen saatini bekleyebilirsiniz.

Kalsinleme işlem, gözüktüğünden daha karmaşıktır, zira alkolün tamamen yakmak tortuyu kül haline getirmek için yeterli değildir. Kor ve közler parlak turuncu bir renk alıncaya dek hafifçe üzerine üflenmeli. Eğer bu şekilde ısıyı artırmayı düşünürseniz, göz ve saçlarınıza yanan külleri üflememeye çalışınız. Eğer külleri kontrol etme konusunda kendinize güvenmiyorsanız emniyet gözlükleri takınız ve küllerin uçmasını önlemek için kalsinleme kabın üzerini bir tel ağ ile örtünüz. Bu önelidir, çünkü daha ince ve hafif küller kolay bir şekilde uçarlar ve bu küller Bitkisel Taşın yapımında önemlidir.

Ayrıca, az miktarda külü potaya koyup gaz ocağınızın ısısını potaya sarmasına izin verirseniz. Pota çok sıcak olacağından dolayı maşa gerekecektir.

Ayrıca, birkaç mutfak ısı altlıkları ve eldivenleri bulundurmakta yarar olabilir.  

Küllerin soğumasına izin veriniz. Onları tekrar alkole batırınız ve işlemi tekrarlayınız. Dördüncü ve beş,inci yakmada devam edebilmeniz için uygun beyaz veya beyaz-gri rengini elde edebilirsiniz. 

Tuz zamanda önce hazırlanmışsa, yani gezegen saatinden önce, onu ısıya dayanıklı bir tabak veya potaya koyup düşük seviyede bir ısı kaynağının üzerine yerleştiriniz. Isı değiştirilip ayarlanabilir, ama hiç bir şekilde otu yakmasına veya kavurmasına izin vermeyiniz.  

Yavaş yavaş, tamamen emilinceye kadar damla damla tentürü ısıtılmış Tuzun üzerine tamamen emilinceye dek ilave ediniz. Buna imbibisiyon denilir veya Taşı yaşamla (Merkür) ve Ruhla (Kükürt) imbib etmek. Esas olarak otun bitkisel gücünü reenkarne ediyorsunuz. 

Bu işlemi istediğiniz kadar devam ediniz veya yarım saat (gezegensel saat veya normal) sonra durunuz. Ya bir sonraki hafta, veya da başka bir günde, tercihen Cumartesi otun gezegensel saatinde tekrar başlayınız. Eğer bu size zor gelirse, Çalışmayı yapabileceğiniz herhangi bir saatte başlayınız. İmbibasyon evreleri arasında, Taşı meraklı gözlerden ve mümkünse güneş ışığından uzak tutunuz. Rahimde olsa, toprak içinde de olsa birçok iyi şey karanlıkta büyümeye sever.   

Taş artık sıvı alamayacak şekle girince, takip eden bir kaç ay zarfında geçireceği değişikleri  gözetleyebileceğiniz bir yere koyunuz. Mümkünse, onu bir kuluçka makinesi hatta bir pilot ışığı olan bir gaz ocağı gibi ısı kaynağına yakın saklayınız.

Taş pelteleşmeye başlarsa, hemen potadan yüksüğe dökünüz çünkü sertleşmeye başlar ve porselen potadan zor çıkar. Bu daha yumuşak kolay sindirilir Taşlara kıyasla tercih edilen türdendir. Eğer taş kauçuk gibi yumuşaksa, küçük dilimler şeklinde dil altında veya bir bardak damıtılmış suyla birlikte sindirilebilir.

Taş eğer sertse, onu bir kaç dakika için damıtılmış suyun içine bırakınız, böylece gücünü suya aktarır. Sonra suyu içiniz. Taş mükemmelse, arada bir suya batırmak Taşın ne değerini düşürür, ne de aksi gelir. Eğer mükemmel değilse onun zamanla erimesi beklenir.   

Çalışmanın yapıldığı sürede gün, saat ve ay fazları dikkatle not ettiğiniz bir kayıt defteri tutmanız elzemdir. Çalışmanın ayın kara fazlarında yapılmaması önemle ikaz edilir. Çoğu psişik faaliyetlerde olduğu gibi ayın yeni ve dolunay fazları son derece yararlıdır. 

Bu konuda Dion Fortune şöyle demiştir:

"Ay ışığı bu eterik faaliyetlerin uyarıcı unsurudur ve dünya ve ay tek bir eterik çifti (bedeni) paylaşırken, bütün eterik faaliyetler ay doluyken en faal duruma geçerler. Diğer yandan, eterik enerjinin en düşük zamanı kara aydadır ve bu sıralarda dağınık güçler ortaya çıkıp sorun yaratma eğilimdedir. Klipot (Qliphoth, İbrani Kabalada "Kabuklar", karanlık güçler) ejderi yedi başını da kaldırır. Bundan dolayı bu sürede, çok deneyim kişiler haricindekiler pratik okült çalışmalardan uzak durmaları önerilir. Yaşam verici güçler nispeten zayıftır ve dengesiz güçler nispeten güçlüdür, bu da deneyimsiz ellerde kaotik sonuçlara meydan verir."        

Her ne kadar Dion Fortune bir bir Kabalist ve ritüel majisyen olup da bir laboratuar simyageri değilse de, sözleri halen geçerlidir. Daha sonra göreceğimiz gibi Kabala ve simya arasındaki ilişki çok yakındır.    

 

Metot II

Tentürü yapmak için kullanılan otun tuzları elde yoksa, benzeri bir işlemle "yapay bir taş" yapılabilir.

Kalsine tortu yerine, deniz tuzu yağmur suyuyla ıslatılır ve birkaç kez kurutulur, aralarda havanda dövülür. Simyagerin elinden yayılan aura ve enerji Çalışma için son derece önemlidir. Bundan dolayı Tuz ve tentür üzerinde çalışılırken simyagerin tavrı ve başkaların dağıtıcı düşüncelerinden uzak yalnız çalışması o denli hayatidir. 

Simya, Kabala veya Hermetik çalışmalarla ilgili birine hatırlatmak her ne kadar gereksizse gözükse de, yine de önemini vurgulamak için tekrar ediyoruz: düşünceler maddi dünyamızda oluşmak üzere yola çıkmış gerçek ve cismani şeylerdir. Bundan dolayı kendimizi zihinsel olarak bir örtü veya peçeyle sarıp başkaların dağıtıcı psişik enerjilerinden izole ederiz. Aynı şekilde ürünlerimiz bittiğinde onları alüminyum folyo ile sararız. Alkol aynı soğuk su gibi psişik titreşimlere karşı son derece hassastır ve her ikisi bu konsantre enerjiler için depolama aracısı görevini görürler.      

Bir daha bir bara gittiğinizde veya alkolik bir içki içtiğinizde bunu düşününüz. Anonim Alkolikler (alkol bağımlıları için bir dayanışma ve tedavi kuruluşu), denilir ki tedavi gören bağımlıların negatif düşüncelere girmekten uzaklaşmaları gerektiği söylenir, çünkü depresyon ve kaygı onları tekrar içki veya uyuşturuculara sevk eder. Birçok alkoliklerin hep efkarlanıp dertlendiklerini düşünürseniz, ellerinde sıkı bir şekilde tutukları buzlu içkilerde biriktirdikleri başarısızlık, öfke ve kendine zarar verme duyguları şarj edilmiş tılsımlar gibi yutmaktadırlar. Bu durumda, alkolizm ve uyuşturucu bağlılığın bireylerin ruh ve bedenlerine bu denli yıkıcı etkisi oluşu, topluma zararlı olmasına şaşmamak gerekir.   

Eğer deniz tuzu ıslatmayı tercih etmiyorsanız, onu eziniz ve onun aynı bitki Tuzu gibi tentürün yaratıcı güçlerine veya Kozmik Enerji ve Şuura açıldığını hayal ediniz.  

Uygun gezegen gün ve saatinde imbibasyon işlemini ilk önce etil alkolle duyuncaya dek, sonra öz yağla bir damlatıcı ile başlayınız. Önceki metotta anlatıldığı şekilde birkaç kez devam ediniz.  

 

Deniz Tuzu ve Simya

Modern tuz rafine teknikleri bir çok metotlarını geliştiren kadim simyagerlere çok şey borçludur. Deniz ve sembolleri her çağın simyager ve mistikleri için zengin bir ilham kaynağı olmuştur. Bu açıdan, fiziksel bedenlerimizin içinden geliştiği esas kaynak denizin kendisi aynı zamanda yiyeceklerimizin çoğunun kaynağı olmakla beraber potansiyel ilaçlar da içermektedir.  Eaux-Meres veya "Ana Sular", plazma, amnios sıvı ve bütün beden sıvılarımızın bazıdır. Bu sebepten dolayı, bu çalışmada sadece deniz tuzu uygundur ve bu suyun doğal, organik bir şekilde elenip rafine edilmesi gerekir. Ocak veya kıyılardan kazılan tuzlar "simyasal açıdan kirlenmiş" addedilir ve bu yenileme ve gençleştirme işine uygun değildir. Yavaş ve doğal yöntemle elde edilen tuz 84 çeşide aşkın esas mineral içermektedir ve daha ekonomik toptan imalat uygulamalar kullanıldığında bunların çoğu noksandır.        

 

Etüt için Önerilir

Burada belirtilen deneylere girişmeden önce yanınızda bir defter tutarak burada yazılanları bir kaç kez okuyunuz. Her teknikteki adımları özetleyiniz ve defterinizin ön sayfasına yazınız. Deneyleri uygularken, notlarınıza bakınız ve aldığınız her adımı yazınız. Yazdıklarınızı önceki talimat notları ile kıyaslayınız. Bu gereksiz gözükebilir, ama bunun amacı yaptıklarınızı kaydetme alışkanlığını kazanmanızdır, böylece ileride daha karmaşık deneylere girişmek isterseniz gerekli uyarı ve deney notları alma alışkanlığı alınmış olur. Daha önce belirtildiği gibi, bitki çalışmaları nispeten güvenlidir. Eğer bir şeye yanlış etiketlendirirseniz onu atabilirsiniz veya dilinizin altında test edebilirsiniz, ama metalik çalışmaların pek af edici yönü yoktur. Erken edinen iyi alışkanlık bir ömür boyu sürer ve ileride epey zaman kaybını önler.        

 

Sonuç 

Simya yaşam boyu bir süreçtir. Burada verilen uygulamalar, bir spagirik öğrencisini en az bir yıl veya fazlası meşgul tutacak niteliktedir. Spagirik ilaçlar uzun süreli alındığında birikimsel etkileri vardır. Alınan tek bir dozajın etkisi bir hafta civarında bir sürede silinebileceği gibi, ne zaman yenilse, ruhsal algılama organları biraz daha esnetilir. Kayda değer herhangi bir etüt gibi, sabır, güven, inanç ve zarafet gerekli olan yegane aletlerdir. Sonuçta kendi dönüşümüzü gerçekleştiriyoruz, bitkiler sadece Dönüş Yolunda bize yardımcı oluyor.  

Bu dizinin hazırlanmasında verdiği çok değerli teknik yardımlarında dolayı Russ House, F.R.C., Doğa Filozofları  (The Philosophers of Nature (PON)) başkan yardımcısı ve eski RCUI Simya Öğretmenine teşekkürlerimi iletmek isterim. 


Bu dizideki yazılar yakında basılacak olan Mark Stavish'in "Bitki Simyası üzerinde Kısa bir Kurs" ("A Short Course in Plant Alchemy") kitabından alıntılardır. 




-------------
Ya Rahman, Ya Rahim, Ya ALLAH


Mesajı Yazan: Takyon_7
Mesaj Tarihi: 19-Haziran-2007 Saat 13:35

Gizli Ateş: Kundalini, Kabala ve Simya Arasındaki İlişki

Yazan Mark Stavish 

Çeviren Kemal Menemencioğlu - Translation Copyright © 2002 hermetics.org

All Rights Reserved. Copyright Mark Stavish 1997.

11 Mart 1997


 

Önsöz

Aşağıdaki çalışmalar insanoğlu tarafından bilinen evrende mevcut en güçlü enerjiyi açığa çıkarmaya yardımcı olmak için tasarlanmıştır. Ezoterik deneyimi az veya hiç olmayan birisi için tasarlanmamıştır. Bu çalışmalara girmeden önce bir veya iki yıl sürekli olarak her gün Orta Sütun ve/veya Pentagram Ritüel çalışmalarının yapılmaları önerilir. Ek olarak, Heksagram Ritüelleri ile eşit bir zaman süresi ve Hayat Ağacının 32. ve 24. yolu üzerinde birkaç çalışmanın http://www.hermetics.org/gizli-ates.html#_ftn1" rel="no follow - [1] ve haftada bir kez gibi, peryodik "Planlarda Yükselme" çalışmaları http://www.hermetics.org/gizli-ates.html#_ftn2" rel="no follow - [2] ayrıca önerilir. Gerek bunlardan, gerekse de başka ezoterik çalışmalardan doğacak herhangi istenmeyen yan etkiye karşı önereceklerimiz: sağduyu, "yavaş bir şekilde acele etmek" ve dengeli bir yaşam tarzıdır http://www.hermetics.org/gizli-ates.html#_ftn3" rel="no follow - [3] . Verilen alıştırmalar ile ilgili olarak çalışma ve deneyimlerinizi kaydedecek bir günlük tutmanız oldukça önemlidir.  

Her ne kadar önceden hazırlanma başarının en iyi garantisi olsa da, Gizli Ateşi yaşamak için gerekli süre belli değildir. Her bir alıştırmaya ayrılacak süre başlangıçta 15 veya 20 dakikadan fazla olmamalıdır, ilk altı aydan sonra bu süre 30 veya 45 dakikaya çıkarılabilir. Ayrıca, bu alıştırmaları yapacak kişilerin ara vermeden kullanılması gereken gezegen gününe uygun günlük spagirik tentürleri [bakınız sitemizde Spagiriks yazısı] içmeleri önemle önerilmektedir. Suptil psişik kanalların bu ek yavaş ve sistemli temizliği ezoterik çalışmaların bazı yan etkilerini hafifletmekte yararlı olacaktır. Ayrıca her gece "Rüya Yogası" uygulaması da önerilir, böylece öğrenci uyurken günün kalitelerine rabıta kurar, iç planı irtibatları kurmaya yarar ve Çalışmanın özel sorunlarına ışık tutabilir. http://www.hermetics.org/gizli-ates.html#_ftn4" rel="no follow - [4]

Bu fazla iş gibi gözükse de, aslında değildir. Tentürlerin yapılması oldukça kolaydır, tek gerekli olan onların sürekli kullanımı. Bu bir vitamini yutmaktan fazla zaman sürmez. Rüya Yogası zaten uyumaya başlarken yapılır. Bunun için ek bir zaman gerekli değildir. Tek gerekli olan süreklilik, adanma ve azim. Bunlar üstatlık sağlayan kalitelerdir. Çalışmalarınızda şansınız açık olsun. Ezoterizmin kardeşlik bağları adına.    

Ora et labora,

Mark Stavish

Wilkes-Barre, Pennsylvania

Nisan 1997

 

 

Giriş

Batı ezoterik geleneğinde, ezoterik uygulamalar ve bu uygulayanların fizik ve suptil bedenler üzerindeki etkisi konusunda bir bilgi boşluğu vardır. Doğuda, ister açıkça belirtilsin veya belirtilmesin, bütün çalışmalar tüm yaratılışta ve özellikle "canlılarda" varolan, yarı uyku halinde enerjiyi uyandırmaya tasarlanmıştır. Bu enerji bağlı olduğu geleneğe göre "Kundalini", "Yılan Ateşi" veya "Ejderha" olarak bilinir. sistemler arasındaki farklara rağmen, bu potansiyel enerji üzerinde çalışmaların etkisi ve fiziksel, duygusal ve psişik bedenlerden bu enerjinin "akışını" denetlemek için çok özen gösterilmiştir. Modern Batı Ezoterizm böyle ayrıntılı bir analizden yoksundur. 

Modern Kabalistlerin seremonyal majiye en yaygın girişleri Küçük Defetme Pentagram Ritüeli ve Orta Sütun Çalışmasıyladır. Bu yazının iki amacı vardır: bu ve benzeri çalışmaların Gizli Ateşi nasıl uyandırabileceğini göstermek, ve bu ateşin uyarılmasını yaşayıp denetimini sağlayacak basit ve direkt çalışmalara ihtiyaçları olan Hermetik yoluna koyulmuş ezoterik öğrencilere ateşin denetimi için alıştırmalar önermektir.  

 

 

Teorik Alt Yapı

Ezoterik öğrencilerin çoğu Orta Sütun çalışmasına aşinadır. Bu çalışma yazımızın çoğuna esas temel oluşturacaktır. Ayrıca Yaratılış Kitabı, Sefer Yetzirah ve birkaç simya eserine atıfta bulunacaktır.   

Kabala'nın temel fikir insanın mevcut fiziksel enkarnasyonuna ve psişik evrimine giderek yoğunlaşan tabaklardan geçerek indiğidir. Ritüeller, alıştırmalar ve meditasyonlarla yaratılışta ve uygulayanın bedeninde  potansiyel olarak mevcut olan enerji "uyanabilir", arınabilir ve yönlendirilebilir. Böylece bu enerji ruhsal tekamül, psişik genişleme ve fiziksel sağlık ve iyileştirme için kullanılabilir. 

 

 

Yaratılış - “İlk başta..."

Batı Kabalistik ve simyasal görüşünde yaratılışın, aşağıda belirtilen süreçle ortaya çıktığı düşünülmektedir: 

Tanrının Aklı, Mutlak veya İbrani Ain Sof Aur (Sonsuz Işık) bir dizi genişleme ve odaklaşma ile Yaratılışın sınırını çizer. İlk alem en suptil öz ortam ve hiçlik haline en yakın alem Arketipler Alemi Atzilut'tur. Bu alem, ateşin canlı, belirsiz ve kontrol dışı özelliğinden dolayı Ateş Alemi olarak bilinir. Bundan sonraki alem beşeri zihnin kavrayabileceği kadar Briah, Oluşum Alemidir. Hava Alemi olarak simgelenir. Bundan sonraki alem, Yetzirah Alemi veya Su Alemidir. Bu alem maddi varlığın peçesi Assiah Aleminin arkasındaki son derece psişik ve duygu yüklü alemdir. Assiah Alemi maddi yaşamın somut ve yoğun durumundan dolayı ayrıca yeryüzü veya dünya olarak da bilinir.   

O halde, yaratılış suptilden yoğuna veya ateşten toprağa doğru giderek yoğunlaşan enerji-madde seviyeleri içermektedir. Giderek artan yoğunlukların içinde ayrıca enerji-madde ile karışan Sefirot veya varoluş küreleri diye bilinen on seri düzlem veya şuur hali doğdu. Onlar birlik, yansıma, kutuplaşma, yansıma, kutuplaşma, birlik, yansıma, kutuplaşma, birlik ve nihai olarak tezahürat (oluşum) motifinde oluştu. Bu birlik-kutuplaşma ve tekrar ahenkleşme Kabalistik ve Simyasal uygulamaların bazıdır ve doğayı incelemenin bir sonucudur.   

Her alem bir öncekinin ve bir sonrakinin daha yoğun ve daha suptil yansımasıdır. Her Sefira da kısmen bir öncekinin ve bir sonrakinin yansımasıdır. Ancak her yansıma kısmi olduğu için veya kısmen saptırılmış olduğu için her Küre kendine özgün özellikleri taşır. Sadece "Ortadaki Dört Sefirot" bir seviyede Yaratılışın bütün enerjilerini ahenkleştirme veya yansıtma özelliğine sahiptir. 

Yaratılışın bu "zikzağı"na "Yıldırım Çarpışı" denilir. Enerjinin yoğun maddeden çeşitli evrelerden, Sefirot ve Yaratılış Alemlerinden Hayat Ağacı denilen şemadan tekrar kaynağına dönüşüne de çizdiği ters zikzak yoldan dolayı "Yılanın Yolu" denilir.

Simyager için, üçüncü ve dördüncü seviye veya yaratılış küresi arasında bir yerde, enerji, maddenin gelecekteki bir koşulda veya onuncu seviyede, yaratılışına meydan verecek özellikleri üstlenmektedir. Bu enerjinin adı Prima Materia, Kaos ve kitabi Mukaddes'te Spiritus Mundi olarak söz edilir, ayrıca başka adları da vardır. Burada ikilem tam oluşur ve daha önceden var olan kutuplaşmanın potansiyeli veya fikri yerine gerçek anlamda kutuplaşma varolmaktadır. Enerji aktif ve pasif tarzlara bölünür. Aktif enerji can veya yaşam enerjilerini oluşturur ve pasif enerji de maddeyi oluşturur. "Homer'in Altın Zincirinde", aktif enerji Niter ve pasif enerji Tuz olarak geçer.        

Can enerjileri iki şekilde tezahür eder, Ateş ve Hava. Her ikisi de esasen aktiftir. Ateş biraz daha aktiftir, Hava ise, kısmen Su elementi içerdiği için biraz daha pasiftir. Potansiyel madde enerjisini Su ve Toprak olarak tezahür eder. Bu elementlerin aynı adı taşıyan maddi oluşumlarla herhangi bir ilgileri yoktur ve bundan dolayı baş harfleri büyük gösterilmiştir ve üzerinde yürüdüğümüz toprak, içtiğimiz su, solduğumuz hava ve yemek pişirdiğimiz ateşten ayırt etmek için "Elemental" denilmektedir. Onlar aslında her biri kendine özgün özellikler ve ayrıca önceden söz ettiğimiz on şuur seviyelerini taşıyan enerji durumlarıdır. Elementlerin ayrıca birbirleriyle belirli karşılıklı etkileşimleri olup simyanın Üç Prensibini oluştururlar. Bundan dolayı aslında enerji-maddenin dünyamızda tezahür edebileceği kırk yön vardır. 

Simyanın Üç Prensibi Kükürt, Cıva ve Tuzdur. Aynı "Elementler" gibi bu prensipler kimyadaki elementler veya bileşimler gibi somut ifadeler değil "Felsefi" olarak düşünülmelidir. Simyasal kükürt veya şeylerin Ruhu enerjinin canlandırıcı prensiplerinde (Ateş) ve zihinsel prensiplerinde (Hava) hakimdir; Simyasal Tuz veya şeylerin fiziksel bedeni bilinçaltı güçlerde, psişik ve içgüdüsel zihinde (Su) ve somut maddede (Toprak) hakimdir; Simyasal Cıva veya genel olarak yaşam gücü zihinde (Hava) ve içgüdüsel ve psişik enerjide (Su) hakimdir, bu bağlamda Kükürt'ün yüksek güçleri ve maddesel beden arasında bir köprü görevini görür.    

Mineral alemde hakim enerji Toprak, az Su ve çok az Hava veya Ateştir. Bitkisel alemde hakim enerji Su ve Hava olup az Ateş ve az Toprak vardır. Hayvan aleminde hakim element Ateştir, sonra Hava ama az Topraktır. Bu özellikleri idrak etmek gerekir, çünkü çabalayan uygulamalı Hermetist için aşağıdaki bilgileri anlamakta açıklık getirir. Örneğin, yukarıdaki tanımları kullanarak diyebiliriz ki bitkisel alemin bol miktarda içgüdüsel enerjisi (Su) ve zihni (Hava) var, ama az direkt enerji (Ateş), çünkü bu pasif olarak güneşten alınmaktadır. Ayrıca az fiziksel maddesi var (Toprak).    

Doğuda esas Elementleri ve Felsefi Prensipleri az çok aynı Batıdaki gibi tanımlanmaktadır. Esas ayırtısız  yaratıcı enerji gerek Hint felsefesinde, modern okültizmde ve Yeni Çağ çevrelerde akaşa veya Ruh olarak bilinir. Ancak, akaşa'nın iki yönü vardır, biri Niter diyeceğimiz aktif yönü, diğeri Tuz diyeceğimiz pasif yön. Niter enerjileri aynı zamanda Kundalini gücü, veya ruhsal güçler olarak bilinir. Simyada buna Gizli Ateş denilir. Tuz, aynı zamanda Can Enerjisi veya prana olarak bilinir.   

Can enerjisinin işlevi fiziksel yaşam biçimleri ve varlığı sürdürmektir. Tamamıyla içgüdüsel ve bilinçaltıdır, yoğun bir şekilde kozmik devinimler, astrolojik titreşimler ve diğer doğal olaylar tarafından etkilenir. Gizli Ateşin işlevi insanlıkta "benlik" hissini geliştirmek, bu onun tek barındığı ortamı yaratır. En düşük çalışma seviyede bu egodur, en yükseğinde ise Tanrısallıktır, her ikisi aynı sikkenin değişik yüzüdür. Biri "benin" fiziksel dünya ve diğer insanlara karşı ilişkileriyle ilgili yüzüdür, diğeri ise "benin" bütün Yaratılışa ilişkisiyle ve yaratıcı paydaşı ile ilgili yüzüdür.

İnsanlığın büyük çoğunluğunda bu Gizli Ateş veya benlik şuurunu özgür bir şekilde açığa çıkaran enerji, omuriliğin dibinde bir yılan gibi kıvrılmış uykuda beklemektedir. Bu enerjinin sadece küçük bir kısmı sızarak Sefirot veya çakra seviyesine ulaşmaktadır. Böylece insanda bir şuur odaklanması yaratır. Eğer kafatasın tepesine veya ötesine çıkarsa ruhsal bir uyanış veya aydınlanma yaşanabilir ve enerji inip tekrar çıkabilir, böylece psişik merkezler açılıp psişik güçler ve benzeri şeyler ortaya çıkabilir.    

Gizli Ateş fiziksel bedende geçici bir Can Enerjisi zayıflaması sonucunda yükselir. Bundan dolayı birçok ruhsal uyanışlar büyük fiziksel stresler, hastalıklar veya ölüme yakın deneyimler yaşandığında ortaya çıkar. Gizli Ateş çeşitli psişik-fiziksel akımların içinden yükselip parlak bir ışık küresiyle çevrilir.

Bedenin fiziksel Can Enerjisinin baskı altında tutulmasından sonuçlanan Gizli Ateş, çeşitli şekillerde oluşan etkiler ortaya çıkarır:

- Bazı kişiler parlak ışığı bir melek, Yüksek benlik veya "Kutsal Koruyucu Melek" olarak görür, başkaları bir ruhsal öğretmen olarak görür.

- Astral seyahat gerçekleşebilir ve bu durumda yakın ortam algılanabilir.

- Kontrol dışı fiziksel hareketler yaşanabilir, bunlar tipik "kundalini belirtileridir": sallanma, hızlı nefes, gövdede ritmik hareketler, baş dönme, Firavun gibi dimdik oturma gibi.

Bir süre sonra, enerji inecek ve omuriliğin dibine geri dönecektir.

Kişi bu uyanmanın şuuru üzerinde sadece fizik ötesiyle ilgili olmayan etkilerine uyum sağlaması biraz zaman sürecektir. Nispeten daha da az olsa da fizik bedeni de değişecek, işlevleri iyileşecektir, böylece gerçek anlamda birkaç seviyede  "yeniden doğma" yaşanacaktır. Yine de, daha kalıcı şuur değişiklikleri yapılacaksa bu güç aktarımıyla işbirlik yapmak bireyin aklına veya "benliğine" kalmıştır.

Anlaşıldığı gibi, kundalini kavramı veya Gizli Ateş iki kutuplaşma kavramıyla ilintilidir: birincisi ayrıntısız yaratıcı enerjidir; ikincisi de bu enerjinin maddi yaratılışın her zerresinde kilitlenmiş olması ve insanlıkta omuriliğin dibinde odaklanmasıdır. 

Bu enerji fiziksel zayıflık yerine psişik deneyimlerden dolayı yükseldiğinde, bu Can Enerjisinin bedenin belirli yerlerinde toplanmasına neden olabilir ve fiziksel ve psişik rahatsızlıklara neden olabilir. Enerji kafada yoğunlaşmışsa ruhsal bir uyanış yanılsamasını ve ayrıca gelip giden omuriliğinden aşağı ve yukarıya inip çıkan "sıcak ve soğuk" hisleri verebilir. Ancak Gizli Ateşin Can Enerjisini dağıtma etkileri değil de, direkt etkileri aşağıdaki etkileri yaratabilir.

  • Hastalık ima eden yoğun ağrılar.

  • Karıncalanma ve ani enerji "sıçrama" hissi

  • Merkezden merkeze başın tepesine dek yükselen berrak sakinlik ve huzur hissi    

  • Ünlü "zikzak" veya "Yükselen Yılan" yolunda yükselme

  • Enerji bir iki merkezi atlayabilir

  • Enerji başın tepesine aniden bir ışık parlamasında çıkabilir

  • Pozitif ve negatif özellikleri abartılır ve cinsel güç çoğalır 

Enerji başın üstüne çıkarsa, o zaman bedendeki Can Enerjisi üzerinde direkt çalışmak ve onu psişik deneyim ve ruhsal uyanma için kullanma olasılığı doğar.

Kısacası, fiziksel bedenin enerjisi üzerinde yoğunlaşmadan daha önce psişik merkezler Gizli Ateş tarafından uyandırılmalı ve arındırılmalıdır.

Böylece psişik alıştırmalarımız ve ezoterik meditasyonlarımız, zihin, beden ve şuurumuzu içimizde derin bir şekilde gömülü Gizli Ateşin açığa çıkmasına hazırlamaktır. Kan, sinir sistemi ve salgı bezlerinin adım adım temizlenmesiyle Can Enerjisinin Gizli Ateş üzerindeki "zincirleri" azalır ve yok olur, böylece boşalmaya bekleyen bir basınç gibi sürekli mevcut güç ve enerji aniden bırakılan gergin bir yay gibi harekete geçer. Böylece, aslında Yılan hiç uyumamaktadır, onun varlığına ve potansiyel yararına karşı uyuyan biziz.  

 

 



-------------
Ya Rahman, Ya Rahim, Ya ALLAH


Mesajı Yazan: Takyon_7
Mesaj Tarihi: 19-Haziran-2007 Saat 13:37

Gizli Ateş ve Sefirot

"Ve adamı kovdu; ve hayat ağacının yolunu korumak için, Aden bahçesinin doğusuna Kerubiler, ve her tarafa dönen kılıcın alevini koydu." Tekvin 3:24, Kitabi Mukaddes  

"Hayat Ağacı"nın kullanımı modern ezoterizm için bir yandan bir armağan, diğer yandan da bir lanet olmuştur. Anlaşıldığı zaman "Hayat Ağacı" hem mikrokozmik (küçük evren, insan), hem de makrokozmik (büyük evren) seviyelerde Yaratılışın çalışan bir modelini sunmaktadır. Ancak, birçok kişi kişisel seviyede başaramamaktadır. Hayat Ağacı konusunda genelde çok yetersiz bulunan bilgiyi inisiyelerin fizyolojik olaylarla ilgili kişisel sorunlarına uyarlama yeteneği konusunda modern ezoterik çevreler son derece yetersizdirler. Bunun birkaç sebebi vardır: Birincisi, birçok modern ezoterist öğrendiklerini kişisel seviyede doğru olup olmadığını yaşamadan sadece tekrarlamakla yetinirler; İkincisi, Kabalanın dili çok seviyelidir ve aynı kelimenin birkaç anlamı vardır, böylece kelimeleri kullanan birçok kişi onların tam anlamını bilmemekte veya hangi seviyede yorumlanacağını bilmemektedir; Üçüncüsü, Hayat Ağacı şeması aşırı titiz ve bölmelidir. Birçok Kabalist içsel realitenin Hayat Ağacının iki boyutlu resmi izin verebileceğinden çok daha esnek olduğuna uyum sağlayamamaktadır. 

Bu sorunlar "Tek Ağaç" ama "Dört Alem" fikri tarafından daha da karmaşık bir hale getirilmektedir, çünkü ruhsal aydınlanma ve kundalini'yi uyarmanın yarattığı krizin kabalistik uygulamalara ilişkisi konusunda manalı, pratik bilgi bulmak neredeyse imkansız bir duruma getirmektedir. Daha berrak ve açık Taoist ve Tantrik sistemlerle karşılaştırıldığında, bu kadar çok Amerikalı ve Avrupalının neden bu sistemleri, kültür ve tarih bakımdan kendilerine daha yakın olanların yerine tercih ettikleri ortadadır.      

Bilgi aktarımında mevcut bu sorunları çözmeye yardımcı olmak üzere, sadece edindiğim veya konuları tartıştığım diğer kişilerin deneyimleri burada içerilecektir. Teori teori olarak geçecek ve deneyim deneyim olarak geçecektir. İletişimi açık ve direkt tutmak için basit Kabalistik kelimelerin anlamı açıklanacak ve tekrar tanımlanacaktır. Kişisel deneyime ilgisi olmayan kafa karıştırıcı ve ilgisiz tanrı formları, mitolojiye ve kozmolojiye atıflara yer verilmeyecektir.    

 

 

Uyuyan Yılanı Uyarmak

"Ve Musa'nın çölde yılanı yukarı kaldırdığı gibi, böylece İnsanoğlunu da yukarı kaldırmak gerekir, ta ki, iman eden her adamın onda ebedi hayatı olsun." Yuhanna 3:14-15, Kitabi Mukaddes  

Küçük Defetme Pentagram Ritüeli çoğu zaman majisiyen olmaya heveslenenlerin başladıkları ilk ritüeldir. İşlevi tek kişilik solo ritüellerin temel mekanizmasını öğretmek ve yıkıcı enerjilerin uygulayıcının çevresinden uzaklaştırılacağı veya bertaraf edileceği temel teknikleri vermektedir. Ritüelde kullanılan semboller daha karmaşık ritüellere esastır. Ancak Küçük Ritüeli daha etkili diye göz ardı etmek bir hata olur. Ne kadar basit veya karmaşık olursa olsun, uygulayıcının yeteneği kadar etkilidir. Küçük Defetme Pentagramı Ritüelinin düzenli kullanımı düzensiz veya özensiz uygulanan daha sofistike ritüellerden daha etkin olabilir.        

Toplam olarak Batı Majide yaklaşık altı temel ritüel vardır ki Altın Şafak Hermetik Cemiyetinin etkisini yansırlar: 1) Küçük Defetme Pentagram Ritüeli 2) Büyük Pentagram Ritüeli 3) Küçük Heksagram Ritüeli 4) Büyük Heksagram Ritüeli 5) Gül + Haç Ritüeli. Yıldırım Kılıcı düzensiz gözükmekte, ama o da eş çalışma Yükselen Yılan alıştırmasıyla birlikte ele alınacaktır. 

Bunların arasında Orta Sütun Çalışması isteğe bağlıdır. Ancak Orta Sütun Çalışması beden enerjileri veya Can Enerjisini arındırıp Gizli Ateşe kanal açmak için en çok işi yarayandır.   

 

 

Orta Sütun Çalışması

"Galip olanı Allahımın makdisinde sütun edeceğim, ve artık dışarı çıkmayacak; ve onun üzerine Allahımın ismini, ve Allahımın şehrinin, Allahın gökten inen yeni Yeruşalimin ismini ve benim yeni ismimi yazacağım." Vahiy 3:12, Kitabi Mukaddes 

Orta Sütun Çalışmasının birkaç çeşidi vardır, ama temelde hepsi aynıdır. Israel Regardie tarafından " http://www.hermetics.org/GD-sifa.html" rel="no follow - Gerçek Şifa Sanatı " kitabında önerilen Elementler ister kullanılsın veya kullanılmasın, veya ister (daha yaygın kullanılan) Regardie'nin "Orta Sütun" kitabında daha sonra önerdiği Sefirot/gezegen tekabülleri kullanılsın veya kullanılmasın önemli değildir. Aurum Solis cemiyetinin kullandığı yöntemler de bir alternatif alıştırma olarak ele alınacaktır.  

Orta Sütun Çalışmasının teorik bazına göre imgeleme, nefes ve konsantrasyon ile, genelde Yetzirah olarak tanımlanan yaratışın psişik enerjisi yönlendirilebilir ve Gizli Ateşi frenleyen Can Enerjisini arındırabilir. Psişik merkezlerimiz duygusal, ahlaki ve maddi tortulardan temizlendikçe, onların aracılığı ile çalışan kozmik enerjiyi daha iyi yansıtabilir. Enerji dolaşımı sağlayan Orta Sütun auramızın dış yüzeyini düzlemekte, her yönde enerji akımı artırmakta, böylece küçük ve büyük enerji kanalları daha çok Can Enerjisiyle arınabilir ve güçlenebilir.      

Orta Sütun tarafından tanımlanan kanallar daireseldir. Genelde yansıma özelliğine sahip büyük, temiz ve parlaktırlar. Regardie diyor ki psişik merkezlerin renkleri bilinmiyorsa onları büyük parlak elmaslar olarak düşünmek gerekir. Sonunda uygulamacının bütün aurası ısı ve ışık yayan parlak genişlemiş bir elmas olarak hayal edilmelidir. 

Orta Sütunun güzelliği birçok ezoterik uygulama gibi katmanlı bir çalışma olması ve sonsuz miktarda esneklik ve gelişme potansiyeli taşımasıdır. Uygulamacı imaj yönlendirme becerisini geliştirdiği yeni olasılıklar artmaktadır.

Orta Sütunun ana hareketlerinden biri de "Işık Pınarı"dır. Burada uygulayıcı ayak tabanlarından yukarı doğru parlak bir enerjinin hareket ettiğini be başının tepesinden dışa fışkırıp aurayı kapsayıp güçlendirdiği, kaba titreşimleri berrak ve parlak bir hale getirdiğini ve sonunda da ışığın tekrar ayaklara geldiğini hayal eder. Bu devresel imajlar birkaç kez tekrarlanır. Bu alıştırmanın kilit kısmı, Gizli Ateşin açığa çıkmasını hazırlayan bedenden geçen orta kanaldır. Bu Doğu yöntemlerde: Çin Çi Kung, Hint Tantra ve Tibetli Vajrayana yogadaki uygulamalara benzerdir.

Bu kadarını söyledikten sonra Gizli Ateşin açığa çıkarılmasında Doğu ve Batı yöntemler arasında bazı farklar vardır. Psişik merkezler üzerinde direkt çalışma ve omuriliğinden yukarı tırmanma, Orta Sütun Çalışmasına kıyasla daha travmalıdır. Bundan dolayı, birkaçı hariç, Gizli Ateşin direkt uyarılmasına yönelik yoga teknikleri bir gurunun denetimini gerektirir. Uygulayıcının hareketlerinde gerekli kısıtlamalar yakın denetim ister ayrıca Amerikan ve Avrupalı kültürde günlük yaşam için pratik olmayan sistemlerdir.

Aşağıda inceleyeceğimiz bazı benzerlikler mevcutken, önemli farkları şöyledir:

1) Hint yoga esas olarak en hızlı şekilde fiziksel alemden kurtulmaya yöneliktir. Batı yöntemleri maddi dünyayı terk etmeden, madde ve psişik varlığının mükemmelleşmesini amaçlar.   

2) Çin yogası veya Çi Kung, maddi dünyanın mükemmelleştirilmesine, hatta bedeni bir "Işık Bedeni" olarak ruhsallaştırmaya yönelik olması açısından Batı yöntemlere daha yakındır. Ancak eterik (esiri) seviyesinde (nadi'ler veya akupunktur noktaları) başlaması açısından Hint yogasına daha yakındır. Bu "alttan yukarı, içten dışa" yaklaşım Orta Sütun'un "yukarıdan aşağı, dıştan içe" yönteminden farklıdır. Eterik beden erken safhada  etkilendiği için etkiler daha dramatik ve hazırlıksız olanlara potansiyel olarak daha travmalıdır. Orta Sütun Çalışmasında eterik beden çoğu zaman en son etkilenen şeydir. Bunun sebebi gerek kullanılan sembolizm, gerekse de konsantrasyon, imgeleme ve meditasyon yeteneklerinin geliştirme gereği esas itibarıyla uygulayıcının zihinsel görüşünü uzun bir süre etkilemektedir. Sadece uzun bir süre, yaklaşık olarak bir yıl günlük bazında uygulandıktan sonra Orta Sütun Çalışmasının etkileri astral bedene yerleşmeye başlıyor ve bir süre sonra uygulayıcının eterik ve fiziksel bedenlerine de süzülür. Bir kaynağa göre en ileri yoga uygulayıcısının Kundalini'yi özel çalışmalarla açığa çıkarması için en az üç yıl gerekir. Söz ettiğimiz bu "açığa çıkarma" basit anlamda değil, doğal ifadesinin önündeki engellerin çıkarılmasıdır. Bu önemli bir noktadır, çünkü genelde denilir ki kundalini'yi yaşamak için çoğu kez yirmi yıllık ezoterik uygulamalar, veya Hatha yoga bile gerekir. Nicholos Flamel Felsefe Taşını aynı sürede yarattı. Yakın tarihte simyager Jean Dubuis bir workshop'ta son derece tehlikeli Flamel Metodunun üç yılda tamamlanabileceğini söyledi. Belki de simyager için, Felsefe Taşının içsel yaratılışı kundalini deneyimden farklı bir şey değildir ve Felsefe taşının dışsal yaratılışı Kozmik yaratıcı enerjiyi iradeyle yönlendirebilmektir.                 

3) Tibet sistemleri Çin ve Hint sistemlerinin arasında bir yerde işlerler. Çünkü hem ruhsal kurtuluşla ilgilidirler, hem de bedensel özlerinden inşa edilmiş bir eterik bedenin yaratılışıyla ilgilenmektedirler. Elmas Beden veya Gök Kuşağı Bedeni saf ışıktır ve üstadın iradesi doğrultusunda oluşabilir. aynı Çin ve Hint sistemeleri gibi, Tibetliler uygulayıcıların akıl ve duyguları arındırmak için ritüeller ve ayrıca antropomorfik ve geometrik görsel imajlar kullanırlar. Orta Sütun Çalışması yapıldığında Pentagram ve Heksagram ritüelleri bu işi görmektedir.

Böylece Doğu ve Batı uygulamaların arasında esas farkı işlev ve başlangıç noktası olarak özetleyebiliriz. Doğu, insanoğlunun fiziksel enkarnasyona bağlayan cehalet bağlarını bir bir çözerek kurtuluşu sağlamaya çalışır. Batı maddi realitede ruhsal realiteyi yansıtmaya çalışarak maddi dünyayı mükemmelleştirmeye çalışır. Bu başarıldıktan sonra üstat iradeye bağlı olarak dezenkarne olabilir. Batı yaklaşım dünyada daha aktif olmayı ve onu dönüştürmek ister, diğer yandan Doğu yaklaşım dünyayı geçici bir yanılsama olarak görür, bundan dolayı daha pasiftir. Bu tür felsefeler, bütün inanç ve kültürler gibi en erken kaynaklarının fiziksel çevrelerini yansımaktadır. Tropik ve tropik altı bölgelerde zaman anlayışı, gıda stoku yapılmayan bir kışın topluma ölüm getireceği kuzey küreye nazaran daha az önemlidir. Arktik bölgelerin soğuk ve acımasız realiteleri değişik bir teori ve teknik yaratırlar ve tarımsal alanlara nazaran farklı ideal (tanrılar) getirirler. Birisinin avcı göçmen olması veya tarım ağrılıklı bir toplumda yaşaması yaşadığı fiziksel ortama bağlıdır, bu da değerler, ihtiyaçlar ve ayrıca ruhsal felsefe ve tekniği etkiler.          

Başka bir ülkenin veya kültürün ezoterik uygulamalarını seçerken bunların üzerinde önemle durmakta fayda vardır: O sistem nasıl gelişti ve hangi şartlarda?  Bu şartlar günümüzde ve potansiyel uygulayıcının yaşamında halen geçerli midir? Mevcut şartlar itibarıyla uygulamalar ilerici mi, yoksa zamanı geçmiş mi? diğer bir deyişle ileriyle doğru yönelik mi, yoksa efsanevi bir "altın çağı"n idealleştirilmiş şekilleri midir?  

 

 



-------------
Ya Rahman, Ya Rahim, Ya ALLAH


Mesajı Yazan: Takyon_7
Mesaj Tarihi: 19-Haziran-2007 Saat 13:38

Tuz, Satürn, Cinsel Vecit ve Ruhsal Saadet

"Kalbin etrafında dolanmış yılan Adımdır!" Keldani kehanetler  

Tuz bilgelik ve öğrenim sembollüdür ve kuyruğunu ısıran, sınırlılık sembolü Büyük Yılan Ouroboros ile ilgilidir. Bu bağlamda dünyayla yakın bir ilişkisi olduğu gibi aynı zamanda bütün maddi yaratılışla ve hiçlik veya Sonsuzluğun sınırında olan şeylerle de ilgilidir. Bir 15. asır elyazmasında yılan iki renkten oluşmuştur, kırmızı ve yeşil. Kırmızı dışta ve yeşil içtedir. Yeşil, Doğanın ve Venüs'ün sembolü Çalışmanın başlangıcıdır. Kırmızı, Felsefe Taşın ve Marsın rengi Çalışmanın sonudur.

“Sapiens dominabitur astris” (Bilgeli olanlar yıldızlara hakim olacaktır). İçimizdeki astrolojik dengesizlikleri düzelttikçe (psişik merkezler veya çakralar), dışımızdaki astrolojik şartların bize karşı daha az negatif etkileri olur. "Yıldız" güçleri üzerinde hakimiyet kurarız ve "istediğimiz zaman mabedimizde güneşin parlamasını sağlayabiliriz".

17. yüzyılda Jakob Boehme'nin öğrencisi Gichtel kozmik spiral veya "Doğa Tekerliği" insan bedenine koydu. J.G Gichtel'in 1898 yılında yayınlanan Theosophica Practica'da Satürn taç, jüpiter alın, Mars boyun, etrafında yılan dolanmış Güneş de kalp, karaciğer venüs, Merkür dalak ve Ay cinsel organlardır. Dikkatimizi çeken yılanlı kalptir. Buraya ayrıca Ateş Elementini yerleştirir.       

Mısırlı inisiyelerine ayrıca skarab (bok böceği) denilirdi çünkü kendi yenilemelerinin yumurtalarını iterek yuvarlıyorlardı.

Dennings ve Philip'in Majikal Felsefe'nin 3. cildinde alın bölgesi Orta Sütun Çalışmasında (Bu eserde ona verilen ad "Kalelerin Uyarılması" (1. Formül) ve her merkezde imgelenen renkler değişmektedir. En sonunda da Kadüs'ün yükselen çift yılanı da verilmiştir. Alın Satürn'e addedilmiştir ve Yesod merkezini dengelediği ve Aurum Solis ve Altın Şafak Cemiyetlerinin verdiği diğer merkezlere güç kattığı da yazılmaktadır. 

Simyasal olarak Tuz, Elemental Toprak ve Elemental Suyun (Assiah ve Yetzirah) birleşiminden meydana gelir, Gizli Ateş Tuz'da (maddi beden) "saklıdır" ve açığa çıkmak isteyen bilinçaltı, içgüdüsel güçleri simgeler. Bazen kontrolsüz ve zayıf bir şekilde açığa çıktığında "Cehennem Ateşi" de denilir, arındırıcı etkileriyle öğrencinin bedeni be psişik yapısında önemli yıkım gerçekleştirebilir. Bu bazen ölümden sonra içsel yenilenme yaşamış insanlar tarafından yanlışlıkla "Araf veya Cehennem" sanılan 31. Yol veya Ateş yolunda açıkça görülür. Bu Yol ayrıca ruhsal rehberlik ve evrim sembolleri Şin harfi ve Merkür'ün yönetimi altındadır. Notarikon ile ilgilenenler için Şin'in sayısal değeri 300 aynı zamanda İbrani deyim "Canlı Tanrı'nın Ruhu" ile aynıdır.

"Gerçi tövbe için su ile ben sizi vaftiz ediyorum; fakat benden sonra gelen, benden daha kudretlidir; onun çarıklarını taşımağa ben layık değilim; o sizi Ruhülkudüs ile ve ateş ile  vaftiz edecektir." Matta 3:11

Şin harfi sık sık meditasyonda bir İlahi Işık, Yaşam, Aşk veya varlık sembolü olarak kullanılır. Başın üzerinde tam taca değdiği imgelenir sonradan başın içinde imgelenir (çünkü Yaratılış Kitabı Sefer Yetzirah'ta akıl ve sinir sistemiyle ilgilidir), sonra da kalbe inip oradan uzanarak meditatörü bir alev denizinde sarar. Üç alev şeklinde Yod harfi veya diller içerdiği için, bazen kutsal ruhun inişindeki alevli diller ve çeşitli üçlem kavramlarına bağdaştırılır.  

Bu konuda birkaç dini yorum yapmak mümkündür: Örneğin Vaftizci Yuhanna'nın tövbe ve Yetzirah'ın Su dünyasına giriş inisiyasyonu verirken, İsa'nın Ruhun Ateşine veya tam üstatlık mertebesine inisiyasyon  verdiği görüşü savunulmuştur. Diğer bir yoruma göre, Vaftizci Yuhanna Su Yolu olan 29. Yoluna dek inisiyasyon veriyordu ve diğer yandan İsa havarilerine daha zor ve engebeli Ateş Yolu veya 31. Yolun inisiyasyonunu veriyordu. Bunlardan hiçbiri kesin bir yanıt değildir, sadece kutsal metinleri inisiyatik uygulamalar çerçevesinde anlamanın Kabalistik bir çabasıdır. Ama Kutsal Ruh veya Ruhülkudüs kavramı daha bilgilendiricidir. Bu terim Yahudiler tarafından Babil esareti sırasından uyarlandı ve Yahudi mistik inançlara Farisî (İranlı) ve Keldani etkileri göstermektedir.        

Kutsal Ruh (Ruach Elohim) terimin kökeni Zend Avesta'dandır ve aslı Spenta Mainyu, veya “Kutsal (Yaratıcı) Ruh”tur. Esas kaynakta yaratıcı güç açıkça belirtilmemişse de ima edilir, ancak Yahudi ve Hıristiyan geleneklerden modern dillere çevrildiğinde bu anlamın kaybolduğu görülür. Spenta Mainyu arındırıcı ve yenileyici bir enerji ve zekadır ve kozmik topluluk olarak emrinde altı veya yedi zeka vardır.   

Spenta Mainyu, Ahura Mazda'nın (Ulvi Zeka, Tanrı) kendini gerçekleştirme kalitesi veya faaliyetidir; Evrenin yaratılış ve evrimine yol açan kendiliğinden üreten enerjidir. Spenta Mainyu dinamiktir ve yaratılış devamlı bir süreçtir. Zerdüşt için kutsallık aynı zamanda bolluk, bereket ve sağlık anlamına gelir. Spenta Mainyu evrende bereket ve gelişme prensibini temsil eder." (F. Mehr, sayfa29) 

Bu güç ve varlıklar, anlamı "kutsal güç kelimesi" olan Mathrem, veya Mathra'yı içerir. Bu da Hintistan'da mantra  ve Orta Doğu ve Mısır'da "Güç Kelimesi" uygulamalarının temelidir. Aynı YHVH'in bütün İbrani Kutsal İsimlerin kaynağı olduğu gibi, Mathrem, veya Mathra'yı bütün diğer mantraların kaynaklandığı mutlak bir mantra olduğu inanılır. Bundan söz ettik çünkü İran ve Babil'de sonradan yarı bağımsız olarak gelişecek olan Doğu ve Batı ezoterik uygulamaları bir bütün şeklinde görmek mümkündür. Bir bakıma bugün bildiğimiz şekilde yoga, kabala, simya ve majinin esas ortak menşei olduğu söylenebilir. O zamanki sanat ve mimari Yahudi ve Mısır geleneklerdekini yakın kanatlı varlıklar, gezegensel şemalar ve Hayat Ağacının ve dolanmış iki yılan motifinin erken varyasyonlarını gösterir.     

 

 

Kozmik Ateş Üçgeni

"Başarılı üstat, Büyük Çalışmanın malzeme bilgisiyle donanmış olmalı; ayrıca inanç, sessizlik, kalp saflığı ve dua şevkiyle dolu olmalıdır. Tepesinde Felsefi Civanın hiyeroglifi bulunan kapıdan geçtikten sonra Büyük Çalışma'nın esas operasyonlarını - kalsinleme, çözündürme, arındırma, Hermes'in kapalı şişesine koyma, şişeyi Athanor'a (fırın) aktarma, pıhtılaşmak, çürüme, kapatma, çoğaltma ve projeksiyon; ve Felsefe taşı Petra Philosophalis'e ulaştığında bile onun görkemli bir ejderhanın rehinde olduğunu görür."       

Amphitheatrum sapientiae aeternae, Heinrich Khunrath

Simya yazmalarında Satürn, Cıvaya ilintilidir ve onunla aynı belirsiz cinsiyet veya adrojenliğe sahip olup ‘Mercurius senex’ adını alır.

Tifaret'te geometrik sembol su ve ateşin içi içe üçgenleri veya Davud Yıldızıdır. Hayat Ağacının gezegensel Sefirot(lar)'a (Satürn'i  boyundaki Daat'a kaydırıp) bağlanmak için bu yıldızı genişlettiğimizde (ucu aşağı bakan) Su Üçgeni Mars, Jüpiter ve Ay kürelerini birleştirir. Ateş Üçgeni Satürn, Venüs ve Merkürü birleştirir.   

Orobouros kendisini kısıtlayan (Satürn) kozmik enerji olduğu gibi, Venüs de bir prizmanın güneşin ışığını böldüğü gibi kendisini yaşamda (bitkisel özelliği) çoğaltan yaratıcı güçtür. Merkür birçok açıdan aynen Satürn gibi androjendir (çift cinsiyetli) ve yaratılışın ateşini kontrol edip Felsefe Taşının yaratılışında yönlendirir. Merkür Kadüs veya iki yılanın dolandığı kanatlı asayı tutar. Kanatlar yüceltmeyi ve yılanlar yaratılışın temel güçlerini simgeler. genelde yedi olarak gösterilen birbirlerini kesiştiği noktalarda renk tayfın renklerini ve beyazı (Venüs) gösteren psişik merkezler vardır. Şemanın ortasında irtibat kurmaya umabileceğimiz yaratılışı birleştiren, canlandıran ve ahenkleştiren kozmik yaratıcı güç güneş vardır. O merkezidir ve bütün diğer gezegenler, psişik merkezler veya Kozmik enerji türlerini denetler ve kontrol eder. 

Güneşin ateşiyle irtibat kurmakla, diğer psişik merkezlerinin ateşlerini (Venüs aracılıyla) açabiliriz ve Satürn'ün kısıtlayıcı ve aydınlatıcı enerjisini Aklı veya Merkür güçleriyle daha kolay yönetebiliriz. 

Özellikle Venüs ve Merkür olmak üzere, gezegenlerin bu çok yönlü özelliklerini anlamak için Tiparete dek Yol Çalışmaları yapmak önemlidir. Aşağıda vereceğimiz teknikleri uygulamak için bunlar şart değilse de, teorik tarafı anlamak için yararlıdır.  

Ancak, yine de Kürelerin birbirlerine ilişkilerini anlamak için aşağıdaki fikri temel alarak bir dizi meditasyona başlayabiliriz:  

Venüs bitkisel ve bilinçaltı tarzında yenileyici, duyusal ve aktif yaşam gücüdür. Isı, ışık ve duyguya tepki verir. İniş yolunda Venüs Güneş'in ışınlarını renk tayfının birçok farklı yönüne bölmektedir, bu şekilde elle alsak çoğulluk ve birlik arasındaki ilişkiyi, psişik merkezleri ve gezegenleri ve özgün doğalarını daha iyi anlayabiliriz. Yükseliş yolunda Venüs gerek gezegensel, gerekse de kişisel (psişik merkezleri) halen çok renkli olsa da farklı enerjileri tekrar birleştirir ve onları tek bir güce ahenkleştirip Güneşe saf ışık olarak geri dönmesini sağlar.

"Bu Felsefe Taşı büyüyen yeşil şeylerde gelişir. Şeylerin yeşerip büyüdüğü Yeşil'in tekrar eski doğasına indirgendiğinde, gizli bilimimizin yolunda çürütülmelidir."  Splendor solis, Trismosin       

Felsefe Taşı doğanın yeşermesiyle (Netzah) yapılır ve kaynağına (Tifaret) çürüme yoluyla dönmektedir (Tarot'ta Ölüm Kartı ve bağlı olduğu Netzah-Tiparet yolu, Nun).

Merkür Venüs'ün ayrışma hareketinin yaydığı değişik enerjilere şekil ve anlam verir ve onları Kadüs'ün (Hermes'in çift yılanlı asası, ayrıca tıp sembolünde kullanılır) simgelediği temel güçler olarak yeniden birleştirir. Merkür Ruhun Psychopomp'u veya Rehberidir ve Venüs'ün temsil ettiği güçleri yönlendirir. Hem venüs ve Merkür Kabalistik Ağacının iki Sütunun dibinde bulundukları için fiziksel, astral ve mental alemlere erişip değerlendirirler ve bir dereceye kadar üçünü de etkileyebiliriler. İniş yolunda Merkür beden, akıl veya ruh için form ve yapılar yaratır. Yükseliş yolunda Merkür derslerini unutturmadan formun sınırlarından kurtulmamızı sağlar.        

Yılan ilkel güç veya enerjidir. Ateş ve su yaratılışın iki prensibidir ve hava ve toprak onları takip eder. Yılan derisini bırakıp değiştirdiği için yeni hayat ve yenilemenin sembolü olarak görülür. Aynı zamanda tehlikeli ve öldürücüdür ve su kaynaklarında ve çöllerde "koruyucu" bekçi rolünde de görülür. Üzerinde kontrol ve hakimiyet sağlandığında güçlü ve öldürücü, ama aynı zamanda yaratılışa temel ve belki de yaratılışın geldiği  yenileyici bir güce hakim olunmuş sayılır. 

Gizli Ateş direkt olarak insanlıkta cinsellikle ilintilidir (temel yaratıcı güçler). Burada "vecit", "esrime" ve erotik dürtü arasındaki ilişki açıkça görülür ve yaşanabilir. Bir sürü "seks yoga" ve seks maji uygulamalarının türemesi bunu bir yerde doğruluyor. Ancak insanlıkta cinsel arzu, onun temel dürtüsü ve evrimsel gücü olarak hareket eder. Ayrıca, mistik deneyimin biyolojik kökenleri olduğu da önerilmiştir. En temel zevk olan cinselliği göz ardı etmekle bir seviyede vecitsel birleşimi de reddetmiş oluyoruz. Bu "küçük ölüm" veya petite morte, kendimizi bırakıp ilahi hiçlik halini yaşayacağımız "büyük ölüm"ün bir öncüsüdür.       

Mistik deneyimlere karşı doğuştan gelen dürtümüze bağlı cinsel güç, ayrıca beşeri tekamül ve yönlendirildiğimiz önceden belirlenmiş bir nokta veya hal ile ilgilidir. 

Bu önemli bir noktadır, çünkü neredeyse bütün Batı toplumlarda psikolojik rahatsızlıklar cinsel baskı ve obsesyon etrafında odaklanmıştır.

Fiziksel bedende Can Enerjisinin uygun arındırılması yapılmadan Gizli Ateşin özgür bir şekilde veya öncekinden daha fazla güçle akışı sağlanırsa, psişik beceriler, dahilik ve diğer ben ötesi haller veya sadece farklı şuur halleri yerine, aşırı fiziksel rahatsızlık gibi gözüken ama olası olarak şizofreni veya psikoz şeklinde psikolojik hastalıklarla sonuçlanabilir. 

Orgon Terapi'nin ortaya çıkaran Wilhelm Reich'a göre, bütün zihinsel-duygusal rahatsızlıklarımız fiziksel bedenlerimizde çapalanmıştır, ve bu çapalar pranayama'ya biraz benzer nefes alıştırmaları ile açığa çıkarılabilir. Beden simyanın Tuzu olduğuna göre ve "Su Elementi" aracılıyla erişebilir bilinçaltı unsurlardan kısmen meydana geldiği için, bütün duygusal ve fiziksel deneyimlerimiz fiziksel bedende silinmeyecek bir şekilde depolanır, iliştirilir veya kayıt edilir. Eğer bu bloklar veya duygusal ve fiziksel travma enerji odaklanmaları (Can Enerjisi ile yapılı) Gizli Ateş daha yoğun bir şekilde akmadan önce açığa çıkarılıp bertaraf edilmezse, o zaman "Kundalini fenomenin" o sözde negatif yan etkileri ortaya çıkar.

Uyuşturucu ve alkol suistimalleri ve cinsel aşırılıklar durumu daha da kötüleştirirler, çünkü fiziksel bedeni ve astrala bağlantısını zayıf düşürerek Gizli Ateşi açığa çıkarırlar ve eterik altyapıya hasar vererek sonunda enerji blokları azaltacağına, akıl ve beden tamir etmeye çalışırken enerji bloklarını yaratırlar.

Uyuşturucu suistimal tarafından hasar gören bir sinir sistemi Gizli Ateşin berrak, temiz ve güçlü ifadesi için dengesiz bir araç yapmaktadır. Sinir sistemimizle (Yesod-ay altında) hem fiziksel dünya, hem de iç dünyamızla irtibat kurarız. Bedeni (Malkut) Akıl-entelekt (Hod) ve içgüdüsel, yaratıcı ve duyusal dürtüler (Netzah) ile ilişkilendirir. Eğer hasar görürse benliğimizin bu psiko-fiziksel-ruhsal taraflarına tam, yaratıcı ve verimli ilişki kurması tehlikeye düşer. Eğer hasar görürse bu enkarnasyonda Kutsal Koruyucu Meleğimize (Yüksek Benlik) en direkt ve en önemli bağımız ve Gizli Ateşi (Tifaret aracılıyla) açığa çıkarma olasılığımız tehdit altındadır.    

"Bu harikalar yaratan aynı zamanda bir taş olmayan, her insanda var olan ve yerinde her zaman bulabilen bu Felsefe Taşının Büyük Sırrını (Grand Arcanum) açıkladığımda dinleyin... Ona bir taşa benzediği için değil, sadece sabit özelliğinden dolayı taş denilir, ateşin etkisine karşı koymada herhangi bir taş kadar başarılıdır... Eğer özelliği ruhsaldır desek, doğru olur. Eğer onu somut olarak ifade etsek, bu da doğru olur, çünkü ince, nüfuz eden, yüceltilmiş ruhsal altındır. Yaratılmış şeylerin en asilidir... o bir ruh veya mükemmellik timsalidir.     

A Short Guide to the Celestial Ruby, (Semavi Yakut'a Kısa bir Kılavuz)  Philethes.

 

 

Ejderhayı Azat Etme

Gizli Ateşin tam ve ahenkli işlevi psişik anatomimizi bloklardan arındırmak için gerekli süre belli değildir. Denilir ki bunun için en ileri yogiler bile en az üç yıl özel çalışmaları gerekir. Bu tür talim çok özel ve denetimli şartlar altında olduğu için, tahmin edilebilir ki modern bir Batılı için bu sürenin daha da uzun olması ve daha çok iç analiz ve danışım gerekir, çünkü genelde Batı okültist, ister Kabalist veya simyager olsun, veya her ikisi, zamanının çoğunu yalnız veya en fazlası arada bir küçük gruplarda çalışır. 

Bazı yoga ve Kabala ekolleri ve bazı Sufi çalışmaları kalbi bireysel evrenin merkezi olarak ve psişik merkezlerinin en önemlisi olarak görürler. Kalbi açarak güçlü bir sezgisellik oluşumuyla birlikte İçsel Üstadımızla veya diğer bir deyişle Kutsal Koruyucu meleğimiz (haberci) ile irtibat kurarız. Bu başın ötesine yılanın yükselişinden sonra, Yılan Dili'nin en son konaklama yeridir. Boehme ve Hermetik tasvirlerin gösterdiği gibi "Yılanla Sarılı Kalp" mistiklerin erişmeye çalıştıkları idealdir.          

Bir yoginin söylediği gibi önce "Büyük Kral"a yanaşırız ve sonra onun (Hermetistlere hiç de yabancı olmayan) yılan - dili (aynı zamanda konuşulan dil, lehçe) hareketlerini yönlendirmesine izin veririz. 

 

 

Adam Kadmon: Gizli Ateş ve YHVH

"Çünkü Allahımız yitip bitiren bir Ateştir" İbranilere 12:29 

Modern ezoterik uygulamalarda simya, kabala ve astroloji neredeyse kusursuz bir sentez yaratmak için homojen bir hale getirilmişken, bu önceki dönemler için geçerli değildi. Geleneksel olarak simya ve astroloji Yahudi Kabalasında neredeyse hiç rolü yoktu http://www.hermetics.org/gizli-ates.html#_ftn5" rel="no follow - [5] , ve bir yandan birçok Yahudi'nin simyager oldukları ortaya atılırken http://www.hermetics.org/gizli-ates.html#_ftn6" rel="no follow - [6] , çok sayıda İbranice yazılmış simya eserleri pek bulunmamaktadır. Ünlü Aşh M’saref veya "Kuyumcunun Ateşi" bile genelde gematria/ebced üzeride odaklanmış, az miktarda kimya çalışmaları içeren bir derlemedir.  

Erken Kabalistler yaratılışın birkaç evrede geliştiğini ve içinden "Bidayeti Adam" veya Adam Kadmon'un antropomorf şekli belirlendiğini ve bu ilk adamın İlahi İsmin dört harfinin üst üste konulmasıyla yaratıldığını düşündüler. Yod kafa, Heh omuz ve kollar, Vau omuriliği ve cinsel organlar ve son Heh, kalça ve bacaklardı. Her bir harfle ilgili bir sürü özellik atfedildi ve bu başlı başına bir kabalistik meditasyon ekolünü oluşturuyordu. Başka harfler ekleyerek, farklı şekilde bir araya getirerek ve sayısal değerleri eş olan harfler ile yer değiştirerek ek İlahi İsimler, başmelekler, melekler ve diğer ruhsal varlıklar çıkarıldı.

Adam Kadmon'un sözlü geleneği Mısır tanrısı Osiris'e benzerdir, çünkü Osiris parçalanıp yeniden inşa edildi, diğer yandan Adem "Düştü", parçalandı ve orijinal Ademi tekrar bir araya getirmek Kabalistin işiydi. Her birimizin onun orijinal ruhunun bir parçası olduğu söylenir ve amacımız Kabalistik yöntemlerle Yaratılışta yerimizi bulmaktır.         

 

 

Saint-Germain ve Yüce Kutsal Üçlü Bilgelik

"The Most Holy Trinsophia" (Yüce Kutsal Üçlü Bilgelik) http://www.hermetics.org/gizli-ates.html#_ftn7" rel="no follow - [7] gibi inisiyatik psiko-simya kitaplarında Gizli Ateş fikri volkanik güçle ilgili ve Venüs'ün etkisi altında gizli ateş fikrini açıklar. Bunun gibi eserler simyasal-kabalistik metinlere güçlü bir benzerlik arz eder ve ya bu ezoterik okulların mistik sembolizmi kullanırlar, ya da bu tür semboller metindeki anlamları çözmek için kullanılır.    

Bu eserde, Saint-Germain Kozmik Şuurluluğun on iki derecesinden geçen inisiyasonunun ayrıntılarını anlatmaktadır. Volkanik patlamalar, lava ve alev denizleri şeklinde dünyasal ateşin tasvir edilmesi maddi ve madde ötesi yaratılışın altında yatan ve onu sürekli birleştiren ve yenileyen canlı enerji ağını simgelemektedir.     

La Tres Sainte Trinsophie on iki bölümden oluşmuştur ve her biri resmedilmiştir. Bunun en bariz benzetmesi zodyak'ın on iki bölümü ve simyanın on iki evresidir. Ayrıca yedi esas ve beş tali psişik merkez de düşünülebilir.

Hikaye Saint-Germain'in Vesuvius yanardağının lava yataklarında bulunmasıyla başlıyor, daha sonra üzerinde bir kupa olan bir sunağa gelir. Kupanın etrafında kanatlı bir yılanın on iki kez dolanmıştır. Sonra Saint-Germain muazzam bir ateş diyarına girer, ortasında yakut gözlü yeşilimtırak altın bir yılan vardır ve aydınlanmış iradenin sembolü bir kılıçla ona hakim olması gerekir. Bu davranışla öfke, nefret ve kibir şuurundan boşalır ve duyuları kontrol altına girer.

Gösterilen bir resimde de Saint-Germain bir üçgen sunağın önündedir, üzerinde karmaşık bir şamdan vardır. Temeli iki dolanmış yılandan oluşmuştur, ucunda bir lotus çiçeği ve ortasında mum vardır. Resim iki yazılı panel vardır. Birincisinde şöyle yazar: "Yük güçlü olana verilir" ve ikincisi: "Yüksek yerde ateş yak ki adak yükselip Arzu Edilene Ulaşsın." Son resim göklerin ışıkla parladığını ve bir kare ve daireyle çevrilmiş bir üçgen göstermekte. İnisiye - bu durumda Saint-Germain hayat ve Doğa Tanrıçası Aşikar Edilmiş İsis tarafından kılavuzluk edilmektedir.

Bu resimler gösteriyor ki Aydınlık çağının sonunda bile, klasik simya ve kabalistik semboller halen ezoteristler tarafından geniş çapta kullanılmaktaydı. Ancak, yönü klasik veya laboratuar simyadan felsefi veya ruhsal simyaya değişmişti. Nasıl kabala simyagerler ve Hıristiyan mistiklerin elinde radikal bir değişim yaşamışsa, simya da değişmişti. Bazı el yazmaların pratik laboratuar çalışmalar için şüpheli değerleri varken, yine de iyi ki onların içsel ruhsal inisiyasyon için halen değerleri vardır.   

 



-------------
Ya Rahman, Ya Rahim, Ya ALLAH


Mesajı Yazan: Takyon_7
Mesaj Tarihi: 19-Haziran-2007 Saat 13:41

Uygulamalar 

Orta Sütun

Orta Sütun hemen hemen bütün maji öğrencileri tarafından bilinen bir çalışmadır. Bu alıştırmanın ayrıntıları Israel Regardie tarafından "Orta Sütun" kitabında açıkça verildiği için, burada üzerinde durmayacağız. Onun yerine, Gizli Ateşle ilgili aşağıdaki noktalar üzerine değinilecektir:  

  1. Malkut'un kurulması

  2. Işığın dolaştırılması

  3. Işık Pınarı

  4. Malkut Keter olarak

  5. Tifaret'in Malkut ve Keter'e ilişkileri

Değinilecek ikincil hususlar da:

  1. Pentagram Ritüeli

  2. Heksagram Ritüeli

 

Malkut'un Kurulması

Malkut veya Krallık aynı anda birkaç kavramı temsil eden karmaşık bir küredir. Hayat Ağacı bedenimiz üzerine uyarlandığında Malkut ayaklarımızdır (oturduğumuz zaman dizlerimiz ve yere bağdaş kurduğumuz zaman da omuriliğimizin dibidir); aynı zamanda somut madde, yeryüzü ve tüm maddi yaratılış. Kemiklerimiz ve iliklerimizdir, bunlar Gizli Ateşin özel bir yönünü içerirler. Dünya ve Malkut konusunda söz ettiğimiz zaman önemli bir temel anlayışı içermesi önemlidir, böylece meditasyon da topraklanmış ve güvenli oluruz. Dünya ve bedenlerimize ne denli güçlü bağımız varsa, o kadar fazla enerji üretebiliriz ve yönlendirebiliriz. Bu sağlam ve derin bir temelin üzerine bir gökdelen inşa etmeye benzer. Altı yapı ne denli sağlamsa üst yapı o denli güçlü olur.

Gizli Ateş dünyada saklı olduğu için, Pentagram ritüelinin ayrıntılarıyla bir süre, hatta birkaç yıl çalışmakta fayda vardır. Temizleme, ahenkleştirme ve orada temsil edilen enerjiyi kendine ve civara dağıtma. Kuzey üzerinde tefekkür edilmesi gereken bir yön, zira Topraktır ve Gizli Ateşe gizli kapımızdır. Maddenin doğası içinde gömülü form ve yaşam veren sürekli nabız atan canlı ve diri bir enerji yatar, maddeyi enerjiye, enerjiyi maddeye çevirir. Bu gömülü özellik sabit burç olarak kuzey tarafa verilen boğa burcunun astrolojik sembolü tarafından temsil edilir. Burada güneşi simgeleyen bir dairenin üstünde ayı temsil eden bir hilal görürüz. Toprak özellikli bu karmaşık ay-güneş sembolü maddenin yoğunlaşmış ışık veya gizli ateş olduğu teorisini akla getiriyor.     

Dünyanın ağırlığını ve içinde barındırdığı ısıyla (lav ve magma eriyiği, volkanik merkez) ayak, diz ve omuriliğin dibiyle tefekkürle ilişkilendirerek, yaratılışın ilk iç ağını hissedebiliriz. Bu imajlar Malkut ve Keter birdir kavramıyla desteklenir. Ain Sof Aur'daki Keter'den sınırsız enerjinin yaratılıştan girip çıktığını düşünmek ve aynı şeyi maddi yaratılış için Malkut'ta imgelenebilir. Çoğu kez Sefirot küreleri statik varlıklar veya haller olarak düşünülür, oysa bu doğru değildir. Onlar canlı, dinamik ve sürekli birbirleriyle karşılıklı etkileşim halindeler. Bu karşılıklı iletişim Orta Sütun ve merkezi kürelerde görülür.     

 

Keter-Tifaret-Malkut Üçlüsü

Batıda ve bazı Doğu uygulamalarda, bütün çalışmalar başın üzerindeki Keter veya Taçtan enerji indirmekle başlar. Bunun sebebi, Keter'in hiçliğin veya "negatif varoluşun" sınırında olmasına ve mutlaktan enerji alıp vermesine dayanır. Bu enerji sonra kullanabilir şekle girmesi için Hesed civarında olduğu söylenen insan şuuru tarafından işlenir.

Kişisel bir açıdan, Keter veya kişisel Tacımız, bedenimize girip çıkan enerji akımını düzenlemektedir. Biz sonradan bu enerjiyi beyin ve sinir sistemi aracılıyla şuurumuz tarafından kullanılır bir duruma gelinceye dek yönlendiriyoruz. Nasıl Kozmik açıdan Kether, Varoluş ve Negatif Varoluş arasında bir köprüyse, kişisel Kether'imiz enerji ve madde arasında bir köprüdür. Kişisel varlığımızda bu epifiz salgı bezidir. 

Malkut bu Kozmik güçlerin en son yoğunlaşmasıdır ve Kozmik açıdan maddi yaratılışın tamamıdır. Kişisel seviyemizde, fiziksel bedenlerimizdir ve ayrıca içinde bulunduğumuz ve dolaştığımız çevredir. Malkut hem bir Alem (Assiah Alemi), hem de bir Küre olduğu için, kendi "Kether yönü" vardır veya en yoğundan en inceye dek maddeyi yaratma yeteneği vardır. Maddenin bu daha suptil şekillerinin kendi "Negatif Varlık" sınırları veya saf maddeden psişik alana geçeni vardır. Bedenlerimizde bu prostat, cinsel salgı bezleri, perineyum (cinsel organlar ve anüs arasındaki yer) ve omuriliğin tabanı olur.

Bu iki kutup yönlerin kavuşma yerleri Kalp Merkezi veya Tifaret'tir. Burada bütün yaratılış ahenkleşir ve zeki bir merkez etrafında bir dinamik gerilim ve dirilik durumuna getirilir. Bu zeka, diğer yaratılış yönlerini [merkezleri] idare edip birbirleriyle ahenkli bir şekilde ortak iyilik için çalışmalarını sağlar. Bu bütün organlarımıza kan pompalayan kalbimizdir; bütün diğer salgı bezlere emir dağıtan epifiz ve "Amir Bez", genelde sinir enerjisini düzenleyen Güneş Sinir Ağımızdır (solar pleksüs); ve ayrıca her bir atoma çekirdeği, güneş sisteme güneş, vs.   

Güçlerin esas düzenleyici ve aracısı rolünde Tifaret sürekli olarak yaratılışın her yanına can enerjisi gönderir ve ayrıca Malkut veya maddenin en yoğun seviyesine Taç veya en yüksek soyut diyardan enerji aktarır. Birçok açıdan o denli enerjinin düzenleyicisidir ki, maddenin Tifaret tarafından yaratıldığı söylenebilir. Fiziksel ifadede bütün maddenin sadece yoğunlaşmış ışık olduğu söylenir. Kişisel açıdan, beden ve çevremizin en derin düşüncelerimiz tarafından yaratıldığı anlamına gelir.  

Bu üç enerji-madde-şuur merkezleri arasında daha şuurlu ve işlevsel ilişkiler geliştirmek için aşağıdaki alıştırma önerilir:  

Tam başınızın üstünde veya değecek şekilde göz kamaştırıcı parlaklıkta bir Işık topunu düşününüz. İçinize nefes alınız ve bu ışık topundan bir ışını Kalbinize çekiniz. Nefes veriniz ve ışını bedenin kalan kısmından aşağı ayak tabanlarınıza ve oradan dünyanın merkezine gönderiniz. Tekrar nefes alınız, dünya merkezinin ateşli enerjisini kırmızımtırak atın bir buhar olarak tekrar Kalbiniz geldiğini imgeleyiniz. Orada tutunuz ve kalbi parlak ışıkla enerjilendiriniz. Nefes veriniz ve ışığı ısı, can enerjisi ve güç olarak genişlediğini görünüz. 

Bu noktada enerjinin nefes alışına koşut olması önemli olduğu gibi, zorlanmadan topraktan yukarı solunması gerekir. Bunun için güçlü, esnek ve içi boş bir hortum veya kanalın dünya merkezinden veya ayaklardan kalbe çıktığını imgeleyebilirisiniz. Enerji ayrıca ardı ardına ayaklardan yukarı omuriliğine ve oradan kalbe giren enerji topları olarak imgelenebilir.          

Bir süre sonra madde ve enerjinin karşılaştığı ve yaratıldığı yerin evrenin ve üstadın kalbi olduğunu düşününüz.

Nasıl kalbimizdeki duygular Kether'in sınırsız enerjisini oluşuma yönlendiriyorsa, aynı zamanda istesek oluşumu tekrar Kether'e veya başka bir yere yönlendirebiliriz. 

Kalbimizi fazla ısıtmamamızgerekir ve biriktirilen enerjiyi dolaştırması veya bir şekilde boşaltması önemlidir. Bunu bir tılsıma, şifa tedavisi veya sonradan içilen bir bardak suyu aktararak yapabilirsiniz. Ayrıca güneş sinir ağı merkezinden boşaltılıp aurada genel bir enerji dolaşımı sağlanabilir.  

Ek olarak, temel tekniklerde beceri elde edildikten sonra Rose+Cross ritüeli, veya A.I.O [AAAA-İİİİİ-OOOO] ile ilgili sesli harfleri titreşimsel olarak söyleyerek eşlik edilebilir. İlk başta sesleri tek bir nefes olarak kalbinizin merkezinden rezonanslı çıktığını imgeleyerek çalışınız. Daha sonra sesleri ayırmaya başlayınız, "A" başla, "İ" kalple ve "O" güneş sinir ağıyla rezonanslı (rabıtalı) söylensin. Bir süre sonra O sesini perineyum bölgesine indiriniz, Malkut küresi/küreleri üzerinde garip bir etkisi olacaktır. http://www.hermetics.org/gizli-ates.html#_ftn8" rel="no follow - [8]

Perineyum'de uzun süre sesleri titreştirmekle omuriliği bacaklara, dize ve ayaklara bağlayan 12 farklı kanal açılır ve bu işlevsel Malkutları birleştirir. Bu ayrıca erkeklerde prostat bezini etkiler. 

 

Yesod - Benler Arasındaki Bağ 

Yesod görünmeyene açılan kapının başında durur ve oluşumda bu iniş ve çıkışların deposudur. Sinir sistemimiz ve beynimiz; psişik merkezler; bilinçaltı arzu ve istekler ve hafıza dahi, varlığımızın birkaç kilit unsurunu temsil eder. Onun bazen de karanlık ve çalkantılı, ama her zaman güçlü sularından geçerek Tifaret'teki Kutsal Koruyucu Meleğimizle irtibat kurabiliriz. Yesod'u hem aşağı, hem de yukarıya yansıtan bir kapı olarak düşünürsek, psişik enerjimizi her iki yönde yönetmeyi öğrenebiliriz. Bu şekilde Yesod sadece vurup da bize bir şeylerin verileceğini umduğumuz bir kapının ötesinde şuurlu bir şekilde içinden geçebileceğimiz bir geçittir. Bu yönde ilk gelişmeler genelde lüsid rüyalar, ani astral projeksiyon gibi rüya hallerinde gerçekleşir, ama zamanla daha çok kontrol edilir ve şuur bilinçli olarak seyahat edip deneyimlerini eksiksiz hatırlar.       

Yesod'un Malkut'a (hafıza için) ve Tifaret'te (şuurlu irade) olan bağını güçlendirerek bu hale daha çabuk girilebilir. Aşağıdaki alıştırmalar bu amaçla tasarlanmıştır.

Orta Sütun çalışmasını yaptıktan sonra, dikkatinizi Yesod'a odaklayınız. Onun genişleyerek auranızın sonuna dek uzananı mor renkte bir küre olarak düşününüz. Onu tekrar normal ebadına ve yerine küçültünüz ve sonra Malkut'ta ve bedeninizde mevcut bütün fiziksel gücünüzün Yesod'a doğru yükseldiğini imgeleyeniz. Bu sizin fiziksel dünyada hareket etme, oluşturma ve yaratma yetinizdir. Kürelerin ahenkli bir şekilde kaynaştığını imgeleyiniz. Şimdi bunları da yukarıya çekerek Tifaret'te getiriniz ve Yesod'un karışmış maddi ve psişik enerjisini Tifaret'in altın ışıklarıyla sarıldığını ve üç merkezin tek bir merkeze kaynaştığını imgeleyiniz. Bir kaç dakika sonra onları tekrar esas konularına gönderiniz.       

Yesod'ın ışığını çift yönlü olduğu ve hem Tifaret'e, hem de Malkut'a ışın gönderdiğini imgeleyiniz. 

Tifaret'te aynısını düşününüz ve hem Yesod'a, hem de bütün enerjilerin kaynağı Keter'e ışın gönderdiğini imgeleyiniz.

Elementleri Tifaret'ten yayılan saf ve mükemmel fikirler olarak düşününüz aşağı inip Yesod'un berrak alanından geçtiklerini ve Malkut'ta madde şeklinde yoğunlaştıklarını imgeleyiniz. Düşüncelerinizi kalbinizden yayılan saf ve mükemmel fikirler olarak düşününüz ve Yesod'un cinsel yaratıcı enerjisi ile karışarak Malkut'ta oluştuklarını imgeleyiniz.    

Başınızın üzerindeki Keter'in saf ışık ve enerjisini kalbinize, Tifaret'e indiğini ve ayaklarınızın altında Malkut'ta saf yaratımlar  olarak tezahür ettiğini imgeleyiniz. Enerjinin sert, soğuk ve yoğun maddeden soyut enerji formlara, oradan da saf ayrışılmamış enerjiye dönüşüp, bu işlemin tersine çevrildiğini hissedip imgeleyiniz. Ek olarak, Clavis Rea Formülü bunun iyi bir örneği olabilir. 

Işığın Dolaştırılması: Işık küreleri bedende belirginleştikten ışığın beden ve çevresinde dairesel şekillerde dolaştığını belirgin, canlı ve derin bir şekilde imgelenmelidir. Bu evrelerde yapılabilir ve ilk evrede beden dışında geniş ışık bantlar çevrilebilir ve derinin altına ve sonradan kemiklere indikçe yoğunluğu ve gücü artırılabilir. Bu bir yandan aurayı genişletip temizlerken gücü bedende tesis etmeye yarar. Enerji her zaman hissedilir olmalıdır. 

Işık Pınarı, ilk başta omuriliğinden yavaş yavaş, ama deneyim artıkça giderek daha hızlı ve yoğum bir şekilde çıkmalıdır. Açık sıvımsı bir alev ile auranın ucunu tarayan havai fişeği andıran ışık patlaması canlı ve parlak olmalıdır ve yarı çapı yaklaşık olarak her yöne doğru bir, bir buçuk metre olmalıdır. Bendenizden geçip başınızdan çıktığında; ayaklarınızdan girdiğinde, bacaklarınızdan yükseldikçe, girdiği yerleri arındırdıkça ve enerjiyle doldurdukça, kendinizi enerji akışı içinde kaybediniz. 

Alıştırmanın sonunda, enerjiyi deri altı tabakaya çekerek dokuları güçlendirip enerjilendirdiğini hissedebilirsiniz. Enerjiyi kemiklere indirerek uzun ömür ve güçlü kemik yapısı için önemli olan ilikleri arındırabilirsiniz. Bu ayrıca omuriliği boyunca da yapılmalıdır ve omurgalar arasındaki yumuşak dokuların enerjiyle dolup taştığı ve sinir bağlantıların güçlü ve diri olduğu imgelenmelidir. 

 

Pentagram ve Heksagram Ritüelleri

Pentagram ritüeller şuurumuza en yakın madde-enerji alanı maddi dünyanın (Assiah) esas Elementlerine ve bu enkarnasyonun dış kişiliğine hakim olmak için kullanılır. Bu Elementlere hakim olup arındırmakla, dikkatimizi içimize çevirip Keter'de varolan, Tifaret'te iletişim kurulan ve Yesod'da bilinçaltı ve rüyalarla bizimle iletişim kuran yüksek benliğimiz veya Kutsal Koruyucu Meleğimizin vizyonuna erişebiliriz. 

Ego veya maddi dünya ile ilişkileri açısından benin yarattığı kendi imajı bu ritüellerin egemenliği altındadır ve onların aracılıyla benlik anlayışımızı düzenleyerek enerjilerimizi Ben'e yöneltiriz. Bu yapıldığı zaman, sadece Kutsal Koruyucu Meleği ile sadece irtibat kurmuyoruz, ama onunla aynı kişi olduğumuzu fark ediyoruz.  

Pentagram Ritüeller ayrıca bu aynı bağlamda avantajımıza olan maddi şartları yaratmak ve ayrıca ruhsal tekamülümüz için kullanılır. Ayrıca gezegensel güçler için uygun maddi çevreyi sağlamak için kullanılabilir, bunun için birkaç ritüel karıştırılır. 

Gezegensel güçlere yönelik olan Heksagram Ritüelleri psişik merkezlerimiz aracılıyla içsel ve dışsal gezegensel güçlerin yönlendirilmesini temsil ederler. Onlar direkt olarak beden veya çevrede fiziksel tezahüratlarla, veya inisiyatik özellikli içsel deneyimlerle sonuçlanabilirler. Şuur gelişmesi ve ilgili psişik merkezlerin faaliyet artışı bu tür inisiyasyonların belirtileri arasındadır, ayrıca olası olarak başka merkezlere de genel bir etki vardır. Örneğin bir güneş ritüeli psişik kalp merkezine faaliyet artışı getirir, ama ayrıca beyindeki epifiz bezine de faaliyet artışı getirir, çünkü onun da güneşsel özelliği vardır. Bir ay ritüeli hafıza açar ve zihinsel berraklık getirir, ama aynı zamanda sinir sistemi, genel olarak psişik merkezleri ve devimsel cinsel istekleri harekete geçirir. Bir venüs ritüeli böbrekleri, cinsel dürtüleri, güzellik, ahenklik ve sanatsal anlayışı uyarır. Ama aynı zamanda doğru bir şekilde yönlendirildiğinde psişik enerji üzerinde "Venüs Prizma Etkisi"nden dolayı bütün psişik merkezlere güç katar ve kalbe aşkın akışını artırır. 

Böylece her gezegenin belirli ve genel etkileri olduğu gibi, zihinsel, duygusal ve maddi planlarda tezahüratları vardır. Farkındalık ve bilinç seviyemiz artıkça ve içimizdeki çeşitli gezegensel kürelerle daha şuurlu bir şekilde irtibatlar kurdukça, karşımızda neredeyse somut bir şekle bürünürler. Bu yarı objektif hallerde benzeri bir titreşimi paylaşan başka varlıklarla irtibat kurabiliriz, veya görünmeyen alemlerin varlıklarıyla iletişim kurabiliriz. Bu alemlerin de yoğunluk dereceleri vardır, bunlar Elemental özelliklerin dikey ifadesinde görülür. Her bir gezegenin bir yönde konaklandığı alemlerin en yoğunu Malkut/Assiah'tır. Yetzirah daha suptildir ve gezegenlere özgün ilişkisiyle Su özelliğini taşır. Bundan sonraki alem gezegenlere özgün ilişkisiyle Briah, Havanın genişleme özelliğini taşır ve son olarak önceki alemlerin daha yoğun ve istikrarlı birer yansımaları olduğu Atzilut, Ateş özelliğini taşır. Şuurumuz nasıl astral alemden fiziksel aleme geçtiği zaman şeylere olan ilişkisi de değişirse, aynı şekilde güneşsel astraldan aysal astrala geçtiği zaman da değişir, aynı şey zihinselden ruhsala geçişte de geçerlidir.

Bu geçişleri en iyi şekilde cisim ilişkilerinden (maddi) konu ilişkilerine (Ben-Sen), sonradan da direkt ilişkilere ve nihai olarak kimlik ilişkilerine geçiş olarak ifade edilir. Dünyadayken şeyleri cisim, obje olarak, bizden ayrı şeyler olarak görürüz. Aysal astral aleminde onları cisim olarak görürüz, ama onları ilişkilendiririz. Güneş astral aleminde bir şeyi direkt deneyimleriz, onu biliriz. Ruhsal aleminde ise biz oyuz. 

Bu yogada kundalini deneyimler konusunda söylenen bazı şeyleri ve ayrıca diğer ezoteristlerin mistik deneyimlerini açıklar. Kundalini ve Gizli Ateş deneyimleri yaşayan kişiler birçok kez "evrenle bir" olmaktan veya şeylerin iç doğasını görebilmekten söz ederler. Bu gösterir ki, açığa çıkan enerji Birah seviyesinde bilinci genişletmektedir. Son seviye Atzilut'e erişildiğinde aynen Enok (Hz. İdris) gibi olacağız, zira onun için kutsal metinlerde şöyle denmişti: "Tanrı ile yürüdü ve yeryüzünden ayrıldı."   

Bu kavramlar neden o denli fazla majisyenlerin başarılı veya başarısız olduklarını açıklar. Başkasının bizim için işi yapması düşüncesi majiye karşı çok materyalist bir yaklaşımdır. Daha sonra astral alemlerin realitesini ve yanılsamalarını yaşadıktan sonra, direkt veya kişisel ilişki gelişir. Burada majisyen yönlendirilen güçleri kendisinin dışında olarak değil, ama kendisinin birer yönü olarak görmektedir. Bu ifade şekli üstadın seviyesine daha yakın olmakla beraber, çakraları Batı Yol çalışmalardaki gibi, dışsal alemler olarak değil, bedenin içinde merkezler olarak gören mistik ve yogi için de geçerlidir. Ancak bir noktada bütün bu farklı görüşler kaynaşır ve sistemler müridin deneyimlerinde ve gelişen psişik varlığında karışır. farlar daha çok başlangıç noktası itibarıyladır, varılan hedef ise aynıdır.  

Uyarı Notu!! Aşağıda verileni bütün çalışmalardan önce, bir sürenin Kozmik Varlığa dua edilmesi ve elde edilecek faydanın yaratıcığa sunulması son derece önemlidir. Ayrıca her birinde enerjiyi yukarıdan çağırarak başlamalı, kullanılan yöntem Kabalistik Haç, Orta Sütun veya Clavis Rei olabilir, veya basit bir şekilde yukarıdan gelen bir ışının başın tepesinden girdiğini ve bedensel duruş veya oturuşunuza göre omuriliğin tabanına veya ayaklarda bittiği imgelenebilir. Herhangi bir yan etkiyi önlemek veya asgariye indirgemek açısından bu çok önemlidir, çünkü ancak Keter'den yayılan enerji ile, sistemimizde bir dengesizlik yaratmadan irtibat kurulabilir. Burada bu enerjiyi dengesizlikleri tamir etmek için kullanmaya çalışırız, bilinmeden yenilerini yaratmak için değil. Ayrıca her meditasyonun sonunda, ya imgeleme ile, ya da çalışmalarınızın semeresini Tanrıya sunarak enerjiyi Kozmik Varlığa geri gönderiniz. 



-------------
Ya Rahman, Ya Rahim, Ya ALLAH


Mesajı Yazan: Takyon_7
Mesaj Tarihi: 19-Haziran-2007 Saat 20:22

Ateş Üçgeni

Ateş Üçgeni Tifaret'in özel bir yönünü temsil eder ve Orta Sütun ile ilişkisi açısından değerlendirilmelidir, ama onunla ayrı bir şekilde de uygulanabilir, veya göreceğimiz gibi bu alıştırmanın etkilerini artırmak için yan alıştırmalar olarak uygulanabilir.    

Çalışma alanınızı kurduktan sonra, dikkatini kalbinizin üzerinde odaklayınız. Altı köşeli yıldız Davud'un Yıldızı veya Kalkanını altın renginde ve bu merkeze bağlantılı olarak imgeleyiniz. Üst üçgenin ısı yaydığını ve alt üçgenin serin olduğunu düşününüz. Onların karmaşık iki üçgen olarak düşününüz, bir yukarı bakan alevi bir Ateş üçgeni, diğeri de aşağı bakan bir Su üçgeni. Ortasında parlak bir nokta olarak, tercihinize göre Yod veya Şin vardır.

Alt Su üçgeni psişik ve maddi dünyalara karşı ilişkimizdir. Üst Ateş üçgeni üstatlık, ruhsal aydınlanma ve iç gelişme küreleriyle ilişkilerimizdir.

Kendinizi bu iki canlı üçgen ortasında, merkezi nokta olarak düşünün. Dikkatinizi Ateş üçgene çeviriniz. Su üçgeninin şuurdan silinmesine izin veriniz. Kendinizi küçük bir Ateş piramidin ortasında düşününüz. Eğer ayağa kalkacak olursunuz başınız üst köşeye değecektir. Oturarak veya bağdaş kurmuş bir şekilde, etrafınızda büyük ateşi hissediyorsunuz. Piramidin tabanını saran kuyruğunu yutan bir yılan vardır. Gözlerinizi kapatınız ve her soluğu ve kalp atışını hissediniz ve ateşin kalp atışıyla birlikte yoğunlaşıp parladığını imgeleyiniz. Ateş hem piramidin dışına, hem de içine, bulunduğunuz yere ısı yayar. Kendinizi atış yapan, canlı alevde kaybediniz. İlahi İsim IAO'yu titreşimsel bir sesle zikrediniz, kalbinizin merkezinden dışa, evrenin uçlarına doğru rezonanslı bir şekilde sesin gönderildiğini imgeleyiniz. Ateşin her bir titreşimle parladığını ve yılanın kıpırdadığını hissediniz. 

Belirli bir noktada, yılanın yükseldiğini hissedebilirsiniz veya imgeleyebilirisiniz. Onunla birlikte gidiniz ve gözleriyle görünüz. Bittiğin zaman geri dön ve yılanın geri sarıldığını ve kuyruğunu tekrar ağzına koyduğunu, ateşin dindiğini, ateş üçgenin tekrar su üçgeniyle birleştiğini ve her ikisinin tekrar altın renge dönüştüğünü  imgeleyiniz. 

Satürn ve Gizli Ateş     

Aşağıda verilen bir dizi çalışmalar, konu itibarıyla Satürn, diğer gezegenlere ilişkisi ve ayrıca Yaratılışı oluşturan küre bağlamındadır. Bu çalışma daha önceki Ateş Üçgeniyle direkt olarak ilgilidir. Hayat Ağacına konulduğunda, Heksagram Yetzirah ve Briah küreleri bir araya getirir ve Daat'ta konuklanan Satürn Atzilut'a yol verir. 

Ateş Üçgeni tepesi Satürn ve tabanındaki iki köşesi, Merkür ve Venüs'tür, ortada Güneş vardır. Bu gezegenlerin özellikleri ve bu şemada gözüken aralarındaki ilişki üzerinde tefekkür ettiğimizde görürüz ki, Satürn bizi enerji-madde-şuur sürecine erişim sağlayan gizli küredir.  Kendiniz Ateş Üçgenin ortasında hayal ediniz. Yukarıda Satürn'ün astrolojik simgesini veya tanrı formunu imgeleyiniz alt sağ köşede Merkür ve alt sol kösede Venüs küreleri vardır. Onları canlı olarak ve ince bir ateş, ışık ve aşk şeridi onları birbirine bağladığını hayal et. 

Unutma ki, Satürn çoğu zaman maddeyi simgeler ve Venüs'ün sembolünün içe katlanmış şekli Antimuan'ın ve aynı zamanda  dünyanın sembolüdür. Bu meditasyonu bir kaç hafta sürdürünüz veya haftada bir birkaç ay süreyle sürdürünüz. 15 - 20 dakika yeterlidir.      

 

YHVH

Aşağıdaki meditasyon, her Kabbalah öğrencisinin bildiği temel kavramalara dayanmaktadır. hem deneyimli, hem de deneyimsiz öğrenciler tarafından uygulanabilir, ama yeni başlayanlar başarıyı temin etmek üzere önceden temel çalışmalar üzerinde durmalıdırlar. 

Bu dizi çalışmalar Yaratılış Elementlerinin evreleri ve Bidayeti veya arketipsel şuur ifadeleri ile ilgilidir. Daha önce temel majikal uygularlarda verilen İbrani Harfler ve/veya Elementler üzerinde çalışma deneyimleri olanlarınız bu alıştırmalarda daha hızlı yol alabilir. Maji konusunda az veya hiç deneyimi olmayanlar, basit  kişisel bir seviyede bu kavramlara uygun ve güçlü bir giriş bulacaktır.   

İbrani Yaratılış doktrini, Bidayeti İnsan kavramını ortaya atar. Bu Tanrı YHVH'in (Yahweh) dört harfinin dikey olarak üst üste konulduğunda Adem'e atfedilen insan şekli ortaya çıkar. Ayrıca, bütün yaratılışın bu Kutsal İsimde kökü bulunduğu da söylenir. Esas Telaffuzu o denli korunan bir sırdır ki günümüzde kaybolmuştur. onun uygun zikredilişini keşfedenlere mutlak güç sağlandığı söylenir, hatta sadece bu İsimin değişik tertipleri üzerinde çalışan Kabala ekolları vardır.

Bizim için dört harfli İsim veya Tetragammaton Yaratılıştaki Gizli Ateşi açığa çıkarmak için meditasyon ve alıştırmalarımızı yönlendirmek için görsel ve zihinsel bir şifre olacaktır.

Standart Elemental uygulamalar kullanılacaktır: Yod (kafa, salgı bezler/endokrin sistemi) Ateşle ilintilidir; Heh (omuzlar/göğüs, kan dolaşımı ve solunum/kardiyo-pulmonari sistemi) Havayla ilintilidir; Vau (Omuriliği/Sinir sisteme) Suyla ilintilidir; ve son Heh (kalçalar, bacaklar ve ayaklar, iskelet sistemi) Toprakla ilintilidir.  

Son Heh'deki nokta maddede gizli, tüm yaratılışta ışık, hayat ve aşk noktasıdır [Not: İngilizce ve Almanca'da üç "L", light, life, and love K.M.]. Bu gizli güç açığa çıkarıldığı zaman, bizi Yod'un Ateşinde ilahi vecit ve şuurun doruklarına getirir.

Bütün alıştırmalarda olduğu gibi, bir şekilde Keter'den Dünyaya enerji çekerek başlayınız. Bu Kabalistik Haç, Orta Sütün ve önceden açıklanan Psişik Pompa ile olabilir. Ya Pentagram Ritüeli veya etrafınızı büyük (2-3 metre çaplı) bir ışık küresinin sardığını imgeleyerek huzurlu bir merkez ve enerjiyi tutacak kutsal bir alan kurulduktan sonra başlayabilirsiniz. 

Bidayeti Adamın önünüzde devasal bir şekilde imgeleyiniz. Bu imajla kaynaşınız, onunla birlikte büyüyünüz. Alevli Yod'u başınız olarak görünüz ve onun veya ondan gelen bir ışının aşağı Hava alemine indiğini ve Heh harfini oluşturduğunu ve yoğunluk ve ağırlık kazanarak oradan devam ederek Su alemine indiğini ve Vau harfini oluşturduğunu ve nihai olarak somut madde alemine inerek Son Heh harfini oluşturduğunu imgeleyiniz. Burada ilk baştaki parlaklığa kıyasla alev küçülür ve görünürde hapsedildiği bu karanlık, soğuk maddi alemin içinde mekan edinir.

Somut dünya ile kendinizi özdeşleştiriniz. Ayaklarınız içinde kök saldığını hissediniz. Kalça, bacak, diz ve ayaklarınızın somut, hareketsiz, sağlam ve yoğun olduğunu düşününüz. Bunun size sağladığı büyük güç ve istikrarı hissedip imgeleyiniz ve taktir ediniz, zira o varlığınızın temelidir. Bu imajlarla devam ediniz ve bu karanlık somut maddenin ortasında yoğun, parlak, sıcak ve aydın bir nokta hissediniz. Onun dünyanın merkeziymiş gibi daha parlak ve güçlü bir şekle girdiğini, tabaka tabaka taş ve topraktan geçerek ayaklarınızın tabanına ulaştığını ve büyük bir ısı ve ışık küresi oluşturduğunu imgeleyiniz. 

Birkaç gün sonra enerjiyi dizlerinize dek çekiniz. Birkaç gün daha geçtikten sonra, kalçanıza getiriniz. Yaklaşık olarak bir ay sonra onu omuriliğin tabanına çekip orada odaklayınız.

Somut toprak imajı iskelet yapısını içerecek şekilde uzatınız. Ateşi dünyanın merkezinden yukarıya soluyunuz, onun omuriliğiniz etrafında odaklandığını ve başınızın tepesine doğru hareket ettiğini hissediniz. Başınızı aşağıdan gelecek enerjiyi bekleyen boş bir küre olarak imgeleyiniz. Enerjinin bedeninizden geçtiğini ve kemiklerde odaklandığını imgeleyerek içlerine soluyunuz ve zaaf ve hastalıkları temizlediğini düşünüz. İçlerinde iliklerin kırmızı bir güçle parladığını imgeleyiniz. Kafatasına, çene kemiğe ve dişlere uzandığını hayal ediniz. Daha önce yaptığınız gibi, meditasyonu tamamlandıktan sonra mümkün olduğu kadar fazla enerji özümseyiniz ve kalanları dünyanın merkezine geri göndererek, irtibatı kesiniz. 

Bu çalışmayla yaklaşık olarak bir ay uğraştıktan sonra, Vau harfine geçiniz.  Enerjinin ayaklarınızdan geçtiğini ve oradan omuriliğinden beyninize geçtiğini imgeleyiniz. Her bir nefesle omuriliğinizden geçerken oradaki sıvının beyninize boşalıp dokuları beslediğini ve tekrar aşağı indiğini imgeleyiniz. Duyularınızın giderek daha güçlü, net ve keskin bir hal aldığını düşününüz. Dünya merkezinden gelen ateşli enerjinin psişik duyarlılığınızı artırdığını ve psişik merkezlerinizi açtığını imgeleyiniz. Bunu sinir sistemi parlak ve sağlıklı olarak imgeleyerek yapabilirsiniz. 

Sonrada bir sonraki Heh'e geçiniz. Burada enerjinin ayaklarınızdan ve omuriliğinizden geçerek üst gövde ve kafanın arkasına geçtiğini imgeleyiniz. Ayrıca akciğerlere daha fazla güç ve genişlik sağlamaktadır. sanki vizyonunuzun daha berrak, amacınız ve hedefinizin daha belirgin olduğunu hissederek havalandığınız ve genişlediğinizi düşününüz. Ciğerlerinizin parlak, sıcak şifa enerjisiyle dolup nefes ve kanınızı dirileştirdiğini imgeleyiniz.

Birkaç gün sonra, dirilik gücünün omuzların ortasından kollara ve oradan ellere indiğini imgeleyiniz. 

Bu sürede elleriniz aracılıyla enerjiyi ellerinizden gönderme, dolaştırma ve almayı deneyiniz. Genel olarak sağ el pozitif, genişlemeye uygun elektriksel enerji göndermelidir; sol el ise manyetik, pasif ve alıcı enerji göndermelidir. Ellerinizi bir arada klasik dua konumunda göğüsün önünde ve başparmaklar sternuma deyecek şekilde tutmakla kalp merkezi enerjilendirilebilir. Ayrıca, dolaşan enerji kafa ve omuzların üzerinde bir hale, kuşak veya kubbe yaratır. Sol elinizle güneş, ay, gezegenler ve Kozmostan enerji indirmeyi deneyiniz. Sağ elinizle enerjiyi toprağa veya bir tılsımı şarj etmek için gönderebilirsiniz.   

[Altın Şafak] Philosophus İşaretini (eller başın üzerinde, bir üçgen oluşturacak şekilde başparmaklar birbirine ve diğer parmakların birbirine değmesi) enerjiyi elinize çekip ayaklarınızdan vermek için kullanınız. Enerjiyi güneş sinirağınızda (solar pleksüs) depolayınız (bunun için Practicus işaretini kullanmak isteyebilirsiniz [Not: Bu Altın Şafak işaretinde eller aynı Philosophus İşretindeki gibi üçgen şeklinde ama güneş sinirağı üzerinde terse dönmüştür]) ve daha önce anlatıldığı gibi gönderebilirsiniz.

Sonrada Yod harfine geçiniz. Burada enerji beyine girdikten sonra, kafanın parlak ve aydın bir görüntü aldığını imgeleyiniz. Onun alttan gelen bu ateşi özümsediğini ve kaynağına dönüşünden mutlu olduğunu hissediniz. Başınızın merkezinde güç, ısı ve parlaklığın arttığını hayal ediniz .Bu parlak nokta üzerinde odaklanınız ve sonra onunla evrenin dört bir köşesine uzanırken tekrar toprağa gönderiniz. Kendinizi ateşin bu bidayeti kudret, bilgelik ve aşk dünyası içinde kaybediniz. Kendinizi devasal boyutta güneş sistemini kapsadığınızı hissediniz. Gezegenlerin bizzat psişik merkezleriniz, güneş kalbiniz, dünya ayak altı sehpanız ve esas yaratılış noktası başınızın tepesi olduğunu imgeleyiniz. İşiniz bitince tekrar küçülün ve meditasyonu kapatıp bitiriniz.

Bu enerji yaşandığında muazzam şifa potansiyeline sahiptir. Negatif ve yıkıcı düşüncelerimizi arınmaları ve yenilenmeleri için yerin merkezine göndererek psikolojik blokların kaldırılması sağlanır ve kendimizi daha çok enerjiye ve şuur genişlemesine açmaktayız. Dünyanın ateşli şifa gücünü çekip düzgün ve sistemli bir şekilde hücrelerimize, kemiklerimize ve iliklerimize depolamakla tellurik (gaia veya dünyanın özgün küresel enerjisi) akımlara, iklimsel eğilimlere ve manyetik şartlara karşı psişik duyarlılığımızı artırabiliriz. Ayrıca, fiziksel varlığımıza güç, enerji ve dirilik ilave etmekteyiz.   

 

Yıldırım Kılıcı ve Yükselen Yılan



-------------
Ya Rahman, Ya Rahim, Ya ALLAH


Mesajı Yazan: Takyon_7
Mesaj Tarihi: 19-Haziran-2007 Saat 20:26

Gizli Ateşte Yesod, Hod ve Netzah

Bu bölüm Kabalistik Hayat Ağacının Sefirot'un Gizli Ateşe ilişkisini incelemektedir, özellikle sinir sistemini yöneten iki kürenin etkileri ve erken psişik uyanma ve cinsel güç konuları ele alınacaktır.

Malkut'tan yükselen psişik güç sadece ayak ve perineyumu etkilemez, ama aynı zamanda böbreklerin üzerinde bulunan adrenalin salgı bezlerinden bir etki tetikler. Bu genelde bir enerji salgınıyla sonuçlanır, çünkü bu bezler "dövüş veya kaç" tepkinin mekanıdır. Onlar ayrıca ikincil cinsel organlardır ve enerji omuriliğinden yükselip tüm bedeni enerjilendirmeden önce düşüp omuriliğin dibine (aynı zamanda Malkut merkezi) girmeye başladığında Yesod ve Netzah ile ilgili sinir ve psişik kümeleri uyarmaktadır. Şizofreni ve psikozun sınırlarını zorlayan  imajlar, fanteziler, cinsel güç ve saldırganlık, psişik farkındalık işte bu uyarlamalardan ortaya doğmaktadır. Yoğun ısı ve arınma da bir sonuç olarak hissedilebilir.      

Enerji, genelde Netzah'tan önce Hod veya Merkür bölgesine ulaştığında , Yılanın Yolunu takip ettiği söylenir. Bu yol bir ağacı tırmanan bir yılan şeklinde resmedilir ve Yıldırım Düşüşünün yoluna zıttır. Burada, Gizli Ateş güç vermeden, zihni majikal olasılıklar ve yapılara açmaktadır. Beyni enerjilendirebilir ve düşünce işlevini, ön görüyü ve iç görüyü hızlandırabilir, ancak bu çoğu kez aşırı konuşma ve laf kalabalığı şeklinde kendini gösterir, veya diğer deyişle enerjinin boğaz merkezinden boşaltılmasıyla.  

Eğer enerji harcanmaz da yukarıya doğru Dönüş Yoluna yönlendirilirse, içinden enerjinin akışını sağlamak için irade tarafından bir yol yaratma gereği şeklinde ciddi bir sorun ortaya çıkar. Bu yol veya patikalar zihinsel ve astral yapılanmalardır, veya diğer bir deyişle da majikal, dini ve ezoterik ritüellerde kullanılan sembollerdir.

Gizli Ateşi yönlendirmek için kullanılan esas yol ve harita Merkür Kadüsüdür. Burada ikiz yılanlar merkezi bir sütun etrafından dolanırlar ve kendileri kanatlı bir tepe, taç, kozalak veya epifize çıkan iki yan unsur veya destek sütunu yaratırlar.        

Bu noktaya ulaştığı vakit, aydınlanma, Kozmik Şuur bağışlarlar ve buradan daha da yüksek ruhsal faaliyete doğru daha da yükselebilirler veya psişik tezahürata yönlendirilebilirler. Bu enerji veya ışık, güneşin (Tifaret) ışınları optik filtrelerin kullanımıyla (Hod) birçok farklı ışına (Netzah) bölünmesine benzetebiliriz.   

Hod'da sadece zihinsel filtreleri yaratmıyoruz, ama aynı zamanda mevcut olanları temizliyoruz. Böylece kaynağına geri dönen enerjiler, Netzah tarafından ahenkli bir şekilde tek bir ışına birleştirilmeden uygun bir şekilde oldukları gibi tanımlanır ve yaşanır. Ahenkleştirmeden sonra bile enerjinin Tifaret'e geri gönderilmesi gerekmeyebilir. Eğer kendi haline bırakılırsa muhtemelen böyle yapar, çünkü bu doğal meyillidir. Ani bir güç ve enerji yoğunluğu Netzah'in temsil ettiği astral alemlerin ani canlanmasını yaratabilir. 

Netzah ve Tifaret arasındaki Ölüm Tarot Kartı, inisiyenin yolculuğun bu evresinde görevlerini ve önünde duran özverilerini temsil etmektedir. Sadece kişiliği feda etmekle veya "ölümle", Netzah altında ayrı güçler birleşerek inisiyeyi üstatlık mertebesine yönlendirebilir. Bir bakıma bunun tersi de geçerlidir, örneğin topluluğu terk ederek birey doğar, bu da Tifaret'in gerçek bireyidir. Bunun ima ettiği şey, gerçek inisiyasyon ancak kitlesel bir güce korunma, amaç belirleme veya aydınlanma için bağımlı olmadığımız sürede mümkündür. Malkut alemin maddi yaşamı veya da Tifaret'in ruhsal yenilenmesi için Yetzirah'ın sulu dünyasını arkamızda bırakmamız gerekir.     

Kadüs'ün dolanmış yılanlarıyla birlikte Gizli Ateşin içinden yolculuğunda yaptığı çakra ve ya psişik merkezler sembolizmi buluruz. Bu merkezler şuur hallerini ifade ederler ve fiziksel ve psişik güç mekanlarıdır. Ayrıca önceden belirttiğimiz gibi çeşitli şekillerde sinir sistemi ve endokrin sistemi ile bağlantılıdır.  

Batı ezoterizmde bu psişik merkezleri ifade etmenin birkaç yolu var. Sefirot'un gezegensel adları veya bazen denildiği gibi dünyevi çakralar (mundane chakras). Burada gezegenler mezla veya İlahi Enerjinin Hayat Ağacından düşüşünü takip ederler ve bedende tekabül ettikleri yerlere konulmaktadırlar. Keter, Hokmah ve Binah başta; Kesed, Geburah ve Tiparet üst göğüste ve omuzlarda; Netzah, Hod ve Yesod kalça ve cinsel organlarda, Malkut'ta ayaklarda gözükmektedir. Bu, Yıldırım Kılıcı ve Yükselen Yılan olarak bilinen alıştırmalar için iyi bir zihinsel harita oluşturmaktadır, ancak simyadaki gibi gezegensel güçleri belirli organlara atfetmek açısından o denli kullanışlı değildir.      

Diğer bir vasıflar dizisinde basitçe Orta Sütun elle alınır ve ya Israel Regardie'nin "Gerçek Şifa Sanatı" kitabında belirttiği Elemental tekabüller, veya "Orta Sütun" (The Middle Pillar) kitabında verdiği daha iyi bilinen gezegensel tekabüller kullanılır. Aynı paralelde Hayat Ağacında yükselen alttan kürelere ve yol kesişme noktalarına Hint tatva veya Elelemtal Sembollerin kullanımı da sanıldığı kadar ender değildir.

Her ne kadar bu psişik merkezler dizileri mükemmel değilse de, her biri kendine özgün alanında çalışmaktadır. Bu açıdan teoride güzel gözüken, ama pratikte karmaşık ve kullanışsız bir "büyük sentez" kurmak yerine, her bir alıştırmanın sembollerini yerine göre kabul etmekte fayda vardır.      

Enerjinin yükselişini daha çok Batıya yönelik bir görüş açısından bakıldığında, psişik merkezleri tek ve belirli organlar olarak değil ama birlikte çalışan bir grup organ olarak görmek mümkündür. Doğu ezoterik uygulamaların öğrencileri, hemen fark eder ki Yeni Çağı (New Age) görüşün benimsediği sırasına göre renk tayfını veren muntazam şekilde dizili yedi çakra şeması yoga veya tantra'da kolay kolay bulunmaz. 

Onun yerine bulduğumuz şey, en az modern yapay Batı ezoterik sistemleri kadar çelişki ve karışıklıktır. Beş, altı veya yedi psişik merkezli bir sistem kullanmanız hangi sistemi uygulandığına bağlıdır. Ayrıca, bir merkezin ilavesi veya çıkarılması sadece uygulamanın ayrıntıları ve amaçları açısından önemlidir. Bu açıdan psişik merkezleri objektif realite olarak kabul ettiğimiz anda tehlikeye girmekteyiz. Bunun yerine merkezleri işlev ve aralarındaki ilişki açısından değerlendirmemiz gerekir. Eğer bir çalışmada bir merkezin faaliyetleri ayaklar, göğüs, cinsel organlar veya başla sınırlı olmadığını fark edersek, o zaman o enerji konumu üzerinde daha derin bir anlayışa vardık demektir. Eğer belirli bir çalışmada başka organların da ayrıca etkilendiğini fark edersek, o zaman psişik merkezlerle salt sembolik ve zihinsel bir ilişkiden kişisel ve deneyimsel bir ilişkiye girdik demektir. İşte gelişmenin özü budur, sonsuz tertipli tablolarda verilen okült malumatlar değil, kişisel deneyime olan bu geçişin bizzat kendisidir.  

Yakın tarihte yayınlanan bir Altın Şafak eserinde  dört esas psişik merkez için kerubik özelliklere dayalı bir dizi tekabül verilmişti. Kök merkezi Vahiy kitabındaki Buzağına, cinsel merkez Meleğe, Güneş sinirağı Aslana ve kalbe Kartal atfediliyordu. Kalan merkezler için hiç tekabül verilmemişti. Bu tertibi bir tartışma ve deneme temeli olarak ele alarak, aşağıdaki listeyi daha etkin bir alternatif olarak önermek isterim: 

1. Boğa veya Satürn  veya ay  Kalpte Ateş

2. Kartal veya Jüpiter veya Merkür, Karaciğerde Su

3. Aslan veya Mars veya Venüs, Akciğerlerde Toprak

4. Melek veya Venüs veya Güneş, Mesanede Hava

5. Ruh veya Merkür veya Jüpiter

6. Luna veya Ay veya Jüpiter

7. Sol veya Güneş veya Satürn

 

Burada, gezegenlerin kürelerdeki düzeni şuur halleri ile ilişkili olduğu, ve maddi şuura inişimizdeki tekabüllerin, maddi şuurdan yukarıya doğru tırmanışımız kıyasla farklı olduğu fikri  ima edilmektedir.

Simyagerlerin Satürn için Çalışmanın başı ve sonu olduğu dediklerini düşünürsek, o zaman bu yeni düzenleme doğru olabilir.

"Islah Edilmiş Yeni Ahit" , adlı bir makalede cinsel organ, göbek, kalp ve başın oluşturduğu dört merkez Yuhanna'nın Vahiy'sinde bulunan unvanlarla birlikte kullanılmaktadır.

Cinsel Organlar 1. ve 2. merkez Sahte Kahin

Göbek 3. merkez Kızıl Ejderha

Kalp 4. merkez Canavar 

Baş 5., 6. ve 7. merkez Haç, Kuzu, Ruhsal Bilgin, Aydınlanma, Fatih

 

İlişik bir şemada, temelde Satürn'den Taç'ta Ay'a dek gezegenlerin düzeni düz Kabalistik bir sıralamada verilmektedir. Ayrıca bilinenin biraz farklı bir renk skalası verilmektedir: Sarı ve gümüşi beyaz (Satürn), açık mavi (Jüpiter), kırmızı (Mars), yeşil (Güneş), koyu mavi/indigo (çivit) (Venüs), turuncu-sarı (Merkür), mor, gümüşi opal (ay). Her merkeze ayrıca bir Zodyak karşılığı, büyük yazıttan bir mühür, ve Mahşerin Dört Atlısından biri de tekabül olarak verilir. Zodyak'ın kalan beş burcu ise Dört Element ve Ruha atfedilmektedir.   

Vahiy Kitabının sunduğu sorun şudur, eğer nihai deneyim olarak Gizli Ateşi hedefleyen bir içsel inisiyasyon sürecini temsil ediyorsa, son derece sembolik bir şekilde yazılmıştır. Bu sembollerin birçok anahtarları köken olarak son derece yerel ve bulunduğu çağa alakalı olabilir ve çözmek için birinci asır Gnostik, Hıristiyan, Merkavah ve Greko-Roma inisiyatik uygulamalara kapsamlı araştırma gerektirebilir.  

Bu kırılması imkansız bir ceviz kabuğu olduğu anlamına gelmez, ama sonuçta elde edilen ödülü karşılığında verilen çabayla tartmak gerekir. Eğer bu konuda halen ısrar edecek olursak yukarıdaki anahtarlar verilmiştir. Ancak kanaatimize göre yanıtları kolayca verilemeyecek "Canavar"ın başındaki boynuzlardan fazla soru doğurmaktadır. Yanıtlar belki de Roma'nın değil de, Doğu Ortodokslukta daha eski ve az erişilebilir Hıristiyan Kabala ekollerinde bulunur. Zira onlar Yuhanna'nın İncili üzerinde daha fazla odaklanmıştır ve mistik kanatlarını veya Aydınlanma sembollerini tamamen sökmemişlerdir.  

Uygulamalar 

Çalışma mekanınız hazırladıktan sonra, omuriliğinizin Kadüsün orta sütunu olduğunu imgeleyiniz. Kanatları boyunda, üsteki parlak küre, güneş diski veya kozalağı başın tepesinde de olarak imgeleyiniz. Küreyi beyaz  veya kırmızımtırak altın, sol yılanı mavi veya siyah ve sağ yılanı kırmızı olarak imgeleyiniz. Kuyrukları omuriliğinizin tabanında kesişmelidir ve iki yılan beş kez daha kesişecek şekilde dilleri dışarıda yüzleri birbirine bakarak boyun hizasına açılmış, bir çift kanatla birlikte gelmelidirler. İmajın tepesi başın hizasında bir güneş diski ile tamamlanıp, ucunda bir çam kozalığı bulunmalıdır.

Bu imaja birkaç hafta sürdürdükten sonra, ek imajlar ilave edilebilir. Yılanların arasında oluşan her bir dairenin içinde yukarıda listelenen Kerubik hayvanlar bulunmalıdır. Boyun hizasında akaşa veya ruh vardır ve aya ait özellikler başın arkasına ve güneşe ait özellikler hakim olmalıdır. Her iki evrensel prensibinin başın üstünde birleştiği ve tepedeki parlak küreye veya çam kozalağına (epifiz) düşünülmelidir. 

Eğer mümkünse, sol yılanın aysal, sulu, pasif, manyetik özellikler taşıdığı ve sağ yılanın güneşsel, elektrik, ateşli, genişleyici özellikler taşıdığı imgelenmelidir. Orta sütun her iki unsuru dengeler ve düzenler. 

Yukarıdaki imajlar başarılı bir şekilde imgelendikten sonra, sembollerin üzerinde sırayla meditasyon yapılabilir. Üstten aşağı doğru çalışılması önemlidir. Eğer bir psişik blokaja rastlarsanız, zorlamayınız. Sadece semboller dizisinde ilerlerken, sadece hafifçe düzeltiniz. Herhangi bir sembol üzeinde yedi veya on günden fazla durmayınız. Unutmayınız ki, yeni ezoterik dönemleri en iyi psişik günlerin haftanın doruk noktasında olduğu cumartesi günleri başlamak en iyidir. Bu demektir ki, orta sütunda yedi esas sembolden geçmek yedi hafta sürecektir ve temel şema ve iki yılan için ayrıca ek üç hafta gerekecektir.   

Bu güçlü bir çalışmadır, onun için zorlamayınız. Eğer rahatsızlık hissedilirse, meditasyon süreleri kısaltınız. Bunlar başlangıçta 15 dakikadan fazla olmamalıdır.  

Ateş Yılanı ve Mızrak

Bu yazıda bütün çalışmalar arasında uygulayıcının deneyimi ne seviyede olursa olsun, aşağıdaki en kolaylarıdır. Temel kavramlarına çoğu öğrenciler aşina olacaktır ve batıda mevcut Gizli Ateşin temel  anlayışına kullanışlı kılavuz olacaklardır.  

Başınızın üzerinde çok yoğun ve parlak bir ışık noktasını düşününüz. Başınızın tepesine indiriniz, beden ve psişik varlığınıza girmesini ve şuurunuzu doldurmasına izin veriniz. Genişleyip etrafınızı tamamen saran yaklaşık iki metre çapında altın ışık ve ateşten bir küre oluşturunuz. Bu ışık yoğunluk ve güç açısından büyüsün ve çağıracağınız Kozmik kuvvetlerin güçlü bir taşıyıcısı olduğunu düşününüz.     

Mızrağa benzeyen bir ateş ışınının üzerinizdeki ışık noktasından inerek, kafatasınızdan geçtiği ve bedeninizden geçerek dünya merkezine indiğini düşününüz. Ayağınızın altındaki yerin titrediğini, ve kırmızımtırak altın renkli bir yılana andıran canlı bir ateş buharının ışına ters yönde hareket ettiği ve omuriliğinizden girdiğini ve orada kafatasınıza girdiğini düşününüz. Kafatasınızın için oyuk, yaratıcı dönüştürücü enerjinin büyük bir alıcısı olduğunu düşünüz. Bu devinimlerin birkaç kez tekrarlanmasından sonra, dikkatinizi kalbinize veriniz ve orada kupa, taş veya diğer Yüksek benliğinizin diğer bir alıcı kapı olduğunu düşününüz. Bir yanıt bekleyiniz ve sonrada her şeyin muazzam canlı altın ışık, ateş ve aşk denizinde erimesini bekleyiniz. Bu çalışmanın sonunda enerjiyi içinize özümseyiniz ve Kozmik Varlığa bir bağış olarak sununuz.   

 

Düzenleme için Temel Alıştırmalar 

Bedendeki esas enerji düzenleyicisi olarak Güneş Sinirağı (Solar Peksüs)

Eğer bir çalışmadan sonra kalp ve baş bölgesinde aşırı enerji varsa, onu Güneş Sinirağına indiriniz ve enerjinin bedenin dışına ve etrafına bu merkezden dolaştırıldığını düşünüz. Bu birkaç dakika içinde işler ve özellikler bu çalışmalardan doğacak cinsel uyarma için iyidir. 

 

Topraklama 

Bu çalışmalarda sağlam Keter ve Malkut noktaları tesis etmek önemlidir. Eğer Malkut iyi tesis edilmemişse, günlük yaşamdan uzaklaşma ve "uçukluk" riski olasıdır. Daha da önemlisi, Malkut ile güçlü bir bağı kurulmazsa, enerjinin çoğunun gideceği yeri olmaz ve ziyan olur. Eğer fazla enerji üretilmişse ve Güneş Sinirağından dışarıya dolaştırmak çözüm getirmiyorsa, aşağıdaki yöntemlere başvurabilirisiniz:    

1. Enerjinin el ve ayaklarınızdan yere aktığını imgeleyiniz. 

2. Elleriniz soğuk sulu bir tasın için koyunuz ve içine aktığını imgeleyiniz. 

3. Ayaklarınızla direkt çimen ve toprak üzerinde yürüyünüz 

4. Soğuk bir bardak su içiniz.

Bunlar rahatsız edici enerji birikintilerin deşarjı için önerilerdir. Bir nevi psişik ilk yardım olarak düşünülebilir. Bu alıştırmaların özellikleri kullanabileceğimiz enerjiyi artırmak ve psişik varlığımız ve bedenimizin arınması için bilgeli ve yavaş bir şekilde yönlendirilmesi içindir. Sürekli olarak onu deşarj etmek süreci yavaşlatacaktır, ama yine de diğer yandan, ezoterik çalışmalardan dolayı tahriş olma, tatminsizlik ve endişe hallerini sürdürmek de sakıncalıdır.    

 

Işığı Dolaştırmak

Basitçe, her zaman bir çalışmayı tamamladıktan sonra enerjiyi dolaştırınız. Uzanmış auranın uçlarında Orta Sütun veya Güneş Sinirağı çalışmalarında verilen öneriler iyi sonuç vermektedir.  

####

 

Üzerinde Fikir Edinmek için Ek Notlar

Crowley'nin "777" eserinde 24. Yol Tanrıça Kundalini'ye atfedilmiştir. Knight'in 13. Tarot kartında Akrep burcun simgesi Kadüs ile birlikte gözükmektedir. Akrep 24. Yolun burcudur.

Mümkün olduğu kadar çalışmalarla birlikte kare nefesi alınmalıdır. Nefes alırken, enerjiyi başın tepesinden indiriniz, ayaklarda, yerde ve/veya omuriliğin tabanında nefesi tutunuz; nefes verirken başa getiriniz, nefesi tutunuz. Tekrarlayınız. Bu alıştırmalara çok enerji ilave eder ve her bir çalışmanın süresini düşürmektedir.

Ağacın içindeki her bir kürenin içinde ayrıca küçük "küre içinde küreleri" birleştiren bir Tifaret'i veya başka değişle Büyük Yıldızı vardır. Böylece Tifaret'in ahenkleştirici etkilerini yönlendirirken dokunduğu bütün gezegenleri etkiliyoruz. Dikkatimizi Tifaret'in Ateş Üçgenine verirken Tifaret'e bağlı bütün Kürelerin Ateş yönünü etkiyoruz. Ancak Satürn, Merkür ve Venüs'ün daha güçlü tepkileri olabilir. Bu tabii karma (Satürn), yaratıcı enerji (Venüs) ve entelekt/enerji kanalları anlamına gelir.    

Bu şekilde, gezegensel enerjileri heksagram'da düzenlemek, septagram'a kıyasla daha kolaydır. Heksagram enerji Tifaret aracılıyla düzenler, septagram ise Netzah aracılığı kullanır.

Simyada, Ateş ve Hava Enerjinin düzenleyicisidir; Su ve Toprak ise Maddenin düzenleyicisidir. Toprak enerjisi sağlığı korumak için; Su inisiyasyonu sağlamak için; Ateş inisiyasyon'un kendisi ve Hava Ateş erişebilir sağlamak için hayatidir.      

Tuz alt Yetzirah ve Assiahtır; Merkür daha Yüksek Yetzirah ve Alt Briahtır; Kükürt Yüksek Briah ve Alt Atzilut'tur.

Tuz aysal, Merkür güneşsel ve Kükürt Zodyaksal ve Kozmik etkilere meyillidirler.    

 

Önerilen Kaynaklar

Kundalini, Evrim ve Aydınlanma (Kundalini, Evolution and Enlightenment), Derleyen John White, Anchor Books/Doubleday, Garden City, New York. 1979.

Ateş Yılanı: Kundalini'ye Modern bir Bakış (Serpent of Fire: A Modern View of Kundalini) Yazan Darrel Irving. Samuel Weiser, Inc., York Beach, Maine. 1995.

Dönüşüm Enerjileri, Kundalini Sürecine Bir Rehber (Energies of Transformation, A Guide to the Kundalini Process) Yazan Bonnie Greenwell, Ph.D. Shakti River Press, Saratoga, Ca. 1990.

Batı Tradisyonunda: Süptil Beden Doktrini (The Doctrine of the Subtle Body in the Western Tradition) Yazan GRS Mead. Solos Press, Shaftesbury, Dorset. No date. First published, 1919.

Orta Sütun (The Middle Pillar) Yazan Israel Regardie. Llewellyn Publications, St. Paul, MN. 1991.

Altın Şafak Kabalası (Kabbalah of the Golden Dawn) Yazan Pat Zalewski. Llewellyn Publications, St. Paul, MN. 1993.

İçsel Dünyaların Deneyimi (Experience of the Inner Worlds) Yazan Gareth Knight. Samuel Weiser, Inc., York Beach, Maine. 1993.

Comte de St. Germain'in Üçlü Kutsal Bilgeliği  (The Most Holy Trinosophia of the Comte de St. Germain) Giriş Bölümü ve Yorumları yazan Manly P. Hall. The Philosophical Research Society, Inc., Los Angeles. 1983.

Doğa Filozofları (The Philosophers of Nature), 125 West Front Street, Suite 263, Wheaton, Ill. 60187. 

Kabala Dersleri:

Simya Dersleri: .

Psişik Enerji, Kaynağı ve Dönüşümleri (Psychic Energy, It’s Source and It’s Transformation) Yazan M. Esther Harding, Princeton University Press, Princeton, N.J. 1963.

Zerdüst'ün Zend Avesta'dab Gathaları (The Gathas of Zarathustra from the Zend-Avesta), derleyen Raghavan Iyer.

Zerdüst: Yüce Vizyon (Zarathustra, The Transcendental Vision) Yazan P.D. Mehta

Zerdüst Tradisyonu (The Zoroastrian Tradition) Yazan Farhang Mehr

Doğu Büyüsü (Oriental Magic) Yazan Idries Shah



-------------
Ya Rahman, Ya Rahim, Ya ALLAH


Mesajı Yazan: Takyon_7
Mesaj Tarihi: 19-Haziran-2007 Saat 20:28

İçsel Simya Gelenekleri

Yazan Eric Wynants

Çeviren Kemal Menemencioğlu - Translation Copyright © 2003 hermetics.org

All Rights Reserved. Copyright Eric Wynants, 2002.

Bazı otoriteler simyanın esasen ilk kez Çin'den gelip batıya yayıldığı konusunda ısrar ederler, başkaları ana yurdun Mısır olduğunu öne sürerler.  Ayrıca, Mezopotamya'nın da menşei olduğu ortaya atılmıştır. Diğer yandan, bazıları aynı kavram ve görüşlerin aynı anda birbirinden bağımsız olarak farklı kültürlerde ortaya çıktığını savunmuştur. Ancak, Çin Simyasının en temel kavramlarından biri olan Hayat İksiri, Batı toplumunda on ikinci asırdan evvel hiç söz edilmemiştir. Milattan sonra ilk birkaç asırda Çin ve İskenderiye arasında ticaret yolları vardı ve bu dönüşüm kavramının Çin'den gelen ziyaretçiler tarafından getirildiği yöndeki tezi desteklemektedir. Aynı şey Hint Tantrik - simya öğretileri için de geçerlidir. Hindistan ve Akdeniz dünyası ile erken çağlarda bazı alışverişler olasıdır, zira Kadüs sembolü hem M.S. 300 yılında Hermetik Külliyatında (Corpus Hermeticum), hem de Rig Veda kutsal metinlerde bir Dravidyan sembolü olarak görmekteyiz. Bu da M.Ö. 6 bin yıl önce Anadolu'da Çatal Höyük yerleşimleri ve Kuzey Hindistan'da Mehrgath arasında bir kültür alışverişini ima etmektedir. Ayrıca Hintçe'de "Şakti" ve Mısır tanrıçası "Sekht", "Sekmet" ile bir benzerlik görmekteyiz. Aynı şekilde, Mısır dilinde çocuk olarak Horos tanrısı anlamına gelen "Khart" ile Hintçe'de güneş tanrısının oğlu anlamına gelen "Kartikeya" arasında bir benzerlik vardır. M.Ö. 500 ile M.S. 200 yılları arasında Mısır'da farklı kültürlerin kaynaştığı bir yerdi ve Sir Flinders Petrie'nin vurguladığı gibi M.Ö. 500 yılında Mısır'ın Memphis şehrinde bir Hint koloni vardı, ve gerek o sıralarda ve daha önceleri daha başka yerlerde de Hint kolonileri bulunması olasıdır.             

Daha sonra İskenderiye sadece kadim dünyanın en büyük kütüphanesinin bulunduğu yer değil, aynı zamanda Doğu ve Batı arasında önemli bir buluşma yeriydi. Budist Jataka'lar Hint tacirlerin ve düşünürlerin İskenderiye gittiklerini anlatır. İskenderiye'deki Therapeutae'ların Budizm'den etki aldıklarından söz edilmiştir. Hatta Gül Haç manifestoları bile "Hindistan'da Ganges nehrin karşısındaki toplulukların sırları"ndan söz eder.  Bu da olası olarak ayrıca Fratres Lucis diye bilinen ve Alman Altın Gül Haç Cemiyetinden  ayrılan Asya Kardeşlerinden Cagliostro tarafından toplanan bilgilerin erken 20nci asırda bir çok okültistlerin bir şekilde üye oldukları Memphis ve Misraim gibi majikal ritüel hareketlerde bulunmasını açıklamaktadır.    

Amaç, beşeri bedenden, küçük ilahi kıvılcımı (pneuma) içine düştüğü maddeden ayrıştırmaktır.  Bu ayrışım "ihtişam bedeninin (yeniden) inşasına meydan vermektedir. Perugia'lı bir hekim olan ve yakın tarihte İtalya'da yeni bir majikal hareketinde kilit bir eleman olan  Francesco Brunelli (1927-82), sisteminin üst derecesine varanlara ayrılmış bir yazıtta şöyle yazmıştır: "Güneş riti içimizdeki Tanrının beden ve kanını içerir."  Burada rit etkiliyse, "Eğer ruhun ışığına ulaşırsak güneşi yeriz." Kendinizle çiftleşiyorsunuz, dolayısıyla içinizde bebek doğacak ve o bebek zamanla yetişkin olacak yeni sen olacak - ihtişam bedeni içinde yeni insan. İnisiye, "esas haline dönüşü (insan, insanüstü veya ilahi haline dönüş)" gerçekleşecektir ve bunu dıştan gelen yardımla değil, "kendi gücüyle, içinde ortaya çıkması gereken ilahilikle, içindeki altınla" yapar. Bu metin, Doğu Asya ve Çin tarafından da ayrıca etkilenen Hint Tantra'lardan adeta bir alıntı olabilir.       

Kendini feda eden yaratıcı Prajapati'nin çürümüş bedeni tekrar bütünlüğe kavuştuğu Satapatba Brahmana Vedik Ritüelinde, adhvaryu rahip şöyle seslendi: "O Prajapati'dir, O Agni'dir, o altından yapılmıştır, zira altın ışık ve ateştir, ölümsüzlüktür."   

Brahmana yazıtların  hazırlanmasından birkaç yüzyıl sonra, Hint düşüncesinde bir evrim oluşacaktı, insanların da kurbanı içselleştirebileceği ve böylece dışsal kurban mekanizmasını yan geçebileceği düşüncesi ortaya çıktı. Ayrıca Upanişad yazıtların tüm gnostik ve ikilem karşıtı temalarına temel oluşturacak bu içsel dönüş bedensel dönüşüm için bir dizi tekniğin gelişmesinin tohumlarını ekmişti. Örneğin, Hatha Yoga uygulamaları. Burada kişinin bedensel sıvıları ve özellikle meni, içsel ateşin ısısıyla ve nefes dinamik rüzgar elementiyle özdeşleşmektedir.   

Özellikle Atharta Veda yazıtında insanların yaşam sınırını (müddetsiz olarak) uzatmaya hedefleyen daha sonraki tıbbi ve simyasal geleneklerinin en önemli temellerini bulmaktayız.

Erken bir sırada Hatha Yoga'nın içsel dinamikleri "rasa-agni-vayu" Vedik üçleminin bir açık varyasyonu olan aysal (lunar, candra), güneşsel (solar, surya) ve dirilik (prana) öğelerin karşılıklı faaliyetleri olarak görülmeye başlandı. Daha sonraki Hatha Yoga kaynaklarında tam hakimiyeti gerçekleşmenin teknik yöntemi (sadhana) olarak samarasa kavramıyla karşılaşıyoruz. Bu kelimenin tam karşılığı "eşit rasa" veya "aynı rasa" anlamına gelir ve kullanıldığı sayısız sistemde bir "sıvısal denge" anlamına geldiği görülmektedir. Mutlaklığın verici ve alıcı akışlarının insan mikrokozmosunda dengelendiği bir durum.  Nath Siddhalarının sistemlerinde söz konusu rasa, güneşsel ve aysal,  eril ve dişil, spermalı ve kana ait "damlalardır" (bindu). Şiva ve Şakti ikilinin arasında bir denge gerçekleştirmek, jivanmukta'nın yeni, kurtarılmış, mutlak güçlü ve ölümsüz benliğin doğduğu"büyük damlayı" (Mahabindu) oluşturmaya eş değerdedir. 

 

Çakra ve iç kanallar, Pradesh, Hindistan, 1820 

Bu orijinal Upanişad sentezlerle birlikte geleneksel Hint tıbbın bilimsel disiplini Ayurveda yer almaktaydı. Bu dalda rasa terimin yeni ve önemli bir uygulaması çok erken bir tarihte ortaya çıkmıştı. Burada rasa sindirim işlevinin ilk sürecinin ürününe verilmişti: rasa, yutmadan önce tükürükle ıslatılan ve parçalanan yemek, chyle'di. Daha geniş bir anlamda Ayurveda terminolojisinde rasa bedensel sıvı olarak anlamını korumuştu. Bu gerek rasa'nın sularla olan Vedik tanımlanması, ve gerekse de her bir duyu organı ve duyu alanı beş Elementten biriyle eşleştiren ve yeni ortaya çıkmakta olan metafiziksel sistemleri yansıtmaktaydı.  Samkhya felsefesinde su elementi rasa, tat duyusuyla eşleştiriliyordu. Bu kavram, Ayurveda'da her tadın su ve değişik orantılarda diğer dört kaba elementin birleşimiyle meydana geldiği altı tat rasası sistemine dönüştü - tatlı, asitli, tuzlu, yakıcı, acı ve keskin. Bu Ayurvedik kavramdan Hint klasik estetik teorisi - rafine seyircinin drama, dans ve edebiyattaki çiğ duyguları uygun rafine rasalara yorumladığı tat (rasa) anlayışı -- birkaç asır sonra gelişmişti.      

Rasdyana ("rasa yolu") Hint tıbbın yedinci dalı (anga) bütün Ayurveda şifa sistemlerinin en prestijli olanıdır. Bedeni entegre bir bütün olarak ele alıp evrensel makrokozmosun mikrokozmik bir yansıması olarak kabul eder. Prestiji ayrıca vaat ettiği sonuçlarda yatar: rasdyan, klinik uygulamayla iksirlerin içimini karıştıran uzun ömür amaçlayan bir gençleştirme terapisidir. Caraka Sambita eserinde yazdığı gibi "Uzun ömür, güçlendirilmiş hafıza ve zeka, hastalıktan serbest olma, sağlıkla bir parlama, güzel cilt, derin güçlü bir ses, diri beden organları, kuvvetli duyusal algılama, isteklerinin yerine gelme gücü, itibar, güzellik -- bütün bunlar rasayana ile elde edilebilir. Rasayana denilir çünkü bedendeki rasa ve diğer maddeleri yeniler."

Aynı Ayurveda kapsamında, çoğul olarak rasayana'lar rasayana terapide hekimin kullandığı iksirlerdir ve rasayana bu tema içerisinden simya için kullanılan Sanskritçe bir terim olarak ortaya çıktı. Burada "rasa yolu" rasa cıva yolu olarak geçiyordu, çünkü Siva'nın menisi veya sıvısı olarak rasa, mükemmel dönüşüm aracı cıva ile özleştiriliyordu. Rasayana'nı diğer bir "simya" öncesi kullanımı, hem Hindu, hem de Budist kaynaklarında M.S. 2. asra dek simyasal ve bedensel dönüşümün doğa üstü gücü (siddhi) için kullanılan rasayana bileşimiydi. Bu erken kaynaklarda bu siddhiyi gerçekleştirmek için herhangi bir pratik yöntem (sahana) gözükmemektedir. Burada rasa - rasayana M.S. 1. asırda Hindu ve Budistler tarafından sekiz majikal güçlerin biri olarak gösterilmekteydi (bunlar birlikte sıralanmıştır, örneğin padalepa: uçma gücünü vermek için ayaklara özel bir merhemin sürülmesi).     

Sadece onuncu asır ve sonrası simyasal Tantra'larla dönüşümün laboratuar yöntemleri genelde rasayana başlığı altında  sistemli bir şeklide tartışılmaya başlandı.  Aynı zamanda bu geç dönemde simya uygulayıcılara Rasa Siddha'lar ve simya doktrinine "Rasesvara Darsana" diye hitap edildiğin görüyoruz.

Siddha'lar konusunda ilk kez ayrıntılı bilgi vereni Güney Hindistan'ın Andhra bölgesinin güneyinde Tamil Nadu'da rastlıyoruz. Bu yedinci asır Tirumular, onsekiz Sittar'ların (Tamil geleneğinin Siddha'ları) ilki ve Sittar ekolunun kurucusu olmasına rağmen Siddha'lardan söz eder. Tirumantiram eserinde, Tirumular Siddah'ları şöyle tanımlıyor: "İlahi ışığı ve enerjiyi (şakti) yoga entegrasyonu (samadhi) ile içsel olarak yaşamış olanlar." Sittar geleneği Tirumular'ın simyager Nandi'nin (kesvara) öğrencisi olduğunu kaydeder. Aynı isimde bir simyager on ikinci asır sonrası birkaç eserde adı geçerken, bunların hiç birinde yazdığı simya eserlerinden söz etmediği gibi onun efsanevi bir insan veya simyagerlerin tanrısından daha fazla bir şey olduğuna gösterecek ona addedilmiş ortada herhangi mevcut eser yoktur.  

Hatha Yoga ve simya uygulamalarının bir sentesi olan Siddha simya tarafından desteklenen Tamil-Nadu'nun günümüzdeki geleneğini içeren Siddha tıp disiplinidir. Bu geleneklerin efsaneleşmiş on sekiz Sittar'ların mevcut simya eserleri yakın tarihli olduğu ortaya çıkarken, bu kişilere bağlı efsaneler bizi tekrar majikal simya literatürüne geri götürmektedir. 

Siddha yolu birbiriyle ilintili üç yaklaşımı içermektedir, erotik mistisizm, hatha yoga ve simya. 

İdrar yolu emmeyle ilgili Hatha Yoga tekniklerinde, erkek uygulayıcı tarafından vajroli mudra ile araya gelen cinsel sıvıların yukarıya doğru hareketleri penisin ucundan başın tepesine dek giden tek bir kanaldan hareket eder. Bu teknik konusunda bilgi iki Budist kaynakta mevcuttur. Bunlar beşinci asır Mahayanasutralamkara Sutra ve vajroli mudra olarak tanımladığımız şeyi "cinsi münasebet ürününü geri alma", maithunasya paravrtti ve "özünü çıkarmak",  bcud len olarak açıklayan bir Tibet Budist simya kaynağıdır. Burada karışık eril ve dişil özlerini içeren bir damla sıvı sushumna kanalı ile yukarıya kafatası boşluğuna taşınır. Bu iki Budist metinde, uygulayıcı "varlığın çilesini çekmek", samsara ve "çileyi ortandan kaldırmak", nirvana arasında fark olmadığını idrak eder ve böylece büyük saadet vecdi (mahasukha) yaşar.

Bu iki Budist örnek eş anlamlarını vajroli mudra ile inisiyasyon işlevinin yoginin kafatası boşluğunda sonuçlandığı Hint Tantrik samarasa veya samarasay kavramında kavuşmaktadır.  Bu terim samadhi ve diğer vecit halleriyle ile eşleşerek yüceltilirken, bu terimin somut ve orijinal anlamı samarasa'nın iki damlanın (bindus) karışımı anlamına geldiği Nath Siddha'lar kullanıldığı gözükmektedir. Bunlardan biri, güneşsel ve kırmızıdır ve Şakti olarak tanımlanır, diğeri aysal ve beyazdır ve Şiva ile eşleştirilir. Bir araya gelip büyük bir "beyaz-kırmızı nektar" damlası (mahabindu) yaratıklarında bir yogik zigot oluştururlar.  

Bir güney Hintli simya kaynağı, Kongana 3000, (bindu olarak tanımladığı) erkek damlasını Siva ve Cıva ile ve (nada olarak tanımladığı) dişi damlasını Şakti ile eşleştirmektedir. Bunlar karıştırıldığı zaman kalpasadbanai denilen bir işlemle bedensel ölümsüzlüğü meydana getirirler: Bu "bedensel yenileme" anlamına gelen Natha Siddha'ların kayakalpa terimi ile eş anlamda kullanılır.

Yoginin eril ve dişil özlerinin karışımını içeren bu birleşmenin meyvesi, bu yogik işlevin sonucu olarak kaba fiziki bedenin "kabuğundan" çıkacak yeni, doğa-üstü, ölümsüz benlikten başka bir şey değildir. Bu yoginin mükemmelleştirilmiş elmas bedeni (siddha veya vajra deba), kaba unsurları yakıp arındırmakla ve ince unsurları rafine etmekle asli saflığına kavuşturduğu ölümsüz özüdür. Bu, adi metalleri altına dönüştürmek dahil, tüm yogi sidhalara (güçlere) sahip bir bedendir.  Gorakhnath'ın ilk banis'in konusu: "Boş hücrede (kafatası boşluğu) bir çocuk gürültü yapıyor," işte bu yeni benliktir. 

Nagarjuna (M.S. ikinci asır), o zamanlar yeni doğan Budizmin Mahayana mezhebinin içindeki Madhyamika ekolunun Güney Hintli kurucusuydu. Çok sayıda eserler üreten bir yazar, "Bilgeliği Mükemmelleştirme Öğretisi" yazıtının yeni ufuklar açan Mahayana tefsiri Prajnaparamitasastra  eserini yazmıştı. Efsaneye göre bu öğretiler Nagarjuna tarafından dünyaya bağışlanmadan binlerce yıldır Naga'ların [Kutsal Yılanlar] ara aleminde muhfaza edilmekteydi.  Çin kaynaklarına göre büyük bir yılan (mahanaga) Nagarjuna'nın içinden Vaipulya (Mahayana) öğretilerini çıkardığı yedi kıymetli taşlı bir sandık açtılar. Daha sonraki Tibet öğretilerine göre o Naga'lar tarafından inisiye edilmişti (böylece ismini almıştı) ve onlardan mükemmel bilgelik metinleri altı.   

Yine de, sadece geç dönem Tibet kaynaklarında Siddha Nagarjuna'ya bir simyager olarak atıfta bulunmaktadır. On dördüncü asır tarihçi Bu-ston'e göre Nagarjuna'nın ara kıtadan altın yapan bir iksir temin etmişti ve böylece Nalanda'yı kıtlıktan kurtarmıştı. Erken on yedinci asırda, Taranatha bu temayı ayrıntılı olarak açıklayıp şöyle yazmıştır: "Simya sanatının yardımıyla Sri Nalendra'da Mahayana doktrinin beş yüz öğretmenini besledi." Tibet kaynaklarına göre Nagarjuna gurusu Siddhacarya Saraha-pa'dan Tantrik inisiyasyonunu aldıktan sonra, "özellikle rasayana olmak üzere başarı sağladı" ve sonuçta bedeni bir elmas kadar sert oldu (vajrakayasidddhi). Nagarjuna'ya atfedilen ve 12nci ve 13ncü asır arasında Tanjur'da Tibetçe'ye tercüme edilen 59 eser arasında hiç birinde simyasal konular yoktur. O halde, yedinci ve sekizinci asırda Nalanda'da yaşayan Nagarjuna'nın eğer simya uyguladıysa bu konuda hiç bir yazılı kayıt bırakmadığı varsayımında bulunmak gerekir.

Chudapanthaqka. 16ncı asır Tibet tangka'sı



-------------
Ya Rahman, Ya Rahim, Ya ALLAH


Mesajı Yazan: Takyon_7
Mesaj Tarihi: 19-Haziran-2007 Saat 20:29

Diğer yandan, Tibet mitolojisinde 84 Siddha Budist ve Hindu ermişler arasında "siddhi yarışmaları" nitelliğinde bir çok "karşılaşma" yapmaktadırlar. Lalitavajra, batıda Naravarma krallığında Hindular ile majikal güç yarışmasına girmektedir. "Öğretmen bir miktar zehirle birlikte iki dolu şarap kadehi cıva yutmuştur. Yine de etkilenmedi. Kral hayranlık içindeydi." Budistler bu yarışmayı kazandıysa da sonuçta Müslümanların Hint kıtasını işgal etmeleriyle Hint savaşını kaybettiler, zira on ikinci asra dek Budist Tantra ve Budizm etkin bir şekilde Hint kıtasından silinmişti. Bir bakıma mantralar, aşiret silsileleri ve ilahların birbirleriyle karışmasını içeren Tantra'nın başlarından beri erken simya geleneği sentez getiren bir eğilimi temsil etmekteydi. Simya tanrıları Hint-Budist ayrımındaki belirsiz alanda mekan etmeye başlamıştı: Onuncu asırda Hint şekli belirleneceği Tara ve Aksoobhy; Hintlilerin Sival Lokanatha ile eşleştirdikleri Avalokitesvara; Adinatha ile eşleştirdikleri Vajrasattaya-Adibuddha; Budistlerin Hinduizmden ödünç aldıkları Bhairava, Bhairavi, ve Mahakala, vs. Somut olarak Hint Budizmi belirginliğini ve dolayısıyla kral soylarından aldığı desteği kaybediyordu. Bu durum Müslüman işgaller karşısında ölümcüldü. 

Tabii ki, Tantrik özellikli ithal Budizmi Tibet'te günümüze dek süregelmektedir ve Budist simya geleneğinin son halini de Tibet'te görebilmekteyiz.  Tibet simyasının ilginç yanı daha erken Taocu yönetmeleri ve modern Hint erotik-mistik tekniklere, dönüşümcü ve iksir simyasının işlemleri ve amaçlarına kıyasla daha yakın olmasıdır. Dışsal simyanın Budizm'den yok olması, Budizmin Hint kıtasından çıkmasıyla aynı zamanı paylaşmaktadır. Bundan dolayı biraz önce atıftan bulunduklarımız dışında 7nci ve 12nci asır arasında Tantrik Budist yolu kuran Siddhacarya'ların herhangi bir simya uygulaması konusunda Tibet literatüründe çok az metin bulmaktayız. 

11nci asır  Vimalaprabba yorumuyla Kalacakra Tantra bize herhangi bir belirgin Budist simya sistemi hakkında en derin ve kapsamlı görüşü sunmaktadır. Aynı asırda ortaya çıkan Hint "dışsal" simyaya karşın,  Kalacakra Tantra geleneğinde altın yapımı olarak tanımladığı metal ve cıvaların işlenmesi "dünyasal" ve alt seviyeli olarak belirtilirken, direkt aydınlamaya yol açabilen "kanal ve rüzgarların" iç simyası dünya üstü olarak tanımlanmaktadır. Vajrayana anlayışında, "simya", ("Bilgelik" tanrıçası) Prajna'nın ambrosial özü (bdud rtsi) ile Upaya (eril "Pratik Beceri") karıştırmakla bodhicitta'yı sabitleştirmek anlamına geliyor - somut olarak Tantrik Budist simyanın amacı ölümsüzlük ve bilgelik nektarını üretmektir.

Vajrayana Budist Hindu Tantralardaki gibi dünyanın açılmasını, Şiva ve Şakti'nin birleştirilmesini değil, doğum öncesi orijinal özü, prajna olan sunyata, aydınlanma, Tibet byanchud'da bodhi aramaktadır.

Kargyutpa okulundan Lama Govinda Budist Tantra ve daha cinsel yönlü Hint Tantrik yoga arasında bir ayrım yapmaktadır ve "Prima Materia" (İlksel Madde) arayışıyla Batı Simyasını ruhu serbest kılmak üzere dört elementi eritmeyi öğreten Kali-Kanon'un Kevaddha-Sutta im Digha - Nikaya'dan geldiğini yazmaktadır. Batı gelenekte sıkça görülen başka direkt doğu sembolizmi mevcuttur, örneğin, (Gül Haçlı Hermetist Fludd'da) sağ göz güneşi ve sol göz ayı simgeler. Batı simya rahminde metallerin barındığı ve doğduğu Dünyayı, Büyük Ana Tanrıçayı ululamıştır.  

Çin Simyası ve Batı Simyası arasındaki temel fark, ister adi metallerin altına dönüştürmek olsun, ister ham insanın ruhsal yaşamın ve aydınlanmanın saf altınına dönüşmesi olsun, Batı Simyası hep altınla ilintiliyken, Çin simyası öncelikle ya fiziksel yaşamı uzatma, ya da kişisel ölümsüzlüğe erişme amacıyla ölümsüzlük iksiri bulmaya yönelikti.   

Onuncu asır Hindistan'da üç belirgin tantrik uygulama şeklini görmekteyiz. Bir yandan, dışsal dönüşümcü ve iksir simyasını hatha yoga ve tantrik cinsel yöntemlerini içeren "içsel" simyayı bir araya getiren tantrik simyanın ortaya çıktığını görürüz. Amacı ölümsüz ama doğa yasalarını aşan somut elmas bedenini üretmektir. İkinci gelişmede, Tibet Budist simyasının amacı ruhsal bir ışık bedeni elde etme olan meditasyon ve ritüelli bir yoga şeklini almasıdır. Üçüncü gelişmede, hatha yoga ve cinsel tekniklerle amacı kutsal bir ses bedeni elde etmek olan meditasyon ve ritüelli bir sistem dönüştüren Hindu Trika Kaula gözükmektedir. Bu yine ortaya çıkan sistemlerinin her üçü, esas bir tantrik sentezin gelişmeleriydi ve ortaya çıktıkları kaynak gibi, kendini ululamayı içeren özgün bireysel yollardı. 

Budizm'in Hindistan'ı terk ettiği sıralarda Hindistan birçok açıdan tantrik unsurlarla doluydu ve bir şekilde bazı Budist unsurlar Hindu tantrizme işlenmişti.  Bunların arasında birkaç Budist ilah, dört Budist Pitha, bazı Budist söylev ve uygulamalar, ayrıca göreceğimiz gibi aralarında Nagarjuna'nın önemli yer işgal ettiği önemli sayıda Budist öğretmen yer alır. Diğer taraftan, bu önemli dönemde, aralarında her ne kadar husumet ve çekişme varsa da, Budist ve Hindu Tantrizm arasındaki paralellikleri, iki tradisyon arasındaki yakınlığa addedebiliriz. Bu konuda oldukça göz alıcı bir nokta da, Tibet simyasında  "kaba fiziksel bedenden asli, ulu özün ayrıştırılıp çıkarılması" ve Bhavabhuti'nin sekizinci asır piyesi Malati-Madbava'da betimlenen Hint Tantrik uygulamada benzerliktir. Burada bir dişi Kapalika tantrika beş bedensel elementlerin özünü (quintessence) çıkararak uçma gücünü elde etmektedir. Burada Hint kutsal veya bilimsel literatüründe ilk kez hatha yoga uygulamasında sübtil bedenin altı enerji merkezinden söz edilir. Belki de rasayana terimin orijinal anlamı burada yatmaktadır: sıvı özün (rasa) "ortaya çıkması." 

Şimdi hatha yoga uygulamalarında altı çakranın en erken gözüktüğü Hindu tantrik okullar pascimamnaya veya Batı Aktarımı ve 1000 yılında yazdığı Tantraloka eserinde her ikisine imalı atıftan bulunan Trika Kaula reformcu Abhinavagupta'dan eski olan Matsyendranath tarafından kurulan Yogini Kaula'dır.

Çakra sayısı yerine göre değişmektedir, bazı sistemler dokuz, on iki ve hatta altısının başın üzerinde bulunan yirmi yedi çakradan söz eder.  (Sekoddesa ve diğer tefsirleri içeren) Gubyasamaja Tantra gibi erken dönem Budist eserler bile altı kolu (sadanga) batha yogayı tanımaktadır, ama sadece dört belirgin Budist çakradan söz ederler.

Riyazetli uygulamalarda psikolojik etkileşim için bu dört çakra sisteminin menşei Upanisad'lardaki dört bilinç şekli teorilerine dek inebilir. Samnyasa Upanisad'lardan biri  Brahmopanisad erken dönem Upanisad'lar kadar eski değildir, ama bugün bildiğimiz şekliyle Tantrik edebiyatından daha eskidir. Bu Upanisad, Purusa'nın her bir dört bölgede dört farklı hal gösterdiğini yazar, göbek bölgesinde bilincin uyanık hali, boyunda uyku (rüya) hali, kalpte rüyasız uyku ve kafada dördüncü hal Turiya olduğunu yazar. Tson-kha-pa bu görüşe uyumlu olarak şöyle yazar: "İnsan uyuduğu zaman hem rüya, hem de rüyasız hal vardır. Bilincin temeli olan Bodhicitta zamanında, kalpte kalın, böyle bilinç kalpte mekan eder. Rüya halinde bu iki unsur boyunda kalır. Böylece bilinçl boyunda kalır. İnsan uyumadığı zaman, onlar göbekte kalır, böylece bilinci göbekte mekan eder. Eril ve dişil birleştiği zaman, bu ikisi kafada kalır. 

Bodhicitta, dört çakranın içinden "orta" damardan aşağı doğru hareket ettiği için, üstteki üç çakra "mağara" ve alttaki  çakra bodhicitta'nın düşmemesi veya sızmaması gerektiği "padma"dır. Bodhicitta aynı çakralardan ters yönde geçer, alındaki çakraya, urna-kosa denilen ufak daireye ulaştığı zaman ani bir yıldırım gibi on istikamete hareket eder. Burada Kadüs motifini, Hermetik üstadın gök kubbesini ötesine erişerek sekizinci küreye ulaşması şeklinde yineden görmekteyiz (Sahasrara, başın üstündeki "bin taç yapraklı nilüfer çiçeği (lotüs)).   

Bazı tarihi kayıtlara göre Nandi adında bir Budist keşiş Tirumular ile aynı asırda yaşamış olabilir. Yedinci asırın ortalarında Nandi esas yurdu olan merkezi Hindistan'dan deniz yoluyla Sri Lanka ve Güney Doğu Asya'ya seyahat edip 655 yılında Çin'e varmıştır. Sittar geleneğine göre, Nandi'den bile önce simyager Bogar'ın Çin ile oldukça güçlü bağları vardı. Üçüncü ve beşinci asırlar arasında yaşadığı söylenen simyager Bogar, günümüzde simya uyguladığı ve öğrettiği kaydedilen Tamil Nadu'nun Palani Tepelerinde tapılmaktadır. Bogar ile ilgili gelenekler onun Madras'a yerleşmeden önce tıp öğrenmek üzere ilk önce Patna ve Bodhgaya'ya ziyaret eden Çin'den gelen bir filozof olduğunu; veya da Hindistan'a dönmeden önce Çin'e seyahat eden ve orada Kong isminde bir hükümdara simya öğreten Güney Hindistanlı bir Sittar olduğunu anlatır.       

Bogar ve Nandi ile ilgili bu kayıtların tarihsel önemleri Hindistan ve Çin arasında erken dönem deniz aşırı karşılıklı alışverişleri kaydetmesindedir. Hindistan'ın Güneydoğu sahili ve Han Çini arasındaki deniz ticaret, Milattan Sonra iyice gelişmişti ve özellikle üçüncü ve sekizinci asırları arasındaki Çin-Hint alışverişin altın çağında özellikle doruk noktaya ulaştı. Bu tabii, ilk kez Budizm'in Hindistan'dan Çin'e ihraç edildiği dönemdir ve az sonra Hint din ve kültürüne belirli Taoist unsuların ilk girmeye başlamıştı.            

Çinlilerin Nandi adında bir Hint simyager tarafından ziyaret edildiğine dair herhangi bir kayıtları olmamasına karşın, Hint bilgini Naray Anasvamin'in 649 yılında yakalandığını ve Hayat İksirin sırrını bildiği Çin sarayında rehin tutulduğu yazılır. 646 yılında, Çinliler, dönüşümcü ve iksir simyası hakkında bilgi karşılığında Tao te Ching'in Sanskritçe tercümesini Kamarupa kralına sundular.    

Bu alışverişlere dek, Taoist simya deneyleri zaten oldukça sofistike bir seviyeye ulaşmıştı. Burada önemli bir hususa da işaret edebiliriz, Hint simyagerlerin sonra kullanacakları cıvanın neredeyse tamamı Çin'den gelmekteydi.  Hint kıtasında cıva rezervlerinin hiç bulunmadığı için, Çin Hindistan'ın en yakın ve en önemli tedarikçisiydi. Dolayısıyla, bu dönemin tarihi kayıtlarının çoğunun Çin'in Hindistan'a simyasal ilaçlar ve bilgi için danışması oldukça ilginçtir. Han imparatorları Budist inancında eğitim talep ederken, ayrıca Hindistan'ın sahip olduğu varsayılan "ölümsüzlük ilacı"nı da talep ettiler.       

Ancak, bir yanda Hint din ve bilimleri Çin'de rağbet gördüyse de, aynı şekilde Çin gelenekleri Hindistan'da rağbet görmekteydi. Dahası, Hindistan neyi dağlar üzerinden Çin'e ihraç ettiyse, değiştirilmiş bir şekilde geri dönüyordu ve birkaç asır sonra Hintliler tarafından geri alınıyordu. Bunun esas bir örneği Çin'in Budizm ile birlikte oldukça basit bir şekilde üçüncü asırda aldığı Hint yoga geleneğidir. Ancak o zamanki Taoist Çin çoktan beri "cenin solunumu" ve "dirilik ilkesini besleme" dediği şeyin denemelerini yapıyordu - bu uygulamalar az çok Hint yoga tekniklere eşdeğerdi, ancak Çin kapsamında simyasal sembolizmi taşımaktaydı. "Sarı Nehri ters akmasını sağlamak" denilen Çin menşeili yoga tekniği, idrar borusundan geri çekme veya içsel olarak spermi omuriliğinden yukarıya çıkarmak ilk başlarda Hint Mahayana kaynaklarında görülür, sonrada da Nath Siddha'ların erotik tekniklerde görülür. Gerçekten, Hint Tantra'sı ilk kez Taocu Çin ile irtibat noktalarda gelişti ortaya çıktı. Taoist Cin uygulamalardaki unsurlar beş bin yıl önce haneden öncesinde Sarı Nehrin kıyısında yerleşen Şamanik kabilelere dek geri inmektedir. Şamanik unsurların en bariz bir şekilde Taoculuğa  işlendiği Han hanedanda görülür (M.Ö. 206-M.S. 219). Aynı Yueh Şamanları gibi Taoist majisyenler de kötü ruhları kovmak ve şifa vermek üzere sihirli nağmeler ve tılsımlar kullanırlardı. Geçmişi Yueh Şamanlara dek giden şer ve yıkıcı güçlerle savaşmak üzere kullanılan su aynalar, halen günümüzde taocu majide kullanılmaktadır. Burada "kumru" denilen bir genç kız veya oğlan durugörür görevi görür. Bu uygulama Memphis ve Misraim "Mısır Riti"ni kuran Cagliostro tarafından da uygulanırdı. Cagiostro'ya benzer bir şekilde sihirli aynalar özellikle İngilizler tarafından uygulanmıştı. Arkadaşı deniz albayı Francis George Irwin (1828-1893) ile birlikte Cagliostro'nun etkisini İngilizce konuşan dünyaya yaymakta kilit bir isim Frederick Hockley'de (1808-1885) böyle bir sistem görmekteyiz. Hockley, sihirli aynaları içeren sistemine ünlü bir medyum Emma Harding Britten (1823-1899). Britten Madam Blavatsky'nin yakın bir dostuydu, hatta 1875 yılında Teosofik Cemiyetinin kurucuları arasındaydı. Bu konuda benim "Gizli El" yazıma bakınız. 

T'aishang chu-kuo chiu-min tsung-chen pi-yao (Fikri Desteklemek ve İnsanları Kurtarmak için Yüce Şahsın Hakiki Cevherleri) eserindeki Yu Adımlarında Semavi Merdivenin Basamakları denilen sağdaki motif dansçıları gökyüzüne kaldırmak için kullanılır. Burada Büyükayı (Ursa Major) yıldızların hareketleri takip edilir, dansçılar dairenin en dış halkasından başlarlar ve içe doğru spiral bir şekilde dönerler, Kuzey Kutbunun ve kuzeydeki Büyükayı yıldızlarda yolculuk yaparlar. Daha sonra bu uygulamalar simya geleneklere işlendi (modernleri dahil, örneğin Mantak Chia'nın Tayland'daki grubu da kafanın ve bedenin değişik parçalarını Büyükayı takım yıldızlarının her bir yedi yıldızlarına iliştirilir). Ayrıca, yeraltı Şamanik yolculuklar bir Han hanedanı Taocusu olan Tung-Fang Shuo'un Çin'in beş kutsal dağın köklerinde yolculuk hakkında yazdığı bir kitap ile Taocu maji ve mistisizmde merkezi bir yer alacaktı.  Günümüzde, Taocu seremonilerde bu yeraltı yolculukların unsurlarını bulmaktayız: rahipler halen şer ruhlar tarafından kaçırılan ölmüş ruhları kurtarmak üzere yeraltına girmektedirler. 



-------------
Ya Rahman, Ya Rahim, Ya ALLAH


Mesajı Yazan: Takyon_7
Mesaj Tarihi: 19-Haziran-2007 Saat 20:30

Sung hanedanı (M.S. 960-1279) içsel simya açısından Çin'in altın çağı sayılır. Bu dönemde içsel simya teori ve pratiği Çin ve dünya tarihinde emsali görülmemiş sofistike bir doruğa ulaştı.

Lu Tung-pin genelde içsel simyanın büyük hamisi olarak tanınır. T'ang hanedenın sonu doğru doğan ve Beş Hanedanlar ve On Krallıklar döneminden erken Sung hanedana dek yaşayan Lu Tung-pin zamanının siyasal durumlarından hayal kırıklığına uğramıştı. Siyasi arayışlarını terk ederek içsel simya sanatını öğrenmek üzere  Chung-li Ch'uan adınd abir ölümsüzü dağlara kadar takip etti.

Lu Tung-pin öğretilerini her biri kendi uzun yaşam okulunun kurucusu olan öğrencilerine aktardı. Bunlardan biri Chen Hsi-yi yaratıcı çi-kung tekniklerinden dolayı ünlüydü. Chen Hsi-yi'nun içsel simya teknikleri I-Çing kosmolojisini, Konfüçyüs'ün erdem ideallerini ve enerji dönüştürmenin fiziksel tekniklerini de içeriyordu.

Sung hanedanın içsel simyagerleri arasında Wang Ch'ungyang en çok Konfüçyüsçülük'tan etkilenenlerdendi. Erdem, onur ve diğer Konfüçyüsçu değerler öğretinin önemli yerini işgal ediyordu. Chang Po-tuan, Konfüçyüs davranış kurallarından daha az etkilenmişti. Uzun ömür teknikleri konusunda daha pratikti ve bedeni geliştirmenin erken safhalarında cinsel teknikleri daha elverişli sayıyordu. Wang Ch'ung-yang, aksine cinsel simyayı geçerli saymıyordu. 

Eğer Sung hanedanda içsel simyanın önde gelen teorisyen ve pratisyen olarak tanınacak biri varsa o da  Chang Po-tuan'dır. Chang  (987-1082), Sung hanedanın erken döneminde yaşadı ve Lu Tung-pin'in öğretilerini Liu Hai-ch'an aracılığıyla almıştır. Chang'in eserleri simya metaforları ile doludur: o ocak ve kazan, ateşleme işlevi, yin ve yang'in çiftleşmesi, kurşun ve civanın bileşimi ile altın hapın kristalleşmesinden söz ederdi. Wu-jen p'ien adındaki kitabını Chang Po-tuan yazdığı zaman Wei Po-yang'in halefi olarak görüldü. 

Ancak iki simyager arasında bir fark vardır,  Wei Po-yang'e göre bedenin dışında bulunan maddelerden iksiri imal etmek mümkündür, oysa Chang Po-tuan'e göre simyasal işlev için bütün gerekli madde ve araçlar bedenin içinde mevcuttur.

Chang Po-tuan'ın içsel simyasında, kurşun ve cıva bedendeki yin ve yang enerjilerin özüdür, ocak alt tant'ien'de üretilen ısıdır ve kazan içsel ısının inceltildiği yerdir, körüklemek nefesi düzenlemek ve alt tan t'ien'in ısısını kontrol etmek anlamına gelir, ölümsüz cenin uzun ömür ve ölümsüzlüğün tohumu olan rafine enerji yumağıdır ve ceninin rahimdeki on ay kuluçka dönemi içsel hapın olgunlaşması için gerekli zamanı gösterir.  

Chang Po-tuan'ın içsel simyası Sung hanedan sırasında oluşan Taocu düşünceden bir devrimin parçasıydı. Bu devrimden Zen Budizm ve Konfüçyüs'dan etkilenmiş bir Taoculuk şekli ortaya çıktı. Bu sistem beden ve zihni birlikte geliştirmeyi ve içsel enerjiyi dolaştırmanın fiziksel tekniklerini zihni boşaltma yöntemleriyle birlikte öneriyordu.   

 

Tüm Ejderhaların Büyük Kralı (11nci asır Çin)

İçsel simyanın temel fikirlerine göre, doğmadan önce Tao'nun bir parçasıydık. Şekilsiz ve Tao'dan ayrışmamış olarak doğum ve ölüm, büyüme ve çürümeye tabi değildik. Bu hal içinde şekil, akıl, beden, duyu, duygu yoktur. 

Anne ve babanın doğurgan enerjileri bir araya geldiği zaman, Tao'dan enerji annenin rahmine bir cenin oluşturmak üzere çekilir. Cenin, Tao'dan bir kopma, bir ayrışma temsil eder, bir şekil almıştır ve artık Tao'dan ayrı olmayan bir şey değildir. Ancak cenin, anne rahmi içinde henüz dış dünyayla irtibat kurmamıştır. Dolayısıyla enerjisi halen ilksel ve aslidir. Cenin anne rahminde büyüdükçe, ayrışmaya ve gelişmeye devam eder. Şekli tamamlandığı zaman, anne bedeninden çıkış yapıp ayrı bir varlık haline gelir. Dünya ile ilk irtibatında içsel enerjisi üç ayrı kısma bölünür: doğurgan (ching), dirilik (çi) ve ruhsal enerji (şen). Aynı zamanda beden ve akıl birbirinden ayrılmaya başlar. Çocuk bir genç ve sonra da bir yetişkin olunca, enerjiler giderek ziyan olur. Doğurganlık cinsel arzuyla birlikte dışarıya sızar, duyguların gelişimiyle dirilik enerjisi kayba uğrar ve artan zihinsel faaliyetle ruhsal enerji zaafa uğrar.  

Normal insanlar sağlıksızlık, yaşlılık ve ölümün sebebi enerji sızıntısından kaynaklandığını bilmezler. İçsel simya uygulaması, enerji sızıntısının yaşamın birçok fiziksel ve zihinsel sorunlarının nedeni olduğunu idrak etmekle başlar. İçsel dönüşümlerle doğumdan önce bize bağışlanan enerjileri tekrar kazanmak mümkün. Sağlık ve uzun ömre ulaşabiliriz ve Tao ile önceki ayrışılmamış birliğe tekrar kavuşabiliriz. Uzun ömür sağlığa kavuşmak ve yaşlanma işlevini yavaşlatmaktır ve ölümsüzlük beden kabuğu öldüğünde ruhun tekrar Tao ile birleşmesini sağlamaktır. Böylece, uzun ömür ölümsüzlüğe erişmek için bir araçtır ve dünyevi ortamda yaşamı uzatmak uygun bir şekilde son yolculuğu yapmak için zaman kazandırır.                 

Change Po-tuan'ın ölümünden sonra, öğrencileri Eksiksiz Realite Okulunun güney dalını kurdular.  Buna muhalif bir kuzey dalı Wang Ch'ung-yang'in öğrencisi Ch'iu Ch'ang-ch'un tarafından kuruldu. 

Lu Tung-pin'in diğer bir öğrencisi Eksiksiz Realite Okulunu kuran ve Taoculuğu, Budizmi ve Konfüçyüsçuluğu entegre eden ilk Taocular'dan biri Wang Ch'ung-yang'di

İki Eksiksiz Realite Taoculuk dalı arasında birkaç önemli fark bulunmaktadır. Birincisi, Wang Ch'ung-yang aklı geliştirmeye daha fazla önem verdi ve aklın bedenden önce geliştirilmesi gerektiğini öğretiyordu. Diğer yandan, Chang Po-tuan aksine bedenin zihinden önce geliştirilmesini öneriyordu ve bedeni geliştirmeye daha fazla önem veriyordu. Wang Ch'ung-yang'in Eksiksiz Realite Taoculuğu ruhsal gelişmenin temelini inşa etmek üzere Zen tarzı meditasyon teknikleri kullanıyordu: düşünceleri akıldan boşaltmak, arzuları asgariye indirmek, dışsal koşul ve olaylardan bağlantısız olmak hepsi zihni geliştirmekle ilgiliydi. Diğer yandan, Chang Po-tuan'ın güney okulu sağlık ve uzun ömrü geliştirmek üzere içsel enerjiyi toplama, rafine etme ve dolaştırma yöntemleri üzerinde yoğunlaşmıştı. 

Wang Ch'ung-yang için talimin ileri safhalarında verilen fiziksel teknikler zihni geliştirerek başlayan fiziksel dönüşümleri nasıl uygulanacağını öğretmek için gerekliydi. Oysa, Chang Po-tuan için bedeni rafine etmek talimin ileri safhalarında uygulanan meditasyon teknikleri için önceden gerekliydi. Dahası, Wang Chung-yang'ın Eksiksiz Realite Taoculuğu enerji toplamak için cinsel teknikleri kullanmazken, Chang Po-tuan'ın okulu cinsel yogayı, özellikle yaşlı insanlar için enerji tazelemek için erken safhalarda geçerli bir metot olduğunu kabul etmekteydi.  

Kuzey Sung sonuna dek, Eksiksiz Realite Okulu özellikle Lung-men okulunun güçlü bir dini organizasyonu vardı. Manastır usluna bağlı, son derece disiplini etkin bir yönetimi vardı, bir manastır ağına ve topraklara sahipti. Çin kabilesinin işgali ve Sung hanedanının kuzey toprakları kaybetmesi Lung-men okulunun gücünü engelleyemedi. Hatta, Sun hükümdar ailesi kuzey istilacılardan kaçarak güneye kaçtı. Kung-men okulu yeni hükümdarların saygısını ve hamiliğini kazandı, Çin krallığında parladı. Kubilay Han Çin kabilesini yendikten sonra Moğullar tarafından beğeni görmeyi devam etti.   

Sung hanedanın arta kalan bölgesini korumaya çalıştığı güneyde, durum çok farklıydı. Eksiksiz Realite Taoculuğun güney dalı çökmeye başlamıştı. Siyasal ve sosyal şartlar tapınmalı Budizm, dini Taoculuk ve Konfüçyüsçü ahlakın bir şeklini tercih etmeye başladı. Bu sentez Taoculuğun Faaliyet ve Karma Okulunu doğurdu ve güney Taocu uygulama ahlak ve tapınma üzerine odaklaştı.  

Ming hanedanında (1368-1644) popüler din şekillerinin gelişmesi Taoculuk'ta mezhepleşmeyi ve tarikatlaşmayı teşvik etti. Resmi dini seremoniler Semavi Öğretmenler tarafından düzenleniyordu, ama devlet tarafından himaye edilen herhangi bir din yoktu. Ming İmparatorlar doğaüstü veya büyüsel güçlere sahip kişilere önem veriyordu. Dolayısıyla, Ming döneminde birçok Taocu'nun chen-jen veya ermiş varlıklar olarak anıldığını görürüz.  Bazıları ünlü Taocu düşünürlerdi (örneğin Wang Ch'ung-yang and Chang Potuan), bazıları da Taocu tarikatların liderleriydi (örneğin Wang Ch'ung-yang'in müritleri), bazıları da münzeviydi (örneğin Chang San-feng).               

Ming hanedanı döneminde Çin tarihinde herhangi bir dönemden daha fazla Taocu tarikat türedi. Teori ve pratik konusunda fikir ayrılığı tarikatların oluşmasına neden olabilir, ancak sosyal ve siyasal hava onların varlığını teşvik etmiştir. Esasen Lung-men okulunun yüksek seviyeli bir inisiyesi olan Wu Chunghsu, Lung-men doktrinlerini kabul etmediği için okuldan ayrıldı. Wu'nun içsel simya şekli Zen Budizm, Hua-yen Budizm ve Taocu uzun ömür sanatları içermekteydi, ama Konfüçyüsçü unsurları ve Eksiksiz Realite Okulunun seremonyal ritüellerini dışlamaktaydı. Chi'ing hanedanında Wu Chung-hsu halefi Liu Hua-yang, Wu'nun öğretilerini Shange-ch'ing ruh seyahati fikirleriyle birleştirdi ve Hui-mig ching (Yaşamı Geliştirme Yöntemi) eserini yazdı.    

 

Yüce Taocu Üstat (M.S. 1250, Çin, Liang K'ai) 

Maji ve büyünün Ming hanedanında popüler oluşu talismanik (tılsım) majisini beden ve zihni geliştirme yöntemleriyle karıştıran birkaç tarikatın ortaya çıkmasına neden oldu. Bu garip birleşimden Mao-shan tarikatı ortaya çıktı (Bunu, "yok edilmez bedeni" yaratmak için büyü, talismanik maji ve çi-kung teknikleri kullanan T'ao Hung-ching'in Shang-ch'ing Mao-shan Taoculuğu ile karıştırmamak gerekir). Bu tarikat zamanla Ch'ing hanedan döneminde oldukça güçlü ve etkili oldu, ve bugün bile Mao-shan büyücülerinden korkulur ve saygı görür.  

Ayrıca Güney-Doğulu rağbet gören aynı isimde bir Doğulu okul vardı, bu okul sağlık ve uzun ömür için cinsel simya, bedensel hareketler, nefes kontrol ve sessiz meditasyon kullanmaktaydı. Bu okulu yürütenler Chang Po-tuan tarafından öğretilen Eksiksiz Realite Taoculuğun etkisinden faydalandıklarını iddia ederlerdi.

Ming hanedanı gerçekten laik Taoculuğun dönemiydi. Çin dinlerinde din sapkını diye bir kavram olmadığı için, farklı düşünceler bölünmelere yol açtı ve bölünmeler yeni tarikatların oluşmasına yol açtı. Bazı tarikatlar (örneğin Lung-men tarikatı) manastır yaşamı ve bekaret üzerine kuruluydu; ayrıca (Semavi Öğretmenler gibi) evlenmelerine izin verilen rahipler bulunan tarikatlar da vardı. Lung-men tarikatından ayrılan Wu-Liu tarikatı cinsel yoganın kullanımına izin vermiyordu, ama zorunlu bekaret ve manastır yaşamına karşıydılar. Keşiş veya rahip olmayan Mao-shan büyücüleri, majikal sanatlarda talime yardımcı olmak üzere bekaret önerilirdi. Ayrıca Taocu Budist ve Konfüçyüs popüler inançlarından meydana gelen Faaliyet ve Karma Taoculuğu da vardı. Bir tür popüler Taoculuk olan bu hareketin liderleri her türlü sosyal kademeden gelmekteydi. 

Ming hanedanın sonuna dek, o kadar fazla Taocu tarikat vardı ki, izlenmesi çok zordu. bazı tarikatlar sadece bir nesil dayandı ve kurucuları ölünce dağıldılar. Bazıları da birkaç nesil devam etti. 1644 yılında, Ming hanedanı yerine Ch'ing hanedanı geçtiği zaman, başka bir Taoculuk şekli ortaya çıktı. Bu Taoculuğa bazen tefekkürlü Taoculuk denilir, çünkü zihni geliştirme yöntemleri üzerinde durdu ve içsel simyayı sadece psikolojik bir olay olarak kabul etti. 

Ch'ing hanedanı  (1644-1911) geçmişle ilgili her şeyi "eleştirisel bir gözle bakma" dönemini başlattı. "Geçmiş" ise Ming hanedanıydı ve Ch'ing dönemi entelektüel faaliyetinin çoğu Ming hanedanının edebi, sanatsal ve ruhsal eğilimlerini eleştirmekle geçerdi.   

Taoculuk'ta majikal ve büyüsel uygulamalara birkaç sebepten dolayı özellikle saldırılmaktaydı:

Entelektüel atmosfer Ming hanedanın popüler ve dini Taoculuğun eleştirisini teşvik ediyordu; mevcut entelektüel eğilim rasyonel olmayan her şeyden (maji, büyücülük, ilahlar ve ruhlara inanmak, hatta içsel simyanın unsurlar bile eleştiriye hedefti) şüphelenmekteydi ve birçok entelektüel dini Taoculuğu ve maji inanıcını Ming hanedanın düşüşüne ve "yabancı" işgalcilerin altında aşağılanmaya sebep olduğunu inanırlardı.              

Liu I-ming (173-1821) orta yaşta Taoculuğa dönen bir Konfüçyüs alimiydi. Eksiksiz realite Okulunun Lung-men tarikatına girdikten sonra, kısa sürede tarikatın manastır yaşamı, ritüel ve törensel uygulamalara giderek artan ağırlık. Lung-men tarikatını terk ettikten sonra, bir simyager çırağı olarak Kansu eyaletinde talim gördü, uzun ömür sırlarını öğrendikten sonra bir münzevi oldu.    

Liu I-ming'in Taoculuk şekli tefekkürcü Taoculuk olarak tanımlanabilir. Zihni dinginleştirmek, orijinal doğayı anlamak ve sade ve ahenkli bir yaşamı sürdürmek üzerinde odaklanmıştı. Liu I-ming'in fikirlerinin en belirgin özellikleri Konfüçyüs etkisi ve liu'nun içsel simyaya yaklaşımıydı. Konfüçyüsçü etki muhtemelen Liu'nın kişisel deneyimlerinden gelmekteydi: Bir Konfüçyüsçü alim ve kamu yöneticisi olarak kariyerini başladı ve sadece emekli olduktan sonra bir taocu münzevi oluverdi. 

Liu'nun içsel simya şekli simya sürecinin açıklaması açısından oldukça özgündür. Liu I-ming'e göre içsel simya psikolojiktir ve simyanın çoğu zihni dönüştürmekle ilgilidir. Tao yaşamak orijinal doğayı yeniden kazanmakla olur ve orijinal doğayı kazanmak gerçek bilgiyi geliştirmekle olur. Gerçek bilgi çoğu zaman bilinç tarafından silindiği için, zihni dinginleştirmek gerçek bilginin gelişmesine meydan vermek için elzemdir. Ateş, su, tatlı nektar, sarı filizler, kurşun, cıva, ejderha, kaplan, ocak ve kazan gibi terimler fiziksel şeylere değil, psikolojik olgulara aittir. Böylece Liu'nun içsel simyasında eril kaplan orijinal zihinde doğuştan varolan iyilik bilgisini temsil etmektedir; dişi kaplan içi gereksiz şeylerle dolu olmayan bir zihnin berrak bilincini temsil eder; tatlı nektar zihin saflığı ve sarı filizler zihin dinginliğini temsil eder. Ocak toprağın esnekliğini, kazan gökyüzünün sabitliğini temsil eder. Ocağı inşa etmek ve kazanı yerleştirmek, üç tan-t'ien'deki içsel enerjileri rafine etmek değil, sabitliği ve esnekliği dengelemekle ilgilidir. 

İçsel simyanın psikolojisiyle, beden ve zihnin birlikte geliştirilmesi orijinal doğanın geliştirmesi haline gelmektedir ve fiziksel sağlık ve uzun ömür dingin bir zihnin yan ürünleridir. Bu tür içsel simya, simya süreçlerinin hem fiziksel, hem de zihinsel olduğu Chang Po-tuan ve Wei Po-yang'in içsel simya anlayışından çok farklıdır. 

Bir yandan, Liu I-ming'in Taoculuk şekli Taocu içsel simyayı Konfüçyüsçü orijinal doğa, mütevazılık ve denge geliştirme fikirleriyle entegre ederken, Taocu içsel simya ve Budizm'in sentezinden değişik bir taoculuk şekli ortaya çıkmaktaydı. Bu Liu Hua- yang'nin Wu-Liu tarikatıydı.

Liu Hua- yang  (1736-1846?), Wu Chung-hsu'nun bir öğrencisinden uzun ömür sanatını öğrenmişti. Wu Chung-hsu önem verdiği Zen meditasyonu içsel simya teori ve pratiklerine işlemişti. Liu Hua- yang, Wu Chung-hsu'nun beden vezihni geliştirme yaklaşımını kabul ederek, en iyi Taocu içsel simya öğretileri olarak kabul ettiklerini Budizm ile entegre eden bir Taoculuk şeklini geliştirdi.  

Peking Park'ta Tai Chi, 1966

 Liu Hua-yang'in içsel simya sisteminde ölümsüzlük ve Budalığa erişmek aynı ruhsal deneyim için farklı sözcüklerdir. Orta yaşlarında Taoculuğu girişen bir Budist olarak Liu Hua-yang Taocu simya tek başına yaşamı geliştirebilir, ama orijinal zihin geliştiremez. Sadece Budizm orijinal zihin geliştirebilir, ama sağlık ve uzun ömrü geliştiremez. Dolayısıyla onun yaklaşımı, en yüksek ruhsal deneyim erişmek için hem Taocu içsel simyayı, hem de Zen ve Hua-yen Budist meditasyonundan faydalanmak üzerine kuruluydu.  

Liu Hua-yang'e göre herkes beden içinde Tao'nun enerjisi olan yaşamın özüne sahiptir. Arzular, negatif yaklaşımlar, duygusal bağımlılık bu enerjinin bedenden sızmasına neden olur, sonuçta sağlık ve ölümsüzlüğün kaybı olur. Eğer zihin dinginse ve arzu ve hırs engellenirse sızıntı durdurulur ve yaşam gücü bedende dolaşır. Sürekli geliştirmeyle, ölümsüzlüğün cevheri olan ruhsal cenin veya orijinal ruh içte büyüme kaydeder. Bu cenin orijinal zihnin bilinci ve bedeni besleyen enerjidir. Belirli bir kuluçka döneminden sonra, ruhsal cenin bedenden ayrılarak değişik varlık alemlerine seyahat edebilen bir ruh bedeni yaratır. Nihai olarak, ruh onu saran kabuktan bağımsız olacak kadar olgunlaşmaktadır. Kabuk ölünce, enerji şeklinde ruh evrenin enerjisiyle birleşmek üzere serbestleşmektedir.  

Ch'ing hanedan ve cumhuriyet devrinde (1911-1949) birçok tarikat geldi ve geçti. Bazı tarikatların az takipçileri vardı ve varlıkları kurucularının yaşamlarının ötesinde sürmediler. Ama bazılar sosyal kaos, savaşlar ve siyasi değişimlere rağmen halen günümüze dek varlıklarını sürdürdüler. 

İnsanın sorabileceği bir soru da: haneden öncesi Çin Şamanların kutup yıldızını önemsemeleri ve Tilak adında bir Hintli araştırmacının "Orion Yıldızı veya Vedalar'ın Kadimliği üzerinde Araştırmalar"  (1893) ("Orion, or Researches into the Antiquity of the Vedas") adlı eserinde ortaya attığı teori arasında herhangi bir bağlantı var mı? Burada yazar Hint kutsal kitapları Vedalarda gökyüzü sadece ekinoks presesyonu ile doğru hesaplanabileceğini göstermiştir, bu şekilde en eski Vedik dönemin M.Ö. 4500 yılında olduğunu sunucunu ortaya koyar, bu da İngiliz alimlerin öngördüğü tarihten çok öncedir. 

1897 yılında Tilak editörlük yaptığı gazetedeki (Kesari) İngiliz karşıtı yazılardan dolayı hapse atıldı. Ünlü oryantalist Maz Muller'in yardımıyla mahkumiyetini Vedaları inceleyerek geçirebilmiştir ve erken bir salıverilmeden sonra 1898 yılında bitirilen ama 1903 yılında basılan daha kapsamlı eserini "Vedalarda Arktik Yurt" ("The Arctic Home in the Vedas") yazmıştır.  

Tilak'a göre kadim Hint metinleri güneşin yılda bir kez doğup battığı bir "tanrılar diyarına" işaret etmektedir, bu da en azından yazarlarının Kuzey Kutbundaki astronomik şartları anladıklarını göstermektedir. 

Kronolojisi şöyledir: M.Ö. 10.000 - 8.000: son Buz Çağı tarafından esas Arktik yurdun yok edilmesi: buzul çaığı sonrası dönemin başı.                       

M.Ö. 8.000 - 5.000: Krita Yuga'nın Aditi Dönemi, göç dönemi. Orion öncesi dönemi ile biten Kuzey Avrupa ve Asya'ya göç, İlkbahar noktası (vernal ekinoks) Purnavasu'dadır (İkizler burcu). 

M.Ö. 5.000 - 3.000: Orion Dönemi, ilkbahar ekinoksu Orion takım yıldızındadır. 

Vedik İlahileri bestelendi. İlk takvim reformu ve kurban sistemi. (Kuzey Çin'deki ilk yerleşmelerle aynı zaman) M.Ö. 3.000 - 1.400: Krittika Dönemi, ilkbahar ekinoksu (Boğa'da). Taittiriya Sambita ve Brahmanas dönemi. Arktik yurt geleneği unutulmaya ve yanlış anlaşılmaya başlar. İlahilerin kalitesi düşer. M.S. 1.400 - 500: Budist öncesi dönem. Sutralar ve felsefi dönem.   

Tilak, geleneksel olarak ruhun seçebileceği iki yol Devayana ve Pritriyana'nın özgün bir yorumunu sundu. Ona göre en eski Vedik yılının kutuptaki şartlara uyduğu için sadece iki kısımları vardı, onlara bu isimöler verilmişti ve Tanrıların Günü ve Gecesi ile eşleştirilmişlerdi.  

Tilak'in teorisi Batı'ya pek etkilememişse de, (ama yakın tarihte Graham Hancock ve Paul Duval gibi popüler yazarlar ile Batıda yeniden ortaya çıktı, son yazar Orion yıldızının Mısır İnisiyasyon sisteminde ve Gize düzlükte piramidin konumunda oynadığı rolü göstermiştir) Hindistan'da epey yankı yapmıştır. H.S. Spencer 1965 yılında Tilak'ın çalışmalarının gelişmesi olan "Ari Tutulma Devinimi" ("The Aryan Ecliptic Cycle") yazdığında, Sri Ramaswami Aiyer, o zamanki Hindistan Başbakanı Sri S. Radhakrishnan, Adyar'daki Teosofik Cemiyeti ve Pondicherry'deki Sri Aurobindo Aşramı tarafından destek gördü. Spencer, Tilak'in ötesinde spekülasyonlar yapmakta ve Kuzeyden gelen Arilerin adım adım yurtlarına gelişlerini ve yol ayrımlarını açıklamakta. Örneğin Perslerin (İranlıların) esas Hint göç dalgasından ayrılışları. Onun metodu Tilak'ın yaklaşımını Vedik yazıtlarına değil, Zerdüst yazıtlarına uygulamak. Bunlarla güneşin presesyon devinimindeki yerlerini çıkarmaktadır.        

Şamanism ve yıldızlara seyahat unsurları dördüncü asırda Shang-ch'ing Taoculuk sistemine işlendi ve Taocu geleneğinde önemli eserleri etkiledi.  

Birçok içsel-simya tarikatı uygulamalarına ritüeller bulundurdular. Taocuların tanıdıkları beş tür Taocu tarikat vardır. Her bir tarikat kökenlerini belirli bir dağ veya manastıra dayandırırlar. Her bir tarikata Taocunun çağırabileceği ruhsal varlık sayısına ve yapabileceği meditasyon türüne göre dokuz yükselme derecesi vardır.  

. Yu-cing tarikatı. Yaşam ve meditasyon ritüellerini Sarı Saray Doktrinine dayandıran Mao Shan Taocular.

. Tien-shu tarikatı. Bekaret ve vejetaryenlık içeren disiplinli bir yaşam tarzı uygulayan Budist keşişler olarak yaşayan Ch´uan-chen ve Lung-men Taocular. Bu tarikat Sung hanedanında kurulmuştu. 

. Yeşim Taşı Mükemmelliği (Yu-fu) Taocuları Kinggsi'de Lung-hu Shan'dan kökenlidir. Bu tarikata içinde, ayrıca kabul Edilmiş Bir (Cheng-i) Semavi Üstatlar tarikatı olarak bilinen Taiwan'lı Kara-baş Taocular vardır. Onlar Han hanedanın sonundaki Semavi Üstat tarikatı hareketinden geldiklerini iddia ederler. Onların özel ayrıcılıkları kabul edilmiş atanma alan Taocuların derece ve tertiplerini belirleyen ruh varlık isimleri ve çağrılarının listesi "Üç Beş Meng-wai Siciller"ine sahip olmalarıdır.   

. Ruh Bulutu (Shen-hsiao) Taocu tarikatı yukarıdaki gruba dahil olmayan ve Kiangsi'de Lu Shan'den gelen bir tür "heteredoks" (kuraldışı) ritüel uygulayan tüm tarikat ve Taocu türlerini kapsamına alır. Lu Shan, medyomik faaliyetlerin yaygın olduğu hem Budist, hem de Taocu manastırların bulunduğu eklektik bir manastır merkezidir.  Shen-hsiao ismi Sung döneminden gelmektedir. Bu Taocular toplu olarak Taiwanlılar tarafından "Kızıl-baş" olarak bilinir. Shen-hsiao Taocular diğer tarikatların el kitaplarını satın alarak ve bir üstattan ders alarak kendi tarikatlarında ki derece ve tertiplerde yükselebilirler.  

Ayrıca Semavi Dönüm Noktası Tarikatı olarak da bilinen, Hua Shan Ch'ing wei veya Yıldırım Maji Tarikatı da vardır. Yıldırım maji ritüelinde insanlara şifa vermek üzere enerji dalağa yönlendirilir ve orada depolanır. Ritüelde Ursa Major(Büyükayı) takım yıldızının yedi yıldızı on iki trigramın içine yerleştirilir.  

Yılıdırm Maji'nin öğrettiği sır, kadim kehanet sistemi Yueh-chien'den kaynaklanan Hayat Kapısı veya trigram'larda Ken'in konumunun değiştiğidir. Aysal takvimin her ayı, günü ve saati için değişiktir. Onun konumunu bilmeden uygun şekilde şeytan çıkarma (ekzorsizm), kutsama hatta meditasyon dahi mümkün değildir.  Hayat Kapısı Kutup Yıldızının takım yıldızı Ursa major'un ucunun işaret ettiği konumdur. Taocular, içsel simya meditasyonuyla sızma olabilecek kapıyı sıkı bir şekilde kapalı tutmak isterler, böylece yaşam nefesi, ruh ve dirilik özünü mikrokozmosta tutmaya çalışırlar. 

Avrupa'da  gnostik okullardan gelen Ortaçağı ve Rönesans simya akımlardan geçen mevcut çok eski kökenli ritüeller daha sonra özellikle on yedinci asırda kurulan Alman okült örgütlerde tekrar ortaya çıkmaktadır. Bu da bizi tekrar Cagliostro ve "Mısır" Mason ritleri konusunda geri götürmektedir. Hatta günümüzde, İtalya, Fransa, Belçika veya Güney Amerika'da gelişen "Mısırlı" veya Memphis veya Misramim (veya Memphis/Misraim) "intizamlı" (kabul edilmiş) veya "intizamsız" sırf erkeklere açık, sırf kadınlara açık veya karışık en az on rakip masonik rit mevcuttur. Bunlar çeşitli başka ezoterik akımları içermektedir, örneğin Rudolf Steiner'in Antroposofisi (özellikle Hamburg'de bulunan Alman "Mısırlı" locası,  zu den drein Rosen an der Elbe), ve Helena Petrovna Blavatsky'nin Teosofik Cemiyeti. Teosofik Cemiyetinin doruk noktasında Charles Webster Leadbeater (1874-1934) Cemiyetin bünyesine azami gizlilik içeren bir "Mısır" riti soktu. Almanya'daki Teosofik cemiyetinin ilk sekreteri, Işığın Hermetik Kardeşliği (Hermetik Brotherhood of Light) hakkında yazdığım "Gizli El" yazımının sonunda ifade edilen fikir katıldı ve sonradan Teosofik Ccemiyete gelişerek artan Budist etkiden uzaklaşarak Batı Ezoterik Geleneği tarafına geçti.

Steiner'in yazılı kaynaklardan veya kendi vizyonları ve durugörü becerilerden ne kadar bilgi eklediği açık değildir, ancak konuşmalarında hakim kanal, du-mei meridyan ve kavramsal kanal, ren-mei meridyanden ("vorder ve hinter grad") söz ediyor ve ayrıca daha dramatik "Ahriman" ve Lucifer" güçleri hakkında daha dramatik betimleri, ying ve yang ve ortadaki "Kristos gücü Tao özelliklerine uymaktadır.  Ahriman'ın insanı önden, Lucifer arkadan, Ahriman sağdan, Lucifer yukarıdan, Ahriman'ın alttan insanı çevrelediğini yazar ve böylece insanın düşünceleri bölünmüştür. Göğüs, beden ortası ve irade ile ilgisi; konsantrasyon sindirim siteminde ve bacaklarda oluşu açıkça içsel simya geleneğin unsurlarına uymaktadır, zira Taocu öğretilerinde ying ve yang enerjilerin birleşmesi bedenin ön ve arkası, sağ ve solu, alt ve üstü ayıran bütün blokları eritmektedir. Bedendeki bloklar eritildiğinde, yın ve yang enerjileri üç kazanda bir araya gelirler.           



-------------
Ya Rahman, Ya Rahim, Ya ALLAH


Mesajı Yazan: Takyon_7
Mesaj Tarihi: 19-Haziran-2007 Saat 20:31

Simya İnisiyasyonunun Üç Mücevheri

yazan http://www.alchemylab.com/AJ2-5.htm#Lynn%20Osburn" rel="no follow - Lynn, one of ONE  

Tercüme eden Kemal Menemencioğlu Copyright hermetics.org © 2003

Rüzgar%20onu%20karnında%20taşımıştır.%20Michael%20Maier,%20Scrutinium%20Chymicum,%20%20Frankfurt%20,%201687.

 Bölüm 1: Dönüşüm Güçleri

Simya laboratuarı nedir? Simyasal ruhsal gelişme nedir? Bunun cevabı, simya laboratuarı simyasal enerji ortaya çıkaran herhangi bir sistem olabilir.

Simyasal ruhsal gelişme yararlı enerjinin tüketimine dayanır. Taocu simyagerler yararlı enerji konusunda en iyi bilgileri sunmuşlardır. Simyasal manna1 paradoks olarak üç şekilde gelir. Üç şekli farklı olmasına karşın aslında hepsi birdir ve biri olmadan öbürünü elde edemezsiniz. 

Taocu simyagerler bu üç güce çi, çing ve şen derler. Çi'ye biz sürdürme gücü deyeceğiz. Çing'e yaratma gücü diyeceğiz. Şen'e tezahürat2 gücü diyeceğiz. Çi enerjisi dönüştürülür; Çing gücü yüceltilir3; Şen gücü damıtılır4. (1898 doğumlu) Taocu simyager Lu K’uan Yu, "Taocu Yoga, Simya ve Ölümsüzlük" adlı eserinde şöyle yazar: "Esas gücü yenilemek için üç kıymetli elementi yüceltirsiniz, bunlar yaratıcı güç [çing], dirilik nefesi [çi] ve ruhtur [şeng]. Bu üç element birleştiği zaman temel kurulmuş olur; ölümsüzlük sadece o zaman gerçekleşir."

Çi enerjisi kavramı Batılılarca çing veya şen'a kıyasla daha iyi bilinmektedir. Tai Çi ve savunma sanatları uygulayıcının bedeninde çi enerjisinin dolaşımını artıran fiziksel alıştırmalara dayanmaktadır. Her canlı varlığını sürdürebilmek için çi gücü dolaştırmaktadır. İnsanlar bilinçli olmadan bedenlerine hava soluyarak otomatik olarak çi dolaştırırlar. Lu K’uan Yu Mikrokozmik Dışsal Simyasal Etken5 toplama konusunda şöyle yazmıştır: "İnsan bedeni köksüz bir ağaç gibidir ve kök ve dal için sadece solunuma dayanmaktadır. ... dışsal simyasal etken taze havayı solup vermekle sağlanır... böylece temel kurulur (çu çi)."       

Ruhsal güç geliştirmek için çi dolaşımının bilincinde olmanız gerekir. Çi'nin dolaşımının bilincinde olduğunuz zaman sübtil bedeninizin6 farkında olursunuz. Çing'i yücelterek veya Şen'i damıtarak sübTaocu%20Simya,%20basit%20Mikrokozmik%20Yörüngenin%20Çi%20dolaşımı%20başlatması,%20Lu%20K’uan%20Yunın%20Taoist%20Simya%20Yogası%20ve%20Ölümsüzlük%20adlı%20eserindentil bedeninizin farkında olabilirsiniz. Herkes bu şeyleri bilinçsiz ve otomatik olarak yapmaktadır, ama yüceltmeler ve damıtmaların bilincinde olmalısınız. Bunu yapmak dolaşan çi'nin bilincinde olmaktan daha zordur. Dolayısıyla, çi dolaşımı ilk simyasal mücevheridir7. Aslında birçok kişi çeşitli ezoterik okullarda öğretilen uygulamalarla çi'yi bilinçli bir şekilde dolaştırmayı öğreniyorlar. Batıda bazı Gül Haç cemiyetleri ve doğuda bazı Hint okulları bilinçli olarak çi dolaştıran metotlarla solunum alıştırmaları öğretmişlerdir. Simyada çi'nin dolaşımına içsel dolaşım denilir.     

İçsel dolaşım olarak söz ettiğim şey, insan organizmasındaki fiziksel sisteme karşılıklı ve birlikte varolan hareket sistemidir. Biyoloji ve tıp tarafından incelenen kan dolaşım, solunum, sinir sistemi ve diğer biyolojik sistemleri gibi sistemler vardır. Bu biyofizik sistemlerin ağları içinde üretilen psişik8 oluşumlar, sosyal ve davranış bilimleri tarafından incelenen davranışları üretirler. Karmaşık psişik sistemler olumlu veya olumsuz yönde organizmayı yönlendiren algılama ve duygulara neden olurlar.

Simyasal olarak beşeri organizmada biyofiziksel ve psişik sistemlerinin varolmaları için gerekli ince bir karşılığı vardır. Bu ince/sübtil karşılık içsel dolaşımdır ve bu aynı psişik sisteminin biyofiziksel sisteminin ürettiği bir oluşum olduğu gibi mecazidir.          

Hermes'in Zümrüt Tableti simyasal inisiyasyonun9 esas temelini (prima materia10) belirler. Bu mücevher içinde içsel dolaşımı inisiye edecek süreç gömülü bulunmaktadır.  İçsel dolaşım Taocu simyagerler tarafından ayrıntılı olarak anlatılmaktadır, Hint simyagerleri de bu konuyu daha az ayrıntılı olarak aktarmıştır. Gül Haçlılar da içsel dolaşımı harekete geçirmek üzere solunan havadaki oksijen molekülden çi'yı ayırmayı öğretmişlerdir (Gül Haçlılar hiç bir zaman ona çi dememişlerdir) . 

Ben yirmi yıldır içsel dolaşımı uygulamaktayım. O yürümek veya koşmak kadar zararsız ve normal bir şeydir. Hatta içsel dolaşımı uygulamak uygulayıcının mikrokozmosunu sarsan her türlü enerji dengesizlikleri dengeleri. 

Zümrüt Tablet, çi ile içsel dolaşımı veya Dışsal Mikrokozmik Birleşimi11 harekete geçirebilen nefes alıştırmaları içeren şimdiye dek bulunan en eski Batı kaynaklı eserdir. Zümrüt mücevher bir ezoterik nefes alıştırmasından çok daha fazla şey sunmaktadır. İçsel dolaşımın enerjisi uygulayıcının içinde genişledikçe genişleyen bir olağanüstü haritadır.   

Zümrüt Tablet:

Hiç yalan olmadan doğrudur, kesindir ve çok gerçektir.

Aşağıda olan yukarıda olan gibidir, yukarıda olan da aşağıda olan gibidir, ve birlikte tek bir şeyin mucizesini gerçekleştirirler.

Ve bütün her şey bir olandan geldiğinden, bir olanın düşüncesinden gelmiştir. Böylece her şey bu tek olandan uyum sağlayarak çıktı.

Güneş onun babasıdır, Ay annesidir. Rüzgar onu karnında taşımıştır, Toprak beslemiştir.

Dünyanın bütün gücünün babası budur. Onun gücü eğer toprağa dönerse her şeye yeter.

Toprağı ateşten ayıracaksın, sübtil olanı kalın olandan; bu büyük bir maharetle olmalı.

Topraktan gökyüzüne çıkacak ve yeniden toprağa inecek , ve yukarıda ve aşağıda olanın gücünü alacak. Bununla bütün dünyanın zaferi senin olacak; bunun için bütün karanlık senden uzaklaşacak.

Bu bütün kuvvetlerin en kuvvetlisi; çünkü her sübtil şeyi yenecek, her katı şeyin içine girecek.

Dünya da böyle yaratıldı.

Hayranlık verici biçimler bundan çıktı , bunların ortamı buradadır.

Bu yüzden bana Üç Kere Büyük Hermes denir, çünkü bütün dünyanın felsefesinin üç bölümü de bana aittir. Güneş’in yaptıkları hakkındaki söylediklerim böylece bitiyor ve tamamlanıyor.

(Not: Erhan Altunay'ın tercümesi bakınız http://www.hermetics.org/Zümrüt%20Tablet.html" rel="no follow - Zümrüt Tablet )

İlk paragraf evrenin Birleştirici Prensibini anlatmaktadır. Birin ontolojisi12  ruhsal yolcuyu olağanüstülük yoluna odaklamak için sırlanmıştır. Dördüncü, beşinci ve altıncı paragraf O'nunu nerede olduğunu, O nasıl harekete geçirilir ve dolaştırıldığı zaman hangi güçlü dönüşümü açığa çıkaracağını anlatmaktadır.  

"Güneş onun babasıdır, Ay annesidir" olarak anlatılan şey O'nun kozmik zıtların esrarengiz birleşmesinden (mysterium conjunctionis) doğmasıdır.  "Rüzgar onu karnında taşımıştır" olarak anlatılan şey O'nun havada olmasıdır. "Toprağı ateşten ayıracaksın, sübtil olanı kalın olandan;bu büyük bir maharetle olmalı"  olarak anlatılan şey O'nun ince özünün kaba havadan ayrılması gerektiğidir. Bu nazikçe ve büyük bir dikkatle yapılır ve fazla bir gücün gerekmediği belirtilmiştir — sadece büyük bir dikkat. 

Havadan ayrışıldığı zaman doğal olarak solunumun alıp verilmesiyle birlikte inip çıkar. Bir dönüşüm Taocu simyagerlerin  "mikrokozmik devre" dedikleri bir devinim tamamlar. İçsel dönüşümde çevirmekle sınırlamaları aşacak güç üretir. Uygulayıcı içsel dönüşümü uygulayıp alındaki Yüzme Noktası13 harekete geçirildiğinde algılamanın çapı genişlemektedir. İçsel dönüşümü başlatmak için ilk önce yalnız olabileceğiniz sessiz ve sakin bir yer seçiniz. Rahat bir şekilde oturunuz. İçsel gürültüyü dindiriniz. Bildiğiniz herhangi bir meditasyon yöntemi kullanınız veya birkaç dakika sessiz oturunuz.   

"It"%20Taocu%20bir%20Simyagerin%20karnında,%20Lu%20K’uan%20Yunun%20Taocu%20Simya%20Yogası%20ve%20Ölümsüzlük%20eserinden.Nefes almak: Dilinizin ucunu yumuşakça üst damağınıza deyiniz. Nazikçe burnunuzdan uzun bir nefes alınız. Aldığınız havadan ince bir gücün ayrıldığını "imgeleyiniz." Ciğerleriniz doluncaya dek soluyunuz. Kaba hava boynunuzdan aşağı hareket eder; ona dikkatinizi vermeyiniz. Bunun yerine burnun üzerinde suptil/ince bir gücün enerjileştiği imajı üzerinde odaklayınız. Nefes alındıkça onun alından başlayarak başın üzerinden dönerek arkadan omuriliğinden indiğini "imgeleyiniz." Dili üst damağınıza basmak havadan bir "ayrışma" yapma hissini, bir nevi fiziksel şalter anlayışı verir. Bazı insanlar bu süreci başlatmak için bir nevi dua veya inkantasyon14 zikretmeye ihtiyacı vardır. Erken evrelerde böylece ayrıştırılan öz çok naziktir ve üzerine fazla odaklanırsanız, konsantre olursanız dikkatinizden kaçmasına neden olursunuz. Böyle durumlarda nefes alırken invokasyon15 üzerinde odaklanmak sorunu çözer. Benim yıllardır nefes alma sürecini dindirmek için kullandığım dua/inkantasyon şöyledir: kendinize yavaşça şöyle söyleyiniz, "Havaya inen ruh, hayat ateşi yakınız; hayal gücünü, ilhamı ve diriliği enerjilendir." Basit ama inisiyeye tam uymaktadır.

Nefes vermek: Dili ağzın altına ön dişlerin hemen altına getiriniz. Ağzınızdan uzun ve yavaş bir soluk veriniz. Öz enerjinin cinsel bölgeden yukarıya iç organlardan16 göğsünüzün ortasına yükseldiğini hayal ediniz. Boğazda enerji dilin altından çatallaşıp beynin yarım kürelerini yükselir. Nefesiniz boşalıncaya dek tamamen veriniz, ama bunu yaparken rahatsız olacak şekilde yapmayınız. Burada yine bir dua/niyet beyanı (inkantasyon) dolaşıma odaklanmak için yardımcı olabilir: "Topraktan yüksel beden, hayat suyunu pekiştir; güç, karalılık ve irade gücü ve sağlık oluştur."

Bu uygulamayı istediğiniz kadar sürdürünüz, ancak ilk evrelerde etkin bir dolaşım elde etmek için yirmi dakika yeterlidir. İnen ruh serin ve kurudur; yükselen beden ılık ve nemlidir. Nefes aldıktan sonra cinsel bölgede nazikçe nabız attığını hissedebilirsiniz. Nefes verdikten sonra beyin bölgesinde ışınlayan hoş bir bulut hissedilebilir. Hayal gücünüzde canlandırınız (uçucu kükürt). Onunla oynayınız.

Başlangıçta içsel dolaşım basit bir devredir. Biraz aşina olduktan sonra, dönüşün ters yöne çevrilebileceğini fark edebilirsiniz. Hatta, içsel devrenin çing veya İçsel Mikrokozmik birleşimi yüceltmek için kullanılabilir. Böylece mikrokozmik devreyi güçlendiren başka mekanizmaları açığa çıkaran daha çok psişik ve ruhsal dönüşüm harekete geçer. Bundan sonra gelen iki simyasal inisiyasyon mücevheri aşağıda açıklanacaktır.   




-------------
Ya Rahman, Ya Rahim, Ya ALLAH


Mesajı Yazan: Takyon_7
Mesaj Tarihi: 19-Haziran-2007 Saat 20:36

Bölüm 2: İkinci Simyasal Mücevher Çing'in Yüceltilmesi

 

Kral%20ve%20Kraliçenin%20Mysterium%20Conjuctionis%20%28Esrarengiz%20Birleşimi%29%20Rosarium%20philosophorum,%20Arnold%20of%20Villanova,%2016.%20asır,%20%28kaynak:%20Simya:%20Gizli%20Sanat%20-%20Alchemy%20the%20Secret%20Art%20yazan%20Stanislas%20Klossowski%20De%20Rola%29.Çing'in yüceltilmesi ikinci simyasal mücevherdir. Çing, içsel dolaşım ile yüceltildiği zaman, suptil bedeninizin farkında olabilirsiniz. Çi içsel dolaşım ile döner. Çing mikrokozmik devreden dolaşıp uyku halinde olan suptil bedeni harekete geçirebilir. Suptil beden kaba (fiziksel) bedenin karşılığıdır. Çing'in ters akımı ile canlandırılan suptil beden gelişmeye başlar. Eski Taocu üstatlar buna ölümsüz ceninin gelişmesi derlerdi.

Çing fiziksel bedeniniz tarafından doğal olarak üretilir. Bu doğal ürün cinsel enerjidir. Çing yaratıcı güçtür. Cinsel enerji olarak, o bilinçdışı olarak üretilir ve biyolojik içgüdü tarafından güdülenir, büyük Ana Boşluk Kaos tarafından damlatılır. Bu mikrokozmik birleşimin üretiminde fiziksel araç erkek ve kadınların cinsel organ sistemidir.  Bu karşılıklı güçler, cinsel birleşme yoluyla karışıp bir araya geldiği zaman yeni bir hayat yaratılabilir. Yaratılan kaba (fiziksel) cenin yeni bir insana dönüşebilir, yeter ki cenindeki elektromanyetik ve biyokimyasal madde yapısında gelişmeyi sağlayacak kadar şen bulunsun.  

Fiziksel yaşam, erkeklerden aktarılan meni ve kadınlarda bulunan yumurtanın birleşimi ile yaratılır. Bu bilinçdışı cinsel birleşme yeni bir insan yaratır.  Bir erkek cinsel birleşme sırasında orgazm enerjisini yukarıya çekerek meninin boşalmasını önlediği zaman suptil beden ortaya çıkabilir. Suptil beden bu şekilde çing gücüyle dirilir. Orada yavaşça pekişen ölümsüz cenin doğar. İçinde his ve algılayış oluşabilmekte.  

Taocu simya klasiği Altın Çiçeğin Sırrı17 süreci ayrıntılı olarak vermektedir, ancak esas hususu, Prima materia — cinselliği — açıkça vermemektedir. Klasik batı kökenli simya eserleri cinsellik konusunda hiç bir zaman açıkça söz etmiyorlar. Bunun yerine sembolik cinsellik kapalı simya kapları ve aletleri içinde yapılan süreçlere ilintileştirilmektedir. Çoğu kez bir kral ve bir kraliçe, kapalı bir simyasal şişesi içinde su üstünde sevişirken gösterilir. Avrupalı üstatlar bu sürece mysterium conjuctionis — esrarengiz birleşme derlerdi.    

Kral ve Kraliçenin evliliği simyasal bir şişe içinde gerçekleşen diriltme sürecinin bir alegorisi olarak görülmektedir. Birçok iffetli Hıristiyan ortaçağı simyageri orgazm enerjisini yüceltmenin olasılığını keşfetmek konusunda dahi dini ön yargılardan dolayı kısıtlanmaktaydı.  

Lu K’uan Yu'nın Simya ve Ölümsüzlük kitabını okuduğum zaman cinsel enerjinin yüceltilmesi fikrine ilk kez tanışmıştım. Bu öğretmeninin on dokuzuncu asır eserinin tercümesiydi. Bu kitabı ilk okuduğum zaman gençtim ve orgazm boşalmasını ortadan kaldıran fikri reddettim. Bu benim o zamanki cinsel dürtülerine ters düşmekteydi. Hatta cinsellik ve şehevi duygular eserde kötü ve şer olarak tanımlanmaktaydı. Yıllar sonra öğrendim ki cinselliğe karşı olumsuz düşünceler başta Budizm, sonra da Hıristiyanlığın etkisine dayanmaktaydı. Simyasal amaçlarla cinsel enerjinin yüceltilmesi kavramını Tayland'dan gelen modern bir Taocu simya üstadı Mantak Chia'nın eserlerini okuyuncaya dek tamamen unutmuştum. O zamana dek yirmi yıldır kendimi Simya etütlerine vermiştim. On yıldır çi enerjisini dönüştürmekteydim, ama yazmış olduğu Erkekler İçin Taocu Sevişme Sırları18 eserini ilk okuduğum zaman şüphelerim yineden ortaya çıktı.   

Kontrol%20Kanalları%20%28tu%20mo%29:%20ABCDEF,%20İşlev%20%28jen%20mo%29:%20GHIJKL,%20ve%20İtme%20%28ch’ung%20mo%29:%20MNOA.%20A:%20ölümlü%20kapı%20%28sheng%20szu%20ch’iao%29.%20P:%20beyin%20merkezi%20%28tsu%20ch’iao%29;%20Lu%20K’uan%20Yunun%20Taocu%20Simya%20Yogası%20ve%20Ölümüsüzlük%20eserinden.Ancak, Gül Haç nefes alıştırmaları ve Taocu Yoga Simya ve Ölümsüzlük kitabında verilen dönüştürme yöntemleri birleştirerek çi enerjiniz dolaştırmayı öğrenmiştim. Artık genç değildim ve orta yaşa doğru merdiveni dayamıştım. Seks güdülerim biraz dinmişti ve Mantak Chia ortaya koyduğu cinsel enerjiyi yüceltme fikrini reddetmeyecek kadar Tao'ya karşı saygım artmıştı. Cinsel enerjiyi yönlendirmek üzere aynı Taocu mikrokozmik devreyi kullanmaktaydı. Kitabı etüt ettim ve alıştırmaları uyguladım. Baktım ki çing enerjisini yüceltmek benim için o kadar zor değildi çünkü o zamana dek içsel dolaşımı çalıştırmaya iyice aşina olmuştum.

Çing'i yüceltmek tehlikeli olabilir. Çing, çi'den çok daha yoğundur. O omuriliğinden yukarı hareket eder ve beyincik iliğine19 sübtil bedenin temel toplayıcı20 özelliklerini aşılar. Oradan içe doğru, ışık toplayan organ beyin epifizine21 erişir, anın ortasında Yüzen Nokta açıldıkça nabız atışları hissedilir. Eğer şarj sübtil toplayıcıda tutulursa, Sylvian beyin yarıklarına22 (Taocu simyagerler tarafından Yüce Mutlak ve Madde Ötesi Ruh denilir) doyuran ön şen kanalları ve portallarına yüklenirler. Şen kanallarında çing bulunması yakınlığından dolayı optik sinirlerde aşırı güç yüklenmesine neden olabilir. Bu güç yüklenmesi ince damarı kızarmasına neden olabilir. Şen kanallerinde çing birikiminin tehlikelerinden sakınmak için, çing yüceltildikten sonra çi dolaşımı sağlanmalıdır. Sübtil bedende aşırı çing, dolaşımla yaşam destekleyen çi gücüne dönüştürülür.     Erkeklerde%20Yang%20enerji%20sistemi.

Devam etmeden önce Mantak Chia'nın kitaplarını okumanızı önemle öneririm. Ching'i yüceltmek çi'yi dolaştırmak gibi zararsız değildir. Eğer Mantak Chia'nın önerdiği geleneksel yöntemleri izlersiniz, çing'i yüceltmek nispeten güvenlidir. Ama çing gücün simyası geleneksel yöntemlerin dışına taşımaktadır. Eğer çing'i yüceltip sübtil bedenini uyandırarak, ölümsüz cenininizi yaratmaya başarırsanız, cinsel gücün çileli bilmecesinin bilincinde olursunuz.   

Çing'i yüceltmek için cinsel enerjiyi toplayıp yoğunlaştırmak gerekir. Bunu cinselliği orgazma yakın bir noktaya tahrik ederek yaparsınız. Orgazma ne kadar yaklaşırsanız o denli fazla çing vardır. O enerji kasıklarda birikir ve yukarıya çekilmelidir. Bunu başarmak için içsel dolaşımla sıcak cinsel enerjiyi omuriliğinden yukarıya çekerken derin bir nefes alınır. Bunun yönü çi enerjinin dolaşımına göre ters yöndedir.   

Gücün orgazm enerjisine akmasını önlemek için enerjiyi yukarıya çekerken kıç ve yumrukları sıkmak gerekiyor. Enerji önceden bağırsaklara yakın bir boşluğa akar. Onu orada muhafaza ediniz, tekrar bir şarj biriktirip aynı şekilde orada muhafaza ediniz.  Birkaç çekmeyle muhafaza edilen birikmiş şarjlarla orgazm enerjisini taşıyan cinsel sıvılar aşırı şarj olur.  Böylece aşırı şarj olunca kaçarlar; bilgeler tohumunuzu dökmeyin derler. 

Çing'in süper şarj olmasıyla cinsel biriktirmeyi durdurunuz ve her nefes alışla çing'i omuriliğinden yukarıya çekmeye odaklayınız. Onun kafatasınızın tabanında yoğunlaştığını hissedDişi%20Yin%20enerji%20sistemi.eceksiniz. Her bir nefes alışla kafatasınızın tabanında birikecektir ve sonunda temel toplayıcı çing gücüyle tamamen doymuş olacaktır. Sonra güç beyninizin merkezine sıçrayacaktır ve alnınızın ortasında bir his uyandıracaktır. Bu üzme Noktası Noktası Kılavuzunun23 açılışıdır. Eğer toplayıcıyı şarjlı tutmaya yetecek kadar çing halen yükseliyorsa, biriken yoğunluk sağa ve sola yayılıp kulakların üzerindeki Sylvian yarıkları doyuracaktır. Bu şen jeneratörlerinin yan ventriküllerde24 şarj olmakta olduğunu gösterir. Eğer çing enerjisi halen yükseliyorsa, yoğunluk başınızın üstündeki tepe (taç) noktasına çekilebilir. Eğer bu açılırsa BİR'i bilirsiniz ve İon (sonsuzlukta kişileşme) olursunuz.  

Bu süreç yandaki resimlerde gösterilmiştir. İlk başta: (Mantak, Chia'nın "Taocu Sevişme Sırları, Ereğin Cinsel Gücünü Geliştirme Yöntemleri"nden - Türkçesi: Dharma Yayınları), Çing bir erkekte esas kanalda yükselerek beyni doldurur. İkinci olarak: Çing enerjisi bir kadında tam bir devrede döner. (Kadınlar için Taocu Sevişme Sırları, yazan Mantak & Maneewan Chia, - Türkçesi: Dharma Yayınları).

Üsteki nokta kolay açılmamaktadır ve sizde damıtacak bir şen yoksa açmamak daha doğru olur. Eğer güç taca, başın tepesine yükselirse, onu orada bırakmayınız. Onu mide ve kalın bağırsaklar arasında aşağı döndürünüz. Bunu içsel devinim uygulayarak yapınız. O çi'de yatışır ve dengelenir.

Ölümsüz%20Sübtil%20Bedeninin%20Mikrokozmostan%20çıkışı,%20Lu%20K’uan%20Yunun%20Taocu%20Simya%20Yogası%20ve%20Ölümüsüzlük%20eserindenÇing'i yüceltmeye iyicene aşina olduktan sonra, bu sürecin Zümrüt Tableti daha da aydınlattığını fark ettim: 

Dünyanın bütün gücünün babası budur. Onun gücü eğer toprağa dönerse her şeye yeter.

Toprağı ateşten ayıracaksın, sübtil olanı kalın olandan; bu büyük bir maharetle olmalı.

Topraktan gökyüzüne çıkacak ve yeniden toprağa inecek, ve yukarıda ve aşağıda olanın gücünü alacak. Bununla bütün dünyanın zaferi senin olacak; bunun için bütün karanlık senden uzaklaşacak.

Bu bütün kuvvetlerin en kuvvetlisi ; çünkü her sübtil şeyi yenecek, her katı şeyin içine girecek.

Dünya da böyle yaratıldı.

Hayranlık verici biçimler bundan çıktı, bunların ortamı buradadır.

Çing gözlerin arasında ve arkasında olan esas Ruh boşluğuna yükseldiği zaman iç görü ve sezgi gelişir; insan tüm mükemmelliğin özünü algılayabilir ve hissedebilir - BİRLİĞİN gizemi.

Cinsel enerji oldukça güçlüdür. Ortaya çıkıp yaratmak ister. Onun içinizde çevirdiğiniz zaman-toprağınıza Onun gücü hakim olur. Bu demek oluyor ki içe dönüştürülmüş çing sübtil bedeni güç ve enerjiyle doldurur, böylece onu diriltir. 

İlk başta, (sübtil) cinsel yüceltilmiş enerji (kaba) fiziksel cinsel salgı sistemlerinden ayrıSylvian%20yarıklar%20%28Sylvian%20Fissures%29%20aşağıda%20başlar%20ve%20sonra%20beynin%20yan%20ventrikülün%20%28Lateral%20Ventricle%29%20ön%20uzantısının%20%28Anterior%20Horn%29%20altını%20izler.ştırılmalıdır. Bu büyük dikkatle, konsantrasyonla yapılır (maharetle) ve güç kullanma gerekli değildir -- sadece irade gücü. Cinsel enerji kasıklardan (toprak) yükseltilip baştaki Ruh boşluğuna getirilir (gökyüzü). O sübtil bedeni enerjilendirir ve yüksek güçleri alır (iç görü, sezgi, mantık, irdeleme, ince konsantrasyon, derin imgeleme).

Yüksek olanı güçlendirdikten sonra, aşağıdaki bölgeye, kasıkların üstünde ve böbreklerin alındaki esas dirilik boşluğuna iner. Orada alt bölgeyi güçlendirir (duyular, rafine irade gücü ve hisler). Bu şekilde güçlendirilmiş olarak sübtil beden içinde dünyanın ihtişamına sahip olursunuz. Sübtil bedenindeki evriminizden dolayı, üst ve alt gelişmeden dolayı, güçlerin en büyüne sahip olursunuz: Şeylerin esasını bilmek.

 


 

Bölüm 3: Şen'in Damıtılması, Üçüncü Simya Mücevheri

 Ventriküller:%20Beyindeki%20Simya%20Damıtma%20Odaları.

Şen varlığın tezahürat gücüdür. Şen damıtıldığı zaman bir şeyler tezahür eder. Şen sübtil bedende damıtıldığı zaman olağandışı (tansandental25) evrim gerçekleşebilir. İnsan doğal olarak şen'i damıtır. Sağdaki resimde beyinde simyasal damıtmanın oluştuğu ventriküller  (beyin boşlukları) gösterilmektedir. Beyin-omuriliği26 sisteminin mekanizmaları damıtmada kullanılan fırın ve imbik / toplama kabına benzemektedir. Bu benzetmede damıtma kabı beyindir. İnsanda doğal olarak şen'in üretimi zihin gücüdür. Şen'i zihin olarak düşünme, çünkü şen zihnin ötesindedir. Zihin şen'in tezahürüdür.   

Büyük dinler ve felsefeler çarpıklıktan uzak bir şekilde kozmik menşeinin insan bilgisini aşan ilhamını yansıtan durgun bir havuzun örneğini vererek zihnin sakinleştirilmesini önerirler. Durgun havuz yansıtma hali pasif şen'dir. İnsan pasif şen'in tezahürünü—durgun zihne ilham verici fikirlerin yansıması aldığı zaman ve dış dünyaya dönüp bu fikirlerin oluşması için harekete soktuğu zaman, fikri (pasif şen) tezahür etmek için aktif şen'i kullanmaktadır. Şen şeyleri yapma gücüdür.  

İrade ve hayal gücü şen gücüyle beslenir. Simyada irade sabit kükürttür ve hayal gücü uçucu kükürttür. Her ikisi simyasal ruhun şartlarıdır. İlk simyasal mücevher uygulamasında çi gücünü "imgelediğiniz" zaman, çi gücünü tezahür etmek için uçucu kükürtle temel şen'i kullanmış bulunuyorsunuz. Ancak, başlangıçta her ikisini harekete geçirmeye çalışırsanız, sonuç elde etmek olası olarak başarısız olacaktır ve çalışmaları devam etmeniz için cesaretiniz kırılacaktır.   

Birinci mücevher uygulamasında önemli şey çi gücünü hissetmektir; eğer doğal şen zihinsel gücünüzü çi gücü yerine tezahür olursa, başlangıçta çi enerjisini hissetmezsiniz. Eğer aklınız onun fantezisini yaratırsanız, çi'yi boş bir düş şeklinde kaçırırsınız. Çi gücünü dolaşımda hissettiğiniz anda şen onu tüketeceğine onunla birlikte hareket eder.   

İçsel dolaşımı kavramını yerleştirmek üzere şen gücünü uçucu kükürt ile kullanırsınız. İçsel dolaşım kavramını harekete geçirmek üzere şen gücünü sabit kükürt ile kullanırsınız. Bu şekilde hayal gücü ve irade ruhu harekete geçirir. Hareket halinde ruh çi'dir. O, dalgasal enerji olan titreşim şeklinde hissedilir. Titreşimi sübtil bedenin devrelerinde hissettiğiniz zaman bu sizi enerjilendiren çi gücüdür. Çi gücü sakinlik ve dinginlik hisleri verir.  

Çing yüceltme kavramını yerleştirmek üzere şen gücünü uçucu kükürt ile kullanırsınız. Çing uygulamada orgazma yönelik haz duygusunu geri tutmak ve yönlendirmek üzere şen gücünü sabit kükürt ile kullanırsınız. Topraksal çing gücünüzü sabit kükürt ile yeniden yönlendirirsiniz. Topraksal çing gücünün sabit kükürt ile yakın bir ilişkisi vardır. İrade gücü cinsel enerjinin yönünü değiştirebilmek üzere sabit kükürde yapışır-irade gücü cinsel enerjiyi saf çing gücüne yüceltebilir.  

Yüceltilmiş çing, çi gücü gibi titreşmez. Enerji, dalga formlarından daha ziyade parçacıklar gibi kuantum27 şeklinde nabız atar ve yayılır. Bu akışı omuriliğinden çıkan ve kafatasının tabanında birikip yoğunlaşan bir sıvı veya gaz şeklinde hissettiğiniz zaman, bu sübtil bedeninizi dirilten çing gücüdür. Bu açıdan çing'i,sübtil beden içinde birleşmek üzere ona  şekil veren simyasal tuza benzetebiliriz.    De%20erroribus,%20John%20Dastin,%2015.%20asır,%20British%20Museum,%20Londra.%20%28Kaynak:%20Simya:%20Gizli%20Sanat%20-%20Alchemy:%20the%20Secret%20Art,%20yazan%20Stanislas%20Klossowski%20De%20Rola%29

Her birini ayrı ayrı öğrenip bilecek şekilde çi/ruh, çing/beden ve şen/tin'in duyumlu, duygulu ve bilinçli bir şekilde ayrışıldıktan sonra, onlar özelliklerimize göre gelişmeye tabi sübtil bedenimizde tek BİR güç olarak birleşirler. 

İlk başta, simyasal gelişmenizi güçlendirmek üzere bir baz olarak doğal ruhu kullanırsınız—çi enerjisini içsel dolaşımınızda titreştirerek gönderiyorsunuz. İkincisi, simyasal gelişmenizi diriltmek üzere doğal yaratma duyumu kullanırsınız—çing akışını terse çevirdiniz ve sübtil simyasal bedeninizin ölümsüz cenini olarak içsel dolaşımı yeniden yaratınız.    

Şimdiye dek anlatılan simyasal gelişme zamanla, uygulamayla yerleşecektir. Yeni simyasal bedeniniz—ölümsüz cenin tekamül edecektir. Bu tekamül kat kat oluşumlarla, esas olarak şen gücüyle beslenir. 

Gücü kanallarınızda tutmak için her gün çi dolaştıracaksınız. Bunu yapmamak genel yıpranma ve yaşlanmaya davet etmektir, ölümlülüğe giden yol işte böyledir. Dönüştüğün simyasal varlık doğal olarak kendine zarar verici toksik maddelerden uzak duracaktır.  

Ayrıca, çing enerjisini yüceltmeye devam edeceksiniz, yoksa simyasal bedenin evrimi tezahür gücüne sahip olmayacaktır. Simyasız seksten tatmin olamayacaksınız, çünkü bu şekilde ya partnerinizin çing'ini boşaltırsınız, ya da çing enerjinizi partnerinize aktarırsınız. İkinci durumda, partnerinizin simyager olması dışında, simyasal bedeni dirilmeyecektir. Bunun yerine inisiye olmayan bir kişiye bu şekilde verdiğiniz simyasal çing bilinçdışı olarak partnerinizin fiziksel dirilik kanallarına yönlendirilmiş olur.   

Yaratılışı Tezahüre dek Sürdürmek28: Bu güçlerin en büyük Gücüdür. Bu damıtılmış şen'dir. Beyin ventrikülerdeki şen toplayıcıları yeteri kadar simyasal güç dolduktan sonra, sağ ve sol şen kanallar kafanızın her iki yanında paralel çubuk etrafında manyetik alanlar gibi açılırlar. İmajların oluştuğu pasif zihinsel havuz çalkantılı bir deniz gibi hareketlenir ve şen halka29 şeklinde döner. Girdap gibi dönen merkezden simyasal bir imbikten ayrışan sulara gibi şen kaynayıp gider. Bu şen suları, uzay/zaman içinde simyasal nesneyi damıtıp BİR'in merkezde durduğu Sonsuzluğa gönderir.  

Kişi şimdi ölmeden Sonsuzluğa çıkış yapıp geri dönebilmektedir. Psişik deneyimler yaşayanlar benzeri deneyimlerden geçerek ölüme yakın haller anlatmaktadır. Beyaz bir ışık veya bir tünel gözükür. Yolcu ışığın ve tünelin içinde seyahat eder ve Seyahat ettikçe ifşalar ve esinler yaşar. Bir noktada, kişi yaşamlarını derinden ve temelden etkileyen vizyonlarla yeryüzüne her nedense geri dönmektedir.   

Hiçbir zaman yüceltilmiş çing'den şen kanalları açacak kadar şen damıtamadım. Onları yoğunlukla şarj edip algılama ve konsantrasyon güçlerinizi rafine edebilirsiniz, ama kanallar açılmaz. Sanırım ki entropi30 kanalları açmak için yeteri dönüşüm oranı düşük tutmaktadır. Yüce Mutlak ve Madde Ötesi Ruh açıldığı zaman, başınızın üstündeki nokta açılır ve Kozmik Yumurta'ya çıkan ışık veya tünel açığa çıkar.

Ayrıştırılan şen ve yüceltilen çing'den damıtılan şen tam değildir. Ayrıştırılan çi mikrokozmik dış simyasal nesnedir ve yüceltilen çing mikrokozmik içsel nesnedir. Kişi ayrıca, Makrokozmik içsel ve dışsal simyasal nesneleri hazırlayıp Mikrokozmik nesnelerle karıştırması gerekir. O zaman dolaşım Yüce Mutlak ve Madde Ötesi Ruha ulaşacak kadar şen damıtacak güce sahip olur.  

Makrokozmik içsel simyasal nesne bedende tükürük şeklinde üretilir. Taocu simyagerler buna “enchymoma” derler. Makrokozmik dış simyasal nesne beden dışında doğal krallıklardan birinde: madden, bitki veya hayvanda bulunan bir maddeden hazırlanması gerekiyor. 

İksir kullanıma hazır olduğunda, kişi çi'yi içsel dönüşüme ayrıştırması gerekiyor. Birkaç dolaşımdan sonra iksirin kokusunu nefes alışlarda koklayınız. Çi'ye ilave edilen enerjiyi hissediniz. Nefes alışından sonra birkaç damla ağzınıza, dilinizin üstüne koyunuz. Tükürük ile karıştırınız, burundan nefes alınız ve bir sonraki dönüşü yapınız. Nefes verirken daha çok tükürük ağzı doldurur. Bunu iksirle karıştırınız. Yeteri kadar tükürük olduğund nefes alırken yutunuz ve bu füzyonu dolaşıma çekiniz. Ağzınızdaki nemin bir kısmını ciğerinize giden havayla birlikte içinize çekiniz. Simyasal füzyonun ön kanalda yayılmasına izin veriniz.  

İstediğiniz kadar dönüştürünüz; istediğinizde durdurunuz. Daha çok enerji için dolaşıma birkaç damla ilave ediniz. Eğer yeteri kadar iksir ilave ederseniz dönüşüm damıtmaya başlar. Onu bir ejderha ateşi gibi orta kanaldan yükseldiğini hissedersiniz (çok renkli bir olaydır, ama yakmaz). O yan ventriküller damıtılır. Basınç kulakların üzerindeki Sylvian yarıklarına genişler. Büyük manyetik alanlar gibi hissedilen ejderha kanatları yaklaşık olarak baştan 30 santim uzar. Daha çok ateşle ejderha kanatları daha da açılır ve alanı beden boyunca uzatır. 

Enerji artık orta kanaldan kanat kanallara ve aşağılarına akmaktadır (Yüce Mutlak ve Madde Ötesi Ruh) ve tekrar öorta kanaldan yukarıya çekilmektedir. Şen ortasında yoğun bir boşluk olan bir enerji halkasına damıtılır. Boşluğun ortasında bir portal açılır ve şen Sonsuzluğa damıtılır.  


Lynn Osburn, "Yeşil Altın: Hayat Ağacı, Majide ve Dinde Marihuana " (Green Gold: the Tree of Life, Marijuana in Magic and Religion- yayınlayan Access Unlimited) eserinin yazarlarındandır.


Tercümanın Notları: 

1) Manna - ruhsal gıda, ilahi destek, esas olarak Tevrat'ta Musa ile birlikte Mısır'dan çıkış yapan İsrailoğullarına mucizevi bir şekilde gökten yağan gıda. (Bk. Çıkış: 16:14-36). 

2) Tezahür, Tezahürat (İng.: Manifestation) - oluşma, belirleme -  ezoterik literatürde enerji olarak görünmeyen bir alemde var olan, ama varlığını hissettirmeyen bir şeyin fizik alemde yoğunluk kazanması, belirlenmesi veya oluşması.

3) Yüceltmek (İng.: Sublimation) - Süblimine, psikoloji açıdan: "Freud tarafından ortaya atılan bir terim, cinsel tepisellikten kaynaklanan bir enerjinin yön değiştirerek toplum tarafından kabul gören üst düzeydeki bir etkinliğe kayması olarak tanımlanabilir... Cinsel ya da saldırgan içgüdülerin enerjisi, sanat ve bilim alanına kaydırılarak, herkesin olumlamasını sağlayan yüce bir yaratma çıkar ortaya. Freud'a göre cinsellik tepisi yoğunluğundan bir şey kaybetmeyerek yön değiştirir ve kültür yaşamımıza olağanüstü güçte bir enerji sağlar."  Psikoloji Sözlüğü O.A. Gürün, İnkilap Kitabevi, İstanbul, 1991.   

4) Damıtmak (İng.: Distillation) - İmbikten damlatmak, böylece süzüp özünü çıkarmak. Damıtmak simyada önemli bir süreçtir. 

5) Mikrokozmik Dışsal Simyasal Nesneyi (İng.: Microcosmic Outer Alchemical Agent) - çi enerjisi için başka bir ad.

6) Sübtil (İng.: Subtle) - ince, hafif, nazik - ezoterik literatürde ancak ince bir duyarlılıkla algılanabilir etki veya nesneler. Bunlar genelde fizik ötesidir.  Sübtil beden - (genelde ölüm sonrası varlığını sürdürebilen) fizik ötesi beden. Mantak Chia'nın Mikrokozmik Yörünge Meditasyonu kitabında (Dharma Yayınları, 1999, İngilizcesi: Awakening Healing Energy Through the Tao, terc. eden Güneş Tokcan) bu terimi ruhsal beden olarak tercüme edilmiştir.

7) Mücevher (İng.: Cem) - Bu yazıda olası olarak, Felsefe Taşının mecazi anlamına eşdeğerde zor bir uğraştan sonra elde edilen değerli bir şey. 

8) Psişik (İng.: Psychic) - Ruhi, Ruhsal, ruha ait (Psikoloji kelimesinin etimolojik kökeni Grekçe'de Psi kelimesinden türemiştir) 

9) İnisiyasyon (İng.: Erginleme) - (Latince'de "ilk adım") Genel anlamda kapalı bir topluluğa giriş töreni, gizli bir öğretiye başlama, yeni bir hal veya sürece girme, başlatma.

10) Prima materia - (Latince), Simyada ilk madde, bütün maddelerin türediği esas madde (Felsefi Civa), maddi tezahürde her şeyin türediği kaynak nesne.

11) Dışsal Mikrokozmik Birleşimi - (İng.: Outer Microcosmic Quintessense) 

12) Ontoloji - (İng.: Onthology) Varlık bilimi

13) Yüzme Noktası - (İng. Floating Point) Yin Tang, (farklı sistemlerde: üçüncü göz, Ajna Çakra)  

14) Sihirli Sözler - (İng. Incantation) İnkantasyon, Niyet beyanı, - tam olarak Türkçe karşılığı yoktur, belirli büyüsel etkili şiir, şarkı veya metini tekrarlamak anlamına gelir. Söyleyen kişi bunu güçlü titreşimsel bir sesle söyleyebilir, transa yakın farklı bir bilinç halinde olabilir. Belirli bir etkiyi yaratmak üzere tekrarlanan mantra, zikir ve dualar da, örneğin Latince bir niyet beyanı veya ilahi de bu sınıfa girebilir. Genelde inkantasyon geleneksel kaynaklardan, folklordan gelir ve belirli amaçlara yöneliktir. 

15) İnvokasyon - (İng.: Invocation) Çağrı, davet, niyaz. Üst alemden bir güç veya varlığı çağırmak veya davet etmek. Bir tür dua veya ruhsal etkilere bilinçli açılma. 

16) İç organlar - (İng./Latince: viscera)

17) Altın Çiçeğin Sırrı - Türkçesi: Dharma Yayınları tarafından yayınlanan klasik Taocu bir eser. 

18) Türkçe baskısı: Mantak, Chia - Taocu Sevişme Sırları, Ereğin Cinsel Gücünü Geliştirme Yöntemleri, Çev. Cem Şen, Dharma Yayınları, İstanbul, 1992, yeni baskısı Erkekler İçin Taocu Sevişme Sırları olarak isim değiştirmiştir. 

19) Beyincik İliği - (İng./Latince: Medulla-cerebellum)  

20) Temel Toplayıcı - (İng.: Base capacitor), Teknik bir havası olan bu kelimeyle yazar anlaşılan bir enerji merkezini kastediyor. 

21) Beyin epifizi - (İng.: Pineal Gland, Latince; Pinealis - "çam kozalağı şeklinde") Beynin ortasında koni şeklinde çam kozalağına benzeyen bir salgı bezi. Bazı filozoflara göre ruhun mekan ettiği yer. 

22) Sylvian beyin yarıkları - (İng: Sylvian brain fissures)  

23) Yüzme Noktası Kılavuzu - (İng.: Floating Point Navigator)

24) Yan Ventriküller - (İng.: Lateral Ventricles, Latince: Ventriculus Lateralis) Beyinde yan karıncık da denilir. Ventrikül karıncık veya boşluk anlamına gelir.

25) Transandental - (İng.: Trancendental, Latince: trans scendere, "aşmak", "üzerine geçmek") Deney üstü, faik. Modern bir meditayson yöntemi bize aşina ettiği bu kelimenin tam Türkçe karşılığı yoktur ve olağan bir hali, şart veya durumun ötesine, üstüne geçmek anlamına gelir. Olağandışı üst bir hale veya boyut.

26) Beyin-omuriliği sistemi - (İng.: Cerebro-spinal system)

27) Kuantum - (İng. Quantum) Fizikte en ufak enerji birimi.  

28) Yaratılışı Tezahüre dek Sürdürme - İng.: Continue Creation into Manifestation

29) Hakla şeklinde - (İng.: Toroidal)

30) Entropi - (İng.: Enthropy) Evrende mekanizmaların düzenden düzensizliğe, çökmeye doğru doğal eğilimleri



-------------
Ya Rahman, Ya Rahim, Ya ALLAH


Mesajı Yazan: Takyon_7
Mesaj Tarihi: 19-Haziran-2007 Saat 20:37

Kozmoloji, Sufi Psikolojisi ve Kadim Simya Geleneği

O. BÜLENT GÜRSU

 

Sufi irfanına göre tüm yaradılış, ilahi perdelerin kaldınlmasının bir oyunudur. Sufi psikolojisi bir psikokozmolojidir.

Dünyanın bir dil olarak belirdiği bu tasavvur, iç dünyanın şifrelerini çözerken dış dünyanın şifre çözümünden yararlanır. Sufi psikolojisiyle kozmoloji arasında yakın bağ insana varoluşun kozmik boyutlarını anlama fırsatı verir. Üstad Hüseyin Nasr bu konuda şöyle der: "Kozmik irtibat, psişenin içsel yapısını nesnelleştirir ve böylece ruhu kendi düğümlerinden kurtarır, onun karanlık bölgelerini aydnlatır."

Ruhun kendi merkezine doğru yolculuğunda, yolcu, manevi yola döşeli tuzakları, yanılsamalan görür ve önlemini alır. İnfemo' ya düşüşle ruh, ölümcül ve karanlık derinliklerde kayıp unsurları yeniden bulur. Bu keşif, "cennet' e" yükselebilmek için gereklidir. "Ölmeden evvel ölün" öğüdü, insanı arzular tutsaklığından kurtarıp manevi dünyada yeniden dirilmeye çağırır. Geleneksel psiko]oji 2 temel boyutta işlev gösterir nefsi ve modalitelerini varoluş katları hiyerarşisine yerleştiren bir kozmoloji ve manevi hedefe yönelik bir etik Kozmoloji, bir anlamda nefsi çerçeveler, manevi ahlak ise nefsin derinliklerine iner. Kainat kişinin kendi farkındalığını arttlran ve nihai benliğe ulaşma yolunda kişinin elinden tutan bir yardımcıdır. Bu yönüyle tasavvuf, insanla alem arasındaki savaşın düğümünü çözme, insanı alem içinde huzursuz eden derin sebepleri bulduktan sonra, onu bir iç muhasebe ve murakabe (kontrol) ile yavaş yavaş bu sebeplerden uzaklaştırma, ona kendi iç hakikatını buldurma, başka bir tabirle, onu alemden ayrıldıktan sonra (uruc) tekrar döndürme (nüzul) yoludur.

Sufilere göre, insan bir "alem-i sagir"dir, mikrokozmosdur, "zübde-i alem" dir. Akıl bizi gizli güçlerimizi gerçekleşmeye yönlendirir, hayatın temel amacını belirlememize yardım eder, ancak varoluşsal sorunumuzu tek başına çözemez. Bu anlamda entellekt ve gerçek benlik, akıl ve sezgi, Ben ve Ben olmayan arasında bir zıtlık vardır. Bir farkındalık durumuna eriştiğimiz zaman, sezgisel olarak biliriz ki olduğumuz şey, olabileceğimiz şey değildir. Daha derin bir güvenlik alanının varlığına dair fikirlerimiz vardır ancakbildik örtüler bizi oraya ulaşmaktan alıkoyar.

Günübirlik toplumsal hayattan beslenen bir ego, içsel sesi kolaylıkla boğup evrensel bir benliğin gelişimini ketleyebilir. İşte bu aşamada, sufilerin mesleği gerçek benliğe ulaşma, "insanı-kamil" olma yolculuğundan ibarettir, bu yoldan alıkoyan zihinsel bloklar, engeller ve örtüler aşıldığında, kişi kainatın aynası olacaktır. Psikokosmoloji (tarih süreci içinde psikoloji) çerçevesi içinde tasavvuf, kadim bir simya geleneği, bir yeniden doğuş, kişinin doğallığını yeniden kazanması, otomasyon bir çıkıştır. Yani, çok gerçekli bir dünyada mutlak gerçeğin HAKİKAT'in, kişinin kendi içinde bir kazı işlemiyle açığa çıkarılmasıdır.

İnsan,en güzel bir biçimde yaratılmıştır (Ahsen-i takvim). Ancak daha sonra ilahi Prototipinden (ilk örnek) ayrıldı ve uzaklaştı, aşağıların aşağısı (esfeles safilin) oldu. İnsan bu bakımdan içinde hem bir mükemmellik ilkesi barındırır, hem de kopuşla birlikte başlayabilecek bir bozulma. Sufiler, tüm tarihsel değişim ve dönüşümlere karşın insan tabiatının bu iki nokta arasında bir sarkaç gibi salındığını düşünürler.

İnsan ebedi olanı, ölümsüzlüğü arar. Kendisini aşmak, mükemmele doğru değişmek-dönüşmek ister. İnsan bu gerilim hattında bulunduğu yani bu dünyada yaşadığı ancak yinede onu aşmak istediği için bir arayışa koyulur. Yolcunun iki ödevi vardır: 1 -Şimdiki durumun erimesi, yokedilmesi (FENA) 2-Yeniden bütünleşme (BEKA). Bilinen benlik fena-fillah süreci ile feshedilir ve beka ile kozmik benliğe yeniden doğulur. Fena entellektten BEN'DEN KURTULUŞ; BEKA "BEN OLMA SÜRECİ"ne varlığın saklı yanlarına bir ışık tutma halidir. Yani, bu durum ontogenesis ile transmutasyonun araştrılması ile mümkündür, salt meditasyon ile bu noktaya ulaşılmnaz. Pratik anlamı ile bilinci kurgu, yalan ve idollerden, kalbi hırs, arzu, kıskançlık, öfkeden temizlemektir. Ancak, eğer sufi, TANRI' dan bu değişim süreci için umudunu kesmez ve kendisini tamamiyle ona terk etmezse tüm uğraşların pek değeri yoktur.

Muhammed (S.A.V.) şöyle demiştir: "eğer, tanrıya, gerektiği kadar güveniniz varsa o sizi besler, tıpkı sabahlan aç çıkan ve akşamları doymuş dönen kuşları beslediği gibi". Bu inançlı kendini terk ediş (tevekkül) sufinin kalbinde doğan korkuları, TANRI' nm affı haline getirebilecek niteliktedir. Bu, inanarak kendini terk ediş insanı tatmin olmaya götürürken (rida), işe, onu TANRI'ya bağlayan manevi duyguyu paylaştırmakla başlar, sonra, onu daha yüksek bir duyguya TANRI aşkı duygusuna yüceltir.

Kuran' da şöyle bir ifade vadır: " Allah dilediğine hidayet verir".

Dolayısıyla Tanrı inançsız tekamül olmaz.

Kabbalistlere göre de ideal insan, içinde Tanrının verdiği niteliklerin seyredebileceği ayna haline gelen "Adam Kadmon" gibi bir insandır. Muhammed (s.a.v.) şöyle bile demiştir: "Beni görmüş olan, Allah' ı görmüş demektir." Hz. İsa ise, "Baba bende, ben Babadayım" buyurmuştur.

İşte, Tann aşkını bilen aşık/maşuk, sevile/seven terimleri içinde ifade edilebilir ve hedef sevilenle bir yakınlık (kurb) hali olarak belirlenir. Buna Budizm' de "Bahhti yolu" denir. Sevgi, muhabbet yoludur. Bir de budizmin "Jyana yolu" dediği irfan (marifetullah) yolu vardır. Kısaca değinirsek, yola koyulan yolcu arzu nesnesini bilir ve onunla birleşmek, ona kavuşmak için yoğunlaşır. Burada, iç sorgulama ve iç gözlem (muhasebe ve murakabe) kişiyi nefs-i emmare'nin tuzaklarından koruyucu bir işlev üstlenir. Sürekli bir iç savaş sözkonusudur. Bu savaş sanatları bizi doğrudan değiştirir, zihni bilgeliğe yönlendirir ve varoluşun çeşitli katmanlarında yeniden doğdurur ve yükseltir. Böylece sufiler bilincin perdelerini bir bir kaldırır ve nihai hedefe ulaşırlar:"Hiçliğe". Bilinç dışının açığa çıkarılmasıyla Sufi bilgiye doğrudan ulaşmış olur. Artan içgörü hayat süreci ile ilgili daha derin bir bilgiyi sağlar. Ardışık bir dizi içgörü, şimşek çakması gibi zihinleri aydınlatır ve görüş mesafesini arttırır. Evrensel güven ortaya çıktığında kafa karışıklığı, düşler ve kuşkular tamamen yok olur. Aydınlanmış olanlar, sezgi ve ilhamın üzerini örten şeyleri, kelime ve düşünceleri bir kenara atarlar. Kal' den Hal' e, sözden yaşantıya geçiş gerçekleştiğinde Mevlana, bu durumu şöyle dile getirir: "Ruh karanlık içindeyse yolunu bulmak için aklın aydınlığına ihtiyaç duyar, fakat ruh aydınlanmazsa kimse aklın kandilini aramaz......"

.......Gerek manevi simya, gerek kozmoloji, gerek diğer gizli (okült) ilimlere eğilim gösteren sufist düşünürler, herhangi bir şekilde hermetizmden etkilenmişler, ve bu etkilenmeyi de eserlerinde yansıtmışlardır. Hermetik kozmoloji dokrtrinine göre, kosmos, hayatlar ile doludur. Onun içinde cansız olmayan hiçbirşey yoktur. Onun hiçbir parçası asla ölmez. Ancak sadece dönüşüm vardır. insan veya hayvanın öldüğünü söylemek hatadır. Onlar sadece çözülme ise, ölüm değil bilakis hayatın yenilenmesidir. Yani daha geniş bir ifade ile, her kişinin makamı bilgisi ve gönlünün saf ve temiz oluşu miktarıncadır.

Her kim vücut denen bu kalıpta iken bilgi ve gönül temizliğini yüksek derecede sağlarsa, mertebesi de o nisbette yüksek olur. O kişinin ruhunun reenkarne olacağı yıldız da buna göre tesbit olunur. Aksi takdirde her kim ulvi alemin akıl ve nefsleri ile ilişki kuramamışsa, o kimse hermetik ay yıldızın etkisi altında kalır ki burası cehennemdir, yani ateştir. Her kimin aklı yıldızlarda ise döneceği yer yıldızlar olacaktır. Geriye kalanları buna göre kıyaslayınız. Zira, kosmostaki herşey hareket halindedir. Nerede hareket varsa orada hayat vardır. Hayat bir organizmadan diğerine yer değiştirir. Her canlı organizma, vücut, hayati nefs ve ruhtan meydana gelir. Ve üç birleşen parçadan herbiri ölümsüzdür. Hennetizme göre kosmosda boşluk dahi yoktur. Tanrı ile çok sıkı bir irtibat vardır. Tarırı ise hareketsiz ve sakindir. Fakat hareket ettirici bir niteliği vardır. Tanri boşluktan çok öte bir kavramdır. Hennes' e (Thoth) göre, Tanrı insanı iki cevherden meydana getirmiştir, biri ilahi diğeri ölümlü, işte sufi bu ilahi olanı arar.

Bu noktada İslam simyası, alem-i sagir ile alem-i kebirin (insan ile alemin) ilişkisine dayanan bir ilmi nefsdir. Ana konusu ruh, ve amacı ruhun dönüşümü olan manevi simya ile özellikle değişik metallerle uğraşan zanaatkarlar ve lonca esnafının simyası birbirinden ayırd edilmelidir.

Manevi simyada amaç, ruhun tekamülünün sağlanması, (catharsis) yani saflaşmasıdır. Yani yaşamsal bedenin tine dönüşmesidir. Tine dönüşen insan, beraberinde yaşam erkini de elde eder. Tinselleşmiş olanı tinsel yeteneği olanlar anlayabilir. Buna sufizmde "erenlerin kalb gözü" adı verilir. Kalb, erdem sahibi olmakla, tefekkürle ve tanrıyı zikretmekle uyanır, keskinleşir. Kalb ilahi bilgi ve aşkın tahtıdır. Gazali şöyle der: "Kalb parıldayan bir ayna gibidir. Sıkıntılı işler o aynayı bir duman gibi kaplar ve gerçek benliğini göremez olursun. Evrensel gerçeklik yani Tanrının görüntüsü ile arana bir perde iner."

Yada F. Attar'ın dediği gibi:

Senin için kuşların dilini bir bir saydım.
Ey bilgiden yoksun kişi anla bunları.
Aşıklar arasında özgür olanlar bu kuşlardır.
O kuşlardır, ölüm anından önce kafesten kurtulmuşlardır
Her birinin başka bir şekli ve tasviri vardır.
Simurgdan önce iksiri,
Ancak tüm kuşların dilini bilen kiş yapabilir...


------------------------------------------------------------

KAYNAKÇA


1- Tasavvuf tarihi - Cavit Sunar- A.Ü.İ.F. yy. 1975
2- Tasavvuf felsefesi - Cavit Sunar - A.Ü.İ.F. yy. 1974
3- İnsanın aklı ve ruhların yıldızlırla olan ilişkisi - Aziz Nenefi fotokopi derleme 1976
4- İslam felsefesinde sembolik hikayeler - Derleme - İnsan yy, 1997
5- Teozofi - Rudorf Steiner - Say yy, 1987
6- İslamda bilim ve medeniyet - S. Hüseyin Nasr - İnsan yy. 1991
7- Kutsalın peşinde - S. Hüseyin Nasır - İnsan yy. 1995
8- İhvan-ı safa'da müzik düşüncesi - Yalçın Çetinkaya - İnsan yy. 1993
9- Mistisizm, gizemcilik, tasavvuf - Henri Serouya - varlık yy. 1967
1O- Cabir B.Hayvan - Enin Kahya - Diyanet Vakfı, 1995
11- Keşfu'ı mahcup - Hucviri - Dergah yy, 1982
12- Doğuş devrinde tasavvuf - Kelabazı - Dergah yy. 1979
13- Psikiyatri ve kutsal - Anadolu Aydınlatma Vakfı fotokopi derleme, 1998
14- Mantık AI- AI-tayr Ferideddin-i Attar - M.E.B. yy. 1944
15- Mevlananfn rubaileri - Hasan Ali - Remzi Kit., 1932
16- Kimya-ı Saadet - Gazali - Bedir yy, 1979
17- İslamı anlamak - Frithjof Schoun - İz yy, 1988
18- Ebedi dönüş mitosu - Mircae Eliade - İmge yy, 1994



-------------
Ya Rahman, Ya Rahim, Ya ALLAH


Mesajı Yazan: Takyon_7
Mesaj Tarihi: 19-Haziran-2007 Saat 20:40

Dönüş Yolunda Sorunlar:

Kabala ve Simyada Patolojiler

Yazan Mark Stavish M.A., FRC, SI

Çeviren Kemal Menemencioğlu - Translation Copyright © 2003 hermetics.org

All Rights Reserved. Copyright Mark Stavish, M.A. 2001

 

Ruh Merdiveni

"Hades evinin solunda zarif beyaz bir selvi ağacının altında bir kuyu kaynak suyu sunar. Ondan içmeyin. Anılar gölünün yanındaki kuyuyu bulunuz. Soğuk suyunu bekçiler korur. Onlara şöyle deyin:..."  Orpheus İlahisi  

 

Yol Çalışmalarının Psikolojik Etkileri

Yol Çalışmalarının etkileri az çok iyi belgelenmiştir. Her kürenin temel kavramlarının Hayat Ağacındaki psikolojik unsurlar açısından ne temsil ettikleri anlaşıldıktan sonra, kurdukları bağlantılar ritüel, mitolojik metafor, meditasyon veya karışımlarıyla idrak edilir.  Ancak, majikal güçleri, değişik şuur halleri, semavi varlıkları ve içsel dünyaları gerçekleştirme telaşında, Yol Çalışmalarının ve hatta bütün majikal çalışmalarının en önemli gerçeklerinden biri genelde göz ardı edilmektedir. 

Sözümona majikal, mistik, simyasal ve ezoterik çalışmalarının yüzde 90'ı yüceltilmiş psikoterapiden başka bir şey değildir.

Hatta, yaptıkları çalışmanın özde ruhsal yönlerini idrak edebilecek kadar herhangi bir sistemde yeteri kadar kalıp devam eden az kişi vardır.  Eğer öğrenciler yaptıkları çalışmalardan tam fayda sağlamak istiyorlarsa, ruhun ince ve kuvvetli güçlerinin etkin ve serbestçe ortaya çıkabilmesinden önce, ego seviyesinde ve bilinçaltının baskı altında kalan kısımlarında kendine karşı dürüst olma ve arınma ihtiyacını kabul etmeleri gerekir.

Bu amaca yönelik olarak, aşağıda bazı Kabalistik Yol Çalışma örnekleri, uygulayıcıda neden olabileceği olası psikolojik menfaatleri ve  (özellikle sıra dışı uygulandığında) olası patolojik durumlar verilmiştir.  Hiç bir yol üzerinde tek başına çalışılmadığı halde, dış benliğimiz (ego) tarafından öyle idrak edilmektedir. Yine de etkileri esas olarak belirli yollar ritüel veya ezoterik uygulama olarak üstlenildiğinde görülür. Yolların belirli bir çalışma sırasına göre dizilmelerinin belirli sebepleri vardır, ahenksizlik ve psişik bozukluğu asgariye indirmek için bu sıraları takip etmekte fayda vardır. Her birimiz inşa edildiğimiz ve içerdiğimiz güçlerin sağlıklı ve sağlıksız kullanımının tohumlarını taşımaktayız. Her hangi bir küreye yaklaştığımız zaman aynı zamanda onların klipotlardaki yansımalarına da yaklaşmaktayız. Klipotlar dengesiz güçler  veya zararlı bir biçime geçecek kadar belirli bir erdemin aşırılığından başka bir şey değildir.

Dr. Israel Regardie, majisyen adayının ezoterik talimden önce bir ruh hekimi tarafından psikolojik bakımdın geçmesi gerektiğinin önemini vurgulamıştır. Maalesef, bu ender olarak uygulanır ve çok az psikoterapist gerekli olan hem ruh sağlığı, hem de inisiyatör görevini üstlenmeye ehildir. Bunun tersi de, psikoterapi de ehli veya etkin olmayan inisiyatörlüğe üstlenen birçokları için de geçerlidir. Gerçek bir psikoterapist veya ruh şifacısı gerçek bir inisiyatör veya ruh rehberi kadar enderdir. Ezoterik hareketlerin kişisel gelişmeye yeteri kadar önem vermemesi ve diğer yandan terapi çevrelerinin ritüel ve ezoterik uygulamalarının olası geçerliliğini tanımaması uçurumu daha büyütmektedir.          

Birçok terapist ve ezoteristin Carl Jung'un eserlerine aşina olsa da ve bir nebze çalışmalarında uygulamışsa da, ezoterik öğrencilerine pratik simya ve ritüel çalışmalarda en önemli terapi usulü yine de Jung'dan ziyade Freud'e daha yatkındır. Tepeye çıkma telaşında derin psikoloji gözden kaçmaktadır ve Jung birçok taraftarları tarafından esas psikanaliz içeriğinden eksik bırakılmıştır.  Ancak, her iki sistemi birleştirseniz bile içsel dünyalara sadece kısa bir bakış sunabilirler, zira birçok ezoteristlerin aradıkları etkin tekniklerden yoksundurlar.

İtalyan Rönesans Hermetist Marsilio Ficino'nin eserler son derece önemlidir, çünkü psikoloji ve maji arasındaki mesafeyi önemli derecede kısaltmaktadırlar. Ancak maalesef bu eserlere erişmek zor olabilir ve Altın Şafak Hermetik Cemiyeti ve türevleri gibi daha ünlü modern ekollerden farklı tarzda bir kabala içermektedir. Ficino'nun bazı görüşlerini ele alacağız.

Ana sanat ve bilim okültizm ile asi üvey çocuğu psikoloji arasında her ne kadar etkin ara bağlantılar yoksa da, gerek teknik, gerekse de teorik anlayış açısından aradaki boşlukları kapatmak üzere bazı girişimlerde bulunmuştur. Günümüze bunlarda en etkini Roberto Assagioli, Piero Ferrucci ve Jean Hardy tarafından tasarlanan Psikosentez olarak bilinir. Peter Roche de Coppens, Ph.D. (Ruhsal Gelişme için Ritüelin Esası ve Kullanımı, 1985; Görünmeyen Mabet, 1987) temel Kabalistik çalışmalarının etkileri ile Psikosentez arasındaki ilişkisinin etkin bir sentezini ve kıyaslamasını başlatmıştır, ancak herhangi bir psikolojik çerçeve ve ekol açısından açıklanmış Yol Çalışmalarının etkileri bu eserlerde gözükmemektedir.   

 

Psikosentez

"Ben toprağın ve yıldızlı göklerin çocuğuyum, ama ırkım semadandır." Orpheus İlahisi.

Psikosentez'in arkasındaki temel kavram, ben ötesi ve humanistik psikolojide ifade edildiği şekilde ruhsal varlığımızı gerçekleştirmek için ilk başta benlik (ego) duyumumuzu inşa etmemiz, arındırmamız ve sonrada feda etmemiz gerektiği üzerine kurulmuştur. İçimizde birbirleriyle örtüşen birkaç farkındalık alanı vardır. 

Bu alanlardan biri de baskı altında tutkularımız, korku veya suçluluk duygularımız, (cinsel-psiko-yaratıcı) dürtülerimiz ve ayrıca yönetilip kontrol edildiğinde dünyamıza kaos veya da güç getirme riskini taşıyan diğer güçleri temsil eder. Bu bizim alt bilinçaltıdır (Yesod ve Elemental güçler).

Biz ayrıca hayal gücü, hafıza ve günlük yaşam için gerekli bilgilerin saklandığı bir orta bilinçaltına (psikolojide söz edilen bilinçaltı) sahibiz (Hesed - Yesod).

Bunun dışında, bir yüksek bilinçaltı veya süper-bilincimiz (Keter) de vardır, bu da farkındalığımızın kişilik ötesi veya safi, ruhsal yönüdür. 

Ayrıca, "Ben" diye tanımladığımız benlik hissinin etrafında döndüğü bir orta farkındalık bölgesi de vardır. Bunun dışında da bir aşiret, kabile, ulus, dünya ve tüm yaratılışın toplu bilinçaltı (Bina-Hokmah) da bulunur.

Sonra da, küçük benliğimiz içinde ve aracılığıyla ve bilinçaltının çeşitli seviyelerinin işlevleriyle ifade etmeye çalıştığımız Yüksek Benlik (Tifaret) vardır. Bu seviyeler farkında olsak da olmasak da psişik varlığımızda var olup çalıştıkları için bilinçaltı olarak atfedilmiştir. Sadece varoluş anlayışımızın referans noktaları olarak kullandığımız dışsal şartlanma tabaklarımızı kırmaya çalıştığımız zaman hayatımızdaki etkileri konusunda bilinçli olabiliyoruz. 

Psiko-ruhsal uykudan uyanıklığa geçen bu hareket inisiyenin Çalışmasını oluşturmaktadır. Merkezi Benliğimizin güçlü kaynaklarından bizi uzaklaştırıp çekmeye çalışan küçük hesaplı, dünyevi kelepçelerden genelde etkilenmeyen güçlü, ahenkli, sezgisel ve yaratıcı kişiliğin ifadesi, bunun başarıyla tamamlanması veya en azından çalışır bir sonuç alınmasında görülebilir.    

Üst Benliğimizle daha da çok özdeşleşmek üzere (Dünya ve ona karşı tepkilerimiz tarafından yaratılan) benlik gelişmemiz sürecinde çözülüp yeniden inşa edildikçe, çatışmalar ortaya çıkar ve çözülür. Bir an için bile olsa ben ve Ben işlevsel tek bir bilinçli birim haline geldiğinde, o zaman dikkatimizi süper bilince çevirerek daha çok Işık, Yaşam ve Sevgi ( Light, Life, + Love) girdi fırsatı ortaya çıkar. Ancak bu, özellikle Orta Sütün Çalışmasının bir parçası olarak 13üncü Yol olmak üzere, Tifaret'in üstündeki Yolların İşini içerir.    

Hayat Ağacı ve Psikosentez gibi psikolojik modellerle nasıl paralellik kurulacağı biraz tartışmalıdır. Karşılıklı olarak tam tamına uyan eşleşmeler oldukça enderdir. Benzerlikleri işlevlik belirler ve Kabala'da işlevlik çoğu zaman bir perspektif meselesidir. Ağaca alemleri ve psiko-ruhsal işlevleri yerleştirmek için birkaç model bulunmaktadır. Z’ev ben Shimon Halevi tarafından ortaya atılan psişik modeller Altın Şafak Hermetik Cemiyetinin modellerinden oldukça değişiktir. Ancak öğrencilerinin çoğu geç 19ncu asır ve erken 20nci asra ait İngiliz okültizmin yorumlarına [Altın Şafak] aşina oldukları için onların atfettikleri Alem ve Sefira işlevleri ele alınacaktır.  

Hardy'nin "Bir Ruhla Psikoloji" (A Psychology with a Soul) eserinden bilincin bu bölgeleri geleneksel Hermetik metodlar ve Kabala ışığında irdelenmektedir.  Ferucci, "Neler Olabiliriz"(What We May Be) eserinde öğretmeni Assigoli’nun tezini ele alıyor ve bilinci herkesin anlayabileceği bir dilde açıklayor ve psiko-ruhsal çalışmalarda oluşabilecek patolojileri işleyip epey yer veriyor.  

 

"Ululuğun Patolojisi"

"Bilirsin ki ben kavrulup yok oluyorum." - Orpheus İlahisi, devam.

"Kim melek gibi davransa kendini şeytana çevirir" - Pascal.

Dört esas varoluşçu korku olarak telef olma ve ölüm, sorumluluk ve özgürlük, yalnızlık ve anlam (Egzistansiyalist veya Varoluşçu Psikoterapi, Yalom) en çok egoda (Assiah / Malkut) derin kökleri olan korkulardır ve bir bakıma yaratıldığı Elementlerin geçici niteliğinin sonucu oldukları denilebilir. Bu çatışmalar içgüdüsel dürtülerin veya (Freudcu anlamda) gelişmemizin çocuksal evresinde önemli olgun yetki figürlerin içsel imajlarıyla karşılaşmaların sonuçlarıdır. Psiko-ruhsal çalışmaya, veya diğer bir deyişle, İçseli ortaya çıkarmak ve ululaştırmak için dışsal olanı yeniden şekillendirmek ve ıslah etmeye yönelik çalışmaya patolojik tepkinin derin kökenleri içsel gerileme içgüdümüze dayanmaktadır, bu da düştükten sonra bizim kendimizi gerçekleşmiş Varlığa yükseltebilmemiz için, potansiyel varoluştan yaratılışa düşüşümüze neden olan aynı güç ve nedenden başka bir şey değildir.     

Ferucci, "Neler Olabiliriz" (What We May Be) eserinde, psikolojik entegrasyon ve ruhsal realiteler bilincine uyanma dönemlerinde oluşabilecek yedi temel ruhsal patoloji veya psikolojik bozukluk açıklamaktadır. Aşağıda verilen uyanma işlevine tepkisel bozuklukları gezegensel veya Sefirotik işlevlere eşleştirmek kolaydır, ama aslında onlar herhangi bir zamanda ortaya çıkabilirler ve Küreler yerine Yollarda oluşmaları daha olasıdır.    

En çok karşılanan patolojiler: baskı, projeksiyon, telafi, kutsalı indirgemek, savunmasal kötümserlik, rutinleşme ve dogmatizm. (Ferucci, sayfa: 155-162)  

Ferucci'e göre ululuğun baskı alında tutulması egonun en yaygın savunma mekanizmasıdır ve birçok kez derin melankoliye (keder/hüzün) neden olur. Bu konu Ficino tarafından ayrıntılı olarak işlenmiştir. O bizde kayıp, tatminsizlik, sıkılma ve otantiklikten uzaklaşma hislere neden olmaktadır. (Binah/Satürn) 

Projeksiyon olayı, bizim kutsalla karşılaşıp onu gerçek olarak kabul ettiğimizde, ama onu bizim bir parçamız olarak kabul etmeyi reddedip, başka birinin, yerin veya şeyin bir tezahürü olarak gördüğümüzde meydana gelir. Bu kendi üzerimizde herhangi bir çalışma gereğini duymadan bir kurtarıcıya inanmak veya guruya tapmaktır. Ama aynı zamanda, "aura metreler", "enerji alanı artırıcılar" gibi ruhsal teknolojilere saplantı, kristaller gibi harici cisimler veya yerlilerin veya etnik dini inançlarının mitolojik idealize edilişini de içermektedir. Psiko-ruhsal gelişmeyi destekleyeceğine onun yerine geçtikleri zaman, gökten yineden inecek İsa veya yeni bir Avatar gibi Mesihlik projeksiyonları, uzaylılar da bu sınıflandırmaya girmektedir. Bu tür ruhsal tembellik şekli güvensizlik, öfke, tatminsizlik ve kendini alçaltmayla birlikte görülür, zira bu durumda kişi idealize edileni olamayacağını, onların başkaya ait olabileceğini hissetmektedir.  Sonuçta kendi liyakat eksikliğine karşı öfke duyulmaktadır. (Netzah/Venüs)  

Telafi kişilik ötesi ve ruhsal alemlerde aranan ve deneyimlenen değerlere zıt görüşler, idealler veya faaliyetleri kucaklamaktır. Aşk öfke, yüksek duygular aşağılık yaşam biçimi ve benzeri şekilde ruhsal olarak aranana zıtlaşma şeklinde sonuç verir. (Netzah/Venüs)  

Kutsalı İndirgeme üst bilinç veya ruhsalı temsil eden herhangi bir şeyi yıkma veya marjinalleştirmektir. (Hod/Merkür) 

Savunmasal Kötümserlik sorunları aşılmaz olarak gören kişilerde görülür. Onlar cesaretleri kolayca kırılır, ve kendine acımaya meyillidirler, sonuçta küskündürler ve kendilerini ifade etmeleri engellidir. Bir dereceye kadar Milenyumculuk, kıyamet günü veya "Dünya Değişimleri" obsesyonu, veya geleneksel ibadetlere karşı gelenlere zülüm yapmak bu sınıflandırmaya girmektedir.  (Tifaret/Güneş)   

Rutinleşme üst bilincin resmi olarak kabul edildiği, ama yaratıcı unsuru dışlayacak şekilde aşırı organize edilmiştir. Sloganlar, boş ritüeller ve kısmi anlayışın diğer araçları burada görülür. Geçmişte varolan somut gerçekler, kişinin bilincinde gerçeklerin spontane ve yaratıcı deneyimlenmesi yerine tercih edilir.  Bu tek bir liderin etrafında toplanmış organizasyon ve gruplarda görülen özellikle tehlikeli bir patolojidir. (Hesed/Jüpiter)

Dogmatizm rutinleşmenin zıtıdır, bu durumda ruhsal realiteler o denli güçlü bir şekilde kabullenilir ki, insanın kendisi için değil de başkaları için yapması gereken bir görev haline gelir. Gelişme fikri, uzun bir amaçlar listesinde ufak bir ayrıntı haline geliyor ve onun bağışladığı mutluluk göreve dönüşümüyle ortadan kaybolmaktadır. (Geburah/Mars)     

Ruhsal veya en azından kendini keşfetmeye dönük bir yola girmiş bulunan birinin bizzat aradığı şeyden sakınması biraz garip gelebilir. Ancak, beşeri ego garip ve karmaşık bir yaratıktır, ve tüm diğer varlıklar gibi değişikliğe karşı mücadele verir.  Yeni enerji ve genişletilmiş bilinç yaşandıkça ve günlük yaşama indikçe, ego ve üzerine inşa edildiği tüm değerler, tehdit altına girer. Aslında sadece bir bakıma küçük inisiyasyonlar dahi olsalar, yeni yaşama, hissetme, dua etme, sevme ve varolma yöntemleri o denli farklıdır ki, egonun açısından bunlar birer psişik devrim veya darbedir.

Ancak, Ferrucci'nin belirttiği gibi, İç Alemlere yolculuklarda, yüksek olanların bile kendine has tehlikeleri vardır.     

"Yoğun ruhsal uyarı ilham getirebilir, ama aynı zamanda demonları [ifritler, şeytanlar, şer ruhlar], içgüdüsel enerjileri, unutulmuş anıları vs. ortaya çıkarıp uyarabileceği alt bilinçaltına erişebilir. Sonra bunlar bilince yükselip şaşkın kalan kişiliğe her türlü sorun yaratabilirler. Demonlar bu şekilde uyarıldıkları zaman, kişiliğimizin değişik yönleri arasındaki farklılıklar özellikle yoğun bir şekilde hissedilir." (sayfa 160)  

Ayrıca kişilik ötesi irtibatlardan gelen yoğun zihinsel uyarımın uykusuzluk, çoğu zamana karmaşık bağlantı ve eşleştirmeler ile her şeyi bildiğini sanma yanılsaması. Mistiklerde yaygın olan soyutlaşma patolojik halinde fiziksel dünyayı reddetme ve ruhsal deneyimleri günlük yaşama entegre etmede başarısızlıkla sonuçlanabilir. Duygusal olarak aşırı duyarlılık ve dünyada çekilen çilelere karşı aşırı özdeşleşme ve sempati ortaya çıkabilir. İnsan deneyimin zirve ve diplerini beşeri evrim devinimlerinin kaçınılmaz bir parçası olarak görülmediğinde üstlenmesi çekilmez bir hal alabilir. Aşırı duyarlılık ayrıca olayı "çözme" inancı ile birlikte başkalarının kendi başlarına "çözme" ihtiyacına karşı duyarsızlık şeklinde ortaya çıkabilir. Yetersizlik ve intihar meyilleri içeren hisler de bazıları için bilinç üstü irtibatlardan meydana gelebilir. Bu yaşadığımız şeylerin birer seyiricisi değil de bir parçası olduğumuzu tanımamaktan ileri gelmektedir. Bazıları bilinç üstü deneyimlerin üzerine fazla hızlı gitmekten dolayı kendilerini yakıp adeta silebilirler. (Ferucci, sayfa 158-161)

Bu ezoterik çalışmalardan doğacak gerçek majikal sonuçları küçümsemek anlamında değil, ruhsal gelişmenin sadece psikolojik sağlığın mevcut olduğu bir bilinç kompleksinde oluşacağını belirtmek için söylenmiştir. Araç hazır duruma gelinceye dek, her şey sadece "ev temizliğidir".      



-------------
Ya Rahman, Ya Rahim, Ya ALLAH


Mesajı Yazan: Takyon_7
Mesaj Tarihi: 19-Haziran-2007 Saat 20:41

Yol Çalışmaları ve Peri Masalları

"Bana anılar gülünden soğuk su veriniz" - Orpheus İlahisi, devam.

Ezoterik Yol Çalışması ve çocukluktaki peri masalları arasındaki ilişki iyicene yerleşmiştir. Ancak, bireyselleşme, kendimize özgüven, ebeveynlerden ayrılma, sosyal kurallar ve dinsel-cinsel tabular ve kısıtlamalar konusunda arayışımızda, çocuksu gelişme modelini terk edip maddi dünya deneyimlerinde daha aktif bir rol oynayan bir gelişme modelini seçiyoruz. Deneylerimizi seçmede bize kılavuzluk etmek üzere, eski peri masallarımızı terk edip yenilerini seçiyoruz. Bunlar ister Yıldız Savaşları (Star Wars) and Uzay Yolu (Star Trek) gibi modern mitolojiler olabilir, veya Dallas, M.A.S.H. veya benzeri gibi uzun süreli televizyon dizileri olabilir. Çoğu eğence programları gerçek anlamda eğlendirici olmamakla birlikte sadece yaşam gücümüz ve zamanımızı emmek için tasarlanmışsa, tanısak da tanımasak da her hikaye içinde bir ahlaki ders ve kozmolojik bir bakış sunmaktadır.  

Uzay Yolu dizisinde arz edilen evren bakışı, Yıldızlar Savaşında biraz farklıdır, zira halen varoluşçu ve ruhsal soruna yeteri bir yanıt vermek durumundadır. Diğer yandan, Yıldızlar Savaşı bize ilk başlarında "Güç" kavramıyla tanıştırıyor, ve iki nesli ruhsal savaşçı, kişisel ve toplu Gölge (karanlık Tarafımız), ıslah olma, ve sadece kuantum fiziğin soyut bir anlayışı ötesinde, deneyimsel bir realite olarak yaratılışın birliği kavramlarıyla tanıştırdı. Aynı şey country ve western müzikte çile, başarısızlık, alkoliklik, ihtiyaç veya uyuşturucu ve alkol tüketime yönelik caz ve blues müziğinde karşılıksız aşk üzerinde sonsuz hikaye silsilesinde de görülür. Rap ve heavey metal müziğin de kendine özgün metaforları, kozmoloji ve dünya görüşleri vardır.     

Kısacası, seyrettiğimiz, dinlediğimiz ve katıldığımız her şey bir seviyede bizim için bir Yol Çalışması olma potansiyeli vardır. Ancak, rasgele ve potansiyel olarak zararlı psişik alış verişlerle, Kabalistik Yol Çalışmaları ayıran şey, Kabalistik Yol Çalışmalarının düzenli, kademeli ve nihai olarak benlik ötesine yönelik olmasıdır.      

Çocuk psikologu Bruno Bettelheim'in (Büyülemenin Kullanım Alanları - The Uses of Enchantment) sözleri burada geçerlidir:  

"Her peri masalı içsel dünyamızın bir yönünü yansıtan sihirli bir aynadır ve çocukluktan olgunluğa doğru gelişmemizin basamaklardan biridir. Peri masalların bize ileteceği şeyde kendilerini özdeşleştirenler için o ilk başta sadece bizim imajımızı yansıtan derin, sessiz bir havuzdur; ama ergeç arkasında ruhumuzun içsel çalkantılarını ve derinliklerini keşfediyoruz - mücadelemizin ödülü olan kendimizle ve dünyayla barışma yöntemlere erişiyoruz." 

 

İnisiyasyon

"İnisiyasyon esasen bireysel beşeri durumun imkanlarının ötesine ulaşmayı, daha yüksek hallere geçişi mümkün kılmak ve nihai olarak bireyi tüm sınırların ötesine yönlendirmeye amaçlar."  Rene Guenon, Aspercus sur l’initiation (İnsiyasyon Görüntüleri)

Bu psiko-ruhsal çalışmalarının amacı ne olduğumuzun ve istesek ne olabileceğimiz hakkında daha geniş anlayışın bilincine varmamızdır. Bunlar bizi eski Grek sözü "Kendini Tanı, böylece evreni ve tanrıları bilirsin" yerine getirmemize yardımcı olmayı amaçlar. Simyagerler "oluşmamızda" kendimizin birçok bakımdan kendimizi yaratmış varlıklar olduğumuzu fark ederiz. Her ne kadar aksisini haykırsak da, yaptığımız, olduğumuz, yaşadığımızın çoğu için dolaylı veya dolaysız olarak sadece kendimiz sorumluyuz. Altın Üstatların dediği gibi "çalışmalarımızın oğluyuz".

Bu yüzyıla dek, en yaygın ezoterik öğrenim ya bir öğrenci-öğretmen ilişkisiyle ya da bir ezoterik locaya inisiye olmakla mümkündü. Başlıca talim ve inisiyasyon yöntemleri çoğu zaman ritüel yöntemiyle olurdu, ve ritüeli veya karşılığını yaşanmış bir veya birkaç kişi içermektedir. İnisiyatör veya inisiyatik takım psişik varlığın uyandığı ve bilinç yüzeyine çıktığı bir durum yaratırlar. Ancak, bunun etkin bir şekilde çalışması için inisiyede uyarılan enerjilerinin inisiyatörün beden-bilincinde halihazırda canlı ve sağlıklı bulunması gerekir. Bu kritik bir noktadır, ve bu şartın yerine getirilmemesi ezoterik inisiyasyonlarının sorgulanır değerde olmasının başlıca nedenidir.

Bu ani içgürü ve değişik bilinç halleri bazı durumlarda inisiyasyon sayılırlar, bazıları küçüktür, bazıları daha da önemlidir. Maalesef, ezoterik çevrelerde inisiyasyon kavramı birçok yanılsamalarla doludur ve psikolojide ona eşdeğerde bir terim veya açıklama yoktur, ama birkaç tane önerilebilir.  

Von Durckheim'un yazıları benlik ötesi psikoloji, Hıristiyan mistisizm ve Zen uygulamaları kişinin içsel yaşamını Kristos Varlığı (İsa'nın idealize şekli) ile özdeşleşmesini sağlıyor, bu da hem Psikosentez, hem de geleneksel Batı Ezoterik Yol Çalışmaların amacıyla uyumludur.  Yazıları, her ne kadar kurumsal Hıristiyan dili kullansa da, bu konuda önemli bir katkıda bulunmuştur ve psikoloji, mistisizm ve ezoterizm arasındaki farkları kapatmak için değerli birer araçlardır.     

 

 

Yollar

"Size kutsal pınardan su verecekler ve kahramanlar arasında bir efendi gibi yaşayacaksınız." - Orpheus İlahisi, devam.

Her yoldan sonra koyulan ‘+’ veya  ‘-’ işaretler o yolun inisiyenin Hayat Ağacında Geri Dönüş Yolunda şuuruna enerji getirdiğini (+) veya getirmediğini (-) gösteriyor. Enerjiyi geri getiren Yolların daha aktif ve enerjik olarak görebiliriz, getirmeyenlerin de tasarım olarak daha pasif ve yansıtıcı olarak kabul edilebilir. Aslında, her psikolojik potansiyel kombinasyonu, veya Yol Çalışması o yollarda seyahat edenlerin şuuruna bir şeyler geri getirir. Geri Getirmek uygun tabir bile değildir, zira bu kaliteler zaten her zaman ruhta mevcuttu, ama sadece potansiyel olarak. Sadece enkarne yaşamın deneyimleriyle ve psiko-ruhsal felsefeler, teknikler ve inisiyasyonlar ile ondan anlama çıkarma isteğiyle o bir realiteye dönüşür veya şuurumuzda gerçekleşir.     

Özellikle Kabala çalışmaları olmak üzere, daha önce ezoterik çalışmalara girişmiş olanlar, başlangıçta Küre ve Yolların çok sabit nesneler olduğunu fark ederler. Ancak onlarla çalıştıkça ve onlar içimize işledikçe daha akışkan ve kelimelerle ifade edilmeyecek bir şekilde içiçe ve karşılıklı ilişkili olmaktadırlar. İşte bu kademeli olarak gelişen içsel deneyimler ruhsal inisiyasyon seviyeleri deneyimlememezi sağlarlar.

Bu inisiyasyonlar kademeli gelişen içsel deneyiminlerin bir parçasıdır. 

Bu gelişmenin psikolojik, mistik ve gerçek ben ötesi yönlerini saf duyusal deneyimlerden ayırır. Kabala, simya veya Psikosentez öğrencilerinin edindiği deneyimler kademeli gelişmeye yöneliktir.  Önceki deneyimler üzerine inşa edilmiştir, bir yön ve amaca sahiptirler. Bir grupta veya başkalarının huzurunda deyimlenseler de tamamıyla kişisel olmalarından dolayı içsel hallerdir. Geleneksel kaynaklarda verilen açıklamalara her ne kadar uysalar da tamamen deneyimleyene aittirler. Onlar benliğin genişleme ve entegrasyon yakarışına karşı içsel yanıtlardır.  Adeptler olarak bilinen son derece entegre kişiler dışında, kimse başkası için onları deneyimleyez, bağışlayamaz.  Bu durumda dahi, bu armağan sadece soğuk bir günde ölü bir araba aküsüne bir "başlatma sıçramasının" psişik karşılığıdır. Bunlar ayrıca kelimenin ima ettiği gibi sadece düşünce, fikir, savlar veya felsefi boyutlar değil, deneyimlerdir ve oldukça enerji yüklü esaslı deyimler.

Yolların sayısı otuz ikidir, onu Kürelere ve yirmi ikisi aralarındaki bağlantılara atfedilmiştir. Onlar hiyerarşik bir düzene göre düzenlenmiştir ve [Not: küreler aralarındaki 22 bağlantı veya yol, bilgi için Kabala hakkında sitemizde çeşitli yazılara bakınız] yoğundan (32. Yol) inceye (11. Yol) doğru sıralanmıştır. Aşağıda verilen düzenlemede geleneksel Kabalistik terminolojiyi bilmeyenler için Sefirot [not: Sefirot (çoğul) = küreler, Sefira (tekil) = küre] adları yerine gezegensel karşılıkları kullanılmıştır. 

Dünyadan Aya [32. Yol] - kontrolsüz psişik algılamalar, ayırdetme veya "ruhları sınavdan geçirme" eksikliği, olası obsesyon veya (en aşırı olası olarak) posesyon. Psişik "sohbet hattından" gelen her şeyi inanma eğilimi. (+)

Dünyadan Merkür'e [31. Yol] - aşırı bir zihinsel soyutlama. Ruhsal ve hatta psişik olanın bilimsel veya rasyonel ihmali veya reddedilişi (olası olarak onun patolojik yönlerini reddetmekten doğar. Önceki ayırt etmeden aşırı ayırt etmeye yönelik bir fark) (-)

Aydan Merküre [30. Yol] - psiko-bilimsel zırvalama. Majikal, okült veya simyasal bilgilerde ayırdetme eksikliği. Aşırı derecede komplo teorileri inanç, rasyonel bir irrasyonellik. İnanç ne denli tuhaf ve olanak dışı olsa daha çok inandırıcı olduğu bir hal. Bir UFO, Bilinmeyen Uçan Cisim (Unidentified Flying Object) olmaktan çıkar ve güneş sistemin ötesinden uzaylıların bilinen uzay gemisi oluveriyor. Okudukları her şeyi inanırlar, X-Dosyaları televizyon dizisi bile bizi koşullandırmak için neşredilen gizli sosyal tarihe dönüşmekte. (+) 

Dünyadan Venüs'e [29. Yol] - Aşırı boyutlarda ve gerisinde mantıklı bir neden olmayan saf duygusal bir doğacılık. Bu herkesin teknolojiyi terk edip doğayla hayali bir uyum içinde yaşamasını isteyen radikal çevreci örneği burada geçerli olur. Bir açıdan, tanrısı olmayan bir doğa dini gibi son derece maddiyatçı ve dünyevi bir görüştür. (-)  

Aydan Venüs'e [28. Yol] - Doğal türde psişik güçler, bunlar son derece cinsel ve ilkeldir. Tarihsel realiteleri hakkında gerçekçi bir yaklaşım olmadan kadim yol ve tekniklerin idealize edilişi. Zıvanadan çıkmış seks majisi. Modern uygarlığın realitesinden kaçış olarak majinin Altın Çağı konusunda peri masalımsı fanteziler. 30. Yolda teknolojiye kaçış varken, burada ondan kaçış olup 'doğa dünyası' hakkında yanıltıcı ve idealize bir görüşe saplantı vardır. (-) 

27. Yol - Merkür'den Venüs'e [27. Yol]  -  Bu yol (mars ile sembolize edilen) irade  ile zihnin entelektüel formlarını duygusal yaratıcı güçleriyle dengelemeyi temsil eder. Bu, doğurucu ve yaratıcı gücün realitesi yerine soyutlama ve teorinin oyun bahçesini tercih eden birçok kişi için bir mücadele  vesilesi olacaktır. Bu Mezla [Not: Hayat Ağacında İlahi Enerjinin yukarıdan aşağı akış yönü 1-2-3 vs]  akışına ters gittiği için gerçek anlamda ve sembolik olarak akıntıya ters yukarıya doğru yüzmeye benzer. Bu başarıldığı zaman inisiyeye bol miktarda güç geri döner ve psikolojik hazırlanmanın temel işi tamamlanmıştır. Bu çalışmaya çok enerjinin akmasına izin verir, ama bu halen yayılma ve uyarım enerjisidir. Eneri akışı az kişinin yaptığı şeyde başarılı olmanın kibrine ve Ölüm ve Teslimiyet Yolunda daha fazla ilerlemenin korkusuna yol açabilir. Bu astral dünyaya diri ışık ve üzerinde kontrol sağlama gücünü getirebilir. Bu noktada illüzyon küresi ve daha fazla ilerleme olması durumunda gelecek ölümlerinden kaçınan çözümlenmemiş psikolojik sorunlar güçlü bir şekilde hakim olabilir. Sonuç olarak, kaçınılmaz olandan sakınacağını sanan inisiye Metanet veya Merhamet sütunlarından yukarıya doğu kaçmaya çalışabilir. (+)

Yetzirah'ın lunar/aysal alemi Hod (zihin), Netzah (duygu) ve psişik/hayal gücü (Yesod) şeklinde sembolize edilen üç temel yönü vardır. Onlar etkin bir birim olarak birleştirildiği zaman, inisiye astral seviyede düşünebilir, hissedebilir, sezebilir ve yaratabilir. O zaman bu seviye veya alem ayrıca derin bir şekilde diğer gezegen veya küreler şeklinde sembolize edilen birkaç seviyede denenebilir. İnisiye bu dünyadan bıktığında veya daha çok ilerlemek için bir dürtü aldığında, daha fazla derecede Güneşsel güçler hissedilir. Bu dürtüler Briah'ın zihinsel aleminden gelmektedir ve inisiyenin eşiği geçip saf bilincin daha yüksek alanlarına girmesini sağlayan azmi sağlar.   

Her şey Güneş (Tifaret) tarafından idare edildiği için, veya Güneşin sezgisel güçleriyle görüldüğü için Solar/Güneşsel Alem olarak bilinen, Briah Alemi hakim duruma geldiğinde çoğu zaman kafa karıştırıcı imajların bulunduğu Yetzirah Alemi geri plana geçer. Bu onların unutulduğu veya  gömemezlikten geldiği anlamına gelmez. Tam tersine! Bu temel deneyimler üzerinde inşa edilmektedir ve Briah Alemi tarafından sağlanan daha saf, direkt deneyim metotlarla daha da güçlenmektedirler.  Yetzirah'ın duygulu, rüyamsı, imaj yüklü aleminde ilişki hep "subje - obje" arasındadır. Bu bizim dünyasal deneyime benzerdir ama düşüncelerimizin önceden realiteye dönüşme avantajı veya da dezavantajı vardır. Briah Aleminde ilişki, arada kafa karıştırıcı semboller alemi araya girmeden saf ve direkt bilmeye dönüşmektedir. 

Atzilut Aleminde ilişki tekrar değişir ve saf olma haline geçiş vardır. Ancak bu genel olarak çoğu pratik çalışmanın kapsamının dışındadır. 

Yol Çalışmalarda, İkinci Ölümün Peçesi olarak bilinen ego ve inşa ettiği astral imajlarının ölümü, özellikle 26., 25. ve 24. Yol ile Briah Alemi ile irtibat kurulduğu zaman olur. Eğer geçiş yapıldığında bu Yollardan kaçınılırsa, inisiye direkt olarak önceden Metanet veya Merhamet Sütunlarından çıkmaya çalışırsa, daha sonra inceleyeceğimiz şiddetli geri tepmeler olabilir. 

Bu üç Yol, İnici Ölümün Peçeleri veya Ruhun Karanlık Gecesi olarak bilinir. Bunlar zihinsel, duygusal ve psişik korku ve bağlantılarımızı arındırmaya yönelik sınayan yollardır. Ezoterik çalışmalar bunu sürekli olarak yapması gerekir, ama bu yollardan bir veya bir kaçını takip etmenin bilinçli kararı ile, daha önceden üzerimizden attığımız sanmış olabileceğimiz kişiliğimizin çok tatsız olabilecek yanlarını tanıma ve arındırma sorumluluğunu kabul etmekteyiz.

Psişik varlığımız ve/veya egonun (id) bu kaba ve rafine edilmemiş yönleri bilinç ve içimizdeki Işığın deneyimi arasında bir filtre görevi görmektedirler. Böylece, ne zaman kişiliğimizde bir zaaf veya bozukluğun etkilerini kısma kararı alırsak, esasta Kozmik Bilinci daha çok yaşamamızı engelleyen aklımızdaki ağın bir veya birkaç ipliğini sökmüş oluyoruz. Sistemli bir şeklide sürekli yapılan Yol Çalışmalar ile bu iplikleri düzenli ve dengeli bir şekilde söküyoruz.  Böylece daha ahenkli bir dizi içsel deneyime yardımcı oluruz. Ancak bunu daha kolay yapmak kolaylaştırmıyor! Düzenli ve sistemli bir yaklaşım sadece negatif yan etkileri azaltır, ama onları yok etmez.               

Güneşsel seviyede, veya bazılarının ruh seviyesi dediği seviyede yeteri derecede bilinç sağlandıktan sonra, psişik varlığın işaret dili yerine iç Benlik ile direkt irtibat kurulur. Bu İlahi Kıvılcım sadece Tifaret seviyesinde var olan bir şey olarak değil, zira aslında Keter'e (Taç) aittir, ama direkt ve açık olarak onunla konuşulur, veya daha doğrusu, bu seviyede onu daha açık ve direkt olarak dinliyoruz. Daha önce iletişim varken, sadece bilinçdışı önyargı tercihlerimizin sınırlarını aştığımız zaman İçteki Tanrının Sesini duyabiliriz. Ama oraya ulaşmak için bir parçamızın ölmesi gerekir. İşte Ruhun Karanlık Gecesinin üç yönü veya Yolu burada devreye girer.

Merkür'den Güneşe [26. Yol] - Bu Yol evreni anlamak için yaratığımız şirin, tertipli, küçük kutuları bırakmamızı gerektirir, böylece anlamaktan deneyime geçebiliriz. Bu son derece engelli bir yoldur ve zihnin entelektüelize etmeye tercih edeceği yerde bir inanç sıçrayışı gerektirir. Bu şeylerin niteliklerini semboller aracılıyla anlatmayı seven ama sadece dille anlatamayanlar için zor bir yoldur. Zen koanlar gibi zihni aşmak için kullanılmak yerine, kendi başına birer amaç olarak görüldüğünde gematria (ebced), notarikon ve benzeri yöntemlerde saklı sırlar çıkarma bu yolun temsil ettiği tuzaklardır. Esrarengiz ortamlarda ve şekillede fisiksel üstatlarla karşılaşma gereği veya egregorların [Not: grupların düşünce formları veya arketipleri] buradadır. Kendimizi "ruhsal materyalizmin" her türlü şeklinin yer çekiminden kurtarmak buradaki mevcut iştir. Bir sürü ezoterik derece, unvan, diploma ve silsile toplamak, şekli öz ile karıştırmak bu Yolun lanetidir.  "Benim yolu, locam, grubum, öğretmenim, vs. seninkinden daha iyidir" bakış açısı burada bir derece görülür. 30. Yolda aletler yapılır, burada onlara asılır, takıntı haline getirilir ve Çalışmayı yapmak için onlara muhtaç olduğumuzu düşündüğümüzde, gerçek içsel gelişmemize birer engel olurlar.  Basamak taşları yerine, onlar yolumuzu tökezleyen kayalıklar olmaktadır ve bu vesile ile yaptığımız ritüel, meditasyon, veya her neyse güçten ve gerçeği bilmenin deneyiminin verdiği azim ve coşkudan yoksun olurlar. Bilgisizlik ve korkudan gelen entelektüel kibirle karışık ruhsal kibir bu Yolun sınavıdır. (-) 

Aydan Güneşe [25. Yol] - Bu Yol, gerçek bir ruhsal irtibata bilinçli olarak girmenin becerisi ile bilinçaltı ve psişik alanı birleştirmeyi temsil eder. Bu yol son derece direkt ve deneyimseldir. Bazıları için giriş sadece uykuda veya psişik zihne tam olarak girebildiğinde ve samimi dilekle aşıldığında mümkündür. Sıkça Mistik Yolun (Orta Sütun) bir parçası olarak ifade edilir ve direkt olarak inisiyeye güç vermezse de, ben ötesi vecit, ahenk ve ruhsal iç görü bağışlar. Onun sorunu kişi Işığı görüp de kendisinin o Işık olduğunu sanabilir. Özde, onların algıladıkları Tanrıyı Yaratıcı Tanrının kendisi sanmaları.  Hatta kendilerini bu yeni bilgeliğin sözcüsü olarak görüp bir Mesihçi misyona sahip görevli insanlar olarak da görebilirler. (-)   

Venüs'ten Güneş'e [24. Yol] - Bu Yol diğer ikisinden duygusal açıdan daha zordur, çünkü Mezla'ya karşı giderler ve İnisiye'ye Dönüş'te güç bağışlar. Öncekilerine kıyasla kişi ölüm ve ölümlülüğüyle daha çok karşı karşıyadır. Burada Terör daha güçlüdür, çünkü ego başına geleceğini bilmektedir ve çeşitli fiziksel, duygusal ve psişik illüzyon ve yanılgılarla kendi gücünü pekiştirmeye çalışır. Burada sözde Kundalini denilen şey daha faaldir ve bir miktarı psişik kanallara akmaktadır. İçsel ateş daha önce arkamızda bıraktığımız sandığımız, ama halen aklımızın derinliklerinde saklanan şeyleri karşımızda tekrar diriltir. Bu bir bakıma inisyede kaç yaşında olsa da "orta-yaş krizi" ortaya çıkarır. (+)  

Tifaret veya diğer bir deyişle Güneş unsurumuzla ilgili tüm Yollar belirli bir seviyede bize ruhsal kibir tehlikesini getirmektedir. Bunun sebebi, varlığımızın öz nüvesinin enerjisi olan güneşsel ateş, En Yüksek Benliğimizin, veya görüşünüze göre Tanrının Işığını yansıttığı için dokunduğu her şeye güç yükler. Böylece, yeteri arınma yapılmamışsa, entelektüel yanılsamalarımız, kendimiz ve dünyaya karşı duygularımız Hod'da (Merkür) abartılır. İster sanatsal, cinsel veya basit anlamda duygusal ifadeler olsun, ihtiras ve yaratıcı dürtü ve tepkilerimiz Netzah'ta (Venüs) abartılır. Yesod'da (Ay) ruhsal iletişim, amaç ve misyon anlayışımız pekişir ve psikolojik sağlığımıza göre çarpıtılır.    

Bunu daha da şaşırtıcı kılan deneyimin çeşitli hal ve seviyelerini açıklamak için uygun ve yeterli bir dilin bulunmamasıdır. Kabalistik terminolojide bir ağaçtan söz ediyoruz, ama Dört Alem vardır ve her alemde bir ağaç vardır, hatta her kürede (Sefira) ayrıca bir ağaç vardır. Şanslıyız ki, bilgisayar programları kullandığımız kadim metaforları açıklamaya yarayan  kullanışlı bir iki metafor vermektedir. Her küreyi daha büyük bir dosya içinde bir metin olarak görebiliriz. Ne zaman birini açarsak, onunla bağlantısı olan başka birini açma fırsatımız olur. Her küre açıldığı zaman ilintili bir dizi pencereye bağlantı kurabilen bir pencere veya dosya gibidir. Sadece belirli bir klasör (Dünya) içinde tüm dosyaları (küreler) tam olarak irdeleyip keşfettikten sonra hepsinin nasıl birbirine kenetlendiğini görebiliriz. Özde, biz bu içsel dosya, klasör, pencereleri herşeyi küçük yudumlar şeklinde sindirebilmek için yaratıyoruz. Aslında, biz tüm küre ve yolların üzerinde aynı anda çalışmaktayız. Ancak, sadece onlardan birer birer farkında olabiliyoruz. Belirli bir seviyede tüm kürelerin yeteri bir anlayışına vardığımız zaman, bir Alem hakkında çalışır, kullanılır bir bilgiye sahibiz demektir. Deneyimle her bir Alemde bu bilgi derinleşir, aynı zamanda inisiyasyon derecemiz de ilerler. Ayrıca yolculuğumuzun belirli noktalarında önümüzde neler olduğu hakkında bazı kısa görüntüler belirir. Fiziksel dünyanın ahengini yaşadığımız zaman, ötesinde var olanı (Psişik Yetzirah) idrak etme dürtüsü ortaya çıkar.  Duygusal-astral planın/alemin (Yetzirah) merkez birliğini yaşadığımız zaman, onun arkasındaki, Briah Alemindeki hayreti şayan yönlendirici zekanın anlık görüntülerini yakalayabiliriz. Bu dünyanın ahenk ve uyumu yaşadığımız zaman, dönüş yolculuğumuzun kalan kısmını idrak edebiliyoruz. Böylece her yolda dört kez yolculuk yapabiliriz. Ancak çalışmamızın en önemli kısmı, Yetzirah Aleminde yapılır. Eğer İkinci Ölümün Peçesinin ötesine gideceksek ve ruhsallık maskesi arkasına menfaatimizi kollamak yerine gerçek anlamda Hizmet vereceksek dikkatimizi belirli bir seviyede Tifaret'e giden en alt yollara odaklamamız gerekir.  

Bütün Yollar Yetzirah seviyesinde deneyimlenebilir, ama hepsi direkt veya esas olarak onunla ilgili değildir. Tifaret'e giden yollar egonun yapısı ve arınması, benlik anlayışımız ve dünya ile ilişkimizle ilgilidir. Briah Aleminde Tifaret'ten yukarıya giden yollar da bu değerleri günlük yaşamımızda hizmet ve özveri şeklinde ifade etmemizle ilgilidir. Onlar daha çok Ruhun (Bilinç-üstü) enerjisini deneyimleme ve yönlendirmeyle ilgilidir. Atzilut Aleminde, Abisin [Not: Derin bir uçurum üzerinden geçit / Hayat Ağacının üst üç küresini diğer kürelerden ayıran peçe] esas olarak Tanrının (Kolektif/Toplu Bilinç) ayrımısız enerjisiyle irtibat kurmakla ilgilidir. Bundan dolayı alt planlarda çalışmak son derece hayatidir. Eğer kişi üst yollara sıçrarsa, veya onları düzen dışı çalışırsa, o zaman kendi içlerinde ve çevrelerinde henüz hazır olmadığı dürtüleri tetikleme riskini yaşar.  Enerji düzgün bir şekilde akmaz ve akışında blokajları kaldırır, ve psişik, fiziksel ve sosyal illetler bundan doğabilir. Enerji bir blokaja vurduğu zaman, ister zaaf olsun, ister güç olsun mevcut bulduğu her kanaldan ayrım yapmadan geçer.    

 

Merkezi AtlamaBu bloklardan dolayı bazıları Dönüş Yollundaki mücadele, özveri ve fedakarlıklardan kaçınmak ister.  İnisiyelerin doğanın taleplerinden kaçınıp Ağacın yanlarından tırmanmak istemesi, veya diğer bir deyişle egonun önemli vasıflarını feda etmeden bilinç-üstünün (Tifaret) yüksek alanlarına girmeye çalışması oldukça tehlikelidir. Bu Merkür ile Mars arasındaki Yol veya Venüs ve Jüpiter arasındaki Yol erken seçildiğinde olur. 

Merkür'den Mars'a [23. Yol] -  Bu Yol inisiyelere seçmiş oldukları çalışma için ek güç ve enerji verecektir, ama erken girilirse kibir, entelektüel kasıntı, ezoterik veya dünyevi hayatta dengesiz ve aşırı ve dolayısıyla Klipotik [Not: Klipot - Kabala'da "kabuklar", Hayat Ağacındaki nitelik ve erdemlerin negatif, şer yönleri] askeri disipline yol açabilirler. Başkalarının hatalarına yönelik yıkıcı ve saldırgan faaliyetler, askeri maceraları haklı kılma durumları ortaya çıkabilir. Başkalarının faaliyetleri konusunda aşırı eleştirisel, sözlerini, faaliyetlerini, düşüncelerini, vs. düzeltme eğilimi. Öfke, korku, şüphe, kin ve riyakarlık dışında başka duygu ifade edilmediği için kendi haklı ve üstün görmeyle birlikte başarısızlık görülür. Kontrol dışında değişikliklere karşı koruk yaşanır. (-)

Venüs'ten Jüpiter'e [21. Yol] - Bu Yolun erken uyarımı ile ilgili sorunlar Venüs'te mevcut güzellik ve şehvete varan duyusal duyarlılık Jüpiter'in maddi gerekleri ile güç kazanır. Kısacası bencilik, açgözlülük, sefahat pekişir. Ne pahasını olursa olsun kazanç, şan ve şöhret arzuları görülebilir. (-)   

Hangi sütundan tırmanılacağı olası olarak daha önceki tercihlere dayanarak seçilmiş olacağına göre, Merkür olmadan bir Venüs açılımı kişinin sonu gelemeyen maddi ve duyusal arzularına gergin ve irrasyonel bir yaklaşıma yol açacaktır.  Ama Merkür açıksa bu arzuların gerçekleşme olasısı daha fazla olacaktır, burada kişi dünyevi arzu ve güç edinme hırslarını yerine getirmek üzere entelektüel güçlerini kullanır.      

Eğer Merkür açık olup Venüs kapalıysa ve enerji Mars'a doğru egonun duygusal gücünün korkusuyla yükseliyorsa, nevroz, kaygı ve korku hakim olur, zira inisiyenin elinde sadece hiç bir zaman gerçekleşmeyen "iyi tarlanmış planlar" vardır. Çünkü en bencil anlamda bile gerçek bir tutku ve ihtiras yoktur, mevcut herhangi bir psişik ve yaratıcı güç yoktur.Marsilio Ficino, tüm eserlerinin en popüleri, Libri de Vita ilk kez 1489 yılında basılan on beşinci asırda yaşayan bir rahip ve hekimdi. Birçok Ortaçağı ve Rönesans tıbbi metin gibi Finico'nun eseri çeşitli hastalıklara tedaviler birlerken astrolojik sembolizm ve yöntemleri sıkça kullanmaktaydı. Aynı modern metinlerde genetik/kalıtım bilimi kabul gördüğü gibi, Ficino'nun döneminde astroloji itibar görürdü. 

Böylece ortada mevcut sorunlar basittir. Yüksek kürenin gücü feda edilmeli ve gerekli düzeltmeler yapılmalıdır, yoksa çok rafine psişik enerjiler büyük ve ezici bir ağırlık gibi rafine olmayan zayıf psişik yapının üzerine çöker ve onu yıkar.  Eğer enerji (paniğe kapılmış bir egonun etkisiyle) bu "düşüşten" kaçmaya çalışırsa, bu sadece durumun karmaşıklığını artırır, zira seçilen sütunun tepesine çıktıktan sonra Tifaret'e inmek için evrim/yükselme yolu değil karşı-evrim/iniş yolundan gitmek gerekir, veya bu sefer Abis Yolu olmak üzere zamanından önce daha çok yol geçişleri yapılır, bu da olası olarak uzun vadeli psikolojik hasara yol açar.

Abis veya Daat Sefirası tarafında arz edilen sorun, onun egonun kısıtlı sınırları tarafından erişilemeyen bir Bilgi ve Bilinç halini temsil etmesidir. Diğer bir deyişle, hiç bir kısıtlaması olmayan İlahi varlık tarafından erişilebilir ve bu meyanda tüm kısıtlamaları yok eder. İniş yolunda Daat'tan geçen enerji egomuzun öz nüvesini oluşturur, dolayısıyla çıkış yolunda bu enerji sadece mevcutsa egoyu çözer veya dağıtır. Daat birkaç kez geçilir ve belirli psişik, cinsel ve baskılı dürtü ve ketlemeleriyle [Not: Ketleme (İngilizcesi Inhibiton): ...Psikanaliz dilinde ketleme sözcüğü bir içgüdüsel tepinin ya da bazı belirtilerin bilinçdışı olarak durdurulması anlamına gelmektedir. Üstbenin kuvveti, tepileri ketleyerek bunların, üstbeni içbenden ayıran sınırı aşmalarına engel olur." Kaynak: Psikoloji Sözlüğü O.A. Gürün, İnkılap]  (Yesod) bir dereceye kadar bilinçaltı deneyimlerimizde de görülebilir. Burada önümüzde bizi bekleyen düş, fantezi ve psişik realitenin yeni dünyası ile geriye alınmaktayız, ama önceden bizi karşılayan Eşiğin Terörüyle yüzleşmemiz gerekir. Eğer daha önce egomuzu tabaka tabaka çözüp kendimizi tekrar inşa etmediysek, bu terör, kontrol kaybı ve gerçek realiteyle yıkıcı yüzleşme, yıllardır inşa ettiğimiz egoyu ve onunla birlikte varoluş anlayışımızı parçalar. Bu bir şekilde Abis'i geçmiş olanların ego veya dünyevi benlik anlayışı yoktur anlamına gelmez, ama talim, deneyim ve İlahi Taktir ile daha yüksek şuur hallerine varmak için geçici olarak onu bir kenara bırakmışlardır. 

      

Ficino ve Rönesans Psikoterapi

Marsilio Ficino, tüm eserlerinin en popüleri, Libri de Vita ilk kez 1489 yılında basılan on beşinci asırda yaşayan bir rahip ve hekimdi. Birçok Ortaçağı ve Rönesans tıbbi metin gibi Finico'nun eseri çeşitli hastalıklara tedaviler birlerken astrolojik sembolizm ve yöntemleri sıkça kullanmaktaydı. Aynı modern metinlerde genetik/kalıtım bilimi kabul gördüğü gibi, Ficino'nun döneminde astroloji itibar görürdü.

Ficino'yu farklı kılan, özellikle Satürn tarafından idare edilen hastalıklar olan melankoli ve depresyonun tedavisi olmak üzere, tılsımlarım hastalıkların tedavilerinde kullanmasını önermesi, böylece majiye giren ince hattı açmış oluyor, oysa o devirlerde böyle uygulamaların suçlaması dahi insanların itibar ve hatta yaşmalarını bile kaybetmelerine neden olabilirdi.

Ficino'nun doğal majisi günümüzde psikologların ortaya koyduğu birçok fikre benzerlik arz ediyordu, sadece bu fikirleri bulunduğu döneminde kullanılan dille açıklıyordu ve tılsımların kullanımı açısından gerçek majikal (Yeni-Platoncu, Greko-Mısır) uygulamalar içermekteydi.

Özet olarak Ficino etrafımızı çevrelediğimiz imajlarız  veya onlara dönüşmekteyiz ve etkisini aradığımız belirli bir gezegene (kaliteye) tekabül eden belirli bir bitki, yiyecek, koku, renk veya hayvana yönelik uygulamalarla "semanın diri gücünü aşağı çekebiliriz" diyordu.

Ficino hastalarına etraflarını evrensel ahenk ve ayrıca belirli erdemleri temsil eden imajlarla donatmalarını öneriyordu. Bu amaçla temsil ettiği etkileri anımsatmak için aklın hayal edeceği her şey, resimler, heykeller, güneş sistemin saatleri vs. kullanılmaktaydı. Hatta, Ficino ve yandaşları bunların sadece temsil etmediğini, enkarne ettiğini diyecek kadar ileri giderlerdi, öylece Ficino saf psikolojik alandan majiye geçiş yapmaktaydı.

Saf pratik psikolojinin eşiğinden majikal alana geçmek hem içsel, hem de dışsal olarak kritik bir adımdır. Bunu yapmakla, Ficino veya onun tedavilerini uygulayan kişi artık yaratılışta sadece pasif bir seyirci olmaktan çıkar ve onun gelişiminde aktif bir katılımcı olur. Güçler, kapalı, içsel ve kişisel bir deneyimden herkesin erişebileceği kozmik güçlerin karşılıklı etkileşime dönüşür.

Aynı  bağlantı ve ruhsal eşleşme teorisi, Orfik İlahiler aracılıyla müzik ve şarkıya da uygulanmıştı.

Ficino tarafından önerilen imajların çoğu Picatrix eserinde [Not: Maslamati ibn Ahmad al-Majriti'nin "Ghâyat al-Hakîm fi'l-sihir" eserinin Latince'si] sunulanlara benzerdi ve genelde normal şekillerinde gezegensel semboller ve kadim tanrılarından oluşmuştu. Bu dünyevi imajların kullanımı "demonik" veya "ruhsal güçler" ile değil de, sadece "dünyasal güçler" ile çalışma açısından "doğal majidir."

Thomas Moore, "İçimizdeki Gezegenler" adlı eserinin önsözünde Marsilio Ficino'nun ruhun her şeyi kapsadığını ve kucakladığını inandığını yazmıştır. Ficino, ruh ve gücüyle yüzleşebilmek için, daha önceki ve sonraki birçok Hermetist gibi imajların sürekli ve düzenli kullanımını önermişti. Hatta, Ficino için insanın psikolojik sağlığı yaşantısında kullandıkları imaj ve bir hayal gücüne sahip oldukları derecesi ile ölçülebilirdir.  Bu "Sıkça İnvokasyon yapınız" diyen günümüzün psikoterapisti ve majisyeni Dr. Israel Regardie'den pek farklı bir görüş değil.

Ficino'nun psiko-ruhsal Hermetizm'in arkasındaki fikir bize şah damarından yakın bir Tanrı'yı yaşamayı uygulamakta yatar. Astroloji (veya yansıma veya terapi) ile psikolojik eğilimlerimizi tanımakla güçlü yönlerimizi pekiştirip zaaflarımızı asgariye indirebiliriz. Bu genelde eşleştirme yolu ile kendimizde var etmek istediğimiz kaliteleri yaşamakla olur.

Eğer kendimizi güzellikle çevrelersek, güzellik oluruz. Eğer kendimizi bilgelikle ararsak bilgelik oluruz, vs.. İmajlar zihinde şekillenir ve mümkün olduğu kadar maddi dünyada yaratılır. Böylece ilahilik soyutlama ve fanteziyle sınırlı değildir, ama günlük deneyimlerimizde enkarne olurlar. Ritüel bir düzende mabedin dekorasyonu  çoğu zaman Yol Çalışmanın küre/gezegen renkleri, kokuları ve ilgili sembolleriyle donatılır. Eldeki çalışmaya odaklanmak üzere, hem içsel, hem de dışsal semboller imgelenir ve yaratılır. Burada Rönesans majisi, modern majikal Yol Çalışmaları, psikoloji ve inisiyasyon ile direkt bir bağlantı görmekteyiz.  

 

Simyasal Patolojiler

"Unutma - iddia eden çoktur; bilen azdır." - ,Orpheus İlahileri

Dönüşün simya yöntemi ve Kabalistik yöntemi arasındaki fark etkiden ziyade teknikte yatmaktadır. Bir simyager tentür, ilaç ve yağ veya taş gibi simyasal ürünleri yaratır, bir Kabalist ise tılsım, veya kristal, metal veya sıvıklar gibi şarj edilmiş (veya yüklenmiş) objeler üretir. Her ikisi de onları kullanan veya temas edenlerin psişik varlığı üzerinde etki yapmaya tasarlanmıştır ve onları hazırlayanın içsel gelişmesinin dışsal tezahüratlarıdır.

Bir dereceye kadar, Hayat Ağacındaki Yollar konusunda söz edilenler simyasal Çalışmayı üstlenmiş olanlar için de geçerlidir. Her bir kürenin metal ve bitki aleminde karşılığı olduğu için ve bir çok simya öğrencisi Taşların tentürlerini yaparken Ağaçtaki gezegensel Yolları takip ettikleri için aynı uyarılar ve iç görüler geçerli olabilir.

Simya Çalışmasında, öğrenci ilk başta bitkisel malzemelerle başlar, sonra metalik ve mineral alemlere devam eder. Her bir alem daha önce öğrenilenlerin yeni bir seviyede uygulamasıyla derinleşmiş bir halini temsil eder. Bitkisel ilaçların etkileri sadece bir hafta gibi bir dönem sürebilir, ama aynı gezegensel eşleştirmelerinin etkileri daha derin ve kalıcı olacaktır. Söz ettiğimiz etkiler tabii ki değişimlerdir, daha geniş ve kapsamlı şuur genişlemelerdir.

Bu ilaçların etkileri onların sindirenlerin psişik veya duş alemlerinde görülebilir. Bitki ilaçlarının etkileri psişik fizyolojimize karşı en geçici ve hafif olanlar olduğuna göre, dinlenme, meditasyon veya uyku gibi etkilerine karşı en pasif ve alıcı durumlarda bulunduğumuz zaman ortaya çıkarlar. Mineral ilaçların metalik ilaçlarının etkileri çok daha güçlüdür ve onlara karşı alıcı olmamıza gerek olmadan günlük bilincimize girip etkileme şansları daha fazladır.

Bundan dolayı gerekli emniyet önlemleri ve prosedür şartlanmaları ile birlikte Metalik ve Mineral Alemin daha Büyük Çalışmasından önce bitkilerin Küçük Çalışmasını ele almamız öneriliyor.

Ancak burada ince bir husus işlenmektedir. Bitki Alemi esas olarak bizim psişik veya Yetzirah yönümüzü (Alt Astral/Duygusal) temsil etmektedir ve Metalik Alem kişisel Briah Alemimizi (Yüksek Astral/Zihinsel) temsil etmektedir. Kısacası, bitki hazırlıkları olmadan Metallik Çalışmaya sıçrama Tifaret'in altında hiçbir Kabalistik Yol Çalışması yapmadan, üstündeki Yol Çalışmaları yapmanın simyasal karşılığıdır.

Bitki Alemi genelde psişik varlık ve ay tarafından kolayca etkilenen maddi yaratıklarla ilgilidir. Hem ritüel majinin bazı türleri uygulandığı zaman, hem de bazı bitki tentürleri hazırlandığı zaman  aysal gelgit hareketleri hesaba alınır. Operatörün zihin, duygu ve akışkan yönü üzerinde aysal güçlerinin etkisi ve hazırlanan ilaca aktarımı bu hususu açıklar.

Kabala, Hayat Ağacı ve simyanın bu örtüşmesi her ne kadar Paracelsus'un ortaya koyduğu yoldan sapsa da, çoğu modern simya öğrencilerinin ya Frater Albertus veya Manfred Junius'un eserlerinden, ya da Gül+Haç Üniversitesi Simya Dersleri (he Rose+Croix Univerity Alchemy Classes (AMORC),) veya Doğa Filozofları (he Philosophers of Nature (PON)) öğretilerinden aşinadır.

Bu modeli bir adım ileri alırsak, spagirik veya simyasal prosedürlerinin birinde başarısızlık operatörün psişik bedeninde (duygusal-zihinsel yapısında) içsel bir "boşluk" veya "patoloji"nin göstergesidir. Eğer ilaç yaratmanın dış dünyasının işlevi başarı olacaksa içsel olarak tanınması gereken bir boşluğun tamir edilmesi gerekir. Kendi psişik varlığını veya başkasınınkini tedavi edecek ilacı yaratmada başarısızlık o ilacı yaratacak kişinin o yönünü tedavi etmesi gerektiğini gösterir. "Altının yoksa altın yapamazsın" simya atasözü işte bu anlama gelmektedir.

İster simyasal olsun veya Kabalistik olsun, "bütünselliğimizde" bu boşluk daha karmaşık Çalışmada daha da çok vurgulanmaktadır. Psişik hal ne denli karmaşık, saf ve gayri kişisel olursa, idare edilir hale getirmek üzere kişiliğin ayrışması, hallerin kişileşmesi şansı o denli fazladır. Psişik hal ne denli karmaşıksa kişileşme halini alma (bizim açımızdan), veya ihtiyacını duyma durumu o denli fazla olur. (Jung'un Simya Etütleri, sayfa 53) (Alchemical Studies, C.G. Jung, Princeton University Press, 1983. P. 53)

Burada belki de simyager için en büyük risk hazır olmadan "daha ileri Çalışmalara" girişmektir; bitkisel çalışmanın önemini küçümsemek; ve Çalışmayı aşırı maddeselleştirmektir. Diğer bir deyişle, yaptıklarının kimyasal ve maddesel yönleriyle fazla aşina olup içlerindeki karşılıklarını ihmal etmektir. Örneğin, Merkür alkolün veya Hg'nin kimyasal karşılıysa, bu operatörün psişik alanında ne anlama gelir? Eğer ben Kırmızı Taş veya Felsefi Merkür'ü yaratıyorsam, bu psişik varlığımdaki içsel değişimler açısından ne anlama gelir? Eğer sadece içte oluşturduğumu dışta oluşturabiliyorsam, kişisel olgunluğum ve gelişmem kimyasal sorun olarak neyi ortaya çıkarır?

Ritüel yol ve simyasal yol arasındaki farklar çok büyük gözükse de, aslında pek fazla değildir ve aynı güç ve zaaflara tabidir. Her ikisi akıl ve entelektüel alanı olan Hod/Merkür alanına girerler, aynı engellere tabidirler.        

Özet

Dönüş Yolunu üstlenebilmemiz için psişik varlığımızın çoklu yönlerini ve birbirleriyle nasıl ilişki kurduklarını, yolculuğun her adımında karşılaşılan sorun ve potansiyelleri anlamamız gerekir. Bu amaca yönelik olarak Hayat Ağacı elverişli bir şema, harita ve alettir. Uygulanışında içimizde mevcut olan incelikleri keşfederiz. İçsel Işığı, İnisiyasyonun Işığını açığa çıkarmak için "yavaş yavaş acele ederek" iç hayatımızın dolanmış ağını çözebiliriz. Bu yapıldığında, Comte de Gabalis'in öğrencilerine verdiği söz anlaşılır, ama bu sadece verilen görevi üstlendiğimiz zaman mümkündür:

"Ebedi ve Mutlak Bilgeliğe hamdolsun ki, tarif edilmez Yüce Hakikatlerinin hiç birini senden saklamamam için bana ilham verdi. Oğlum, eğer O, bu Yüksek Sır Öğretilerinin (Misterler) senden gerektirdiği sebatları içine yerleştirirse, ne kadar mutlu olacaksın.  Yakında tüm Doğaya hükmedeceksin, sadece Tanrı senin amirin olacaktır ve sadece Bilgeler eşitin olacaktır. Mutlak Zeka isteklerini yerine getirmekten şereflenir, ifritler bulunduğun yere yaklaşmaya cüret edemezler, bulundukları derin diplerde bile sesin onları titretir ve dört Elemente mekan eden Görünmeyen Halklar her dileğini yerine getirmek için koşarlar. Ey Yüce Tanrım size tapıyorum çünkü insanı bu kadar muhteşem bir ihtişam ile taçlandırdınız ve kuşatınız ve ellerinizin bütün eserleri üzerinde onu Egemen bir Kral olarak yaratınız." Bana dönerek şöyle ilave etti, "Oğlum, içinde Bilgelik Çocuklarının yanılmaz nitelliği  olan o kahraman hevesi hissediyor musun?  Salt Tanrıya hizmet etmeye ve Tanrı ait olmayanı yenmeye cüret ediyor musun?  Bir İnsan olmanın ne anlama geldiğini biliyor musun? Ve bir hükümdar olarak doğmuşken bir köle olarak yaşamaktan bıkmadın mı? ... doğduğun yüce mevkie ulaşmana engel olabilecek her şeyi feragat edebilecek cesaret ve güce sahip olabilecek misin diye iyi düşün."    

Comte De Gabalis, yazan Abbe N. Montfaucon de Villars, yayınlayan The Brothers, New York, New York City. 1914.

Hepimizin bir gün yanıt verebileceğimiz sorular.


 

 



-------------
Ya Rahman, Ya Rahim, Ya ALLAH


Mesajı Yazan: Takyon_7
Mesaj Tarihi: 19-Haziran-2007 Saat 21:07

Su elemanı içeren temel esas içe çekilmedir. Özellikleri ateşe zıttır. Dişi unsuru içerir. Kadim cağlarda hayatın denizden başladığı inanılırdı. Deniz ayı da hükmeden bir ana tanrıçanın rahmi olarak görülürdü. Suyun yansıma gücünden dolayı kadimler onu bilgeliğin simgesi olarak görmüşlerdir. Onun diğer özellikleri soğukluk, gizlilik ve uykudur. Ateş elemanı şuuru ve su elemanı şuur-altını simgeler. Ateş gündüzün hakimi güneşi içerir, su ise gecenin hakimi ayı içerir. Alevler göğe doğru yükselir, su ise yere doğru düşer. Su bünyesinde her türlü maddeyi eritip barındırır. Su değişkendir ve etraftaki tesirlerin özelliklerini özümseyerek sergiler. Dolaysıyla hayat verici de olabilir, zehirleyici de olabilir. Temizleyici de olabilir, kirletici de. Ancak saf hali ile sadece hayat verici ve arındırıcıdır. Astrolojik özellikleri duygusallık, duyarlılık ve sezgidir. Su eterik alemi simgeler.

 

 

 

Hava elemanın prensibi ateş elemanı ve su elemanı birleşiminden meydana geldiği kadimler tarafından inanılır. Dolaysıyla bu iki elemanın unsurlarını içerir. Bu sebeple havanın gezegeni merkür hermafrodittir. Bu sembolünden de anlaşılır. Bu ikili unsuru da burçlarında da görmekteyiz ve ikizlerde ifade edilir, terazide dengelenir ve kovada birlikte faaliyet eder. Ayrıca havanın sembolünde de bu ifade edilmiştir. Hava sembolün: ortasından ayıran çizgi bu ikili özelliğin bir ifadesidir. Ancak gerçek anlamda hava kendi başına bir elemandır ve nötr prensibi içerir. Gücü yine de erkeksidir. Kadimlere göre hayat nefesini içerir. fikir ye muhakeme unsurunu simgeler. Hava ses, düşünce ve radyo dalgaları taşıdığı için iletişim elemanıdır. Bu yüzden Hermes veya Merkür tanrıların habercisiydi. Hava hareketli ve incedir. Genel olarak zihni temsil eder ve mental alemi simgeler.

   

 

Bazı görüşlere göre toprak gerçek bir eleman değildir ve diğer üç elemanın karışımından meydana gelmiştir. Diğer üç elemanları üç ana renge tekabül ederler. Ayrıca, onlar üç Hint gunaya uymakta ve İbraniler onları üç ana harfin karşılığı olarak kabul ederler, bu durumda toprak elementi ortada kalmaktadır. Ancak, birleşken özelliğine rağmen tradisyona uygun olarak elementlere dahil edilmektedir. Toprak aslında Tantrik sisteminde tamas gunaya yakın özelliği vardır. Sabitlik, ağırlık ve kısıtlama özelliklerini arz eder. Özelliğini değiştirmek çok güçtür. Toprak maddi varlığın temelidir ve pratiktir. Hava elementine zıt özellik gösterir. Fizik planını içerir. mağaralar, mineraller ve bitkiler onun direkt etkisi altındadır. Bereket ve kazancı da simgeler.



-------------
Ya Rahman, Ya Rahim, Ya ALLAH


Mesajı Yazan: Takyon_7
Mesaj Tarihi: 19-Haziran-2007 Saat 21:09
Gövdesi , uçan bir aslanın gövdesine benzeyen, kadın göğüslü, kadın yüzlü Sphinks adı korkunç bir canavar, ortalığı kasıp kavuruyordu... Eline geçirdiğine bir bilmece soruyor... “Söyle bakalım” dedi Sphinks , “sabahleyin dört, öğleyin iki, akşamleyin de üç ayaklı olan yaratık kimdir?”

Oidipus, “İnsan” diye karşılık verdi. “Çocukken elleriyle, ayaklarıyla emekler, büyüdüğü zaman dimdik yürürü, ihtiyarlayınca da bir değneğe dayanır.” Dedi

E. Hamilton, Mitologya  

Tetramorf

Tetramorf (tetramorph, Latince dört beden) dört varlığın birleşiminden meydana gelen bir sembolü ifade eder. Bu varlıklar genelde boğa, kartal, aslan ve insandır. Kadim orta doğu uygarlıkları, örneğin Mısır Mezopotamya İran ve Anadolu, Uzak Doğu’da Orta ve Güney Amerika mitolojisinde yaygın olarak işlenmiştir. Bunların en iyi tanınanı Mısır’da Kufu (Cheops) piramitin önünde doğuya bakan ve 20 metre yükseklikte sfenks (sphinks) yapıtıdır. Sfenks, Grekçe’de birleşken anlamına gelir. Büyük Sfenksin gövdesi aslan başı insan şeklinde. Genelde firavun Khufu yüzü olduğu kabul edilmekle beraber, son zamanlarda bu sanıya karşı muhalif görüşler otaya atılmıştır. Bazı görüşlere göre Sfenks kelimesinin kökeni “yaşayan simge” anlamına gelen, eski Mısır dilinden “Shesep-ankh”den türemiştir. Çoğu kez sfenksler kanıtlı gösterildiği halde, büyük sfenks muhtemelen her zamana kanatsızdı. Bir görüşe göre büyük sfenksin yapım tarihi ilk bahar solstisin Aslan burcunda bulunduğu M.Ö. 10.000.000 yıllarına tekabül ediyor, yani Aslan çağının bulunduğu Atlantis’in batışı sıralarında. Şu zamanlarda da 180° bir açı yapılarak insan başının simgelendiği Kova çağına gelmiş bulunuyoruz. Eski Mısırlılar aslanları kutsal yapıtların koruyucusu olarak kabul ettikleri söylenir. Ancak, bunun dışında sfenks konusunda bir şey bilinmemektedir. Ezoterik açıdan sfenks insan başı, kartal kanatları, gövde üstü aslan ve altı boğa olan dört bedenden oluşmuş bir tetramorftur. Bu dört varlık dört sabit burcu karşılayan kerubilerin bedenleridir.  

Sfenksin önünde durduğu Khufu( Cheops ) piramit ile bir ilişkisi olduğu sanılmakta. Mısır piramitleri tetrahedron denilen ve kristallerin girebileceği yedi simetrik şekilden biri görüntüsündedir. Altı bir kare ve üstü dört üçgenden meydana gelmiştir. Üçgen ile dörtgenin kutsal yediyi oluştururular. Dört üçgen dört istikamete bakıp dört rüzgarı ve dört elementi simgeler. Bu dört üçgen üst üste katlanıp iki boyutlu bir şekil yaratır. Bu da 12 köşeli bir yıldızdır. Bu da bize zodiakı, burçlar kuşağını verir

   

Yukarıdaki şekil piramidin dört üçgenin ve bir karenin düz bir yüzey üzerinde iki boyutlu şeklidir. Dört üçgenin her biri bir elementi ve her bir kenarı elementlerden üçer burca bakmaktadır. Bunun üzerinde bir kare yerleştirilince. Görülür ki o karenin her bir ucu dört ayrı elementten dört burca bakmaktadır. Yukarıdaki şekilde kare dört sabit veya değişmez burca bakmaktadır. Bunlar Kova, Aslan, Akrep ve Boğadır. İşte kadimlerin efsane, sanat ve kutsal metinlerinde geçen ve bir kaç değişik hayvan türünün birleşimden oluşan fantastik mahluklar, ister Sfenks, Garuda veya Kerubim olsun, genellikle bu dört sabit burçlardaki sembollerin birleşimlerinden oluşmuşlardır.

 

 

Odipus efsanedeki sfenksi ele aldığımızda (bakınız bölüm başındaki alıntı), bilmecenin çözümü insan olarak ortaya çıkıyor, fakat aynı zamanda bilmecenin içinde başka bir bilmece olabilir ve cevap piramit olarak da çıkabilir. Piramidin tabanı dört ayaklı, sonu veya üstü üç ayaklıdır ve öğleyin güneş dik olarak piramide yukardan baktığı zaman iki ucuyla kesin bir çizgi yaratır. Biri en tepede ve biri tabanın tam ortasında. Bu çizgi arzın merkezine kadar iner. Piramit ayrıca tek bir noktada uçlanır, orada sanki başka bir boyutta girerek kaybolur.

Hint mitolojisinde Garuda yarı insan ve yarı kartal bir varlıktır. Yılanların düşman ve tanrı Vishnunun taşıyıcısı. Ayrıca, Rama’yı da cennete taşımış. Kartal kanatları motifler orta doğuda yaygın. Mezopotamya medeniyetlerinde, Sümer, Babil, Asur ye Keldanilerde kanatlı ve insan yüzlü boğalar görülür. Eski İran medeniyetlerinde de görülür. Hititlerde ve büyün civardaki medeniyetlerde dört mahlukun çeşitli birleşimleri görülmekte. Genellikle hayvan başlı ve insan gövdeli tanrılardan oluşmuş Mısır panteonunda sfenks de bunun tersine görmek ilginç.

İbranilerde tetramorflar Kerubim olarak adlandırır (Kerubim veya Kerubiler çoğul, Kerub tekil). Okült açıdan Kerubimler dört elementin idarecileridir. Sembolik karşılıkları şöyledir:   

KERUBİM

Görünüş

Burç

Sembol

Hava Kerubu

İnsan

Kova

  

Ateş Kerubu

Aslan

Aslan

  

Su Kerubu

Kartal

Akrep

  

Toprak Kerubu

Boğa

Boğa

  

Golden Dawn Cemiyetine öğretilerine ait yukarıdaki tablo şöyle açıklayalım. Kova burcunun insan şekli ile simgelenmesi onun burçlar arasında en insani olmasından kaynaklanıyor. Aslan ve boğanın şekilleri burçlarının tam olduğundan yorum gerektirmez. Burada en itilaflı tekabül Su Kerub için kartal sembolü gelebilir, çünkü kartal uçtuğu için hava elementi çağrışımı yapar. Ayrıca güneşle ilgisinden dolayı ateş çağrışımı yapar. Ancak, görülür ki akrep burcun sembolleri arasında bulunmakta. Kanatları açıldığında hilal şeklini andırmaktadır.

Eski Ahitte Kerubim hakkında yazılanlar şöyledir,

“Ye baktım, ve işte, kerubilerin yanında dört tekerlek vardı, her kerubinin yanında bir tekerlek, ve tekerleklerin görünüşü gök zümrüt taşı gibi idi. Ve onların görünüşüne gelince, dördünün de benzeyişi birdi, sanki tekerlek içinde tekerlek varmış gibi. Yürüdükleri zaman dört yanlarına gidiyorlardı, yürürken dönmüyorlardı, ancak baş nereye yönelirse onun ardınca gidiyorlardı, yürürken dönmüyorlardı. Ve bütün bedenleri ve sırtları, ve elleri, ve kanatları, ve tekerlekler, dördünün de tekerlekleri, çepçevre gözlerle dolu idi. Tekerlekler ise, ben işitirken onlara dönen tekerlekler, diye çağrılırdı. Ve her birinin dört yüzü vardı, birinci yüz kerubi idi, ve ikinci yüz insani idi, ve üçüncü yüz aslan yüzü idi ve dördüncü yüz kartal yüzü.”

Hezekiel Bap 10 /9—10

Eski Ahitte ayrıca Süleyman‘ın yaptığı mabette iki dev Kerubim heykelini altınla kaplayarak yerleştiğini anlatmakta.

Tetramorflardan oluşmuş Sfenks ayrıca insani simgeler, çünkü insanda dört element vardır. Bundan sonraki konuda göreceğimiz gibi elemental varlıklar veya doğa ruhları okült felsefesinde sadece bir elementten oluşmuştur.

 

 

“Işıklar içinde doğarsın Agni ( ateş tanrısı)

Dünyaya ışıklar saçarsın.

Göklerde, sularda, toprakta Sen varsın”

Vedalar (4)

 



-------------
Ya Rahman, Ya Rahim, Ya ALLAH


Mesajı Yazan: Takyon_7
Mesaj Tarihi: 19-Haziran-2007 Saat 21:10

Dini Sembollerde Elementler

Bir sonraki sayfada önde gelen dinlerin amblemleri verilmiştir. Dinlerde elementlere ait semboller pek çok olduğundan sadece bunlarla yetinmiştir. Aşağıda bu amblemlerdeki element sembolizmi ile ilgili açıklamalar verilmiştir.  

1) Ay ve yıldız, bir çok insan için İslam’ın sembolü olarak görülür. Aslında kökeni kadim ay kültlerine dayanır, daha sonra Bizanslılar tarafından kullanıldı ve son olarak Türkler tarafından Müslüman ülkelere yayıldı. Resimde görülen sekiz köşeli yıldız da bu kaynaklardandır. Onun yerinde güneş veya dolunay olabilir. Türk bayrağındaki beş köşeli yıldız Mars çağrışımı yapıyor. Yukarı bakan hilal boynuzlar olarak da telakki ediliyor. Güneşe yakınlığından dolayi Venüs de hilal şeklini alır, ancak bazı sembollerde yıldız Venüs’tür. Genel olarak bu sembolü ateş ye su birleşkeni olarak görebiliriz. Ay suyun simgesidir.

2) Heksagram, Musevilerin sembolü olarak bilinir ve Davut yıldızı olarak anılır. Ancak, bu sembolü pek çok başka din ve kültürlerde de görmek mümkündür, özellikle Hindularda. Resimde görülen ve bir üçgeni siyah ve diğer üçgeni beyaz iç içe heksagram ateş ve suyun birleşimini simgeleyen okült bir semboldür. Ancak genelde kırmızı ve mavi renkleri kullanılır.

3) Haç semnbolü Hıristiyanlıktan daha eskidir ve Mısırlılarda Ankh haçı olarak görülmektedir. Bu sembol dişi ve erkek organlar olarak da yorumlanır. Resimde görülen eşit kolu haç okült bir semboldür ve dört elementi veya dört istikameti ve rüzgarı simgeler. Bunun ayrıca ortası gülü olan gülü haç vardır. Haç iki tarafa kollarını açmış bir insan şekli olarak tasavvur etsek gül kalbe rastlar. Bu sembol dört elementin insanda dengelenip kalp merkezinin açılmasını ifade eder.

4) Zerdüst dininin amblemi olarak gözüken ve içinde ateşin yandığı kadeh de, hem ateş, hem de su sembolleri malumdur. Mecusilerin direkt olarak ateşe taptıkları doğru değildir. Ateş onlarda ilahi ışığın bir sembolüdür. Onlar ayrıca diğer elementlere de saygı gösterirler.

5) Taoizmin klasik sembolü Yin ve Yang bulunduğu Ta Ki’dir. Dişi (yın) ve Erkek ( yang ) güçlerini simgeler. Doğada da bütün tezatlı güçleri ve onların ahenkli birleşimi simgeler. Bu tabi özellikle ateş ve su, toprak ve hava için geçerlidir.

6) Budizmin sembolü Dharma tekerleği. Budha hava elementin hakim olduğu orta yolunun takip edilmesini önermiştir.

7) En alta Hinduizmin sembolü ve AUM mantranın karşılığı. Hindulardaki element bilimi (Tatva yoga ) Doğ Ezoterizmi: Çakra ve Kundalini sayfamızda bulabilirsiniz. Bu sembolün her bölümü beş elementten birine tekabül eder.

Görüyoruz ki din amblemleri arasında Batı dinlerinde elementlere dönük sembolizm daha yaygın ve doğu dinlerde daha kozmik ve ruhsal prensipler simgelemekte. Taoculukta Yin ve Yang, Hindularda puruşa ve prakiti ikilisine benzetebiliriz. Budizm’de ve Hinduizmde kullanılan semboller genelde kozmik siklüsleri göstermektedir (bakınız Kozmik ve Beşeri Devinimler. Dharma tekerleği veya doğa kanunların ve maddenin çarkı büyük zaman siklüslerde dönmekte ve reenkarne olan ruhların aydınlanıncaya dek sürmektedir. Ruhlar hayat çarkın içinde sürekli doğup ölmekte ve yeniden doğmakta. Hindu amblemde OM veya AUM mantrasında her harfı kozmik bütünün başka bir safhasını ele almakta. Manvantara. olarak adlandırılan Kozmosun doğuşu, var olma süresi ve yok oluşu üçlüsünün siklüsüdür. Brahma yaratıcı (A harfı), Vishnu koruyucu (U harfı ) ve Şiva yok edicidir (M harfı).

“Yedi Sema, Dünya alemindedir. Semaların bekası (ebediliği) ile baki kalır ve (dünyanın) sureti onların fenası ile fani olur...”  

                  İbn’ül Arabi, (14)  

 

Prana ve Akaşa

Gerek Hindu tradisyonunda ve gerekse de Tibet Trantrik Budizminde evrende iki prensiple tezahür eder. Hareket prensibi ve mekan veya uzay prensibi. Hareket prensibini taşıyan enerjiye prana denilir. Prana evrende en ufak atomdan güneş sistemleri ve yıldız kümelerine dek bütün hareketleri, oluşumlar ve siklüsleri faaliyete geçiren enerjidir. Prana hayat enerjisidir ve solunumda, damarlardı, sinirlerde, kaslarda ve zihinde devreler yapıp insan mekanizmasını canlandırır. İki prensibi arasında yakın bir bağ var.

Akaşa kelimesi Sanskritçe’ten parlamak anlamına gelen “kas” kökünden gelir. Anlam olarak bizim bildiğimiz üç boyutlu mekan haricinde her türlü bilmediğimiz mekanları da içerir. 0 halde, zihin veya şuur mekanından da söz edilmekte ve buna Sanskritçe’de cittakaşa denilmekte. Prana nasıl ruhsal prensibi içermektese akaşa mekan olarak maddi unsuru içermekte ve ondan dört element doğmakta. Hindu sıralamsına göre bunlar en yüksekten aşağı doğru şöyledir: Vayu tatvası (hava elementi), Tejas tatvası (ateş elementi), Apas tatvası (su elementi) ve Prithivi tatvası (toprak elementi) Akaşa tatvası eterik element olarak dört elemanı meydana getiren beşinci element olarak görülmekte.

 

Elementler ve Kozmik Planlar

Okültizmde kullanılan elementlerin fizikte gördüğümüz madde şekilleri ve işlemlerinin kendilerin değil de onların prensipleri olduğunu söylemiştik. İlerde göreceğimiz bazı uygulamalarda bu elementler ya enerji ya da ayrı bir fizik üstü mekan olarak gözükmekte. Bunları nasıl izah ederiz? Ayrıca bazı uygulamalarda fizikteki ateş, su ve diğer elementlerin fizik üstü bağları olduğu gibi bunları kullanarak çağrışımlar yapılmakta. Hermes’e göre “Yukarıdaki aşağıdaki gibidir ve aşağıdaki yukarıdaki gibidir.” 0 halde, bizim fizik dünyamızdaki madde biçimleri ile astral alemdekilerle bir benzerlik veya paralellik olmalıdır. Aynı şeylerin kalıbı orada olmalı. Dolayısıyla, Majide kullanılan elementler bizim bildiğimiz karı, sıvı, gaz ve ateşin astral kopyasıdır. Bunlar daha ince söz edilen planların ayrıca yediye bölünmeleridir, ve planları mecazi olarak yatay düzeyler olarak düşünsek, bunlar dikey olarak birbiri ile direk ilişkilidir. Dolayısıyla, örneğin astral ateşe bir çağrışım yapılması isteniyorsa fiziksel bir ateşi kullanmak mümkündür. Bu ilkeyi resmeden aşağıdaki çizim mecazidir. Aslında planlar iç içedir.

 

   

“Ebu-Kasım El-Ensari, El- İrsad’ın şerhinde Kadı Ebu Bekir’den naklen şöyle yazmaktadır. ‘Biz diyeriz ki, onları gören görür (cinleri). çünkü Allah ona görme hissini vermiştir. Onlar terkip edilmiş cisimlerden ibaret oldukları için görülebilirler. Mutezileden bir çoğu cinlerin ince ve basık cisimlerden teşekkül ettiklerini iddia eder” (5)  



-------------
Ya Rahman, Ya Rahim, Ya ALLAH


Mesajı Yazan: Takyon_7
Mesaj Tarihi: 19-Haziran-2007 Saat 21:14

Elementallar veya Elemental Varlıklar

Bu bölümde yazacaklarımız deli saçması gibi gelebilir, ancak konu çok farklı kaynaklardan, farklı kültürlerden oldukça geniş bir şekilde belgelenmiştir. Okült bilimlerde elemental diye adlandırılan varlıklardan söz edilmektedir. Bunların tek bir elementten oluştukları inanıldığı için elemental adını almışlardır. Bunlar insan evriminden ayrı bir evrimden, insan zincirinden ayrı bir zincire bağlı olan doğa unsuruna (şakti, prakiti) bağlı maddi varlıklar oldukları ve insandaki ölümsüz ilahi pırıltıdan yoksun olduklar kabul edilir. Dolayısıyla, ölümlüdürler, ancak ömürleri insanlardan genellikle oldukça daha uzun olduğu kabul edilir. Bunlara ayrıca doğa ruhları da denilmekte. Asıl yapıları astral olmakla beraber bir eterik bedenine de sahip oldukları inanılır, zira yeryüzündeki doğal olayları ile irtibatlıdır. Bu yüzden doğanın insanoğlu karşısında gördüğü yenilgi ve tahribat, teknolojinin gürültüsü, kiri ve doğal dengeyi bozmasına karşılık elementallerin ısız yerlere çekildiğini kabul eden görüşler vardır. Elementallerin çocuksu davranışları olduğu ve iç güdülerine göre hareket ettikleri söylenir. Ancak edebiyatta göre aralarında çok farklı çeşitleri vardır, dolayısıyla genelemeye gitmek doğru olmaz. Aralarında öğüt veren, çeşitli konularda ayrıntılı bilgi verenlere de rastlamak mümkündür. Arahlarında insanlara dost olanlar, bulmak kabil olduğu gibi insanları sevmeyen ve uzak duranlarda, hatta saldırmak için fırsat arayanları da bulmak mümkündür. Bazen insanların zararına çocukça şakalar yapanlara rastlamak mümkündür. Bazı kültürlerde elemental varlıklar günlük yaşamın bir parçasıdır. Tibetliler elemental yakalamak için çanak antenleri andıran garip biçimde tuzaklar kurmaktadırlar. Irlanda’da’ küçük insanlar (Leprecaun) için akşam kapı dışında süt halen bırakılır.

Majisyenler ve büyücüler (sorcerer) tarafından elementallerin hizmete bağlandığı söylenir. Bunun adı hüdamcılıktır. Ayrıca, majide elemental yaratmak için yöntemler de bulunmaktadır. Elementalleri hüdam gayesi ile şişelere konulup hapsedildiği veya tılsımlara bağlandığı sadece “Bin Bir Gece Masalları”nda yazılmaz. Tibet’te Tulkuların, yane insan şeklinde düşünce formlarının yaratılması elemental yaratmaktan başka bir şey değildir.

İster adına elemental de, ister cin, doğa ruhu veya peri de, bu insan dışı seyyal varlıklarla ilgili edebiyat oldukça geniştir. Bu edebiyat dünyanın dört köşesinde yaygındır ve her yerde aynı şeyler anılmaktadır. Bu edebiyat efsane, destan, fler, şiirler ve bilimsel araştırmaları da içerir. Kuranda ‘Cinler Süresi’ vardır ve cinlere inanmamak Kuranı inkar etmek anlamına gelir. Orada cinlerin “dumansız ateşten” yaratıldığını yazan. Müslümanlığı kabul etmek üzere cinlerden bir kavimin peygamberi görmeye gittiklerini yazar. Türkçe’de cinler konusunda en kapsamlı İslami kaynak İman-ı Sibli’nin ‘Cinlerin Esrar’dır(6). Son zamanlarda elementaller konusunda Türkçe ilginç bir kitap, Prof. Jorge Angel Livraga’nın “Elemental Doğa Ruhları”(7), Yeni Yüksek Tepe tarafından yayınlanmıştır. Konumuz açısından bu kitap daha ayrıntılı bilgi isteyenler için bir kaynak eserdir. Bu konu ile ilgili pek çok yabancı eserler bulunmaktadır. Katharine Briggs 480 sayfalık İngiliz-Kelt edebiyatında konu olan bir cin-peri sözlüğü bile yazmıştır(8). İnsanlar ve elementaller arasındaki ilişki ile ilgili ‘The Magic of Findhorn’ adında(9) ilginç bir kitap yazılmıştır. Bu İskoçya’nın en kuzey bir köşesinde kurulan Findhorn topluluğu ile ilgili olayları içermektedir. Teosofik açıdan Geoffrey Hodson, ’The Kingdom of the Gods’(10) başlıklı bol resimli bir kitapta Avustralyalı yazar bir duru görür olduğunu iddia ederek ayrıntılı bilgi ve incelemelerini sunmuştur. Maji açısında Franz Bardon adında Çekoslovakyalı majisyen 700’e yakın elemental varlıkların kral ve şeflerinin sicil, ad, görev, alan ve çağırma yöntemlerini kitaplarında vermiştir (11). Son olarak cincilik ve büyü ile ilgili İsmet Zeki Eyuboğlu çeşitli kitaplar yazmıştır, örneğin “Anadolu Büyüleri”,“ Cinci Büyüleri ve Yıldızname’, “Cinsel Büyüler” vs.(12).

 

“Ona ateşin ve havanın güçlerini çağırmasını önermiştim... 0 ateşin ateşi ile... seremoniye başlayınca herhangi bir elektrik karışıklığı belirtisi yoktu, ancak bir kaç dakikada bir fırtına koptu ve onun mabedine yıldırım çarptı. Başka bir kardeş suyun gücünü çağırdı ve seremoni esnasında evindeki su deposu patladı ve evi su altında kaldı. Buna benzer olaylar güçleri somut bir ifade ile tezahür eden majisyenlerde gözükmektedir. Ancak, böyle insanlara ender rastlanır.”

Aleister Crowley(13)

   

 

Golden Dawn (Altın Şafak) Cemiyetine Göre Elementlerin Hiyerarşisi

The Hermetic Order of the Golden Dawn cemiyetinde mevcut aşağıdaki sınıflandırma, cemiyetin kuruluş süresi olan 1887 yıllarında yaratılmadı. Golden Dawn, Orta-Çağ, Rönesans ve hatta daha eski çağların sentez haline getirilmiş bilgileri ile donatılmıştı. Bunların arsasında Hermetik kaynaklı bilgi ve uygulama olduğu gibi, Enokyan, Kabalistik ve eski Mısırlı kaynakları da dahildir. Golden Dawn ve diğer okült cemiyetler konusunda daha ayrıntılı bilgi yakında sitemizde yayınlanacaktır.

Golden Dawn öğretileri zamanında gizli tutulurdu. Ancak derece derece ilerleyen belirli inisiyason törenlerinden sonra adaylara bir bir açıklanıyordu. Bu törenler adayı bu bilgileri hazmetmeye hazır bir konuma getiriyordu. Ancak, 1937 yılında Israel Regardie adında üyelerinden biri örgüte karşı yeminlerini bozarak bu bilgileri dört ciltli bir eser şeklinde yayınladı. Dolayısıyla, üyeleri için kutsal misterlerin sırları sayılan öğretilerine günümüzde her hangi bir kimse erişim sağlayabilir.

Bütün okült örgütlerde olduğu gibi, Golden Dawn’ın ilk dört inisiyasonu elemental derecelere tekabül eder. Daha sonraki inisiyasyonları gezegenseldir. Okült öğretilerde insan bir mikrokozmostur, yani küçük bir evrendir. Büyük evren, makrokozmosta olan her şey onda da vardır. Astrolojiyi çalışır bir sistem kıldıran ilke budur. Beşgen, beş köşeli yıldız, pentagram ile mikrokozmos, elemental seviye simgelenir. Altıgen, altı köşeli yıldız, heksagram ile makrokozmos güneş sistemi simgelenir. Aleister Crowley’e göre 11 sayısı mikrokozmos ve makrokozmosun birleşmesini simgleler. Majisyen evre evre gelişmesi sonucunda evrenle bütünleşir.

Aşağıdaki tablo da elementlerin İbrani ağırlıklı karşılıkları ele alınmıştır. Bu karşılıklar farklı kültürlerde farklı adlar altında gözükür, ancak prensipler değişmez. Golden Dawn’ın üst derecelerinde İbrani sistemi bir kenara konulur ve Enokyan dilinde karşılıklar kullanılır. Enokyan dili yeryüzünde her hangi bir topluluk tarafından günlük yaşamda kullanılmayan sadece majikal işlemlerde kullanılan dünya dışı bir dil olarak kabul edilir. Enokyan sistemi konusunda az bir bilgi Enokyan Maji yazımızda bulabilirsiniz.

 

Toprak Elementi

İbranice Adı:

Aretz veya Ofir

  

Tanrı Adı

Adonay ha-Aretz

  

İstikamet

Kuzey - Tzafon

  

Başmeleği

Auriel

  

Meleği

Forlak

  

Hükümdarı

Kerub

  

Kralı

Gob

  

Elementalleri

Gnomlar

  

 

Tetramorf bölümüne tekrar dönecek olursak Hezekiel’in vizyonundaki Kerubun boğa ile tekabül ettiğini görürü. Kerub sözcüğün kökeni saptanmadı. Kimisi Ke ve Rub’u ayırarak ona güçlü anlamını vermiştir. Kaldelilerde bu sözcüğün toprağı işlemek anlamına gelir, dolayısıyla öküz veya boğa anlamı ile bağdaştırılır.

Maji ve Kabala’da hiyerarşi sıralaması şu şekilde olur, kozal alemde belirli bir Tanrı adı, mental alemde de belirli bir Başmeleği yönetir. Oda astral alemde belirli bir melek grubunu idare eder ve onlarda belirli elementallere ve fizik alanlara tesir ederler. Burada hemen belirtmek gerekir ki, majide melekler ince güçlerdir. Bazı görevleri mekanik bir şekilde yerine getiren insanlık ötesi varlıklardır. Farklı dinlerde veya inançlarda onlara farklı adlar verilmiştir. Majide bunları ilahiyat veya din açıdan yorumlamak önemli değildir. Eğer işleyen bir sistem varsa, üzümü yenilir bağı önemlidir değildir.

Prof. Livraga’ya göre toprak elementinde bulunan elementaller, Grnomlar, periler ve cüce varlıklar (küçük insanlar). Aslında bu sınıflandırmada sayısız varlık türü koymak mümkündür, Leprecaunlar, Browniler, Pixiler ve Goblinler gibi. Bu varlıklar çeşitli şekil ve boylarda bulunarak karayı, doğa örtüsünü ve yer altı mağaraları ve madden cevherler etrafında bulunmakta. Bunların hükmü altında her çeşit bitki, şifalı ot, çiçek, meyve bulunmakta. Ayrıca rnaddenleri, metalleri, kristalleri ve kıymetli taşları hükmeden cinsleri de vardır.

 

“Uzakta kaybolan şu gölge

Belli ki orman perisi.

Neden köylere hiç uğramazsın, söyle.

Sen hiç korkmaz mısın orman perisi. Görünmeyen bir arabanın tekerleri

Gıcırdıyor galiba.

Hayır, dolaşan orman perisi.

Deniz olmasın uğulduyan...

Böyle garip sesler duyar geceleri,

Orman perisinin ülkesinde kalan.

Orman perisine sataşmazsınız,

Size kötülüğü dokunmaz.

Bahçesinde salkırn salkım meyve,

Tadlarına doyum olmaz.

Yan gelin çimenlere yorgunsanız.

Ne tatlı kokular Sürünmüş orman perisi

Tarla sürmez, ekin ekmez.

Ama ambarlar dolusu yiyecek var bahçesinde.  

                          Vedalar (15)

 

Su Elementi

İbranice Adı:

Maim

  

Tanrı Adı

Elohim Tzabaot

  

İstikamet

Batı – Maarab

  

Başmeleği

Gabriel - Cebrail

  

Meleği

Taliahad

  

Hükümdarı

Tarsis

  

Kralı

Niksa

  

Elementalleri

Undinler – Periler

  

Su elementalleri Profesör Livraga, sirenler, nyrnpheler ve tritonlar olarak sıralamıştır. Toprak elementallerin çoğu erkek ağırlıklı görünmelerine karşın su elementaller genellikledi dişi ağırlıklıdır. Bunlar denizlerde, şelalelerde, derelerde ye göllerde görüldüğü söylenir (Örneğin Arthur efsanesinde Gölün Lady’si). Bu elementallerin zarif ve güzel oldukları söylenir ye genellikle çıplak görülürler. Zaman zaman yıkanan ye yüzen su perisi görüldüğü söylenir ye insanları görür görmez kaçtıkları söylenir. Paraselsus Undinler ve insanlar arasında geçen “evlilikler” hakkında yazmıştır. 19. asırda, İskocyalı Kirk yazdığı “Commonwealth of the Elves” kitabında bu evliliklerde ya elementalin ruhen ölümsüzlüğe kavuştuğunu ya da tersine insanin ruhen ölümlü olup bir elementale dönüştüğünü yazar. Bu da bu varlıklar etrafında anlantılan garip söylentilerin biridir.

 

Ateş Elementi

İbranice Adı:

Asch

  

Tanrı Adı

Yhvh Tzabaot

  

İstikamet

Güney – Darom

  

Başmeleği

Mikael – Mikayıl

  

Meleği

Aral

  

Hükümdarı

Seraf – Serap

  

Kralı

Djin – Cin

  

Elementalleri

Salamanderler

  

Eski ahitte Seraphların vizyonlarda ateşle çevrili kanatlı yılanlar biçiminde görüldüğü yazılır. Salamanderler ise, bir nevi seyyal kertenkeledir. Bunlar zaman zarnan ateşin içinde görülürmüş. Cellini (1500—1574) yazdığı hayat hikayesinde (16) beş yaşında babası tarafından şöminedeki alevlerin içinde bir salamandar gösterdiğini ve bu olayı unutmasın diye habası kulağına yumruk indirdiğini anlatır. 19. asırda, Gerard de Nerval İstantul kahvelerinde derlediği hikayelerinde (17) Hiram’in (veya Adonirarn) Hz. Süleyman’ın mabedini yapmadan önce nasıl ateş cinlerinin arasına girip onlardan bilgi ve yardım aldığını anlatıyor.

   

Hava Elementi

İbranice Adı:

Ruach - Ruh

  

Tanrı Adı

Şaddayi El Hay

  

İstikamet

Doğu – Mizrah

  

Başmeleği

Rafael – İsrafil

  

Meleği

Hassan

  

Hükümdarı

Ariel

  

Kralı

Paralda

  

Elementalleri

Slyfler

  

Hava elementin elementalleri sylphs’tir. Hodson’a göre onlar insanlardan biraz daha kısa boylu ye cinsiyetsizdirler. Tamamen humanoid olmalarına karşın arkalarında kanatlara benzeyen uzantıları vardır ve çok hızlı uçar ve hareket ederler. Genellikle, gökyüzünde iki veya üçlü gruplar şeklinde uçarlar. Franz Bardon’a göre bu elementallerjn kralları ile temas kurmak kolay değildir, çünkü Sylphler utangaçtırlar ye insanlardan pek hoşlanmazlar.  

"Bazı insanlar majikal yolu seçerler, çünkü sanırlar ki onun yardımıyla yaşamın günlük dert ve sorunlarından uzaklaşabilirler ve her şeyin istediği gibi yürüdüğü yeni ve daha iyi bir dünyaya getirir. Herhangi bir yol veya geleneğe bağlı maji öğrencisinin öğrenmesi gereken ilk şey bunun doğru olmadığıdır. Maji eğitimli zihnin teknolojileri içeren uygulamalı sanatlar birikintisidir. Bunlar oldukça gerçektirler ve gerçek dünya ile ilintilidir, bir düşsel dünya ile değil. Maji yetenekleri değişimle ilgilidir, değişimi tanımak, onunla şekillendirmek, çalışmak ve birlikte yaşamayı öğrenmek. Değişimden serbest bir dünya, fosilleşmiş bir dünyadır, yaşam barındıramaz."



-------------
Ya Rahman, Ya Rahim, Ya ALLAH


Mesajı Yazan: Takyon_7
Mesaj Tarihi: 19-Haziran-2007 Saat 21:17

Okült Çalışmalarda Elementler

Çeşitli ezoterik sistemlerde elementler o kadar çok fazla işlenmiştir ki, bunların hepsini şu kısa makalemizde  aktarmak mümkün değildir. Dünyanın en eski dini Şamanizm'de elementleri çok önemli bir yeri vardır. Uzak Doğa ezoterizmdeki yeri Doğu Ezoterizm: Çakra ve Kundalini yazımızda işlenmiştir, ancak bu konuda da yazılacak bir kaç söz daha vardır. Batı ezoterik tradisyonundaki yeri konusunda sitemizdeki W.E. Butler'in Pratik Majinin Anahtarları yazısında danışabilirsiniz. Golden Dawn öğretilerinde elementlerle ilgili çeşitli kabalisitk, enokyan ve hatta Tantrik bilgi ve uygulamalar verilmişti. Bu tantrik kökenli öğretilerde tatva çalışmaları veriliyordu. Tatvalar Hint Tantrik sisteminde elementlere verilen addır. Bu elementler: Akaşa, Vayu (hava), Tejas (ateş), Apas (su) ve Prithivi'dir (toprak). Tatva çalışmalarında bu elementlerin tatvik sembolleri üzerinde çalışılır. Bunlar anahtar görevi görerek. Kişinin ilgili elementin ortamına girmesini sağlar. Bu bir nevi "planlarda yükselme" denilen metotla gerçekleşir. Elementin daha kaba şeklinden daha suptil/ince şekline girilir. Müzikte de belirli bir nota daha yüksek oktavdaki aynı nota ile resönans sağlar.     

Tarot kartların sembolizmini inceleyecek olursak elementler konusunda pek çok şey bulabiliriz. Ancak bu konu elementlere giren daha birçok konu gibi ileride başka bir başlık altında daha kapsamlı olarak işlenecektir. Bu yazımızda amacımız bazı temel bilgileri vermektir. Tarot kartları Arkana Major (Büyük Sır) ve Arkana Minor (Küçük Sır) olarak iki desteye ayrılır. Arkana Minor aynı bizim oyun kartları gibi dört gruba ayrılır. Bunlar: asa, kupa, kılıç ve paralardır. Golden Dawn Cemiyeti asaları ateşe, kılıçları havaya, kupaları suya ve paraları topağa tekabül ettirdiler. Bu sembolizm hemen hemen bütün yeni ezoterik tarot kartlarına (Waite, Crowley, Golden Dawn/Wang, Golden Dawn Ritual/Cicero vs.) işlendi. Ancak bazı ezoterik sistemler, özellikler neo-paganlar haklı olarak ateşin kılıca ait olması gerektiğini ve asanın havaya ait olması gerektiğini savunmuşlardır. Çünkü kılıç ateşte dövülür ve ateş gibi yakıcı ve keskindir. Asa ise hikmet ve denge sembolüdür ve göğe doğru çıkar. Ağaçtan yapılmıştır, ağaçta  havaya doğru açılır.  

Bu dört alet aslında majisyenin çalışmalarında kullandığı aletler ve silahlarıdır. Unutmamak gerekir ki elementlerin içsel yönü de vardır. Elementlerde, majisyenin kendisinde geliştirmek istediği belirli faziletler vardır. Bunları kazanmak için onlara erişim sağlaması ve özümsemesi gerekir. Tarot kartların birincisi Majisyen adlı karttır. Burada majisyen çalışma masasının başında gözükür, önünde dört aleti: asa, kılıç, kupa ve para (disk). Majisyen bir yandan içsel elementlere hakim olmaya öğrenirken. Bir yandan da doğadaki çiğ güçler olan dışsal elementlerle karşı karşıya gelmekte. Bu deneyim ilk başlarda biraz ürkütücü gelebilir, çünkü insanlar doğadan uzak, varlığından habersiz yaşamaya alışmışlardır. Teknolojisi, bilimi, ekonomisi doğayı sömürmek üzerine kurulmuştur. Şimdi yüz yıllardır büyük bir emekle dışarıda tutuğu o vahşi güçle yüz yüze. Bu da onun ilk inisiyasonu. İlk önce doğala yüzleşmeden daha yüksek inisiyasonlar, kozmik sırlar, mistik haller vs. tam olarak yoktur. Ondan sonraki yol inisiyason adayının kendisini tanımasıdır. Gerçe, bu her saafhada mevcuttur ve misterlerin altın anahtarıdır, çünkü insan küçük evrendir (mikrokozmos) ve büyük evrende (makrokozmos) olan her şey minyatür olarak onda da vardır. Ancak bu sonraki safhada kendisini daha iyi tanıyacaktır. Misterler üç safhalıdır: doğa sırları, beşeri sırlar ve semavi sırlar. Bu üç safha elementler, gezegenler ve burçlar/sabit yıldızlar olarak gözükür.

Kaynakça

(1) Büyük İnisiyeler Edouard Schure, Çev. Yavuz Keskin, Ruh ve Madde Yayınları, 1989

(2) Kitati Mukkades, Luke, Bap 11/9, Kitabi Mukkades Şirketi

(3) Kitabi Mukkades, Bap 3/6 Yakubun Mektubu

(4) Bir Dünyanın Eşiğinden , Cemil Meriç, Ötüken, 1979

(5) Cinlerin Esraı, İmam Sibli, Be Yayınlar, 1979

(6) Cinlerin Esrrarı, lmam-ı Şibli, Be yayınları, 1979

(7) Elemental Doğa Ruhları, Jorge Angel Livraga, Inkilap, 1989

(8) Dictionary of Fairies, Katherine Briggs, Penquin Books, 1977

(9) The Magic of Findhorn, Paul Hawken, The Quality Book Club, 1976

(10) The Kingdom of the Gods, Geoffrey Hodson, Theosophic Press, Adyar.

(11) Franz Bardon, Iniation into Hermetics,Osiris Verlag, 1962

       "          "       The Practice of Magical Evocation, “  , 1967,1970

(12) İsmet Zeki Eyuboğlu, Anadolu Büyüleri, Seçme Kitaplar,l978

       “         “        “           Cinci Büyüler ve Yıldızname, “    1978

       “         “        “           Cinsel Büyüler, Cil 1 ve 2,   “ 1977

       “          “       “           Anadolu lnancları, Anadolu Mitolojisi, 1987 Geçit Kitabevi

(13)  The Confessions of Aleister Crowley, Aleister Crowley, Jonathan Cape, London, 1969.

(14) El-Futuhat el Mekkiye, Ibn’ül Arabi’nin Eserleri ve Kaynakları için Misdak olarak yan motifler, Prof. Dr. Nihat Kekik, Edebiyat Fakültesi Matbaası, 1974

(15) Bir Dünyanın Eşiğinden , Cemil Meriç, Ötüken, 1979

(16) Atobiography of Benvenuto Cellini, The Spencer Press,

(17) Journey to the Orient, Gerard de Nerval, Panther, 1973 

 

18) The Gentle Arts of Aquarian Magic, Marian Green, The Aquarian Press, London, 1987

Faydalanan diğer eserler:

The Golden Dawn, Israel Regardie, Llewellyn Pub. 1970

Cyclopedia of Biblical Literature, Newman & lvison, 1852

Ophiel, The Art and Practice of the Occult, Peach Pub. Co. 1968

Initiation, Elisabeth Haich, Ge, İdris Shah, Süreç, 1987



-------------
Ya Rahman, Ya Rahim, Ya ALLAH


Mesajı Yazan: Takyon_7
Mesaj Tarihi: 19-Haziran-2007 Saat 21:18

Ezoterik Astroloji

Hazırlayan Kemal Menemencioğlu

 

Ezoterik Astrolojide Temel Esaslar

 

“Güneş, güneş alemin (sisteminin) merkezidir ve beyni görülen güneşin arkasında gizlidir. Buradan duyu, büyük bedenin bütün sinir merkezlerine ışınlanır. Hayat enerjisinin dalgaları her bir damarın içine akar... Gezegenler onun uzuvları ve nabızlarıdır."
H.P. Blavatsky(1)

 

Çağdaş bilim açısından insanlara uzaydan gelen bir etkiden söz etmek acaba mümkün mü? Değil mümkün olması, artık evrenden soyutlanmış bir insandan söz etmek bilimsel bulguları inkar etmek anlamına gelir. Çağdaş astronominin kurucuları, Kopernikus, Tyço Brahe, Kepler, Galileo, Newton’un astrolog olmaları bir rastlantı değildir. Bu kaşifler açık fikirli ilim adamlarıydı ve gözlem ve deneyimlerden alınan kesin sonuçlara inanırlardı. Astrolojide hiç bir zaman  kanıtların yetersizliğinden söz edilmedi. Onun suçu kadim bir bilim olması, mevcut materyalist felsefeye ve kurumsallaşmış ve muhafazakar “bilim” ideolojisine uymamasıdır. Dünyamız uzaydan sürekli bir çok ışın ve enerjiler tarafından yağma edilmektedir. Güneş sistemimizdeki ağır cisimlerin dünyayı ve insanı tam olarak nasıl etkilediğini bilmiyoruz. Hatta bazılarına göre bir etki değil, senkronizelik/eşzamanlılık söz konusudur. Bu söz gelişi etkilerin sonuçlarının semavi hareketlerle bağdaştığını gözleyebiliyoruz. Bunlar yüz yıllardır tartışıldı, istatistikler yapıldı, deneyler yapıldı. Çeşitli olumlu sonuçlar da elde edildi, hatta bazılarına göre şüphe götürmeyecek sonuçlar da. Ağır cisimleri görmemizi sağlayan ışığın renk tayfı bize fezadan gelen dalgaların sadece ince bir dilimidir. Duyularla sezmediğimiz bir çok dalgalar da sürekli yağmaktadır. Gezegenlerin radyo dalgaları yaydığını biliyoruz. Bunların dışında elektro-manyetik dalgalar ve yer çekimleri de vardır. Astrolojide açılar ile ilgili etkileşimler dalga hareketlerin etkilerine uygundur. Astrolojik etkilerin hiç bilmediğimiz bir nedene dayanması da mümkündür. Bu açıdan bu tip spekülasyonlara hiç girmeden konuya hemen girsek daha verimli olacaktır. Kadim bilimlerin en önemli özelliği çalışan ve pozitif sonuç veren sistemler olmalarında yatmaktadır. Hepsinin kendine göre açıklama şekilleri vardır, bunların çağdaş akademik anlayışa uyup uymaması onlardan faydalananlar için hiç de sorun değildir. Akademilerin ilki Platon tarafından kurulmuştu ve orada idealist felsefe hakimdi. İdealist felsefesine göre evrenbiliminde idealar ön plandadır. Yani evren, kozmos, dünya, canlılar, her şey düşünsel ürünlerdir. Her şeyin arkasında bir plan ve anlam vardır, ruh ve zeka vardır. 20. asırda idealist felsefeyi inkar etmek moda haline gelmişti. Fakat yeni milenyumda yine bir anlayış ortaya çıkmaktadır ve onunla birlikte yeni bir insan prototipi. Bir yandan bu yeni insanlarda varoluşçu bir özgürlük ve farkındalık bulunurken, bir yandan da bütünsellik sezgisel olarak kavranmaktadır.              

Ezoterik Astroloji derken ne demek istiyoruz? Aslında astroloji bizce zaten ezoterik bir konudur. Aşağıdaki konuların bazılar zaten klasik astrolojide işlenmiştir. Ancak bazı modern astrologlar astrolojiyi bütünsel Hermetik kökeninden uzaklaştırma çabasına girerler ve onu sanki başlı başına bir “loji” (bilim dalı) gibi göstermeyi tercih ederler. Bu da pozitif bilim ağırlıklı modern akademik anlayışına uyma, ona şirin gözükme çabasından doğmaktadır. Oysa gerçek astroloji diğer ezoterik bilimlerle içli dışlı bir sistemdir ve aynı kaynaktan gelmektedir. Gerçek bir astrolog saygıdeğer olma arayışına girerek, astrolojiyi zorla mevcut vasat fikir ve ideolojilere sokma gayretine girmemelidir. Vasat diyorum çünkü evrende zekamızı aşan tam olarak bilmediğimiz bir çok şey var.     

Güneş sistemi dahilindeki güneş, ay ve gezegenlerin insanı etkiledikleri bilim tarafından inkar edilmesi mümkün değildir. Bütün sorun bunun ne şekilde ve ne derecede olduğu konusunda yatmaktadır. Elbette klasik astrolojide güneş sistemi ve ötesindeki sabit yıldızların bizim kişiliğimiz, psikolojik yapımızla ilintili olduğu görüş pozitif bilim ideolojisinde yeri yoktur. Ancak daha eski çağlarda, her şeyin ilintili olduğu, bir bütünün parçası olduğu bilim anlayışına uygundur. Ancak, yine de, her şeye rağmen zaman zaman bilim adamları astrolojik verilere itibar gösterdikleri görülmektedir. Astroloji binlerce yıldır çeşitli topluluklarda elde edilen gözetim ve deneyimlerle geliştirilmiş, doğrulanmış, çalışan bir sistem olarak milyonlarca kişi tarafından kabul görmüştür.

Astroloji şüphesiz istismara ve ticari sömürüye açık bir konudur. Bir fal aracı olarak ele alındığında gerek bilimsel açıdan, gerekse de insan psikolojisi açısından sakıncaları malumdur. Gerçek astroloji bir fal aracı değildir. Evren (makrozmos) ve insan (mikrokozmos) arasındaki etkileşimin önemli bir göstergesidir. Bir kılavuz veya rehberdir. Bir gerçek astrolog ise, astrolojinin gerçek çalışma şeklini yılların deneyim ve birikimi ile az çok özdeşleşmiş bir kişidir. Yaptığı konsültasyonlar insanları olumlu bir şekilde etkiliyorsa, ona bir şey kazandırıyorsa, tabi ki emek veren bütün kişiler gibi ücretini hak etmiştir. Ünlü psikolog Jung dahi hastalarına konsültasyon yapmadan astrolojik haritalarını çıkartırdı. 

Bu yazımızda astrolojinin arkasındaki ezoterik ve okült güç ve kanunları açıklamaya çalışacağız. Anlaşılması güç olan bir konuyu basit unsurlarına indirgeyeceğiz. Bu basit unsurları bildikten sonra, gerek astrolojide, gerek diğer okült bilimlerde bulunan en karmaşık sırları rahatlıkla çözülür. Çünkü astroloji bütün ezoterik konularla iç içedir. Astrolojide kullanılan unsurlar birçok okült bilimde de mevcuttur ve önemli anahtarlarıdır. Ayrıca ezoterik astroloji ile ilgili çok farklı bazı uyarlamaları tanımlayacağız. Bu bilgilerin bazıları özgün olup daha önce bildiğim kadarıyla ne Türkçe'de, ne de yabancı bir dilde hiç açıklanmamıştır.

 

 

‘...Küçük insan, Büyük Alemin (makro-kozmos) bir minyatürüdür... İnsan varlığı, alemden daha da küçük olsa da, o Büyük Alemin bütün hakikatlerini kendisinde toplamaktadır. Bu sebepledir ki, bilge insanlar, bu aleme Büyük İnsan (İnsan-ı kebir) adını veriyorlar...’’

İbn’ül Arabi, Fusüs Ül-Hikem(2) 

 



-------------
Ya Rahman, Ya Rahim, Ya ALLAH


Mesajı Yazan: Takyon_7
Mesaj Tarihi: 19-Haziran-2007 Saat 21:22

Güneş Sistemi

Eski çağlarda gök yüzünü inceleyenler güneş ve ay dışında, gözle görülen ve sabit yıldızlara göre hareket halinde 5 cisim fark ettiler, bunlara seyahat ettikleri için seyare denildi, veya yine tanımı ile gezegen, gezgin oldukları için. Güneş ve ayla birlikte bunların sayısı yediydi.

Güneş, Samanyolu galaksisinde (yıldız kümesi) milyonlarca yıldız arasında basit bir yıldızdır. Uydu olarak etrafında dokuz gezegen sabit yörüngelerle dönmektedir, bunlar, güneşe yakınlık sırasıyla: 1) Merkür, 2) Venüs, 3) Dünya, 4) Mars, 5) Jüpiter, 6) Satürn, 7) Uranüs, 8) Neptün, 9) Plutodur. Ay dünyanın uydusudur. Aynı şekilde bir çok diğer gezegenin de ayları vardır. Bu gezegenlerin aralarında harmonik ilişkiler olduğu binlerce yıldır spekülasyon konusu olmuştur. Kepler gibi astronomlar gezegenler arasında ideal ölçüler arayanlar arasında bulunuyordu. Bu tür hipotezler arasında arasında, Bode kanunu bilim adamlarca rağbet görmüştür. 

      

DÜNYA, GÜNEŞ, AY VE GEZEGENLERİN ÇEŞİTLİ DİLLERDE KARŞILIKLARI:

LATİNCE

GREKÇE

ARAPÇA

İBRANİCE

SANSKRİTÇE

Terra

Geo

Arz

Aritz

Jagat

Luna

Mene

Kamer

Levanah

Çandra

Merkurius

Hermes

Utarid

Kokab

Budha

Venüs

Paphie

Zühre

Nogah

Şukra

Sol

Helios

Şems

Şemeş

Surya

Mars

Ares

Merih

Madim

Mangala

Jupiter

Zeus

Muşteri

Tzedek

Brihaspati

Satürn

Kronos

Zühal

Şabbatay

Şani

 

 

BODE KANUNU:

Uzun zamandır gezegenlerin güneşle mesafelerinin birbiri ardından orantılı bir şekilde arttığı görülmüştür. 1778 yılında bir Alman astronom Johann Bode (1747-1826) bu orantıları matematik bir formül ile ifade etti ve bu şekilde adını taşıyan Bode Kanununu bulmuş oldu. Aşağıdaki rakam serisinde "O"dan başlamak üzere her takip eden rakam evvelkinin iki mislisidir:

0, 3, 6, 12, 24, 48, 96, 192...

Şimdi bu serideki rakamların her birine 4 ilave etsek:

4, 7, 10, 16, 28, 52, 100, 196...

Yukarıdaki rakamlar bize gezegenlerin güneşle mesafelerinin orantılarını verir.

Uranüs’e kadar olan gezegenler Bode Kanunu’nu tatmin edecek kadar uymaktadır. 1801 yılında Mars ve Jüpiter arasındaki asteroidlerin ilki Ceres bulunması ile 28 orantısının karşılığı bulunmuştu. Bazı astronomlara göre asteroidler parçalanmış bir gezegenin kalıntılarıdır. Daha sonra Bode Kanunun devamını arayarak  Neptün keşfedildi, ancak orantı 388 olacağına 301’dir. Son gezegen Pluto’nun orantıları ise 772 yerine 395’tir..

 

GÜNEŞ SİSTEMİ CANLI MI?

Güneş sisteminin bir canlı organizma olduğu fikri oldukça garip gelebilir, ancak bu fikir epey yaygındır. Örneğin, Gurdjieff gezenlerin canlı birer varlık olarak yer aldığı bir kosmoloji sistem öğretileri arasında yer almakta. Bunun haricinde dünyayı bir canlı olarak varsayan Tellurianism diye adlandırılan bir görüş vardır. Bu konuda bilimsel bilgileri de içeren geniş bir edebiyat vardır.(3)      

Emanuel Swedenborg’a (1688—1772) göre, “Semavi varlıklar alemi toplu olarak bir insanın şeklini andırır ve bedendeki organlar, uzuvlar ve bezlere göre değişik bölgelere ayrılırlar. 0 halde, cennette beyin bölgesine tekabül eden cemiyetler vardır, yüzdeki kısımlara tekabül eden ve bedenin bütün kısımlara tekabül eden cemiyetler vardır ve bu kısımlar aynı vücuttaki gibi birbirinden ayrıdırlar... Çünkü Tanrı İnsandır. Tanrı aynı zamanda cennettir, çünkü cenneti oluşturan melekler Tanrı’dan gelen aşk ve hikmetin alıcılarıdırlar(4).” Swedenborg bu çarpıcı beyanla yetinmeyip binlerce sayfalık eserlerinde güneş sistemini içeren bu büyük insanı ayrıntılı bir şekilde anlatmıştır. Astral seyahatlerinde (ruh bedeni ile) gezegenleri dahi ziyaret ettiğini, ve onların makrokozmosta hangi yeri işgal ettiğini ifade etmiştir. Swedenborg’a göre ölümden sonra insan ruhu Büyük İnsan’da, bulunduğu mertebe ve karakter yapısına göre uyduğu titreşimin rabıtasına göre bir semavi cemiyete girecektir. Bu cemiyetler kitlesel bir özelliği sahip olduğundan, kişilik az çok bir bütünlüğe feda edilecektir, Büyük insan veya makrokozmos ile ilgili bu andropomorf görüş aslında Swedenborg’dan önce de mevcuttu. Bu görüşe Hint Jaini’lerde ayrıntılı bir şekilde işlemişlerdir. Kabbalah’da Adam Kadmon denilen Büyük İnsan Zohar’da saç sakal sayısına kadar işlenmiştir. İslam’da İnsan-ı Kebir olarak çeşitli temel eserler de yer almıştır. Bu konuda Muhyiddin İbn’ü1 Arabi “Fusus ül Hikem” adlı eserin Adem bölümünde yer vermiştir. İnsan’da Alem-i Asgar olarak küçük evren veya rnikrokozmostur. Büyük İnsan’ın Grekçe’si Protogonos’tur.

Büyük insan doktrini ezoterik astroloji’de insana tesir eden kozmik etkenleri izah eder. Modern Astroloji’de kadimlerin yedi “kutsal” gezegeni olarak adlandırılan ay, merkür, venüs, güneş, mars, jüpiter, satürn haricinde bir de yakın zamanlarda keşfedilen Pluto (1930), Neptün (1846), ve Uranüs (1871) dahil edilmektedir. Bilindiği gibi güneş ve ay gezegen değildir. Ancak mecazi olarak bu tanımı korumaktadırlar, çünkü onlar da izafi olarak gök yüzünde gezgindirler. Modern astrolojide Uranüs Okült bilgeliği temsil eder ve Merkür’ün daha yüksek bir oktavını içerir. Neptün ise mistiktir ve Venüs’ün daha yüksek bir oktavını içerir. Pluto ise majisyenlerin gezegenidir ve Mars’ın daha yüksek bir oktavını içerir.

 

 

FELEKLER VE GEZEGENLER:

Aşağıda 16. asır Hollandalı gravür resimde Aristoteles kozmolojisi ve Ptomelimus astrolojisinde hakim olan dünya merkezi evren modeli görüyoruz. Dünyanın güneş etrafında döndüğü kanıtlanıncaya dek bu model kabul görmüştü. Ancak güneş merkezi sistem Kopernmiküs ve Galeleo'dan çok önce Pitagoras ve öğrencisi Samoslu Aristarchus tarafından öğretildiği bilinmekte. 

Yine de izafiyet teorisi açısından ele alındığında dünya bizim açımızdan sabittir. Bu resimde gerek Batıda gerekse İslam'da uzun süre hakim olan evren modeli şöyledir: Ortada dünya dört elementin, ayni toprak, su, hava ve ateşin bulunduğu küredir. Ondan sonra 7 klasik gezegen yedi feleği idare etmekte. İlk felek en hızlı hareket eden aya aittir. Ondan sonra gezegen hızı olarak (tabi dünyadan gözlenen hız) Merkür, Venüs, Güneş, Mars,Jüpiter, Satürn aşağıda görüldüğü gibi yerlerini alır, ondan sonra üç felek daha yer alır. Bunlardan birincisi burçlar kuşağıdır, sabit yıldızlar kuşaı ve primum mobil denilen kürsidir. Bu sıra ezoterik astrolojide önemli bir yer işgal eder. Bu yazı disinin ilerki bölümlerinde Hermetik Kabala'da, gezegen saatlerinde vs. tekrar işlenecektir.  

Eski çağlarda bu felekler belli seyyal alemlerle iliştirilirdi ve gezegensel enerjilerin bu feleklerden yer yüzüne indiği inanılırdı. Dünya etrafında örülmüş bir nevi ince enerji alanları gibi.       

     

 

 

GEZEGENLERİN RENK VE SİMGELERİ:

DÜNYA, GÜNEŞ, AY VE GEZEGENLERİN SİMGELERİ:

ARZ

GÜNEŞ

URANÜS

AY

MARS

NEPTÜN

MERKÜR

JÜPİTER

PLUTO

 VENÜS

SATÜRN

 

Tarih boyunca, gezegenlere çeşitli renk, sembol ve tekabül (karşılık) verilmiştir. Örneğin, marsın rengi kırmızıdır, çıplak gözle gözlenen marsta bu renk açıkla görülür. Savaş tanrısı marsa kan hakim olması ve kırmızının ihtiras rengi olması bu rengin marsa tekabül edilmesinde etken rolleri vardır. Marsın simgesi bir daireden yukarıya doğru çıkan oktur. Bu aynı zamanda erkek unsurun sembolüdür. Venüsün rengi yeşildir. Venüsün simgesi bir haç üzerine oturtulmuş dairedir ve dişi unsurdur. Erkek unsuru ve dişi unsuru simyada birbirine zıttır. Kırmızı renk ve yeşil renk birbirleri ile zıttır. Aynı şekilde ay ve güneş birbirine zıttır. Birinin rengi mor ve diğerinin rengi sarıdır, bunlar zıt renklerdir. Jüpiter ve merkür birbirleri ile zıttır, biri mavi ve diğeri turuncu olarak verilmiştir, bunlar zıt renklerdir. Bu renkleri neden bu gezegenlere iliştirdiğimizi ilerdeki bölümlerde açıklayacağız.   

Yukarıda yedi klasik gezegenin simgelerini simyadaki metal karşılıkları itibarıyla görüyoruz. Görüldüğü gibi bu simgelerin her biri dört ana şekillin birinden veya birleşiminden oluşmuştur. Bunlar maddi unsuru temsil eden haç (haç arzın simgesidir ve bedeni oluşturan dört elementi simgeler), yansıma unsuru temsil eden hilal (Gareth Knight'e göre "Hilal birinci evrenin başarısını simgeler - yüksek yaşam biçiminin mükemmel bir yansıma aracı olabilme hali"(5)), dışa yayılma unsuru olan daire (Gareth Knight'e göre: "Doğal insanın en yüksek hali ise Daire ruhsal yaşamı ifade eder"(2)) ve şuurluluk unsuru olan noktadır. Baştaki merkürün üç unsuru da içerdiğini görüyoruz. Ancak sadece güneşte nokta unsuru vardır. Bunların yorumu şu şekilde olur, ikinci simge satürnde madde unsurun yansıma unsura hakim olup üste olduğunu görüyoruz. Jüpiterdede ise, maddi unsur alt plandadır, vs.    

Yedi klasik gezegen Batı veya Doğu kökenli bütün ezoterik sistemlerde yer alan Yedi Temel Unsur Yasası ile ilintilidir. Bu bir Hermetik Yasadır. Diğer yazılarımızda da bu konu işlenmiştir (bakınız Sayıların Erdemi, Elementler ve Doğu Ezoterizm: Çakra ve Kundalini). Burada kabadan inceye yükselen bir titreşim skalası vardır. Bunun en bariz örneği renk tayfıdır, ayrıca müzikte yedi nota için de bu aynen geçerlidir.    

Aşağıdaki tabloda (aynısı  Doğu Ezoterizm: Çakra ve Kundalini yazısında mevcuttur) gerek renk tayfı, gerekse de ona tekabül eden gezegenleri Hint Tantrik sistemindeki çakralara göre dağılımını görüyoruz: 

ÇAKRALAR

Çakra

Renk

Mantra

Petal

Eleman

Gezegen

Duyu

Bez

Pleksüs

Sahasrara

Beyaz

Aum

1000

 

 

Sezgi

Hipofiz

 

Soma

Mor

 

 

 

Ay

 

 

 

Ajna

İndigo

 

2

 

Satürn

Durugörü

Pineal

Servikal

Vishudha

Mavi

Ham

16

Akaşa

Jupiter

İşitme

Tiroid

Brakyal

Anahata

Yeşil

Yam

12

Hava

Venüs

Dokunma

Timus

Kardiyal

Manipura

Sarı

Ram

10

Ateş

Güneş

Görme

Adrena

Solar

Svadiştana

Turuncu

Vam

6

Su

Merkür

Tat

Over

Lumbar

Muladhara

Kırmızı

Lam

4

Toprak

Mars

Koku

Testis

Sakral

Unutmamak gerekir ki beyaz bütün renklerin anasıdır. Üç ana renk vardır, bunlar kırmızı, sarı ve mavidir. Renk tayfından yedi rengi vardır. Bunların altısı üç ana rengin karışımıdır. Kırmızı ve sarı = turuncu, kırmızı ve mavi = mor, mavi ve sarı = yeşil. İndigo ise esrarengiz yedinci renktir. Çakralarda üçüncü gözü ifade eder. Gezegensel karşılığı ise Satürn, güneşin dengeleyicisi, okült bir gezegendir. Satürn diğer klasik 6 gezegene göre daha üst boyutta bir gezegendir.

Ayrıca Sayıların Erdemi yazısına dönersek, orada 7 sayısının 3 ve 4 toplamından oluştuğunu, dördün somut tabanı (mecazi olarak maddeyi diyebiliriz) ve üçün soyut ruhsal unsuru temsil ettiğini görürüz. O halde yedi rakamı kabadan inceye doğru, aşağıdan yukarıya doğru yükselen bir hattır. Aynı yukarıda gördüğümüz omurga iliğinden yükselen çakarlar gibi.   



-------------
Ya Rahman, Ya Rahim, Ya ALLAH


Mesajı Yazan: Takyon_7
Mesaj Tarihi: 19-Haziran-2007 Saat 21:25

Kadüse Sembolünün Gezegenlere Uyarlanması:

Yandaki şekilde bir çok okült yasayı açıklamak için kullanılan kadüsü görüyoruz. Bu sembol bir asa etrafında simetrik bir şekilde dolanmış iki yılandan oluşmuştur. 

Bu şekilde kadüsün etrafında bulunan gezegenlerin anlamları şöyledir: bilindiği gibi dünya güneş sisteminin üçüncü gezegenidir. Dünyaya uzaklığı açısından en yakın gezegenler ikinci sırada olan venüs ve dördüncü sırada olan marstır. Venüs dünyaya nazaran güneşe yakın olan gezegenler arasındadır. mars ise dünyaya nazaran güneşe uzak olan gezegenlerdendir. Bu gezegen dizilerin her biri yılanlardan birinin üzerine yerleştirilmiştir. Yılanlardan biri ay dahil dünyadan sonra güneşten uzaklaşan gezegenler serisini gösteriyor. İkinci yılan ise, dünya da dahil olmak üzere güneşe adım adım yaklaşan gezegenler serisini gösteriyor. Sol taraftaki gezegenler pozitif ve sağ taraftaki gezegenler negatiftir. Karşılıklı düşen gezegenler birbirinin zıttır. Eğer gezegenlerin kozmik planlara göre (ilerki bölümlerde) olan cetveline danışırsak bu şeklin anlamı daha açık olur. Gezegen karşılığı, olmayan O, 1 ve 2’nin karşılıkları Kabbala’da verilmiştir (ilerki bölümlerde) ve güneş sistemin bulunduğu boyutun üstündeki etki çemberleri göstermektedirler. Bunlardan 2 olarak gösterileni burçlar kuşağıdır ve 1 olarak gösterileni Arş veya Kürsidir (İslam kosmolojisinde kullanılan terimler). Bunların karşılığında gösterilen jenerasyon gezegenleri Uranüs, Neptün ve Pluto da onların karşılıklarını verir, zaten bunlar 7 klasik gezegene dahil değildir.  

 

 

BURÇLARIN RENKLERİ, SİMGELERİ VE GEZEGEN TEKABÜLLERİ:

 

Burç kuşağı zodyakı ezoterik açıdan incelerken onun dairesel olduğunu dolayısıyla devinimler konusuna girdiğini anlamamız gerekir. Her devimini bir başı ortası ve sonu vardır. Sembolik açıdan ejderhanın başı, gövdesi ve kuyruğu. Yanda Gnostik Ourobos'un şeklini görüyoruz.  Burçlar kuşağında baş koçtur. Koç başını kullanarak vuruşan bir hayvandır. Eski çağlarda ordular kale kapılarını kırmak için demir bir koç başı ucunda olan bir odunla vura vura kırarlardı. Kuyrukta balıktır, balık kuyruğunu kullanarak yüzen bir hayvandır. Orta nokta ise terazidir, terazi iki tarafı dengeleyen bir alettir. Terazi burcun ve venüsün rengi yeşildir. Yeşil renk tayfın tam ortasında bulunur. Sıcak ve soğuk renkler arasında bir ara renktir. Sayıların Erdemi yazısında belirttiğimiz gibi 6 sayısı devinim sayısıdır ve burçlar kuşağı 12 burçtan oluşmuştur (6 x 2). 12 burçta iki set vardır, dişi burçlar ve erkek burçlar. Kozmik ve Beşeri Devinimler yazısında belrtiğimiz gibi 12 sayısı, devinimlerin bir küçük bir birimidir.      

Yukarıda belirttiğimiz gibi 7 sayısı 3 ve 4'ün toplamıdır. 12 sayısı ise 3 ve 4'ün çarpımıdır. Sayı eklemek dikey bir yapı oluşturur, çarpmak ise bir çark yaratır. 12 sayısı bölünür özelliğinden dolayı bir daire için mükemmeldir. 

Yandaki resimde eski Ptolemik astrolojisinde kabul gören zodyak adamında burçların insan bedeninin çeşitli bölgelerine bağlantılarını görüyoruz. Bu görüşe göre 1) Koç başa, 2) Boğa boyuna, 3) İkizler omuza, 4) Yengeç göğüsse, 5) Aslan kalbe, 6) Başak mideye, 7) Libra pelvise, 8) Akrep cinsel uzuvlara, 9) Yay kalçalara, 10) Oğlak dizlere, 11) Kova alt bacağa, 12) Balık ayaklara tekabül eder. Bu da mikrokozmoz (büyük evren) ve miktokozmos (küçük evren veya insan) görüşünün diğer bir ifadesidir.    

Gezegenlerin burçlara göre dağılımı şöyledir: 1) Koç - Mars, 2) Boğa - Venüs, 3) İkizler - Merkür, 4) Yengeç - Ay, 5) Aslan - Güneş, 6) Başak - Merkür, 7) Terazi - Venüs, 8) Akrep - Mars ve Pluto, 9) Yay - Jüpiter, 10) Oğlak - Satürn, 11) Kova - Satürn ve Uranüs, 12) Balık - Jüpiter ve Neptün.    

BURÇLARIN AYLARA GÖRE KONUMU:

BURÇ

GEZEGENİ

DÖRTLÜ GRUP

ELEMENTİ

TARİHİ

Koç

Mars

Öncü

Ateş

Mart 21- Nisan 20

Boğa

Venüs

Sabit

Toprak

Nisan 21 - Mayıs 20

İkizler

Merkür

Değişken

Hava

Mayıs 21- Haziran 21

Yengeç

Ay

Öncü

Su

Haziran 22 — Temmuz 22

Aslan

Güneş

Sabit

Ateş

Temmuz 23 - Ağustos 23

Başak

Merkür

Değişken

Toprak

Ağustos 24 - Eylül 22

Terazi

Venüs

Öncü

Hava

Eylül 23 - Ekim 23

Akrep

Mars, Pluto

Sabit

Su

Ekim 24 - Kasım 22

Yay

Jüpiter

Değişken

Ateş

Kasım 23 – Aralık 21

Oğlak

Satürn

Öncü

Toprak

Aralık 22 - Ocak 19

Kova

Satürn, Uranüs

Sabit

Hava

Ocak 20 - Şubat 18

Balık

Jüpiter, Neptün

Değişken

Su

Şubat 19 - Mart 20

7 klasik gezegenin burçlara dağılımı bir paralellik gösterir. Yandaki tabloda bu gösterilmektedir alt tarafta jenerasyon gezegenleri Neptün, Uranüs ve Pluto verilmektedir.    

Aşağıdaki tabloda 12 burcu ve tekabül eden renk ve simgeleri görüyoruz. İlk burç erkek ikincisi dişi, üçüncüsü erkek vs. sırası vardır. Burada gezegen tekabülleri genelde erkek burçları için verilmiştir çünkü erkek unsuru sırasındaki gezegen ve burç renkleri uymaktadır ve ayrıca burada Newton'un renk tayfına uyan 7 asıl rengin altısını buluruz. Satürne tekabül eden indigo rengi ise bir ara renktir. Mor rengin burcu Kova olmasına karşın aynı gezegen rengi olarak buraya ay düşmektedir. Bekli de yeri daha uyumlu olan Balık burca aittir. Bu renkler Altın Şafak Cemiyeti tarafından Hermetik Kabbala'da böyle verilmiştir. İleride bu konu da işlenecektir. Ancak burada dikkat etmemiz gereken husus, burç kuşağındaki 12 burç sırasıyla renk tayfına tabi gösterilmesidir. Burç renkleri burçların işlevleri ve titreşimsel güçleri konusunda bize çok bilgi vermektedir.  Önemle belirtmek gerekir ki burçlar ve gezegenler belirli titreşimleri ifade ederler, ezoterik astrolojinin anahtarı buradadır. 

  

Burçların Simge, Gezegen ve Renkleri :

Burç

Cinsiyeti

Gezegeni

Rengi

Koç

Erkek

Mars

Kırmızı

Boğa

Dişi

 

(Kırmızı –Turuncu)

İkizler

Erkek

Merkür

Turuncu

Yengeç

Dişi

 

(Turuncu-Sarı)

Aslan

Erkek

Güneş

Sarı

Başak

Dişi

 

(Sarı-Yeşil)

Terazi

Erkek

Venüs

Yeşil

Akrep

Dişi

 

(Yeşil-Mavi)

Yay

Erkek

Jüpiter

(Mavi)

Oğlak

Dişi

Satürn

İndigo

Kova

Erkek

(Ay)

Mor

Balık

Dişi

 

Eflatun

 

Burçların Elementleri ve Dörtlü Grup: 

Bilindiği gibi her bir burç belirli bir elemente tekabül eder. Elementler ve astrolojiye uyarlanmaları Elementler yazımızda kapsamlı bir şekilde işlenmiştir. Ayrıca aşağıdaki element resmi ve tetrahedron/piramit ile ilişkisi açıklanmıştır. Diğer resimde burçların dörtlü gruba göre dağılımı gösterilmiştir. 

Elementler ve burçlar konusunu başka bir yazımızda ayrıntılı olarak anlatıldığı için burada dörtlü grubu ezoterik açıdan elle alacağız. Dörtlü grup üç burç takımından oluşur. Her bir takımda dört burç vardır. Her takımda bulunan bu dört burçtan her biri ayrı bir elemente tabidir.   

Dörtlü grubun ilki Öncü burçlar şunlardır: Koç, Yengeç, Terazi ve Oğlaktır. 

Sabit burçlar: Boğa, Aslan, Akrep ve Kovadır. Elementler yazısında bu grup üzerinde bilgi verilmiştir.

Değişken burçlar: İkizler, Başak, Yay ve Balıktır. Bunlarda Merkür ve Jüpiter hakimdir.  

Aşağıdaki resimde zıt burçlar gösterilmiştir. Zıt burç takımları I, II, III, IV, V ve VI Latin sayıları ile belirtilmiştir. Her bir burç burçlar kuşağında karşısına düşen burçla  180° açı yapar. Bu burçlar zıt burçlardır. Renkleri de zıttır. Örneğin sarının zıt rengi mordur. Kırmızının zıt rengi yeşildir. Mavinin zıt rengi turuncudur. Aynı şekilde ikincil renklerin de zıtları vardır. Örneğin, Boğanın rengi turuncu-sarıdır. Boğanın karşısına Akrep gelir, akrebin rengi mavi-yeşil (veya turkuvazdır).     

Koç burcun tam karşısında Terazi burcu düşer. ikisi de Öncü burçtur. Yukarıdaki tabloda Koç burcun rengi kırmızı olarak belirtmiştik. Terazinin ise yeşildir. Bu iki renk birbirine zıttır. Her bir burç duyguları ifade verir. Mars ihtirasların gezegenidir. Venüs ise, aşk, sanat ve güzellik gibi ince duyguları ifade eder. Ayrıca Marsın simgesi aynı zamanda erkeklik simgesidir. Venüsün simgesi aynı zamanda dişilik simgesidir. Aynı şekilde Sabit burçlarda Boğa ve Akrep karşı karşıya düşer. Akrebin gezegeni Mars ve Boğanın gezegeni Venüstür. 

Ayrıca İkizler ve yay karşı karşıya gelirler. İkizlerin rengi turuncu ve yayın rengi mavidir. Bunlar da zıt renklerdir. İkizlerin gezegeni Merkür ve Yayın gezegeni Jüpiterdir.  Ezoterik açıdan Merkür ve Jüpiter bir ikilidir, Merkür somut ve Jüpiter soyut düşünceyi, Merkür bilgi ve Jüpiter bilgeliği ifade eder. Aynı şekilde Başak ve Balık burcu karşı karşıya düşer. Başağın gezegeni Merkür ve Balığın gezegeni Jüpiterdir. 

Esrarengiz gezegen Satürn bu ikilemlerde hem güneşin, hem de ayın karşısına düşüyor. Kovanın Satürnü Aslanın yöneticisi güneşe karşı karşıya ve Oğlağın yöneticisi Satürn Yengecin Ayına karşı karşıya düşer. 

Bu konu altında geçen bütün kavramlar Ezoterik Astroloji yazısının ilerideki bölümlerde farklı şekillerde tekrar ortaya çıkacaktır ve bazı karmaşık konuları aydınlatacaktır. Bu açıdan okuyucuların sabırlı olmaları ve bu bilgiler üzerinde biraz düşünmelerini öneririz      

 

Kaynakça

(1) The Secret Doctrine, H.P. Blavatsky, The Theosophical University Press, Pasadena, Calif, (1888), 1963 

(2) Fusüs Ül-Hikem (Bilgelik Fanusları), Muhiddin-i Arabi,  Milli Eğitim Bsımevi, İstanbul, 1952, 

The Wisdom of the Prophets (Fusus al-Hiakm), Muhyi-d-din Ibn' Arabi, Beshara Publications, Gloucestershire, 1975   

(3) The Secret of the Gods, E.T. Stringer,Abacus, London, 1976

(4) Heaven and its Wonders and Hell, Emanuel Swedenborg, Swedenborg Foundation, New York, 1967   

(5) Experience of the Higher Worlds, Gareth Knight, Helios, London, 1975

 



-------------
Ya Rahman, Ya Rahim, Ya ALLAH


Mesajı Yazan: Takyon_7
Mesaj Tarihi: 19-Haziran-2007 Saat 21:28

Ezoterik Astroloji - Bölüm 3

Ezoterik Astroloji - Bölüm 1

Ezoterik Astroloji - Bölüm 2

Hazırlayan Kemal Menemencioğlu

"Bu, on iki farklı renkten oluşan ve dünyanın avrası* üzerinde çevrili ve sanki boyalı veya tonlu arzın burçlar kuşağını oluşturur. Bu avra* kuşağı dünya üzerinde bütün pratik astrolojinin temelidir. O sanki içinden evrene baktığımız  ve ayrıca dıştan bize ulaşacak bütün etki ışınların geçmesi gerektiği renkli pencereleri olan bir kubbe (cupola) gibidir. Bu ışınlar on iki pencereden birinin içinden geçerek, o pencere rengi veya tonunun yönettiği şeyler üzerinde belirli bir etki gönderirler. Bu şekilde kozmik felsefe ve teori fiziksel yaşamın gerçeklerine iner ve pratik astroloji bunun inkar edilmez kanıtlarını sunar."   

A.E. Thierens (1)     

7 Yıllık Devreler

Ezoterik astrolojide ilginç spekülasyon konulardan biri de 7 yıllık devreler üzerine kurulmuştur. Bilindiği gibi Uranüs'ün güneş etrafındaki yörüngesi 84 yıldır. Bu demek oluyor ki her bir burçta 7 yıl bulunmaktadır, çünkü 84 = 12 x 7. Uranüs dönüşüm ve değişim gezegenidir. Dolayısıyla, 7 yıllık devrelerin sonunda önemli değişimler söz konusudur. Tabii ki, Uranüs nispeten yakın bir zamanda 1781'de keşfedildi. Ancak, insan yaşamının yedi yıllık devrelere bölündüğü düşünce daha eskidir.    

Gezegenlerin feleklere (hızlarına) göre sıralamasını daha önce vermiştik. Bu konuda hafızanızı tazeleyelim: 1) Ay, 2) Merkür, 3) Venüs, 4) Güneş, 5) Mars, 6) Jüpiter, 7) Satürn. buna aynı zamanda Kabbalistik sıra da denilir, bunu sebebi ilgili yazıda açıklanacaktır.

Ezoterik astrolojide yedi yıllık devreler insan doğumundan itibaren başlayarak her bir devre belirli bir gezegen tarafından yönetilir. Bu devreler insanda erginleme çağlarıdır:

 

1) Birinci devre Ay tarafından yönetilir ve doğumdan itibaren 7nci yaşa kadar sürer. Ay yansıma gücü verir. Ay devresinde çocuk her şeyi yansıtarak taklit ederek öğrenir. Ay ayrıca dişilik ve annelik gezegenidir. Bu çağda çocuk üzerinde anne hakimdir. Göbek bağı kesildiyse de bağımlılık devam eder. Dünyayı annenin himayesi altında ve aracılığı ile görür ve yaşar. 

2) İkinci devre Merkür tarafından yönetilir ve 7nci yaştan 14ncü yaşa dek sürer. Merkür iletişim ve öğrenme kapasitesini verir. Merkür devresinde çocuğun bilgisi büyük bir artış gösterir, her şeyi merak eder ve çabuk öğrenir. İletişim kurma, kendini ifade etme konuları onun için büyük önem arz eder ve bu alanda kendini geliştirir.     

3) Üçüncü devre Venüs tarafından yönetilir ve 14ncü yaştan 21nci yaşa dek sürer. Venüs erginliği sağlar. Cinsel farklılıklar belirlenmeye başlar. Çocuklar birer erkek ve kadın olmayı başlarlar ve cinsel kimliklerine kavuşurlar. Görünümlerine özen göstermeye ve karşı cinse ilgi duymaya başlarlar. Bunun haricinde güzel sanatlara, estetik değerlere ve ideallere önem vermeye başlarlar.      

4) Dördüncü devre Güneş tarafından yönetilir ve 21nci yaştan 28nci yaşa dek sürer. Güneş ego ve sosyal hakimiyeti geliştirir. Burada ego gelişmeye başlar. Kişi kendine sosyal çevre edinmeye ve kişiliğini geliştirmeye başlar. Kariyer edinme ve yaşamını kurma çabasına girer.    

5) Beşinci devre Mars tarafından yönetilir ve 28nci yaştan 35nci yaşa dek sürer. Mars güç ve mücadele verir. Bu yaşta kişi hayatta kendine bir yer tesis etmek mücadele verir. Önceden öğrendiklerini uygulamaya koymaya çalışır. En aktif çağı denilebilir.    

6) Altıncı devre Jüpiter tarafından yönetilir ve 35nci yaştan 42nci yaşa dek sürer. Jüpiter zenginlik, keyif ve felsefe verir. Bu yaşta kişi vermiş olduğu mücadelenin sonuçlarını elde etmeye başlar. Rahat etmeye ve eğlenmeye başlar. Bir yandan da hayatın anlamı üzerinde düşünmeye, felsefe üretmeye başlar.     

7) Yedinci devre Satürn  tarafından yönetilir ve 42nci yaştan 49ncü yaşa dek sürer. Satürn disiplin ve olgunluk gezegenidir. Burada kişi yaşlanmayla yüzleşir, zamanını iyi değerlendirmesi ve sağlığını koruması için daha disiplinli olması gerektiğini fark eder.   

Bu sıralama bittikten sonra yeni bir dizi başlar. Yani 49 ve 56 arası Ay devresi vs. Bunun yerine Satürn ötesi gezegenleri koymak da düşünülebilir ve anlamlı sonuç elde etmek mümkündür. 

 

Haftanın Yedi günü ve Gezegen karşılıkları:

 

GÜNEŞ, AY VE GEZEGENLERİN HAFTAN1N GÜNLERİNE GÖRE KONUMU:

SIRA

TÜRKÇE

INGİLİZCE

FRANSIZCA

LATİNCE

GEZEGEN

1

Pazar

Sunday

Dimanche

Dies Solis

Güneş

2

Pazartesi

Monday

Lundi

Dies Lunae

Ay

3

Salı

Tuesday

Mardi

Dies Mardi

Mars

4

Çarşamba

Wednesday

Mercredi

Dies Mercuri

Merkür

5

Perşembe

Thursday

Jeudi

Dies Jovies

Jupiter

6

Cuma

Friday

Vendredi

Dies Veneris

Venüs

7

Cumartesi

Saturday

Samedi

Dies Saturni

Satürn

Yukarıdaki cetvelde verilen haftanın günleri ve onlara tekabül eden gezegenler kadim bir astrolojik sıralamaya göre tanzim edilmiştir. Avrupa ülkelerindeki haftalık gün isimleri bu sıralamadaki gezegenlerden kaynaklanır. Mesela İngilizce'de Wednesday Woden’in gününden, Thursday Thor gününden ve Friday Friga gününden kaynaklanıyor. Woden ise Merkür’e, Thor jüpiter'e  ve Friga venüs'e tekabül eden Kuzey Avrupa tanrı ve tanrıçalarıdır. Fransızca karşılıkları malumdür, örneğin  mercredi merkür günüdür, Jeudi, jeus yani jüpiter günüdür vs.. Sun - day, güneş günü, Moon-day ay günü anlamına geliyor vs..

Haftanın günlerinin sıralanışı da nümerolojik açısından önemlidir. 0 halde birinci gezegen güneştir ve bir rakamı güneşi ifade eder. Güneş,güneş sisteminde birinci yeri işgal eder. İkinci gezegen ise ay. Dünya açısından ay güneşten sonra  ikinci yeri işgal eder. İki dişi bir rakamdır. Üç ise erkek rakamıdır ve üçüncü yerde Mars vardır, vs.. En son gezegen yedinci olan Satürn’dür. Cumartesi Musevilerde dinlenme günü Sabbat’tır, çünkü Tevrat'ta göre dünyayı altı günde yaratan Tanrı yedinci günü kutsadı ve o gün istirahat etti. Satürn’ün İbranicesi Şabbatay'dır, o halde o gün bir Satürn günüdür. 8 rakamı Uranüs’e aittir, çünkü Uranüs Satürn’den sonra gelir. 9 rakamı ise Neptün’e ait, çünkü Neptün Uranüs’ten sonra gelir. "0", sıfır ise Pluto’ya aittir.

 

Gezegenleri bir yedi köşeli yıldız, Heptagram ve yedi kenarlı geometrik şekil, Heptagon etrafında sermekle onların sırlarını çözmekte okült bir anahtar elde etmiş oluyoruz. Yukarıdaki şekilde tek bir çizgi ile çizilen ve üst noktadan başlayarak tekrar aynı noktaya dönen bir Heptagramın her köşesine bir gezegen yerleştiriyoruz, ve onları haftanın günleri sırasına göre yerleştiriyoruz, çıkan şekilde gezegenleri heptagon, çevre etrafındaki sıralamaya göre aldığımız zaman gezegenlerin Kabalistik sıralaması ortaya çıkıyor. Kadirn 9 feleke göre olan bu sıralama gezegenlerin hareket hızlarına göre tasnif edi1miştir ve Kabbalistik sefirot sıralamasını takip eder. Aynı zamanda bu sıralama gezegen saatlerin düzenini verir. Sayıların Kabalistik değerleri şöyledir 3 = Satürn, 4 = Jüpiter, 5 = Mars, 6 = Güneş, 7 = Venüs, 8 = merkür, 9 = Ay.

Haftanın günlerinin nümerolojik değerlerini toplasak ( 1 + 2 + 3 + 4 + 5 + 6 + 7 ) 28 elde ederiz. Bu da 4 haftalık bir ayın rakamını verir. Gezegenlerin Kabbalistik sayılarını toplasak ( 3 + 4 + 5 4 6 + 7 + 8 + 9 ) 42 elde ederiz, bu da siklüsler rakamı, 6 ile nitelikler rakamı 7’nin çarpımına eşittir. Birbirine karşıt olan Mars ve Venüs simetrik bir şekilde karşı karşıya olmaktadır, kabbalistik sayıların toplamı 12 ve nümerolojik sayıların toplamı 9’dur. Aynı şekilde karşı karşıya olan Jüpiter ve Merkür’ün Kabbalistik rakam toplamı 12’dir ve nümerolojik sayı toplamı 9’dur. Karşlıklı olan satürn ve ayda aynı toplamları elde etmek mümkün.

Bu şekil ayrıca renk skalasında karşılıklı renklerin simetrik dağılımı ve astrolojik açıdan birbirine karşıt olan gezegenleri karşı karşıya getirmektedir.

Aşağıdaki şekilde gezegenlerin nümerolojik sıralamasını (haftanın günlerine göre) görüyoruz. Her ikinci gezegeni ele alırsak feleklere göre (Kababalistik) sıralama ortaya çıkar.

Burç ve Gezegenlerin Saatlere Konumu:

24 saatlik bir günü ele aldığımız zaman, aklımıza ilk gelen kıyaslama onu 12 burca ayırmak olur. Horoskop hazırlanmasında kullanılan evler hesabında gerçekten böyle bir ayırım yapılmaktadır. 12 ev 12’ burca tekabül eder ve her iki saatte değişerek 24 saatlik devre tamamlamak üzere aynı eve dönmektedirler. Doğu ufukta, güneşin doğduğu yerden başlamak üzere burçların bir yıldaki sırasına ters sıra ile bu seri başlar. Doğum saatimize tekabül eden doğu noktası bizim yükselen burcumuzu tayin eder. Klasik astroloji ile ilgili kitaplarda bu konuda bilgi verilir.

Gezegenlerin saatlere konumu ise kadim çağlarda ilişik cetvellerde gösterdiğimiz düzene göre tasnif edilmiştir. Bu cetvellerde anahtar yine heptogram ve heptogon’ dan gösterilen haftanın günlerinin nümerolojik sıralamasına ve saatlerin feleklere göre Kabbalistik sıralamasında olmasına dayanıyor. Gezegen saatleri 12 şer olup güneşin doğuşu ve batışından itibaren başlamaktadır. Güneşin batışı ve doğuşu ve yine batışı ve doğuşu arasındaki süreler 12 eşit süreye bölünür. Bu devreler Dolayısıyla, ancak senenin ilk ve son bahar noktalarında (21 Mart ve 22 Eylül) gündüz ve gece gezegen saatleri eşit süreli olur ve süreleri kullandığımız gün saatlerine eşit olur. Diğer zamanlarda, örneğin gündüzün geceden daha uzun olduğu yaz saatlerinde gündüz gezegen saatleri gece gezegen saatlerine göre daha uzun olacaktır. 0 halde, her hangi bir günün güneş doğuş ve batış saatlerini bilirsek gezegen saatlerini tespit edebiliriz. Birinci cetvelde haftanın günlerine göre gezegen saatleri verilmiştir. Dikkat edilirse, ilk gezegen saati her zaman bulunduğu günün gezegeni ile aynıdır. İkinci cetvelde İstanbul’un bulunduğu 41. eylemin gezegen saatlerini verir. Gezegen saatler bulunduğu eyleme göre değişir. Mesela Ankara 40. eylemde o1duğuna göre onun gezegen saatleri bir kaç dakika farklı olabilir. Ayrıca bu rakamlara yaz için bir saat eklemek gerekir.

Tarih boyunca rnajisyenler, büyücüler, Havas ilimi ile uğraşanlar gezegen saatlerinden faydalanarak tatbik edecekleri okült operasyona uygun gezegen faziletini celp etmek için kullanmışlardır. Mesela ticari başarı elde etmek isteyen biri her hangi bir gün Merkür’ün saati denk geldiği zaman gayesine uygun bir operasyon tatbik eder veya tılsım hazırlar. Eğer operasyonu ayrıca Merkür’e bağlı olan çarşamba günü yapılırsa daha etkili olduğu inanılırdı. Ayrıca gece yapılan uygulamaların daha etkili olduğu da söylenir. Gerek Havas ilminde ve gerek Kabbalistik sistemde gezegen saatlerini tekabül eden melek, varlık vs. da verilir. Gezegen saatleri ve günleri Eseniler gibi çeşitli mistik ve dini topluluklar tarafından dua ve meleke geliştirme çalışmalarında da kullanılmıştır. Aşağıdaki tablodaki veriler Llewellyn George'un gezegen saatleri üzerinde yazdığı kitaptan alınmıştır. Talep gelirse diğer enlemlerin de saat tablorlarını yayınlarız. Gezegen saatleri çıkartan bilgisayar programları da vardır.   

 

41° Enlemde (İstanbul) Gezegen Saatleri  

(Tablo 1- Ocak 1-Haziran 30)

Gez.

Sırası

Ocak 1-

Ocak 15

Oc. 16-

Ocak 31

Şub 1-

Şub 15

Şub 16-

Şub 28

Mart 1-

Mart 15

Ma. 16-

Mart 31

Nis. 1-

Nis. 15

Nis. 16-

Nis. 30

May 1-

May 15

Ma. 16-

May 31

Haz. 1-

Haz. 15

Haz. 16-

Haz. 30

1

7:25

7:23

7:11

6:56

6:35

6:12

5:44

5:22

4:59

4:41

4:31

4:26

2

8:11

8:11

8:01

7:49

7:31

7:12

6:47

6:28

6:09

5:54

5:46

5:42

3

8:58

8:59

8:52

8:42

8:28

8:11

7:51

7:35

7:19

7:06

7:00

6:57

4

9:44

9:47

9:42

9:35

9:24

9:11

8:54

8:41

8:28

8:19

8:15

8:13

5

10:31

10:24

10:33

10:28

10:20

10:10

9:58

9:48

9:38

9:.31

9:29

9:29

6

11:17

11:22

11:23

11:21

11:16

11:10

11:01

10:54

10:48

10:44

10:44

10:44

7

12:04

12:10